Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 23 Oca 2008

Gıybet (dedi-kodu)

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2008

Gıybet ve dedikodu,gc4b1ybet-dedikodu

Gıybet (dedi-kodu)

FAKİH (Ebul-Leys es-Semerkandi) diyor ki:

-Babam bana bir hikaye anlattı; dedi ki:

Gönderilen peygamberlerden biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:

-“Sabah olunca , karşına ilk çıkanı ye.

İkinci çıkanı sakla,

Üçüncü çıkanın dileğini kabul et,

Dördüncü geleni üzme.

Beşinciden de kaç.”

Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi:

-Rabbim bana bunu yememi emretti.

Sonra , şöyle dedi:

-Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez. Onu yemeğe karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, Baldan tatlı buldu. Allah’a hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı.

Şöyle dedi:

-Rabbim , bunu da saklamamı emretti.

Bir çukur kazdı. onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yüne toprak üstüne çıktı. Kendi kendine:

-Ben emredileni yaptım, diyerek bırakıp gitti.

Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu.

Kuş ona şöyle dedi:

-Ey Allah’ın peygamberi, beni sakla. Bana yardım et.

Onu aldı. Koynuna sakladı.

Peşinden şahin geldi; şöyle dedi:

-Ey Allah’ın peygamberi, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma.

Kendi kendine şöyle dedi:

-Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi. yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım.

Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı;kendi uyluğundan bir parça et kesti.

Şahine attı; o da kapıp kaçtı.

Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti.

Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı.

Akşam olunca şu duayı yaptı:

-Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası neyse bana bildir.

Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı.

Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.

İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.

Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme.

Dördüncüsü şudur: Bir insanin sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun.

Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç.

Şüphesiz herşeyi bilen Allah’tır.

(KAYNAK: Tenbihul Gafilin)

Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Gıybet Dedikodu, Türkiye | Leave a Comment »

Müslümanı Tekfir Etmek ( Müslümana Kafir Demek ) Küfürdür.

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2008

Müslümanı Tekfir Etmek ( Müslümana Kafir Demek ) Küfürdür.,Kelime-i Tevhid - Kelime-i Tevhid hatmi 70 bin Lailaheillallah Muhammeden rasulullah

Müslümanı Tekfir Etmek ( Müslümana Kafir Demek ) Küfürdür.

Yeryüzünde tağutu tekzib ederek Allah’a iman etmiş bir müslümanı küfürle damgalamak, küfürdür. Çünkü böyle bir durumda küfrü kuvvetlendirip güçlendirme söz konusudur. İslam’a göre küfrü kuvvetlendirip güçlendiren her emare küfürdür.

İman esaslarına riayet ederek müslüman olmuş ve hayatında “elfaz-ı küfür” ile “ef’al-i küfür” meydana gelmemiş bir kişi, sırf bir, başkasının “sen kafirsin” sözüyle kafir olmaz. Aksine böyle birisine “sen kafırsin“ diyen kişi kafır olur. Bakınız bu konuda Şanlı önderimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

“Kim bir insanı kafır diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde, ‘Ey Allah düşmanı” derse, söylediği söz kendisine döner.” (Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi (A Davudoğlu) C 1 Sh 321 İST/1977)

“Mü’mine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mü’mini küfr ile itham eden onu öldürmüş gibi olur.” (Sahih-i Buhari (İmam Buhari) C: 7, Sh: 233, İST/ 1315)

“Bizim gibi namaz kılan, kıblemize yönelen ve kestiğimizi yiyen kimse, Allah’ın ve Resulünün teminanı elde etmiş kabul edilir. 0 halde (böylelerini öldürmek suretiyle) Allah’ın verdiği teminat ve ahdi bozmayın.” (Sahih-i Buhari (İmam Buhari) C: 1, Sh: 102, İST/ 1315)

“Bir insan (müslüman) kardeşine: ‘Ey kafir” diye hitabettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner.” (Sahih-i Buharı (İmam Buhari) C: 7, Sh: 97, İST/ 1315)

“Bir kimse müslüman kardeşini tekfir ederse küfür (tekfir edilen veya edenden) biri üzerine döner.” (El Müsned (Ahmed b. Hanbel), C: 2, Sh: 142, Beyrut/ty.)

Bu hadis-i şerifleri dikkate alan İslam uleması, müslümana karşı ileri sürülen te’vilsiz tekfirin küfür olduğu hususunda görüş birliği içerisindedir. Müslümanı tekfir etmenin küfür olmasının birçok sebebi vardır. Ancak en büyük sebep, imana taarruzdur. Bakınız bu konuda Said Havva (Rh.) şöyle diyor: “Her kim bir mü’mini kafirlikle damgalarsa şüphesiz kafir olur. Bir mü’mini kafirlikle suçlamanın küfre yol açmasının sebebi, bu suçlamanın iman özüne karşı girişilmiş bir saldırı niteliği taşımasıdır. “ (El-İslam (Said Havva) Sh: 95, Beyrut/1981) Bu nedenle İslam alimleri, sürekli müslümandan küfür ithamını iptal eden söz ve davranışlara önem vermişlerdir. Bakınız bu konuda İbn Abidin (Rh.a.) şöyle diyor: “Müslümandan küfür ithamı düşüren her söz tercihe daha layıktır, velev ki zayıf olsa bi1e.” (Mecmua’tur-Resail (İbn-i Abidin) C: 1, Sh: 34, İST/1325) Unutmayalım ki, müslümanı tekfirde gayret edenler, küfre eleman kazandırmada gayret gösterenlerdir.

Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulüllah dedikleri ve bununla tenakuz teşkil eden bir vaziyette bulunmadıkları müddetçe ehli kıbleye dil uzatmaktan, imkan nisbetinde sakınmak lazımdır. Çünkü tekfirde tehlike vardır, sükutta yoktur. Tekfir, tekfir edilenin malının alınması, kanının dökülmesi, cehennemde ebedî kalınmasına hükmedilmesi gibi önemli hukukî neticeler doğuran şer’i bir hükümdür. (İslam’da Müsamaha (İmam-ı Gazali [Ter: Süleyman Uludağ Sh: 43-46,İST/1972) Bu münasebetle müslümanlar hakkında rastgele tekfirden uzaklaşılmalıdır. Aksi halde kişi müslümanı tekfir etmek suretiyle kendi imanını kaybeder. Elbette ki, kendi imanını kaybeden bir kimse, iman yerine küfre sahip olmuş olur.

Evet, İslam’a teslim olanı teslimsizlikle itham etmek, teslimsizliğin ta kendisidir. İslam’a karşı teslimiyetsizlik de küfrün ta kendisidir. İbn Manzur (Rh.a) bu konuda şöyle diyor: “Müslüman kardeşine kafir diyen ya doğru söylemiştir veya yalan söylemiştir. Doğru söylemişse tekfir ettiği şahıs kafir olur. Eğer yalan söylemişse müslaman olan kardeşini tekfir ettiğinden, küfür kendine döner ve kerdisi kafir olur.” (Lisanü’l Arab İtbn-i Manzur) C: 5, Sh: 146, Beyrut/1955) Bu münasebetle haksız yere yani elfaz-ı küfür ve efal-i küfür hayatında meydana gelmemiş bir müslürnanı küfürle damgalayıp tekfir etmek küfürdür. Bu küfrü işlemeye teşebbüs eden de kafirdir.

Halis ECE

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye | Etiketler: | Leave a Comment »

Allah`ın Rahmeti ve İnsan

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2008

Allah`ın Rahmeti ve İnsan

Allah`ın Rahmeti ve İnsan

Alemlerin Rabb’i, rahmet ve merhametinin bir sonucu olarak insanların istifadesi için dinini bu kadar kolaylaştırmışken, kişiye düşen ALLAH’ın bildirdiklerini öğrenerek düşünmek ve onları uygulamaktır.

Ne var ki, pek çok insan böylesine aşikar bir yol varken, kendilerine yanlış yol gösterenlerin peşine takılmakta, hayatlarının gayesini öğrenebilecekleri, fani ve baki dünya huzuruna vesile olacak Kur’an dan uzak yaşamaktadırlar.

Dinimizde iman ibadetin; ibadet üstün ahlakın, üstün ahlak da insan-ı kamil olmanın temelini teşkil eder. Kamil insan ise dünyada Rıza-yı Bari’ye uygun hareket eden ve buna karşılık olarak vadedilen ilahi nimetleri kazanarak, ebedi mutluluğa nail olmaya hak kazanan kimse demektir.

İmanın ön şartı; Yüce Rabb’imizi bilmek, onu noksan sıfatlardan tenzih edip kemal sıfatlarıyla tanımaktır. İkinci şartı ise; Hz. Muhammed (s.a.v)’i ALLAHın kulu ve resulü olduğunu kabul etmek, bildirdiklerini de hak olduğuna ve ALLAH katından geldiğine dair iman ve ikrarda bulunmaktır.

ALLAH neyi farz kılmışsa, insan kulluk bilinciyle onu yapmak durumundadır. Bunun karşılığında ALLAH’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı umabilir. ALLAH’ın insanlara farz kıldığı ibadetlerde kolaylık dilemesi, ALLAH’ın merhamet ve şefkatinin bir göstergesidir. Buna rağmen, ALLAH’ın emirlerine uymayanların Ahirette güçlerinin yetmediğine veya zor geldiği için yapmadıklarına dair hiçbir mazeretleri olmayacaktır.

Bu durumu Rabb’imiz şu ayette haber vermektedir: “ALLAH size her hangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (maide, 5/6)

ALLAH’ın emrettiği ibadetler, hakiki iman sahiplerine son derece kolay gelir. Rabb’imiz, sonsuz bilgisi, rahmet ve merhameti ile, insanlar için en kolay, en güzel ibadetleri ve hayat tarzını bildirmiş ve bunlara uyanlara iki dünya saadetiyle müjdelemiştir. Kul olarak insanlar, onun emirlerini nihai otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için ona yönelmelidir.

Kainatı yaratması ve insanın kontrolüne vermesi, ALLAH’ın rahmetinin en köklü tecellilerindendir. Bu bakımdan insan ve toplum araştırmalarının, sosyal bilimlerin öncelikli konulardan biri haline gelmesi, çağımızın problemlerine çözümler üretebilmek için kaçınılmazdır. Bu çalışmalar Kur’an’ın anlaşılıp yorumlanması açısından da önemli katkılar sağlayabilecektir.

Kur’an’a inanan ve kendisine rehber edinen her müslüman, yaradılış gayesini, ALLAH’ın hoşnutluğunu, rahmeti ve cennetini kazanmanın yolunu, cennet ve cehennemde nasıl bir hayat olacağını, ALLAH’ın yaratışındaki sırları, güzel ahlakı ve daha bir çok bilgiyi, en doğru ve en eksiksiz şekliyle öğrenmekte mükelleftir.

Bilhassa fitne ve kargaşa dönemlerinde güzel ahlaklı olabilmek sabır ve irade gerektirir. Şartlar ne olursa olsun, dürüstlük ve güzel ahlaktan vermemek gerekir. Bu irade ve sabrı gösterebilmek için insanın güçlü bir hedefinin olması şarttır.

Müminlerin nihai hedefi ALLAH’ın rızası, rahmeti ve cenneti olduğu için, karşılarına çıkan her zorluğu basiretle aşarlar. Ama imanı zayıf ve gayesiz bir insanın böyle bir irade ve sabır gösterebilmesi için dayanak noktası yoktur. ALLAH’a güvenip, ahiret gününe iman ederler, hiç bir ahlaksızlığa asla yeltenmezler.

ALLAH bir ayetinde müminlerin içlerindeki ALLAH korkusundan dolayı güzel ahlaklarında kararlı ve sabırlı olduklarını şöyle bildirir: “Ve onlar ALLAH’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rabb’lerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar Rabb’lerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederle, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.” (Rad, 13/21-22

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir topluluk ALLAH’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını srar; ALLAH’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekinet (nuru) iner ve ALLAH Teala onları katında bulunanlara över.” (Müslim, Zikr, 39,38. Ayrıca Ebu Davud, Vitir, 14; Tirmizi, Daavat, 7; İbni Mace, Mukaddime,17)

ALLAH’ın selam ve rahmeti, hayat sermayesini O’nun hidayetine tabi olma yolunda kullananların üzerinedir.
ALLAH’ın Rahmeti ve İnsan

Alemlerin Rabb’i, rahmet ve merhametinin bir sonucu olarak insanların istifadesi için dinini bu kadar kolaylaştırmışken, kişiye düşen ALLAH’ın bildirdiklerini öğrenerek düşünmek ve onları uygulamaktır.

Ne var ki, pek çok insan böylesine aşikar bir yol varken, kendilerine yanlış yol gösterenlerin peşine takılmakta, hayatlarının gayesini öğrenebilecekleri, fani ve baki dünya huzuruna vesile olacak Kur’an dan uzak yaşamaktadırlar.

Dinimizde iman ibadetin; ibadet üstün ahlakın, üstün ahlak da insan-ı kamil olmanın temelini teşkil eder. Kamil insan ise dünyada Rıza-yı Bari’ye uygun hareket eden ve buna karşılık olarak vadedilen ilahi nimetleri kazanarak, ebedi mutluluğa nail olmaya hak kazanan kimse demektir.

İmanın ön şartı; Yüce Rabb’imizi bilmek, onu noksan sıfatlardan tenzih edip kemal sıfatlarıyla tanımaktır. İkinci şartı ise; Hz. Muhammed (s.a.v)’i ALLAHın kulu ve resulü olduğunu kabul etmek, bildirdiklerini de hak olduğuna ve ALLAH katından geldiğine dair iman ve ikrarda bulunmaktır.

ALLAH neyi farz kılmışsa, insan kulluk bilinciyle onu yapmak durumundadır. Bunun karşılığında ALLAH’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı umabilir. ALLAH’ın insanlara farz kıldığı ibadetlerde kolaylık dilemesi,ALLAH’ın merhamet ve şefkatinin bir göstergesidir. Buna rağmen, ALLAH’ın emirlerine uymayanların Ahirette güçlerinin yetmediğine veya zor geldiği için yapmadıklarına dair hiçbir mazeretleri olmayacaktır.

Bu durumu Rabb’imiz şu ayette haber vermektedir: “ALLAH size her hangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (maide, 5/6)

ALLAH’ın emrettiği ibadetler, hakiki iman sahiplerine son derece kolay gelir. Rabb’imiz, sonsuz bilgisi, rahmet ve merhameti ile, insanlar için en kolay, en güzel ibadetleri ve hayat tarzını bildirmiş ve bunlara uyanlara iki dünya saadetiyle müjdelemiştir. Kul olarak insanlar, onun emirlerini nihai otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için ona yönelmelidir.

Kainatı yaratması ve insanın kontrolüne vermesi, ALLAH’ın rahmetinin en köklü tecellilerindendir. Bu bakımdan insan ve toplum araştırmalarının, sosyal bilimlerin öncelikli konulardan biri haline gelmesi, çağımızın problemlerine çözümler üretebilmek için kaçınılmazdır. Bu çalışmalar Kur’an’ın anlaşılıp yorumlanması açısından da önemli katkılar sağlayabilecektir.

Kur’an’a inanan ve kendisine rehber edinen her müslüman, yaradılış gayesini, ALLAH’ın hoşnutluğunu, rahmeti ve cennetini kazanmanın yolunu, cennet ve cehennemde nasıl bir hayat olacağını, ALLAH’ın yaratışındaki sırları, güzel ahlakı ve daha bir çok bilgiyi, en doğru ve en eksiksiz şekliyle öğrenmekte mükelleftir.

Bilhassa fitne ve kargaşa dönemlerinde güzel ahlaklı olabilmek sabır ve irade gerektirir. Şartlar ne olursa olsun, dürüstlük ve güzel ahlaktan vermemek gerekir. Bu irade ve sabrı gösterebilmek için insanın güçlü bir hedefinin olması şarttır.

Müminlerin nihai hedefi ALLAH’ın rızası, rahmeti ve cenneti olduğu için, karşılarına çıkan her zorluğu basiretle aşarlar. Ama imanı zayıf ve gayesiz bir insanın böyle bir irade ve sabır gösterebilmesi için dayanak noktası yoktur. ALLAH’a güvenip, ahiret gününe iman ederler, hiç bir ahlaksızlığa asla yeltenmezler.

ALLAH bir ayetinde müminlerin içlerindeki ALLAH korkusundan dolayı güzel ahlaklarında kararlı ve sabırlı olduklarını şöyle bildirir: “Ve onlar ALLAH’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rabb’lerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar Rabb’lerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederle, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.” (Rad, 13/21-22

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir topluluk ALLAH’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını srar; ALLAH’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekinet (nuru) iner ve ALLAH Teala onları katında bulunanlara över.” (Müslim, Zikr, 39,38. Ayrıca Ebu Davud, Vitir 14; Tirmizi, Daavat, 7; İbni Mace, Mukaddime,17)

ALLAH’ın selam ve rahmeti, hayat sermayesini O’nun hidayetine tabi olma yolunda kullananların üzerinedir.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye | Etiketler: | Leave a Comment »

Asla “Neden Ben?” Demeyin!

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2008

der-krokus-ist-ein-fruehlingsbote copy

Asla “Neden Ben?” Demeyin!

Meşhur Wimbledon’un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi..

Hayranlarından biri sordu.. “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe cevap verdi..

“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tuttuğum zaman Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Neden ben?’ derim?.

Mutluluk insanı hoş yapar. Başarı ışıl ışıl.. Zorluklar güçlü.. Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı..

Tarihin mübarek hatunlarından Rabiatül adeviye bir gün başı ağrıyınca bir tülbenti başına sarıvermişti. Sarıvermesi ile çıkarıp atması bir olmuş. Kendi kendine” Ey utanmaz nefsim. Rabbim yıllar boyu sağlık, afiyet verdi. Birgünden bir güne bu sağlığını belirtecek bir zünnarı başına sarmamışken, bir defacık başın ağrıyınca başına bu zünnarı bağlayıp, dünya aleme ilan etmeye haya etmiyormusun” diye nefsine öfkelenivermiş.

Başınıza gelen sıkıntı ve müsibetlerde dahi ALLAH’a asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Şekva etmeyin. Sabrederek ve size verdiği nimetlere teşekkür ederek karşılayın. Ne olacaksa olur zaten.

Hoştur bana senden gelen
Ya hilat yahut kefen
Ya taze gül yahut diken
Kahrın da hoş lutfun da hoş.

Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
Ikisi de cana safa
Kahrın da hoş lutfun da hoş…

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: