Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Şubat 2008

Tevhid hatmi’nin tesiri ve adedi

Posted by Site - Yönetici Şubat 29, 2008

Kelimei tevhid,kelimei sahadet.

Tevhid hatmi’nin tesiri ve adedi

Şeyh Ebu’r-Rebi’Hazretleri, keşfi açılmış bir genç ile yemek yiyordu. Yemekten evvel de, 70 bin tevhid okumuştu. Keşfi açılmış genç yemeğe uzanırken bir anda gözünün önünden perdeler kaldırıldı ve annnesinin cehennemde azab edildiğini görünce, üzüntü ile elini yemekten çekti ve ağlamaya başladı. Yanındakiler, neden yemediğini ve ağladığınısorunca da, gözyaşları içinde gördüklerini anlattı.

Şeyh Ebur Rebi’ Hazretleri içinden, “Ya Rabbi! Bilirsin ki, yemeğe oturmadan senin rızan için 70 bin tevhid okumuştum, onları bu gencin annesine bağışlıyorum” diyerek içinden niyazda bulundu.

Genç hemen gülmeye başladı, niye gülüyorsundenildiğinde, “Annem şu anda cehennemden kurtulup cennetlik oldu da ondan. Ama sebebini bilemiyorum” dedi.

Tabii bilemezdi, çünki onun keşfi ve himmeti o kadardı. Ama Şeyh Ebu’r-Rebi’ sebebini çok iyi biliyordu ve o sebep okunan 70 bin kelime-i tevhid idi.
***

Hadis-i şerifte buyruldu ki, “Kim 70 bin ‘Lâilâheillallah’ derse, ölmeden önce Cennet ile müjdelenir.” (Kelime-i Tevhidin Fazileti S. 47)

Tasavvuf ehlinin ileri gelenlerinden birçoklarının Kelime-i Tevhid‘i bu sayı üzerinde okumalarının dayanağı, bu hadis-i şerif olsa gerektir.

Bu okunan 70 bin adet Kelime-i Tevhid‘in tesiri-sevabı okuyan için olduğu ve kendisi cennetle müjdelendiği gibi, aynı hatmin başkaları için de okunması onlar için de aynı neticeyi verir.

70 bin tevhid de olsa, olabilir… Amma 72 bin olsa daha iyi ve daha müessir olur

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbadet | Leave a Comment »

Evliliği Sarsan Yanlışlar !

Posted by Site - Yönetici Şubat 29, 2008

fft99_mf5967032

Evliliği Sarsan Yanlışlar !

Sevginin belli bir süresi yoktur, aksine sevgi yıllar geçtikçe daha da çoğalmakta, sağlamlaşmakta ve derinleşmektedir.

Yeter ki karşımızdakinin sevgisini kazanmanın yollarını bilelim ve sevgiyi yok edecek hatta nefrete dönüştürecek yanlışlardan kaçınalım. Bunlar da çok küçük şeylerde gizli, bize önemsiz gözüken tavır ve sözler aslında en büyük sevgilerin yahut nefretlerin nedenidir. Öyleyse bir bakın, eşinize karşı yaptığınız şu yanlışlar nasılda evliliğinizi sarsmaktadır:

1. Eşinin kişiliğine karsı ağır eleştiri de bulunma: Eşinin kişiliğini küçük düşürücü, onur kırıcı sözler sarf etmek sevgiyi zedeler. “Sen hep böylesin, hep beceriksizsin” suçlamalarına sitemkâr ve biraz da hakaret içeren “Hep kendi bildiğini okudun. Beni dinlemedin.” sözleri suçlayıcı eleştirilerdir.

2. Eşlerden birinin kendisini terapist yerine koyması: ‘Senin hasta olduğunu biliyorum, nedenlerini de biliyorum. Senin ne zayıflıkların var hepsini keşfettim, ne yapman gerektiğini söylüyorum, beni dinlesen doktora filan da ihtiyacın olmaz’ gibi sözler doğru değildir. Eş ne kadar bilgili, tecrübeli olursa olsun kendini doktor yerine koymamalıdır.

3. İşi yokuşa sürme: Günün birinde eşlerden birinde olumlu bir değişiklik olmuştur veya gittikleri doktor dinlenilmiş ve kişi olumsuz bir davranışından vazgeçmiştir. Diğeri ise “On yıldır sana söyledim; ama beni dinlemedin, başkası deyince daha mı kıymetli oluyor?” biçimindeki konuşmalar eşi üzen ve geriye döndürebilecek tarzdadır.

4. Genellemede bulunma: Eşinize bir kalıp biçerek o kalıba sokan ifadeler kullanmak, onu kötü bir fiille damgalamak da büyük hatalardan biridir. “Ben senin için değiştim, sen benim için hiçbir şeyden vazgeçmedin. Çok bencilsin…” sözleri evliliği yıpratır.

5. Eşinin aklını okuma: Çiftler arasında diyalog tek taraflı olmaya başladığında eşler birbirlerine mesafe koymaya başlarlar. Sürekli iğnelemeler, kavgalar, atışmalar artık kadın ve erkeği kendi dünyasına itmiştir. Erkek de kadın da kendi dünyasında eşiyle konuşmaya baslar. Kafalarında kurdukları şeyler zaman zaman birbirlerinin hareketlerine yorumlar çıkarmaya neden olur. “Senin ne demek istediğini biliyorum. Ben senin bakışından anlarım.” gibi sözlerle esinin mimik ve hareketlerinden anlamlar çıkarılmaya başlanılır.

6. Kendini hep haklı görme: Hatalar, yanlışlıklar iki taraftan da kaynaklandığı halde kim daha haklı, adeta “mahkeme” kuruluyor.

7. Konuşurken sözlerin kesilmesi ve ses tonunu yükseltilmesi: İletişimde en önemli husus konuşan insanı sonuna kadar dinlemek, çok gerekliyse aralara girmektir. Dinlemek, anlamak ve kendimizi anlatmamız gerekiyor. Bunun yolu da saygıyla dinlemek, ses tonunu yükseltmemektir.

8. Geçmişi hatırlatma: Evlilik hayati boyunca insanların olumsuz hatıraları olmuştur. Kavgalar, tartışmalar, atışmalar ya da unutulan anlar, yapılan yanlış davranışlar olagelmiştir. Evlilik hayati boyunca bu kötü hatıraların eşler tarafından tekrar tekrar ısıtılarak ortaya konulması ilişkileri zedeler.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Evlilik, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

Dua, niyaz, tazarru ve ilticanın önemi

Posted by Site - Yönetici Şubat 28, 2008

dua hamdini sozumuze sertac ettik,zikrini kalbimize minhac ettikelmalili hamdi yazir,(3)

Dua, niyaz, tazarru ve ilticanın önemi.

Son devrin büyük âlim ve ve müfessirlerinden Elmalılı M. Hamdi Yazır merhûm, tefsirine, Cenâb-ı Hakk’ın kullarının duâsına verdiği ehemmiyeti beyan eden,“(Resûlüm) de ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (1) âyet-i kerimesinin mûcibince çok hoş bir münâcât ve tazarru‘ cümleleriyle başlıyor.

Biz de bu güzel duâ ve niyâzı siz değerli okuyucularımızla paylaşmak ve önümüzdeki yaz sezonuna gaflet içinde değil, bu şuur ve idrakle yaklaşlamayı-girmeyi arzu ettik.

Şöyle yalvarıyor Elmalılı merhûm:

İlâhî!
Hamdini sözüme sertâc ettim,
Zikrini kalbime mi‘râc ettim,
Kitâb’ını kendime minhâc ettim.
Ben yoktum vâr ettin,
Varlığından haberdâr ettin,
Aşkınla gönlümü bî-karâr ettin.
İnâyetine sığındım, kapına geldim.
Hidâyetine sığındım lutfuna geldim.
Kulluk edemedim, affına geldim.
Şaşırtma beni, doğruyu söylet.
Neş’eni duyur, hakikati öğret.
Sen duyurmazsan, ben duyamam.
Sen söyletmezsen, ben söyleyemem.
Sen sevdirmezsen, ben sevemem.
Sevdir bize hep sevdiklerini.
Yerdir bize hep yerdiklerini.
Yâr et bize erdirdiklerini.
Sevdin Habîbini, kâinata sevdirdin.
Sevdin de hıl‘at-i risâleti giydirdin.
Makâm-ı İbrâhim’den Makâm-ı Mahmûd’a erdirdin.
Server-i asfiyâ kıldın.
Hâtem-i enbiyâ kıldın.
Muhammed Mustafâ kıldın.
Salât ü selâm, tahıyyet ü ikrâm, her türlü ihtirâm O’na, O’nun âline, ashâbına ve etbâına yâ Râb!” (2)
***

Kur’ân-ı Kerim’de, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için muhakkak ki açık ibretler vardır” (3) buyuran Rabb’imiz (c.c.), mü’minlerin vasıflarını ve onların duâlarını da şöyle târif ediyor:

Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (velhâsıl her vakit) Allâh’ı zikreden (o mü’min)ler, göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür edip (şöyle duâ ederler:) ‘Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru.” (4)
***

Evet, bizler de gerek Elmalılı merhûmun ve gerekse âyet-i kerimede vasıfları anlatılan bu zikir ve fikir erbâbı mü’minlerin samimi duâ ve ilticalarına iştirâk ediyor ve ‘âmîn!” diyerek Rabb’imizden kabûlünü niyâz ediyoruz.

DİPNOTLAR
(1) el-Furkan, 77.
(2) Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, 1971, Mukaddime, 1, 3.
(3) Âl-i İmrân, 190.
(4) Âl-i İmrân, 191.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, İbadet | Leave a Comment »

Nesine güvenir.. Şu insanoğlu ?..

Posted by Site - Yönetici Şubat 28, 2008

Nesine güvenir.. Şu insanoğlu ?..


Akıl dizginleri, nefsin elinde,
İdrâki boğulmuş, kibir selinde,
”Zayıf” tır sıfatı, Kur’ân dilinde,
Nesine güvenir.. Şu insanoğlu ?..

İlâhî Mesaj’a , dudak bükerken,
Hakk’ça yaşamaya,”Bağnazlık” derken,
Allah’a bu kadar, isyan ederken,
Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Dağlar dikip, denizleri kazamaz,
Kendi kader kısmetini yazamaz,
Vâdesini bir sâniye bozamaz,
Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Bir mum alevine dayanmaz teni,
İncitir canını, bir gül dikeni,
Kara toprak değil midir kökeni,

Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Yarınki lokması, bilemez kaçtır,
Rızkını veren var, vermese açtır,
İbret için, karıncaya muhtaçtır,
Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Bir hücrenin, can sırrına eremez,
Gaybı sorsan, bir tek cevap veremez,
Karanlıkta, âciz kalır göremez,
Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Kurgu-bilim çemberinden çıkamaz,
Güneş desen, çıplak gözle bakamaz,
Bir sineğe, bir kanatçık takamaz,
Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Ne zamana hükmü geçer, ne cana;
Tâcı, tahtı, bırakarak bir yana,
Girecektir, bir daracık mekâna,

Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Sual melekleri, gelince dile;
Dünyalar dolusu fidye nâfile,
Münker Nekir, kopya vermez gâfile,

Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..

Posted in Şiir | 1 Comment »

Belâ ve musîbetlere sabır ve teslimiyetin karşılığı

Posted by Site - Yönetici Şubat 28, 2008

Belâ ve musîbetlere sabır ve teslimiyetin karşılığı

Belâ ve musîbetlere sabır ve teslimiyetin karşılığı

İnsanlar, zaman zaman çeşitli belâ ve musîbetlere mâruz kalabilir. Bunlar, ya müstahak olduğundan dolayı, veya günahlara keffâret olarak başa gelir; yahut da kişinin mânevî makam ve derecesini yükseltmek için verir Mevlâ-yi zû’l-Celâl… Her türlü halde de kula düşen; sabredip teslimiyet göstermek, aslâ isyan ve itiraza kalkışmamaktır. Zira böyle davranıldığı takdirde, netice mutlaka selâmettir.

***

Dilerseniz, bu mevzûda sözü büyük divan şairimiz Fuzûlî merhûma bırakalım. O, Hadîkatü’s-Süedâ’sında İmam Taberânî’den (rh.) naklen aynen şunları anlatıyor:

“Sahâbe-i kirâmdan Dihye (r.a.) isminde hem sûreti, hem de sîreti güzel bir zât vardı. Çoğu zaman ticaret maksadıyla seyahate çıkar, dönüşte de Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna hediyesiz çıkmazdı. Sevgili Peygamberimiz’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ) de, Dihye’nin (r.a.) her gelişinde, orada bulundukça, kendisinden hediye araştırırlardı.

Bir gün Cebrâil (a.s.), Dihye’nin (r.a.) şekline bürünüp Rasûlüllah Efendimiz’le görüşürken, torunları içeri girip Cibrîl aleyhisselâmı Dihye hazretleri sandılar ve teklifsizce dizlerine oturup cebine el attılar. Onların bu hâline Rasûl-i zîşân Efendimiz sıkılıp mâni olmak istediğinde, Cibrîl-i Emîn;

— Yâ Rasûlellah, onlara mâni olma! dedi ve bu hareketleriyle onların bana karşı edebi terk ettiklerini düşünme. Çünkü ben, onların hizmetkârıyım. Çok kere anneleri Fâtıma (r.anhâ) teheccüd namazından sonra uykuya dalıp bunlar ağlamaya başladığında, Allah Teâlâ’dan bana emir gelmiştir ki; beşiklerini sallayıp, gözyaşlarını silmiş ve dindirmişimdir. Tâ ki Hz. Fâtıma, teheccüd namazından sonra uyuyabilsin… Şimdi böyle yanıma gelip yakama sarılmalarına hiç şaşmam. Yalnız şundan dolayı hayretteyim ki, bu araştırmalardan maksatları nedir?..

Rasûl-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v.),

— Seni, dedi, Dihye sandılar. Dihye bizi her ziyaretinde hediyesiz gelmez de onun için böyle yapıyorlar.

O zaman Cebrâil (a.s.), derhal cennetten bir salkım üzümle nar getirip onlara hediye etti. Bunları yemek üzere iken bir dilenci şöyle haykırdı:

— Ey Ehl-i Beyt! Bana o üzümle nardan nasip yok mu?..

Rasûlüllah Efendimiz, yaratılışı iktizâsı, dilenciye kısmetini vermek istediğinde, Cebrâil (a.s.) mâni olarak;

— Yâ Rasûlellah, bu dilenci, şeytânın ta kendisidir. Cennet nimetleri ona haram olduğu için hîle ile yemek istiyor, dedi.

Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin (r.anhümâ) meyveleri yemekle meşgul olurken Cibrîl (a.s.) ağlamaya başlayıp devamla;

— Yâ Rasûlellah, dedi, bu iki torunlarınızın birini zehirle, ötekini de kahır kılıcı ile şehid edecekler! Bunlara erişecek musîbet, senin mânevî mevkiinin daha da yükselmesine, onların da şehitlik rütbesine çıkmalarına vesîle olacaktır!”

***

Evet, Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) bu iki aziz torunları hakkında Cebrâil aleyhisselâmın verdiği bu elîm haber aynen cereyan etmiş; mü’minler, gönülleri yakan bu musîbeti dahi, sabır ve teslimiyetle karşılamışlardır.

HALiS ECE

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Türkiye, İlginç | 1 Comment »

Bilmediğiniz yerden et almayın,yemek yemeyin..

Posted by Site - Yönetici Şubat 27, 2008

Bilmediğiniz yerden et almayın,yemek yemeyin

Bilmediğiniz yerden et almayın,yemek yemeyin..

Gaziosmanpaşa Hacımaşlı köyü domuz çiftliği’nin suları ve katı atıkları 300 metre mesafedeki Sazlıdere Barajı’na akıyor. Baraj on milyon kişinin su ihtiyacını karşılıyor. Çiftlikte 5 bin domuz var.

Türkiye’deki domuz çiftliklerinde yıllık 3 milyon kg. civarında et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere ‘kıyma’ şeklinde satılıyor. Domuz etini Salam, sosis olarak da piyasaya sürmek en sık kullanılan yöntem.

Peki neden domuz?

Dinen yasak olmasına, Türk yemek kültürüne aykırı bulunmasına rağmen neden domuz cazip bir konu?

Çünkü domuz yetiştiriciliği kârlı bir iş. Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda bir, iki, bazen de üç kez ve her batında 15-20’ye kadar varan yavru dünyaya getirebiliyor. Bir domuz yılda iki kez doğum yapsa, her batından 10 yavru yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni doğmuş bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor.

Normal Şartlarda evcil bir domuzun yüzde 30’u yağ olarak ayrılabilmekte iken bu rakam bazen yüzde 50’yi bulabiliyor.Yani 150 kg’lık bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde edilebiliyor. Bu da dana yada koyuna göre tercih edilmesinde önemli bir etken.

Beslenmesi kolay, cam dışında -leş dahil- her şeyi yiyebiliyor. Her domuz da ortalama 80-100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor. Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon kg. et çıkıyor.

Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul. Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye’de yaklaşık 3 milyon kg domuz etinin piyasaya değişik yollarla sürüldüğü ortaya çıkıyor.

Türkiye’deki toplam kırmızı et tüketiminin de 6 milyon kg. olduğu göz önüne alınırsa tablonun vahameti daha da netleşiyor. Kilosu 1 ile 3.5 milyon lira arasında satılan bu domuz etlerinin ağırlıklı olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis olarak satıldığı dile getiriliyor. Çiftlik çalışanlarından İsmail Türk’ün verdiği bilgiye göre kesilen etler toplu olarak büyük otellere, yemek fabrikalarına kıyma ve sosis gibi ürünler olarak satılıyor.

Bu ve benzeri çiftliklerden resmi olarak beş firma domuz satın alıyor:

Çerkezo, Polonez, Nuta, Namet ve Şütte …

1. Çerkezo aldığı ürünleri Salam Sosis olarak piyasaya sürerken aynı zamanda Teşvikiye’deki Şarküterisinden de nihai tüketiciye ulaşıyor. (ki bu firmanın bir de TADET adı altında otellere ürün sattığı bir markası daha bulunuyor…) Aynı zamanda butik mağazalarda ve ulusal zincir mağazalarda satılan BONUS markalı ürünlerin üreticisi de ÇERKEZO…

2– Ayazağa’daki Çerkezo’nun hemen yanında üretim yapan ŞÜTTE firması da salam, sosis ve jambonlarını markasıyla satıyor. Ancak bilinen bu firmalar ürünleri çeşitli zamanlarda farklı isimlerde piyasaya sürüyor. Daha önce Şütte olarak piyasaya sürülen domuz mamulleri son dönemde PIGGY adıyla satılıyor. Üstelik ünlü Amerikan fast food zincirlerinden Little Caesar’s Pizza tam 10 yılı aşkın süreden beri et mamullerini ŞÜTTE firmasından temin edip bizlere bir güzel yediriyor.

3– POLONEZ 5 yıl öncesine kadar resmi olarak domuz ürünleri imal edip MİGROS’larda açık açık ürünlerini satarken, son yıllarda %100 dana etinden ürünler imal ettiğini iddia ediyor.

‘Peki ya bunları göz göre göre mağazalarında sattıran satın alma müdürleri aldıkları rüşvetin yanı sıra bu milletin vebalini aldıklarını da biliyorlar mı sizce?’

POLONEZ’in ciddi anlamda piyasaya yayılmasındaki en büyük faktör MIGROS’ tur . O dönem Migros’un et mamulleri satın almasında olan (Şu an oyuncak reyonunda satın almacılık yapan) Coşkun bey’in büyük paralar karşılığında POLONEZ’le işbirliği içerisinde olduğunu ve bizzat domuzları bizlere yediren kişi olduğunu biliyor muydunuz?

Peki ya Migros’ta çalışan tüm tezgahtarların eksiksiz olarak her ay sonunda POLONEZ ‘in sahibi MUSTAFA AKKAŞ beyden (veya satış müdürü sıfatı ile çalışan ALI ÖZYAVAŞ’tan) maaşlarını ve primlerini (bizlere sattıkları et mamulleri üzerinden ) aldıklarını biliyor muydunuz?

Peki METRO GROS MARKETLER’in (Şu anki değil bir önceki) satın almacılığını yapan kişinin Şu an BAĞDAT CADDESINDE bulunan Polonez – Barbekü restoranları’nın sahibi olduğunu biliyor muydunuz?

Peki İzmir’in kalesi olarak görülen KiPA Marketler’in satın almacılığını yapan bayanın Polonez’in resmi hissedarı olduğunu biliyor muydunuz?

PEKİ AMERİKAN FAST FOOD ZINCIRI DOMINO’S PIZZA ve ALMAN EKOLÜ DR.OETKER PİZZALARIN İÇERİSİNDE POLONEZ ET MAMULLERİNİN KULLANILDIĞINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

PEKİ GİMA MARKALI VE PİYASALARDA SATILAN OPİ MARKALI ÜRÜNLERİ POLONEZ’İN ÜRETTİĞİNİ VE BUNUN KARŞILIĞINDA NE KADAR PARA YEDİRDİĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?

‘Peki, sizce Türkiye’de domuz eti yemeyen insan kalmış mıdır?’

4– NUTA öncelikle 7 TEPE markası ile tanınmakla beraber Güneydeki – Her şey dahil – tatil köylerinin bir numaralı tedarikçisi, e tabi yabancı turistlerin yanında yerli turistlerde güme gidiyor. Bu firmalar özellikle büyük alışveriş merkezlerinde ayrı bir stant açıyorlar. Ancak küçük Şarküterilerde karışık olarak duruyor ve birçok tüketici farkına varmadan domuz ürünlerini satın alabiliyor . Üstelik işin ilginç tarafı bu firma Şimdi de firma tanıtım cd si hazırlamış Carrefour gibi büyük hipermarketlerde ne kadar hijyenik üretim yaptığını anlatıyor. Ama 7 TEPE SOSIS hafta sonları marketlerde KDV dahil 2.900 YTL ye satılıyor.

Çünkü maalesef bu adamlar sosislerin içerisinde hayvan küspesi gibi lafını bile etmek istemediğimiz katkılar kullanıyorlar . Domuz hammaddeli salam ve sosislerin kesiminin yapılıp piyasa sürüldüğü bir başka yer de NUTA’nın üretimini yapan kişinin işlettiği Dolapdere’deki imalathane. (İDEAL markalı salam sosis imalatçısı )

5– NAMET ünlü EMINÖNÜ HASIRCILAR ÇARSIŞININ IÇINDE yıllardır tanınan NAMLI PASTIRMACI’nın modern hali !!! Şu an modern(!) üretim tesisleri BAYRAMPAŞA MEGACENTER (GIDA HALİ) içinde derme çatma bir imalathaneden öteye geçemeyecek konumda olan ve üretim kapasiteleri aylık -günün 24 saati çalıştıklarını düşünürseniz- 70 tonu geçemeyecek olan bu imalathanede NAMET ayda 270 ton et mamulü üretiyor ve satıyor.

Bu aradaki 200 tonluk kapasite açığını ise İSTANBUL DIŞINDA ne idüğü belirsiz imalathanelerde, merdiven altı firmalarda üretim yaptırıp üzerine ‘ %100 NAMET KALITESI’ bastıktan sonra (üretim yeri olarak BAYRAMPAŞA’daki adreslerini gösteriyorlar) bizlere afiyetle yediriyorlar.

Carrefour ve diğer tüm zincir mağazalarda POLONEZ’in uyguladığı benzer taktikleri uygulayan NAMET bugün kapasitesinin 3 kat üzerinde üretim yaparak gururla ülkemizi temsil ediyor.

Peki, Cem Yılmaz’ın dediği gibi janjanlı ambalaja sahip NAMLI pastırmaları’nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeşlerin aynı zamanda Çorlu’daki domuz çiftliklerinin yarı hissesine sahip olduklarını da biliyor muydunuz?

2000 yılında patlak vermiş olan kaçak buffalo etlerinin de NAMLI pastırmaları’nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeşler tarafından getirildiğini hatta Bayrampaşa’daki imalathanelerinin gazetecilerin ve kameraların gözü önünde basıldığını, Engin Mepa’nın Show TV’ye, o dönemin 1 trilyon lirayı kendi elleriyle hediye ettiğini, sonra da Milliyet, Hürriyet ve Sabah gazetelerine verdikleri dev ilanlarla tüm olanları ve baskınları yalanladıklarını biliyor muydunuz?

NAMLI Pastırmalarının hem % 5 hissesine sahip olan, hem de imalat müdürlüğünü yapan Muzaffer adındaki şahsın aynı dönemde kardeşi ile Bağcılar semtinde açmış olduğu imalathanede at ve eşek etinden yaptığı pastırmaları dilimleyerek zincir marketlere sattıklarını biliyor muydunuz?

2004 yılında da Uğur Dündar ekibi tarafından basılarak ekranlarda gösterildiğini hatırlayabildiniz mi?

Domuz konusunda herkes topu başkasına atıyor. Bu noktada tüketicinin yapması gereken şeyi Çevre Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubesi Müdürü İrfan Yılmaz özetliyor;

‘- Piyasadaki etleri denetlemek mümkün olmuyor.’

‘Kısacası ne yediğinize dikkat edin. Çok emin olmadığınız bilmediğiniz markaların ambalaj güzelliğine kanmayın.’

(Ömer KIZILIRMAK -TÜBITAK-SAGE Planlamalar ve Kalibrasyon Birim Amiri )

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

PEYGAMBERLERDEN SONRA BEŞERİN EN FAZİLETLİSİ

Posted by Site - Yönetici Şubat 27, 2008

mâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin söylediklerine kulak verelim

PEYGAMBERLERDEN SONRA BEŞERİN EN FAZİLETLİSİ

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin söylediklerine kulak verelim(5).

“Halîfelerin daha faziletli olma durumları, hilâfet tertibi sıralarına göredir. Ehl-i Hakk’ın (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin) icmâı-ittifakı şu mânâ üzerinde toplanmıştır:

“Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) sonra beşerin en faziletlisi Hazret-i Ebû Bekir, sonra Hazret-i Ömer’dir.’ (Radıyallâhü anhümâ)

“Fakîrin anlayışına göre, daha faziletli olmanın sebebi; elbette ki menkıbelerin ve meziyetlerin çokluğundan dolayı değildir. Asıl sebep; imanda, infakta, bezl-i nefs etmekte önceliği almasıdır. (Yani Allâh’a ve Rasûlüne iman etmekte, onun rızâsı için bütün malını-mülkünü hiç esirgemeden bol bol sarfetmekte, hiçbir tereddüt göstermeden bezl-i vücûd edip canını ortaya koymakta herkesi geçmiştir.) Bu yapılanlar da dînin te’yidi (kuvvetlenmesi), Seyyidü’l-mürselîn Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.)şerîatinin tervîci (yayılması) içindir.

“Dinî umûrda sâbikûn, lâhikûnun üstâzı gibidir… (Yani dinle ilgili işlerde ilkler, sonrakilerin hocası mesabesindedir.) Sonrakiler kavuştukları, sahip oldukları her şeye, ilklerin devlet sofrasından nâil olurlar.

“Üstte anlatılan bu üç kâmil sıfatın tamamı, Hz. Sıddîk’a inhisar etmiştir, ona mahsustur. O kimse ki, imanda başta olmak ve (Allah yolunda) mal harcamak, nefsi bezletmek hasletlerini (kendisinde) birleştirmiştir; işte o, Hz. Sıddîk’tir (r.a.). Bu devlet, ümmet içinde ondan başkasına müyesser olmamıştır.

“İrtihâli ile son bulan hastalığı esnasında Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“İnsanlar arasında, nefsinde ve malında bana emniyet eden Ebû Bekir bin Ebî Kuhâfe’den başka kimse yoktur. Eğer insanlardan bir halîl edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i kendime halîl edinirdim. Lâkin İslâm kardeşliği daha faziletlidir. Ebû Bekir’in penceresinden başkasının penceresini bana kapatınız. Allah Teâlâ beni size gönderdi, sizler yalanladınız. Halbuki Ebû Bekir tasdik etti. Malını ve canını bana bıraktı. Bu durumda arkadaşımı bana bırakır mısınız?”

“Ve yine Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Eğer benden sonra peygamber (gelecek) olsaydı, elbette Ömer b. Hattâb olurdu.

“Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi:

Ebû Bekir ve Ömer, bu ümmetin en faziletlileridir. Her kim beni onlardan üstün görürse müfterîdir, iftirada bulunmuştur; binaenaleyh müfterîlerin dövüldüğü gibi, onu kamçı ile döverim.

“Hayru’l-beşer Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) ashâbı (r.anhüm) arasında vâki olan muhârebe ve münâzaalar, iyiye-hayra yorulmalıdır. Onlar, hevâ ve heves zannından, hatta riyâset (başa geçmek, başkan olmak) ve makam sevdasından, rütbe ve mevki talebinden de uzak tutulmalıdır. Zira bütün bu rezillikler nefs-i emmâreden gelir. Halbuki bu büyüklerin nefisleri, Hayru’l-beşer Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) sohbeti ile saf ve tertemiz olmuştur.

“Ne var ki, hilâfeti hakkında meydana gelen muhârebe ve münâzaalarda, hak Hazret-i Ali tarafında idi. Muhalifleri ise, ictihâdî bakımdan hatalı idiler. Böyle bir hatada da, fâsıklıkla itham şöyle dursun, ayıplamaya ve ta’n etmeye (onlar hakkında kötü konuşmaya) dahi yer yoktur. Zira bütün sahâbe âdildir, rivâyetleri de makbuldür. Hz. Ali’nin muvâfıkları ve muhâlifleri rivâyetlerde doğru olmakta bütünüyle müsâvidir, itimada şâyandırlar. Onların muhârebe ve çekişmeleri, biribirlerini yaralamak için olmamıştır.

“O bakımdan hepsini sevmek gerekir. Zira onları sevmek, Rasûlüllah’ı (s.a.v.) sevmektir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz şöyle buyurdu:

“Bir kimse onları (ashâbımı) severse, beni sevdiği için sever.’

“Ve yine ashâba, buğzedilmemesi yani onlara karşı düşmanlık hissi, kin ve nefret duyguları taşınmaması lâzımdır. Zira onlara buğzetmek, Rasûlüllah’a (s.a.v.) buğzetmektir. Nitekim bu mânada Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Onlara buğzeden, bana buğzettiğinden dolayı buğzeder.’

“O yüzden bu büyüklere hürmet ve saygı göstermek, Hayru’l-beşer Rasûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) hürmet ve saygıdır. Onlara saygının olmayışı da, Resûlüllah Efendimiz’e hürmet ve saygının olmayışındandır. Anlatılan bu mânâdan ötürü münasip olan şudur:

Ashâbın, istisnâsız tamamına hürmet ve tâzim gösterilmelidir; zira onlara yapılan saygı ve hürmet, Resûlüllah Efendimiz’e yapılmış olmaktadır.

“Şeyh Şiblî (k.s.) şöyle dedi:

“Ashâbına tâzim etmeyen, (onlara hürmet ve saygı göstermeyen) Allâh’ın Resûlü’ne iman etmemiştir.”

DİPNOTLAR
(1) Bakara sûresi, 3/30; Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm, İstanbul, 1, 18
(2) Yûnus sûresi, 10/14; Çantay, Hasan Basri, a.g.e., İstanbul, 1, 307
(3) Fetih sûresi, 48/29.
(4) Tercüman, Sahâbiler Ansiklopedisi, 5-8.
(5) el-Mektûbât, 3, 17

Posted in Ashab-ı Kram, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, İmam-ı Rabbani | Leave a Comment »

Kur’an’da Cennet ve Cehennem Ehlinin Tasvirleri

Posted by Site - Yönetici Şubat 27, 2008

Kur’an’da Cennet ve Cehennem Ehlinin Tasvirleri,Cehennemin Yakıtı,Günahkar Müminler Cehenmemde Nekadar Kalacaklar.,cehennem, kafirler,İslâm dininden irtidad etti dönen mürted olan,Zina nedir

Kur’an’da Cennet ve Cehennem Ehlinin Tasvirleri

Kur’ân-ı Kerim insanlara mukayese yani karşılaştırma yapabilme imkânı verecek bir üslûp ile inzâl buyurulmuştur. Meselâ, bu âyetlerden birkaçını ele alalım… Oralarda, gerek cehennem ve gerekse cennet ehlinin hâlleri şöyle beyân olunmaktadır:

“O inkâr edenler, bölükler hâlinde cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, (cehennemin) kapıları açılır, bekçileri onlara;

— Size içinizden Rabb’inizin âyetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınızı ihtâr eden peygamberler gelmedi mi? derler. Onlar da,

— Evet, geldi derler. Ama azap sözü, kâfirlerin üzerine hak olmuştur. Onlara,

— O halde, içinde ebedî kalmak üzere, cehehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (yani Allâh’a, âhiret gününe ve îmânın diğer şartlarına inanmayı kibirlerine yediremeyenlerin) yeri ne kötü! denilir.

“Rablerinin (azâbından) korunanlar da, bölük bölük cennete sevk edilirler. Oraya varıp da (cennetin) kapıları açıldığında, bekçileri onlara,

— Selâm size, (ne kadar güzel ve) hoşsunuz; ebedî kalmak üzere buraya girin! derler. Onlar da,

— Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi dilediğimiz yerde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allâh’a hamdolsun. (Allah için sâlih) amellerde bulunanların ecri-mükâfatı ne güzelmiş! derler.

“Sen, meleklerin, Arş’ın etrafını çevirmiş bir halde Rablerini hamd ile tesbîh ettiklerini görürsün. Artık aralarında adâletle hükmolunmuş ve ‘Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun! denilmiştir.” (Zümer, 71-75)

***

Bu âyetlere baktığımız zaman görüyoruz ki, manzara fevkalâde bir intizam ve insicam (düzen-disiplin ve uyum) içinde! Cüzler/parçalar birbirini tamamlıyor, izah ve beyana ihtiyaç göstermiyor. Binâenaleyh, edebiyattaki tasvîrî üslûbun bir hârikası, şâhikasıdır bu açıklamalar!..

Dilerseniz bugün de Duhan sûresinden bir misâlle dünkü mevzûmuza devam edelim. Buyuruyor ki Mevlâmız:

“Zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir. Erimiş mâden tortusu(nun potada kaynaması) gibi, (kezâ), sıcak suyun (tencerede) kaynaması gibi karınlarında kaynar!

(Allah Teâlâ hazretleri zebânîlere emreder):

— Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra azâp olarak başının üstüne kaynar su dökün! (Ve deyin ki): Tat bakalım! Çünkü sen, (zannınca) üstündün, güçlüydün, şerefliydin! İşte bu, o şüphe edip durduğunuz şeydir.

“Şüphesiz ki müttakîler (Allah’ın azâbından korkup her türlü haram ve şüphelilerden sakınanlar), emîn (emniyetli-güvenilir) bir makamdadırlar; cennetlerde (bahçelerde), pınar başlarındadırlar. Zarif-yumuşak ipekten, ince ve kalın atlastan giyerek karşılıklı (otururlar). Bu böyle olduğu gibi, biz onları, ayrıca ak tenli, iri siyah gözlü hûrilerle evlendiririz. Orada emniyetli (hizmetkârlardan) her türlü meyveyi ister (ve getirtebilir)ler. [Meyveleri isterken onların bitip tükeneceğine dâir kuşkuları olmadığı gibi, kendilerine zarar verme endişeleri de yoktur.] İlk ölümden sonra, artık orada başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azâbından korumuştur. (Bütün bunlar), Rabb’inden geniş bir lûtuf, bolca bir ihsân olarak (verilmiştir). İşte büyük kurtuluş (saâdet) budur!” (Âyet: 43-57)

Kısaca ifade etmek gerekirse diyebiliriz ki, tasvîr, Kur’ân-ı Kerim’in üslûbunda üstün bir ifade vâsıtasıdır. Edebiyat araştırmacılarının, onun hemen her yerinde sıklıkla karşılaşabileceği edebî bir beyan tarzıdır.

***

NÜKTE : KALP SIKINTISININ ÇARESİ

Bir adam, Resûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.), kalp sıkıntısından şikâyet etmişti. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ona:

– “Kabirlere bak, ölüm ve ötesi(ne âit) hallerden ibret al!” buyurdu.

Posted in Cennet, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

Ehl-i sünnet itikadı

Posted by Site - Yönetici Şubat 27, 2008

Ehl-i sünnet İtikadı

Ehl-i sünnet İtikadı.

Sual: Ehl-i sünnet itikadında olmanın şartları nelerdir?

CEVAP

Ehl-i sünnet itikadından, önemli olanlardan bazıları şunlardır:

1- Amentü`deki altı esasa inanmak. [Hayrın, şerrin ve her şeyin Allah`tan olduğuna inanmak. İnsanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan mesuldür.]

2- Amel, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen veya günah işleyen mümine kâfir denmez. [Vehhabiler, (amel imanın parçasıdır, namaz kılmayan ve haram işleyen kâfirdir) derler.]

3- İman ya vardır ya yoktur, artıp eksilmez. [Parlaklığı artıp eksilir.]

4- Kur`an-ı kerim mahluk [yaratık] değildir.

5- Allah mekândan münezzehtir. [Vehhabiler, (Allah gökte veya Arşta) derler. Bu küfürdür.]

6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. [Vehhabiler, kendilerinden başka herkese kâfir derler.]

7- Kabir suali ve kabir azabı haktır.

8- Gaybı yalnız Allah bilir, dilerse enbiya ve evliyasına da bildirir.

9- Evliyanın kerameti haktır.

10- Eshab-ı kiramın hepsi cennetliktir. [Rafiziler, (Beşi hariç sahabenin tamamı kâfirdir) derler. Halbuki Kur`anda, tamamı cennetlik deniyor.] (Hadid 10)

11- Ebu Bekr-i Sıddık, eshab-ı kiramın en üstünüdür.

12- Mirac, ruh ve bedenle birlikte olmuştur.

13- Öldürülen, intihar eden eceli ile ölmüştür.

14- Peygamberler günah işlemez.

15- Bugün için dört hak mezhepten birinde olmak.(Hanefi,Safii,Maliki ve Hanbeli)

16- Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. [Vehhabiler, Hazret-i Âdem`in, Hazret-i Şit`in, Hazret-i İdris`in peygamber olduğunu inkâr ederler. İlk peygamber Hazret-i Nuh derler. Liderlerine resul [Peygamber] diyen bazı gruplar da, (Nebi gelmez, ama resul gelir) derler. Bunun için de Resulüm diyen zındıklar türemiştir.]

17- Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.

18- Ruh ölmez. Kâfir ve Müslüman ölülerin ruhları işitir.

19- Kabir ziyareti caizdir. İstigase, yani Enbiya ve evliyanın kabirlerine gidip, onların hürmetine dua etmek ve onlardan yardım istemek caizdir. [Vehhabiler ise buna şirk derler. Bu yüzden Sünnilere ve Şiilere müşrik, yani kâfir derler.]

20- Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hazret-i Mehdi`nin geleceğine, Hazret-i İsa`nın gökten ineceğine, güneşin batıdan doğacağına ve bildirilen diğer kıyamet alametlerine inanmak.

İmam-ı a`zam hazretleri (Kıyamet alametlerine tevilsiz inanmalı) buyuruyor. (Fıkhı ekber)

Bir hadis-i şerif meali:

(Güneş batıdan doğmadıkça, Kıyamet kopmaz. O zaman herkes iman eder, ama iman artık fayda vermez.) [Buhari, Müslim]

Güneşin batıdan doğmasını, (Avrupa Müslüman olacak) diye tevil etmek, imam-ı a`zamın sözüne aykırıdır. Hiçbir İslam âlimi tevil etmemiştir. Hâşâ Resulullah, bilmece gibi mi söz söylüyor? Böyle tevil etmek, (elma dersem çık, armut dersem çıkma) demeye benzer. Nitekim (Salat, duadır, namaz diye bir şey yok) diyenler çıkmıştır. O zaman ortada din diye bir şey kalmaz. Bir de Avrupa Müslüman olunca, iman niye fayda vermesin? Güneşin batıdan doğması, ilmen de mümkündür. Dinsizler itiraz eder diye zoraki tevile gitmek gerekmez. Allahü teâlâ, dünyayı şimdiki yörüngesinden çıkarır, başka yörüngeye koyar. Dönüşü değişince, güneş batıdan doğmuş olur.

21- Ahirette Allahü teâlâ görülecektir.

22- Kâfirler Cehennemde sonsuz kalır ve azapları hafiflemez, hatta gittikçe artar.

23- Mest üzerine mesh etmek caizdir.

24- Sultana isyan caiz değildir.

(Bu bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mektubat-ı Rabbani, F. Fevaid`den alınmıştır.)

Cehennemden kurtulan tek fırka

Sual: Ben dini bilgilerden mahrum olarak yetiştim. Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Birçok kitap aldım. Kitaplarda oldukça çok farklılık var. Kur’an mealleri de farklı. Kendi başıma doğruyu bulmam mümkün değildir. Aynı konuları hocalara sordum. Onlar da farklı şeyler söylediler. Dinimi doğru olarak öğrenmeden ölürsem, mazur sayılır mıyım? Yoksa yanlış bildiğimden sorumlu olur muyum?

CEVAP

Aynı ve benzer sualleri çok kimse soruyor. Her fırka, her grup, benim yolum doğru diyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Hadis-i şerifte, müslümanların 73 fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu 73 fırkadan herbiri, İslamiyet`e uyduğunu, Cehennemden kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir.) [Müminun 53 ve Rum 32]

Bu çeşitli fırkalar arasında kurtuluş fırkasının alametini Peygamber efendimiz bildirmiştir:

(Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır.) [Tirmizi]

Peygamber efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, elbette Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. (C.1, m.80)

Bugün çok kimse de kendilerinin Ehl-i sünnet olduğunu söylüyor. Bu bakımdan Ehl-i sünnet itikadının ne olduğunu bilmek şarttır. Bu bilindikten sonra doğruyu, hakkı bilmek zor olmaz.

Şirki affetmez ne demek?

Sual: Allah`ın her günahı affedebileceği söyleniyor. Halbuki en büyük günah olan şirki affetmeyeceği Kur’anda yazılı imiş. Bu hususu açıklar mısınız?

CEVAP

İtikadımızı düzeltmeliyiz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

İtikad edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyamette Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İtikad doğru olup da işlerde [ibadetleri yapmakta, haramlardan kaçmakta] gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de af olabilir. Eğer af olunmazsa, Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. İşin aslı, temeli itikadı düzeltmektir. (1/193)

Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Her müslüman, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeli, imanını buna göre düzeltmelidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan itikada uymayan fena, bozuk itikadlar, imanlar, yani bunlara gönül bağlamak, gönlü öldüren bir zehirdir. İnsanı sonsuz azaba götürür. Amelde, ibadetlerde tembellik, gevşeklik olursa, affolunabilir. Amma itikadda gevşek davranmak affolunmaz. Allahü teâlâ buyuruyor ki:

(Allah [ahirette] şirki [küfrü, bozuk imanı] asla affetmez. Diğer bütün günahları ise, istediği kimselerden affeder.) [Nisa-48]

O halde ölmeden önce itikadı düzeltmelidir. (2/67)

Görüldüğü gibi, şirk yani küfür üzere ölen kimse, ebedi olarak Cehennemde kalır. Dünyada iken, yani ölmeden önce şirke [küfre] düşen kimse, tevbe ederse affolur.

Bir kâfir, kâfirliğine tevbe ederse, tertemiz, günahsız müslüman olur. Bir müslüman da şirke [küfre] düşerek kâfir olur, sonra pişman olup tevbe ederse, yine müslüman olur. (Allah şirki affetmez) sözü yanlış anlaşılmaktadır. Şirk üzere ölen affolunmaz. Fakat, hayatta iken, defalarca şirke düşüp sonra tevbe eden affolunur.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Din, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Soru Ve Cevaplar, Tavsiyeler, Türkiye, İslam | Leave a Comment »

ÖLÜM, KABİR-TÜRBE VE MEZARLIK KAVRAMLARI

Posted by Site - Yönetici Şubat 26, 2008

Ölüm ve Kabristanlar

Ölüm ve Kabristanlar

ÖLÜM, KABİR-TÜRBE VE MEZARLIK KAVRAMLARI

İnsan hayatı, diğer bütün canlılar gibi, doğumla başlayıp ölümle biter. Ölümü tatmayan bir canlı yoktur. “Her can ölümü tadacaktır…”(2) “Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!”(3) Allah’tan başka her şey fânidir; sonradan yaratılmış, sonu olan varlıklardır. Başlangıcı ve sonu olmayan tek varlık Allah Teâlâ’dır. Kıyamette ondan başka her şey yok olacaktır.

İnsan hayatında ölüm, çok önemli bir hâdisedir. İslâm inancına göre mü’minler ölmez, sadece geçici ve sıkıcı olan bu hayattan kalıcı ve ferah olan öbür hayata göçerler. Yeter ki insan, cennetin vizesi durumunda olan imanla ruhunu teslim edebilsin… Hatta vahye dayalı olmayan dinlerde bile, ölümden sonra ruhun yaşadığı inancı vardır. Evet vardır; ölüm ruhla değil cesetle alakalıdır; ruh ölmez, bu doğru. Ama nerede olacak?! Asıl önemli olan da burası… Cennette nimetler içerisinde, saadetler deryasında mı yüzecek; yoksa cehennemin o amansız azabı içerisinde, sürgit yanıp kavrulacak mı?

İşte bu ölüm hâdisesinin, İslâm toplumlarında, bir takım dinî icapları vardır. Bunlara aykırı olmamak kaydıyla, zaman içerisinde bazı âdet ve gelenekler de oluşmuştur. Fıkıh kitaplarında, “Cenazelerin hükümleri” ana başlığı altında, ölümle-ölüyle ilgili bütün hususlar ele alınmıştır. Dileyen oralara bakabilir.

Ölünün gömülmesi için hazırlanan yere, ziyaret edilen yer yani ziyaretgâh anlamında mezar veya ölü gömülen yer mânasında kabir denir. Birçok mezarın bulunduğu yere mezarlık, kabristan ya da makbere adı verilir. Büyük insanların, devlet başkanlarının, velilerin, salihlerin, şehitlerin gömüldüğü âbide görünüşlü mezarlar ise kümbet, türbe, yatır gibi adlarla anılır. Kabir için kullanılan diğer isimlerden bazıları ve anlamları da şöyledir:

Darîh: Yerdeki yarık, çukur, tuzak, kabir, mezar.

Hazîre: Duvarla çevrili mescid, cami, medrese ve tekke civarındaki küçük mezarlık.

Makber, medfen: Ölünün gömüldüğü mekân.

Meşhed: Şehidin gömüldüğü yer.

Merkad: Uyuma yeri, istirahatgâh.

Türbe, kümbet: Mezar üzerine yapılan bina.

Yatır: Evliyanın, salih zatların (ermişlerin) mezarı.

İslâm’a göre dünya hayatının sonu, âhiret hayatının başlangıcı olan ölüm, pek büyük ve çok mühim bir hâdisedir. Hadîs-i şerifte buyurulduğu gibi “Kabir, âhiret yolcusunun konakladığı ilk duraktır. İşte kim onun azabından kurtulursa, artık ötesi ondan kolaydır. Eğer ondan selâmete eremezse, ötesi ondan da çetindir.”(4)

Sinesinde mü’mini-münkiri, müşriki-münafığı, iyiyi-kötüyü ayırt etmeden barındıran kabir, salih Müslümanlar için cennet bahçelerinden bir bahçe, münkir ve münafıklar ile günahkârlar için de şiddetli ve dehşetli bir çukurdur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Birbirinizi gömmemeniz endişesi olmasaydı, kabir azabı çekenlerin feryatlarını size duyurması için Allâh’a dua edecektim”(5) buyurmuşlardır.

Dünyada iken karı ile kocanın, evlat ile ana-babanın, öğrenci ile hocanın, dost ve ahbapların arasını bozmak için birinden söz alıp diğerine götüren… Ondan aldığı lafı berikine taşıyan… Neticede halkı birbirine düşürüp toplumun huzurunu kaçıran koğucular, kabirde dehşetli bir azap ile karşılaşacaklardır. O bakımdan mü’minlerin, bu ve benzeri kötü huylardan şiddetle kaçınmaları, onlardan uzak bulunmaları lazımdır.

***

KABİR ZİYARETİ

Öncelikle kabirleri-kabristanlar’ı, türbeleri temiz tutmak, ağaçlandırmak, güzelce muhâfaza etmek hayatta olanlar için önemli bir vazifedir.

Kabirlerin üstüne oturmak, çiğneyip üzerinden geçmek mekruhtur,(6) ölüye saygısızlıktır. Böyle bir davranış âdetâ onların haklarına tecâvüzdür. Bundan mümkün olduğunca kaçınmalıdır. Hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulmuştur: “Kabirler üzerine oturmayınız, kabre doğru namaz kılmayınız.”(7) “Birinizin kor parçası üzerine oturup da ateşin elbisesini yakıp derisine kadar ulaşması, kabrin üzerine oturmasından daha hayırlıdır.”(8) Ancak kabristana ait başka yol bulunmadığı takdirde, Kur’an okumak -meselâ bir Fâtiha onbir İhlâs-ı şerif okuyup ruhlarına hediye etmek- şartıyla, kabirlerin aralarında oturmakta, üzerlerinden geçmekte bir mahzur olmaz. Bu durumda onlar o kişiyi bir nûr olarak görür ve onun kendilerine de uğramasını arzu ederler.

Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş otlarını yolmak ve yaş ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kabristandaki otlar, ağaçlar yaş bulundukları müddetçe, bir nevi hayata sahip demektir. Bunlar hâl diliyle Allah Teâlâ’yı tesbih ederler; bu vesîleyle orada yatan iman sahiplerinin rahmet-i ilâhiyeye nâil olacakları ümit edilir.(9) Nitekim İbn Abbas’tan (r.anhüma) şöyle rivayet edilmiştir: Resûlüllah (s.a.v.), bir gün iki kabre uğradı ve “Bunlar azap çekiyorlar. Azapları da büyük bir günahtan değil” buyurdular. Sonra da sözlerine şöyle devam ettiler: “Evet, biri nemîmede (laf getirip götürme) bulunurdu; diğeri de idrar sıçrıntısına karşı korunmazdı.” Ardından da yaş bir hurma dalı istedi ve bunu ikiye böldü. Birini bir kabrin, diğerini de öbür kabrin üzerine dikti. Sonra da, “Umulur ki, bunlar kuruyuncaya kadar, bu kabir sahiplerinin azâbı hafifleyecektir”(10) buyurdular.

Onun içindir ki, bazı yerlerde kabirlerin üzerine mersin ağacı dalları koymak âdet olmuştur. Fakat bu hususta aslolan yaş ağaçların dikilmesidir. Sahîh-i Buhâri şârihi Aynî merhumun dediği gibi, “Kabirlerin üzerine mücerred yaş, güzel kokulu çiçekler, yeşillikler koymak bir şey değildir. Sünnet olan, ağaç dikmektir.”

Ayrıca ağaçların, bitkilerin havayı temizledikleri, erozyona mâni oldukları, sağlık açısından da çok büyük faydaları olduğu hemen herkesçe bilinen bir gerçektir.

Kabirleri haftada bir gün, bilhassa cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur.(11) Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz “Kabirleri ziyaret ediniz; çünkü ziyaret ölümü hatırlatır”(12) buyurmuşlardır. Ölümü hatırlamak ise, nefsin ihtiraslarını frenler ve insanın doğru yolda devamını temin eder. Kabirdekiler için de rahmet ve mağfirete vesîle olur.

Dinimizde, bazı şartlara riâyet etmek kaydıyla, kadınların da kabirleri ziyâret etmesine müsaade edilmiştir. Hanımların dikkat etmesi gereken bu şartları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1) Tesettüre riâyet etmeli ve güzel koku kullanmamalı.

2) Kalabalık bir günde dahi olsa ziyaret esnasında asla erkeklerin arasına karışmamalı.

3) Ziyârete tek başına değil de ya mahremi olan bir erkekle veya birkaç kadın bir araya gelerek gitmeli.

4) Kabrin başında, mevtânın üzülmesine ve azap görmesine sebep olacak tarzda feryâd u figân ederek ağlayıp sızlamamalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Ölü, kendisine yas tutulması sebebiyle kabrinde azap olunur”(13) buyurmuşlardır.

Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), evliyânın, salih zatların kabirleri de, onları vesile edinip mânevi bakımdan feyizlenmek-bereketlenmek, kendilerinden istifade edebilmek için ziyaret edilir… Velev ki uzak bir yerde dahi bulunsalar, onları ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Nitekim hadis-i şerifte, “(Dünya) işlerinde sıkıntıya düştüğünüz zaman, kabir ehlinden (salih zatlardan, onları vasıta ederek Allah’tan) yardım isteyiniz”(14) buyurulmuştur. Bu itibarla mü’min bunaldığında, darlandığında, kendisini çaresiz hissettiğinde sınırsız lûtuf ve ihsan sahibi âlemlerin Rabbi olan Allah‘a sığınarak ondan yardım diler. Fatiha suresinde devamlı okuduğumuz, “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki 5. âyet, mânevi bir kaynaktan yardım dilenecekse bunun ancak Allah olabileceğini açıkça ifade etmektedir. Aslında maddi bir kaynaktan mesela güçlü-kuvvetli, varlıklı-zengin kimselerden gerekip de yardım istediğimizde de onlardan gelen yardımın Allah‘tan olduğunu bilmemiz, bu şuur ve idrak içinde olmamız icap eder. Çünkü onlara bu gücü veren de, bize yardım etmelerine izin ve imkan bahşeden de Allah‘tır.

Bu mevzuda tartışılan mesele, “tevessül” kelimesiyle ifade edilen “Allah’ın yardımını dilerken araya vasıta koymak”tır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, “yardımın yalnızca Allah’tan geleceği”ne inanmaktır. Şayet böyle değil de Allah‘tan başka bir varlığın da, ondan bağımsız olarak kullara yardım edebileceğine inanılırsa bu şirk olur. “Yardım, himmet, feyiz, rahmet, bereket…” yalnızca Allah‘tan gelir. Allah’tan başkaları ise sadece vasıtadır.

Peki bu yardımı dilerken, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, “Yâ Rabbi, filan kulunun (peygamberin, evliyanın, şeyhin,…) hatırı, yüzü suyu hürmeti, nezdindeki makamı-mertebesi için bana şunu ver, lûtfet, şu dileğimi kabul buyur…” dersek bu şirk olur mu? Şirk olmazsa meşru mudur, faydası olur mu?

Yardım Allah‘tan dilendiğine ve onun, verecekse araya vasıta koymadan da verebileceğine inanıldığına göre, “dileklerin kabulünde faydalıdır” inancı ile araya, Allâh’ın sevgili kullarından birinin konması; yani “onun hatırı için” denmesi elbette ki şirk olmaz. Tam tersine bu davranış, Allah Teâlâ’nın mü’minlerden uymalarını istediği bir usûldür.(15)

“Meşru mudur, faydası var mıdır?” sorusunu ise İslâm alimleri farklı şekillerde cevaplandırmışlardır. Bir kısmına göre ölmüş bir kimseyi araya koymanın faydası yoktur, böyle bir uygulamanın sahih delili de bulunmadığından meşru değildir. Ancak Ehl-i Sünnete mensup âlimlere göre ise, Peygamber Efendimiz, diğer peygamberler, ashâb-ı kiram, velîler, hatta salih ameller vasıta kılınarak Allah‘a dua edilmiş, ondan yardım istenmiştir. Diriler için caiz olan ölüler için de caiz olur… Zaten mü’minler ölmez; onlar için ölüm, mekân değiştirmekten ibarettir. Allah’ın sevdiği kullar ise, fani dünyadan ayrıldılar diye Allah katındaki itibar ve değerlerinden bir şey kaybetmezler; bilakis yükleri hafiflemiş, tavassutları daha da sür‘atlenmiş olur.

***

ZİYARET MAKSADI

Ölülerin mekânları olan kabirler, türbeler, mezarlıklar üç maksatla ziyaret edilir:

1. Ölüye faydalı olmak için.

Bu niyetle gidilip kabrin başında Kur’an okunur, Allah’tan af ve mağfiret dilenir, duâlar edilir. Aslında kabir ziyaretleri, cenaze namazı esnasında ölüye yapılan dua gibidir. Hüküm olarak aynıdır, farklı bir durum bahis konusu değildir. Bu yapılanların, ölen mü’mine faydalı olacağı hususunda bütün âlimlerin ittifakı vardır. Ancak ölüye faydalı olmak maksadıyla sadece Müslümanların kabirleri ziyaret edilir. Çünkü İslâmi inanca göre, şartlarına uygun bir imanla Müslüman olarak ölmek esastır. İman olmayınca kişinin yaptığı ibadetlerin, işlediği hayır ve iyiliklerin, sahip olduğu ahlâki güzelliklerin kendisine bir faydası olmayacağı gibi, başkalarının onun için yaptığı dua ve niyazların da ona bir yararı yoktur. Nasıl ki abdestsiz namaz makbul değilse, iman olmadan yapılan hayır ve hasenatın da hiçbir kıymeti olmaz.

2. Hayatta olanlara faydalı olmak için.

Kabir ziyareti kalpleri yumuşatır-inceltir, gözü yaşartır, ahireti hatırlatır. Ölümden ibret alan insan; kin, hırs, haset, tamah, intikam gibi kötü huyları terk eder. Ebedî hayatta faydası olacak iyi huylara, ibadet ve tâatlere, hayır ve hasenata yönelir. Bu maksatla Müslüman olmayanların kabirlerini ziyaret etmek bile caizdir, hatta müstehap(16) olduğu hususunda âlimlerin ihtilafı yoktur.

3. Ölenin ruhundan yardım istemek için.

Bu maksatla kabir ve türbeleri ziyaret etmenin caiz olup olmaması hususunda, bugün olduğu gibi geçmişte de münakaşalar olmuştur. Adına tevessül denilen bu ziyareti, ileride ayrı bir bölüm ve farklı başlıklar altında geniş bir şekilde ele alacağız. Ancak şu kadarını hemen ifade etmekte fayda görüyoruz: Ölenleri de hayattakiler gibi üç sınıfta mütalaa edebiliriz. Şöyle ki:

a) Yardıma muhtaç olanlar,

b) Hallerinden ibret alınması gerekenler,

c) Kendilerinden faydalanılabilecek olanlar.

Hal böyle olunca peygamberler, evliyalar, şehitler ve salihlerin ruhaniyetlerinden faydalanmak için onların kabirlerini-türbelerini ziyaretle kendilerini vasıta ederek Allah Teala’dan yardım istemenin makul ve meşru olduğu da kendiliğinden ortaya çıkacaktır, diye düşünüyoruz. Zira onlardan istimdat (yardım istemek), meselâ “Medet yâ Seyyid Abdülkadir Geylanî!” demek, onun manevi rütbesinden, ruhaniyetinden medettir. Yoksa zatından ve cesedinden yardım beklemek değildir.

Keza Peygamber Efendimize (s.a.v.) getirdiğimiz salavât-ı şerifelerin meyvelerine/faydalarına asıl muhtaç olan bizleriz. Sevgili Peygamberimiz Cenab-ı Hakk’ın, “(Resûlüm!) Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”(17) hitabına mazhar olmakla onun hazinesi zaten ilâhi rahmetle doludur. Bu sebeple getirilen salavât-ı şerifeler, o dolu hazinenin taşmasına vesile olur da, pek çok hayır ve bereket olarak tekrar bizlere döner.

***

ZİYARET ÂDÂBI

§ Ziyaretçi, kabrin ayak ucuna varıp yüzünü mevtanın yüzüne doğru döner ve “es-Selâmü aleyküm dâre kavmin mü’minîn. Ve innâ inşâallâhü biküm lâhikuun.(18) Es’elüllâhe lî ve lekümü’l-âfiyeh”(19) diyerek selâm verir.

Kişi, ziyâret sırasında kabrin üzerine oturmaz. Şayet bir mâzereti§ varsa, kabri çevreleyen duvar veya demire dayanarak oturabilir. Bu esnada, mümkünse “Yâsîn” sûresini okur. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kim Allâh’ın cemâlini görmek dileğiyle ‘Yâsîn’ sûresini okursa, geçmiş günahları af olunur. Onu mevtâlarınızın yanında okuyunuz”(20) buyurmuşlardır. Şayet şartlar, vaziyet, vakit müsâit değilse; bir Fâtiha onbir İhlâs-ı şerif veya bir Fâtiha ile yedi yahut da üç İhlâs-ı şerif okuyup orada yatan mü’minlerin ruhlarına bağışlar.

§ Türbelere, yol kenarlarındaki ulu ağaçlara, şuraya-buraya iplikler, bezler-paçavralar bağlamak, oralarda mum yakmak suretiyle dileklerde bulunmak bid‘attir, hurâfedir, caiz değildir. Bu gibi haller asla İslâmi bir davranış olamaz, tasvip edilemez.

§ Türbelerin yanında kurban kesmek de bid‘attir, cahiliye devri âdetlerindendir. Halk, “filan dedeye veya yatıra kurban adadım, şu işim olursa ona kurban keseceğim” diyor. Kurban mâli bir ibadettir; ibadetlerin her türü ise sadece Allah’a yapılır. Kurban da Allah için kesilip eti fakir fukaraya dağıtılır, sevabı ölüye bağışlanır… Yoksa yatıra, evliyaya kurban kesilmez… Keza, karşılama merasimlerinde gelen kişi adına da kurban kesilmez; kesilirse o kurban murdar olur, eti yenmez.

§ Makbul olur düşüncesiyle kabir yanında namaz kılmak, kabirlerin üstüne mescit yapmak ve kabir civarını mescit haline getirmek de cahiliye âdetlerindendir.

Halis Ece
 
DİPNOTLAR
(1) Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresi, 5/35.
(2) Kur’ân-ı Kerim, Ankebût sûresi, 29/57.
(3) Kur’ân-ı Kerim, Nisâ sûresi, 4/78.
(4) Feyzu’l-Kadîr, 2, 379; Tirmizî, Sünen, Zühd, 32.
(5) Hâfız el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 4, 361.
(6) Mekruh: Sözlükte, iğrenme hissi uyandıran, tiksindiren, kerih, iğrenç, menfur mânâlarınadır. Fıkıh literatüründe ise, dinî bakımdan haram edilmemekle birlikte, ancak zaruri hallerde caiz olan ve normal hallerde terk edilmesi, yapılmaması iyi görülen şey demektir.
(7) Müslim, Sahîh, 3, 62.
(8) Müslim, Sahîh, 3, 62.
(9) Bilmen, Ömer Nasuhi, B. İslam İlmihali, İstanbul, bty., s. 265-6-7.
(10) Buhâri, Sahîh, Vudû‘, 55, 56; Müslim, Sahîh, Taharet, 111.
(11) Mendup: Hoş, güzel, makbul, işlenmesi dinen caiz olup teşvik edilen şey demektir. Farz, vacip ve müekked sünnetlerin dışında kalan namazlar, verilen sadakalar bu niteliktedir. Güzel bir iş sayıldığı için mendubu işleyen sevap alır, terk eden ceza görmez.
(12) Müslim, Sahîh, 3, 65.
(13) Müslim, Sahîh, 3, 41.
(14) Müfti’s-Sekaleyn (insanların ve cinlerin müftüsü) Şeyhülislâm İbn-i Kemâl Paşa, 40 Hadis.
(15) Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresi, 5/35.
(16) Müstehap: Sözlükte sevilen, hoşa giden fiil demektir. Fıkıh dilinde ise, Peygamberimizin bazan işleyip bazan terk ettikleri, selef-i sâlihinin (ilk örnek müslümanlar) sevip işlediği ve rağbet ettikleri işler mânâsında bir tâbirdir. Başka bir ifadeyle, yapılması emredilmediği halde, dinen makbul sayılan şeyler, işlenebilir fiiller ki, yapan sevap kazanır, yapmayan günaha girmez. Mendupla ve gayr-i müekked sünnetle eş anlamlıdır. Bunlara fıkıhta nâfile, fazilet, tatavvu‘ ve edeb isimleri de verilir. Kuşluk namazı, teheccüd namazı, evvâbin namazı, tahiyyetü’l-mescid namazı ile nâfile oruçlar ve nâfile sadakalar müstehap amellerdir.
(17) Kur’ân-ı Kerim, Enbiya sûresi, 21/107.
(18) Ebû Dâvud, Sünen, Cenâiz, 83
(19) Müslim ve Nesâî’de Büreyde’den gelen bir rivayet. Topluca mânâsı: Selâm sizin üzerinize olsun ey mü’minler yurdunun sâkinleri! İnşâalah biz de sizlere kavuşacağız. Allah Teâlâ’dan bizim için de sizin için de âfiyet (uhrevî korkulardan sıyânet ve selâmet) dilerim.
(20) el-Münavi, Muhammed Abdurrauf, Feyzu’l-Kadîr, 6, 200.

Posted in Ölüm - Ecel, Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: