Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 25 Şub 2008

Kitaptaki Yanlışlar..

Posted by Site - Yönetici Şubat 25, 2008

Bir gün Nasreddin Hoca,Kitaptaki Yanlislar

Kitaptaki Yanlışlar..

Aksehir’e tayin edilen bir kadı halkın silah satmasını yasak etmiş. Küçük bir çakı taşımak bile suç sayılır olmuş. Görevli memurlar sıkı bir takıbe ve kontrole başlamışlar. Bir gün Nasreddin Hoca’nın üstünü başını aramışlar. Kuşagın arasından kocaman bir bıçak çıkınca şaşırmışlar:

– Bu da nedir Hoca ? Sen silah taşımanın yasak oldugunu bilmiyormusun ? demişler.

– Evet demiş, biliyorum. Fakat bu silah degildir. Kitaplarda bir takım yanlışlar görünce bunun ucuyla kazıyorum.

– Olur mu Hocam demişler, kocaman bir bıçakla kitaptaki yanlışlar kazınır mı?

– Olur, olur demiş Hoca. Siz bilmiyorsunuz ama bazı kitaplarda o kadar büyük yanlışlar var ki bu bıçak bile küçük kalıyor…

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fıkralar, Güncel, Gündem, Genel, Mizah, Muhabbet, Nasreddin Hoca, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TÜRK OSMAN’IN BİR GÜNÜ..

Posted by Site - Yönetici Şubat 25, 2008

944660_524610224268368_2135380852_n copy

TÜRK OSMAN’IN BİR GÜNÜ..

Osman Bey, sabah saat 7.00’de Casio masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı.
Puffy yorganını kaldırdı.
Hugo Boss pijamalarını çıkarıp
Adidas terliklerini giydi.WC ‘ye uğradıktan sonra banyoya geçti.
Clear şampuan ve Protex sabunuyla duşunu aldı.
Colgate ile dişlerini fırçaladı.
Rowenta ile saçlarını kuruttu.
Bill’s gömleğini ve Pierre Cardin takimini giydi.
Lipton çayını içti.
Sony televizyonda medya özetlerini ve flash haberleri izledi.
Citizen kol saatine baktı. Aile fertlerine ‘ ÇAV’ deyip
Hyundai otomobiline bindi.
Blaupunkt radyosunu açarak, rock müziği buldu.
Ağzina bir Polo seker attı.
Şehrin göbeğindeki Mega Center’daki ofisine varınca,
Fujitsu-siemens bilgisayarını çalıştırdı.
Microsoft Excel’e girdi.
Ofis boy’dan Neskafe’sini istedi.
Saat 10.00’a doğru açlığını yatıştırmak için Gressini yedi.
Öğlen Wimpy’s Fast Food kafeteryaya gitti.
Ayaküstü, Coca Cola ve hamburgeri mideye indirdi.
Camel sigarasını yakıp, Daily Mirror gazetesini karıştırdı.
Aksam-üzeri is çıkısı Image Bar’a uğrayıp JB’sini yudumladı,
sonra kösedeki Shopping Center’a ugradi…
Eşinin siparis ettigi Persil Supra deterjan, Ace çamasirsuyu, Palmolive sampuan,
Gala tuvalet kagidi, Sprite gazoz ve Johnson kolonyayi alarak kasaya yanasti.
Visa kartiyla faturayi ödedi.
Hafta sonu esi Münevver’le Galleria’ya giden Osman Bey,
Showroom’lar dolasip Kinetix ayakkabi,
Lee Cooper blue jean satin aldi.
aksam evde bir gazetenin verdigi TV Guide’a göz atan
Osman Bey,kanallar arasinda zapping yaparak, First Class, Top
Secret, Paparazzi gibi programlar izledi.
Ayni anda Outdoor dergisini karistirdi.
Saat 22.00’ye dogru Show’da Türk dili üzerine panel basladi. Uykusu gelen
Osman Bey,
televizyonu kapatip yatak odasina geçerken, kendini mutlu hissetti.
‘Ne mutlu Türk’üm diyene! ‘ diye gerindi ve uyudu.

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mizah, Muhabbet, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ölüm ve Rûhun Bekası Mevzuu

Posted by Site - Yönetici Şubat 25, 2008

Ölüm ve Rûhun Bekası Mevzuu,kabir,miras taksimi,mezar.

Ölüm ve Rûhun Bekası Mevzuu

Bildiğimiz ölüm, bedenimizin ölümüdür. Bu ölümle rûhumuzda ölüm olmaz.

Ruh hâdistir; ancak bedenden çıkmakla ölmez, bakidir-dâimidir. Onun için ölüm yoktur. Sadece cesetten-bedenden alakasını-bağını-ilgisini kesmek vardır. (1)

Bu alakayı kesmek de, bedenin hissî hayatı yani canlılık duyuları bakımındandır. (2)

Yoksa Berzah’ta üzüntü ve ıztırapları, nimetleri (sevinç ve mutlulukları) mânevi bir idrâk ile duyacak-hissedecek olan vücutla birlikte olacak alaka kesilmesi değildir.

***

Berzah nedir?

Berzah, Arapça bir isimdir. İfade ettiği manalara gelince;

a. Engel, engel olan perde.

b. İki coğrafyayı birbirine bağlayan ince-uzun kara parçası ve iki denizi birbirinden ayıran dar dil, veya kanal-geçit-boğaz.

c. s. Can sıkıcı yer.

d. s. Zor, güç.

e. İslâm akaidine göre, ölülerin ruhlarının kıyamete kadar bulunacakları mânâ âlemiyle madde âlemi arasındaki yer ve o vakte kadar geçen zaman, köprü âlem. Bu yer ve zaman için “Berzah âlemi” tabiri kullanılır. Bu âlem, ahiret hayatının başlangıcını oluşturur. Ruh, cesetten ayrıldıktan sonra ya azap görmek yahut nimete kavuşmak üzere öyle kalır.

Eski dilimizde bu kavramla birlikte kullanılan “berzah-ı belâ” tabiri de, içinden çıkılmaz bela anlamındadır.

Velhasıl berzah; farklı iki vasat (ortam) arasında yer alan ve bu iki ortama tamamiyle benzemediği gibi tam olarak onlardan farklı da olmayan ara ortam… İki şeyi yekdiğerinden ayıran üçüncü şey… Ara bölge’dir. Bir diğer ifadeyle, ölümle başlayıp kıyamete kadar süren zaman, bu zaman içinde ruhların bulunduğu mekân ve âlem, dünya ile ahiret arasındaki âlem. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “engel, engel olan perde ve ölümden kıyamete kadar kabirde geçen süre” manalarında geçmektedir: “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabbim, der, beni geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada salih amel (iyi iş ve güzel hareketler) yapayım.’ Hayır! Onun bu sözü (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah (ölümle başlayıp yeniden dirilmeye kadar süren bir engel) vardır. (3) “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir berzah (engel) vardır, birbirine geçip karışmazlar. O halde (ey insanlar ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” (4)

Ölüm suretiyle dünyadan ayrılan ruhlar berzah âlemine gittikleri gibi, uyku halinde bedenden ayrılan ruhlar da o âleme giderler. İki hâl, iki sıfat, iki mertebe ve iki âlem arasında bulunan bu ara hâle, sıfata, mertebeye ve âleme de berzah denir. Mesela hayâl, varlıkla yokluk arasında yer alan bir berzah’tır; ne vardır ne de yok, ne malumdur ne de meçhul, ne müsbettir ne de menfi veya hem vardır hem yoktur. İnsanın hakikati ve mahiyeti de bir berzah’tır. Hak ile halk arasında bulunur. Bir yönüyle Hakk’a, diğer yönüyle halka dönüktür… Veya insan bir yönden ruhlar âlemine, diğer yönden beden ve madde âlemine bağlıdır. Mülk ile melekût, şehâdet ile gayb âlemleri arasında bulunur. Hem o, hem bu âlemin bazı özelliklerine sahip olduğu halde mutlak olarak ne o ne de bu âlemdendir. Bütün berzahların aslı olan ilk taayyüne ve hazret-i vâhidiyete berzah-ı câmi’, berzah-ı evvel, berzah-ı a’zam gibi isimler verilir. Vahidiyet, mutlak birlikle çokluk arasındaki bir berzahtır. (5)

***

Rûhun bekâsı/dâimiliği mutlak(kayıtsız-şartsız-sınırsız) değildir. Mutlak beka ancak Allah’ın zâtı ve sıfâtıdır. Vücûd-i mutlak, Zât-ı mutlak tabirleri sadece Cenab-ı Hak için kullanılabilir. Yani hiçbir an faniliğin-yokluğun ârız olmaması, sürekli var olma hali sadece Allah’ın zatına ve sıfatlarına mahsustur. Zira Kıyamet-i Kübra’da (büyük kıyamet) bütün âlem külliyat ve cüz’iyatıyla (âlemin tamamı, zerreden küreye büyük küçük ne varsa) helak olacaktır.

***

Kıyamet ikidir:

1.İnsanların ölmesiyle meydana gelen kendi kıyametleri ki buna, “kıyamet-i suğra: küçük kıyamet” denir…

2. Dört büyük melekten İsrafil aleyhisselâmın ilk sûr’a üflemesiyle meydana gelecek olan topyekûn kâinatın yok olma hadisesine de “kıyamet-i kübra: büyük kıyamet” denmektedir.

Kâinatın bu imha ve helaki, yok olma safhasına Kur’an-ı Kerim’de “malum zaman: bilinen vakit” denilmiştir. Bu safha şiddetli korku ve sarsılma, düşüp bayılma, helak olma safhasıdır. Bunun nasıl olacağını Rabbimiz bize şöyle haber vermektedir:

“Her şeyi alt üst eden o büyük felaket geldiği vakit…” (6) “Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar bulandığında, Dağlar yürütüldüğünde, Kıyılmaz mallar bırakıldığında, Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde), Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında), Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, ‘Hangi günahtan dolayı öldürüldü?’ diye. Amel defterleri açıldığında, Gök sıyrılıp açıldığında,…” (7)

Kıyamet aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in 75. suresinin ismidir. Ve bu ismi, ilk ayette geçen “kıyamet” kelimesinden almıştır. Bu sûre kuvvetli bir yeminle şöyle başlayıp devam etmektedir:

“Hayır, yemin ederim o kıyamet gününe. Yine hayır, yemin ederim o sürekli kendini kınayan nefse. İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter. Fakat insan günahı devam ettirmek ister. O kıyamet günü ne zaman? diye sorar. Ne zaman ki o göz şimşek çakar, Ay tutulur, Güneş ve ay toplanır,…” (8)

Kısacası, büyük kıyamette Allah’tan başka her şey Onun emriyle helak olacaktır. Bu durumu Kur’an-ı Kerim bize, “… O’ndan başka ilah yoktur. O’nun zatından gayri her şey yok olacaktır…” (9) diyerek haber vermektedir.

***

Bu helake tabiatıyla ruhlar da dâhildir. Fakat ruhların yokluk acısını tatması, saflığı-dürüstlüğü, halinin düzgünlüğü ve marifetullah’a olan yakınlık derecesi ile mütenasip/uygun olarak devam edecektir.

Bütün peygamberlerin imamı Efendimiz (s.a.v.), melekler, mukarrabîn, ülû’l-azm peygamberler, Arş, Kürsî, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem gibi yüce varlıkların ölümü ve helakı, yokluğu tatmaları İlahi iradenin bir icabı, anlatılan dereceler münasebetiyle/dolayısıyla az bir zamana, belki de pek az bir âna mahsus, kısacık bir süreyle sınırlıdır. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler buna işaret etmektedir.

Bu meselede en doğru olan budur… Bununla birlikte şu cevabı hiçbir eserde bulamayacaksınız. En iyi bilen Allah Teala’dır. (10)

DİPNOTLAR
(1) Beka ve Bakî kavramlarından sıkça söz edince, ünlü dîvan şairimiz Bâkî’den (1527 – 1599) bahsetmeden geçmek olmaz. Bakî’nin asıl adı Abdülbâki Mahmud, babasının adı ise Mehmed’dir. İstanbul’da doğmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’dan himaye görmüş ve Melikü’ş-şuarâ, Sultânü’ş-şuarâ (Şairlerin padişahı) gibi ünvanlar kazanmıştır. Meşhur dîvanından başka Mevâhib-i Ledûniyye Tercemesi vardır… Buna Meâlimü’l-Yakîn fî Siyreti Seyyidi’l-Mürselîn adını vermiştir. el-Âlâm fî Ahvâli Beldeti’l-Harâm tercemesi ile Fezâil-i Cihâd’ı da vardır. Bunu da Meşâiru’l-Eşvâk ile Mesâriu’l-Uşşâk’tan terceme etmiştir.
(2) Hayat, bilindiği üzere canlılık, his de hissetmek, duymak… Hayat’ın cem’isi (çoğulu): Hayatiyyat, yani Biyoloji: Canlılar ilmi, canlıların hayat safhalarını inceleyen ilim dalı. Mesela; hayat-ı alîl (hastalıklı hayat, hasta ömür), hayat-ı askeriye (askerlik hayatı), hayat-ı câvidâni (daimi hayat), hayat-ı hususiye (özel hayat), hayat-ı insani (insana ait hayat), hayat-ı ma’sumâne-i tıflâne (çocuğa yakışacak masumlukta bir hayat, bir ömür). İslâm Hukuku lisanında “hayat-ı takdîriyye”; hamlin, yani rahimde bulunan çocuğun hayatı demektir. Bu cihetle hamil ölüm zamanında anası rahminde olmak ve sağ doğmak şartıyla vâris olur.
(3) el-Mü’minûn, 23/99-100.
(4) er-Rahmân sûresi, 54/19-21.
(5) Kâşânî, Abdurrazzak, Istılâhâtu’s-Sûfiyye, Kahire, 1981.
(6) en-Nâziât, 79/34.
(7) et-Tekvîr sûresi, 1-11.
(8) Kıyamet sûresi, 1-9.
(9) el-Kasas sûresi, 88.
(10) Kaynak metin: Salâhuddin ibn Mevlâna Sirâcüddin, Mektuplar ve mesail-i mühimme, s. 35.

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye | 3 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: