Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 18 Oca 2008

Haçlı Seferleri için 1000 yıllık özür

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2008

engizisyon13

Haçlı Seferleri için 1000 yıllık özür

Müslüman din adamlarına yanıt: “Hıristiyanlar, Müslüman komşularına karşı günahkârdır”

Hristiyan dünyasının en önemli bilginlerinin Müslüman din adamlarına yanıt olarak yazdığı mektupta, “Haçlı Seferleri gibi geçmişimizi ve terörle savaş kapsamında bugünümüzü düşündüğümüzde Hıristiyanlar, Müslüman komşularına karşı günahkârdır” denildi.  1096’da başlayan Haçlı Seferleri’ni o günleri bizzat yaşayan Fransız tarihçi Caen’li Rudolf şöyle anlatıyor: “Askerlerimiz  Müslümanlar’ı yemek kazanlarında haşladı, çocukları şişlere geçirdiler. Izgarada pişirip yediler.” Papa 16’ncı Benedikt, 2005’te Ortodokslar’dan Haçlı Seferleri için özür dilemişti.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, İlginç | Leave a Comment »

Çoçuklara Din ve Allah Nasıl Anlatılmalıdır?

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2008

Çoçuklara Din ve Allah Nasıl Anlatılmalıdır

Çoçuklara Din ve Allah Nasıl Anlatılmalıdır?

ALLAH’A samimi bir kul olmak, zorlamayla olacak bir şey değildir. Kulluk yaşanacak bir haldir. Böyle olduğu için de, belli adımların sonunda belli sonuçlar cinsinden kalıplara uymaz.

Çocuğun dindar olması için anne baba olarak bizim yapabileceklerimizden bazıları şunlar olabilir:

Evvela, bunu ciddi olarak istemeli ve bu konuda kararlı olmalıyız. Şimşek ışığında yol alınmadığı gibi, bu arzu da geçici heveslerle olacak bir şey değildir.

Çocuk büyütmekle, çocuk yetiştirmenin arasındaki farkı iyi anlamalıyız. Çocuk yetiştirmenin, bilinçli bir süreci ve bu süreçteki kararlı çabaları gerektirdiğini bilmeliyiz.

Daha sonra da kesinlikle şuurunda olmalıyız ki, dindar olmanın özü özeti Allah’ı sevmektir. İnsan sevdiğine yaklaşır, sevdiğinin yolundan gider. Çocuğa Allah’ı sevdirmeliyiz; sevdikten sonra gerisini çocuk da getirebilir. Yoksa ezbercilikle dindar olunmaz. Dinden haberdar olmak başka, dindar olmak başkadır.

Ayrıca, çocuğumuzla sıcak bir yakınlık kurmalıyız; çocuğumuzun rahatça konuşabileceği, soru sorabileceği bir iletişim ortamı sağlamalıyız.

Bunların yanı sıra, çocuğuyla güzel bir diyalog içinde olan anne baba, ondan gelecek olan sorulara net ve kısa olarak cevap vermelidir.

Bilmeliyiz ki, çocuğumuz izah istemiyor, cevap bekliyor. Çocuk, “güneşi kim çıkardı?” diye sorduğunda, “Allah güneşi bizi aydınlatsın ve ısıtsın diye çıkardı,” gibi kısa bir cevap onu tatmin edebilir. Yoksa bu soruyu cevaplamak için evrenin yaratılışından başlamamız gerekmez. Zaten ne kadar uzatırsak, çocuğumuz bizi o kadar az anlayacaktır.

Çocuğumuzun sorularına mutlaka doğru cevaplar vermeliyiz. O küçüktür anlamaz diye cevapları geçiştirmemeliyiz. “Kardeşim nereden geldi?” diye sorduğunda, “onu Allah yarattı, büyüyünce beraber oynayacaksınız, birbirinize yardımcı olacaksınız” gibi doğru bir cevap verebiliriz. Yoksa “kardeşini leylekler getirdi” gibi, çocuğa bir faydası olmayacak masallarla onun zihnini dondurmaktan, düşüncesinin gelişmesini baltalamaktan kesinlikle kaçınmalıyız.

Çocuğumuzun sevdiği, beğendiği, varlığından haz aldığı şeylerin var olmalarının nedenini doğru olarak bildirilmeliyiz. Sevdiği bir şeyi, bir insanı, Allah’ın yarattığını öğrenmesi, çocuğu Allah’a yaklaştıracaktır. Sorduğu sorularına, tabiat ana, Noel Baba, evrim.. gibi gerçek dışı uydurma cevaplar alan bir çocuğun, duygusal zekası gelişemeyeceği gibi, belirsizlikler içinde kalan aklı, kainatı ve hayatı anlamakta da güçlük çekecektir.

Çocuğunu dindar bir insan olarak yetiştirmek isteyen bir anne babanın en büyük yardımcısı elbette Allah’tır. Çünkü Allah, insanı, kendine muhatap olacak imkânlarla donatıp yaratmıştır. Peygamberimizin ifadesiyle, “her çocuk İslâm fıtratıyla, yani Allah’a iman edecek bir karakterle dünyaya gelir.” Bize iman lütfeden Yaratıcımız, çocuğumuza da merakı ve soru sorma yeteneğini vermiş; böylece çocuğumuzu insana yaraşır bir gelişme sürecine hazır hale getirmiştir.

İkinci yardımcımız, kainattır. “Kainattan nasıl yardımcı olur,” demeyin. İnsanın Allah’ı tanıma yollarından birisi de kâinattır. İnsan, Allah’ın yarattıklarını görüp tattıkça, Yaratanına olan bilgisi ve sevgisi artar. Bu konuda bir kıssa vardır:

Allah (c.c.), Davud aleyhisselama buyurmuş ki:

“Beni kullarıma anlat, Beni sevdir.”

Davud aleyhisselam:

“Ey Rabbim! Seni kullarına anlatabilirim,” dedi, “ama nasıl sevdirebilirim?”

Allah (c.c.) buyurdu ki:

“Sen kullarıma, onlara ihsan ettiğim nimetlerimi hatırlat, açıkla; Ben onların kalplerinde sevgiyi yaratırım.”

Öyleyse çocuğumuza Allah’ı sevdirmek için daima kâinattan, Rabbimizin dünyada yarattığı güzelliklerden bahsetmeliyiz.

Ağaçların, çiçeklerin, yıldızların, Ay’ın, dünyanın, hayatın güzelliklerini onun dikkatine sunmalıyız.

Ayrıca, Allah’ın bütün bunları bizim için, bizi sevdiği için yarattığını söyleyebiliriz. Bir meyve yiyorsak, “Bak yavrum” diye başlayarak, “Allah bizi ne kadar çok seviyor, bizim için bu güzel meyveyi yaratmış, rengini, tadını, şeklini, kokusunu bizim hoşumuza gidecek gibi yapmış..” diyebiliriz.

Böylece sonuçta belki de hiç beklemediğimiz bir anda, çocuğumuz elinde bir meyve yiyor iken, “Biliyor musun baba, ben Allah’ı çok seviyorum” diyebilecektir.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

Kardeşlerimiz henüz dünyaya gelmediler

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2008

Peygamberimiz, hadis,Kardeşlerimiz henüz dünyaya gelmediler

Kardeşlerimiz henüz dünyaya gelmediler

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) kabirleri ziyaret ederek şöyle dedi:

“Mü’min toplulukların diyarı! Size selâm olsun. İnşaallah çok yakın zamanda biz de arkanızdan geleceğiz. Kardeşlerimizi görmeyi arzu ettim.” buyurdu. Sahâbe:

–Ya Resûlallah, biz senin kardeşlerin değil miyiz?! dediler. Allah Resûlü (s.a.v.) :

–Sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerimiz henüz dünyaya gelmediler, diye karşılık verdi. Ashab:

–Ümmetinden henüz dünyaya gelmeyen kimseleri nasıl tanırsın, dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v.) :

–Bir insanın, hepsi baştan aşağı siyah renkli atlar arasında alnı ve üç ayağı beyaz bir atı olsa hiç onu tanımaz mı? diye cevap verdi. Ashab:

–Evet ya Resûlallah, elbette onu tanır, dediler. Allah Resûlü (s.a.v.) :

–Onlar abdest âzâları parlak bir şekilde geleceklerdir, buyurdu.”

Müslim

Evet, ya Rasulallah… Çok doğru söylüyorsun.

Yüzlerinde nişanları vardır: alında ışıl ışıl yanan bir parıltı, bir beyazlık ve dalga dalga yayılan bir nur…

“Alnı ve üç ayağı beyaz olan ata” gelince; bu, derisindeki beyazlık, siyahlığından daha fazla olan yağız attır. Kulaklarının arkasından ve gözlerinin üstünden bir tutam beyaz saç salınır. Güzelliğine güzellik, değerine değer katar.

Bu at, diğer atlar arasında hemen fark edilir. Yüzündeki nişanından tanınır.

İnsanlar haşr günü renk renk, sınıf sınıf ayrılırlar. Kimilerinin, işledikleri küfür ve şirkten dolayı yüzleri kapkaradır. Kimilerinin ise imanları, güzel kullukları ve Rabblerine içten yönelmeleri nedeniyle yüzleri pırıl pırıldır. Bu yüzden Allah Resûlü’nün (s.a.v.) o günde kardeşlerini tanıması hiç de zor değildir.

Yüzlerdeki abdest izi, namaza ve uzun tutulan rükû ve secdelere delalet eder. Namaz; ibadetlerin zirvesi, kullukların en yücesidir.

–Ne dersiniz; birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve günde beş defa o nehirden yıkansa, onda kirden eser kalır mı?! Sahâbîler:

–Hayır, onda kirden eser kalmaz, dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.v.) :

–Beş vakit namaz da işte bu nehir gibidir. Allah, beş vakit namazla günahları yıkar, yok eder, buyurdu.”[1]

Nehirin, kirlerden arınmadaki önem ve değerini kavramışsan, abdestin yüzde bıraktığı izin önem ve değerini de kavramışsın demektir.

Allah (c.c.) bizlere velilik etsin ve bizleri Sevgili Peygamberiyle (s.a.v.) Kevser’in başında buluşan kardeşlerinden eylesin.. Amin Amin

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler | Leave a Comment »

Bazen Kurban Gerekir..

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2008

Sultan I. Murat,Birinci Kosova Savaşı

Bazen Kurban Gerekir…


Birinci Kosova Savaşı’ydı…

Bir tarafta Osmanlı ordusu, diğer tarafta haçlı ordusu Kosova’da karşı karşıyaydı.

Haçlılar çok önceden gelmiş tüm tepeleri tutmuşlardı.

Her yerde onlar vardı. Adeta karınca sürüsü gibi tüm Kosova Meydanı Haçlı askerleriyle kaynıyordu.

Sultan I. Murat atına atladı ve meydana hâkim bir tepeye çıktı.

Yapılması gereken tüm hazırlıkları yapmıştı.

Tüm sebepler yerine getirilmiş, tüm gerekenler yapılmıştı.

Sıra dua etmeye gelmişti.

Yardım ancak ve ancak her şeye hâkim olandandı.

Yardım ancak ve ancak Yüceler Yücesi Mevla’dandı.

İki rekât namaz kılıp ellerini açtı:

“Allah’ım! Mübarek Resulünün(s.a.v) hürmeti içün, müminlere yardım et!” dedi.

Ve devam etti: “Senin adına savaşan Müslümanları muhafaza buyur. Bilmeyerek günah işlemişsem, lütfuna sığındım, beni affeyle.

Günahlarımı Müslümanlara ödetme. Büyük Allah’ım, İslam’ın ve Müslümanların üstüne gelecek belalar bana gelsin. Onları koru. İslam’ın buradaki zaferi benim kurban olmama bağlı ise, ben kurban olayım. Şehitlikten başka bir düşüncem yoktur. Ben şehit olayım, yeter ki İslam ordusu zaferle dönsün.”

Dua içten gelirse kabule şayan olur, derlerdi.

Bu dua içtendi. Kim bilir belki de tüm perdeleri aşmıştı.

Tüm engeller aradan bir bir kaldırılmıştı.

Çok geçmedi ki, Kosova’da zafer kazanıldı.

Sultan I.Murat, harp meydanını gezmeye çıktı.

Her yer ölü ve yaralılarla doluydu.

Padişah, yaralı düşman askerlerinin tedavi edilip, ölülerin gömülmesini emretti.

“Aman! Çok dikkat edesüz!”

Hiç kimsenin incinmesini ve üzülmesini istemiyordu. Müslüman ya da kâfir, insan olan herkese değer verilmeliydi.

Yaralar sarılmalı, ihtiyaçlar giderilmeliydi.

Bu sırada Miloş Kabiloviç isimli bir Sırp asilzadesi, padişahın yakınlarından birine, Müslüman olmak için padişahla görüşmek istediğini söyledi.

Padişah’a durum bildirilince, dudaklarında tarifi imkansız bir tebessüm: “Getirin!” dedi,

“Müslüman olmak isteyen birini reddedemeyiz.”

Miloş’u Padişaha götürdüler.

Miloş, hain düşüncelerle gelmişti.

Miloş, plan yapmış, Miloş, Sultan Murat’a kıymak istemişti.

Sultan Murat, dua etmişti.

Sultan Murat, “Ya Rab! Müslümanları koru!” demişti.

“Ya Rab! Onlara gelecek bela bana gelsin!”

“Ya Rab! Ordum muzaffer olsun!”

“Ya Rab! Bir kurban gerekse o ben olayım!”

“Ya Rab! Senin yolunda şehit olayım!”

Dua kabul olmuştu.

Dua, perde perde engelleri aşmış Sultanlar Sultanı’na, Yüceler Yücesi Mevla’ya ulaşmıştı.

Miloş, padişahın eteğini öpmek ister gibi yapıp, kolunun içine sakladığı hançeri hızla çıkardı!

O an Padişah’ın gözlerinde ışık, dudaklarında tebessüm vardı.

Hançer, kalbine doğru yol alırken o tebessüm ediyordu.

Dudaklarından dökülen son söz yine Rabbine götürüyordu.

Ve kirli ellerden gelen temiz ölüm.

Kanlı hançer, Sultan I. Murat’ın kalbine sapladı.

Padişah, yakınında bulunanların kolları arasına düştü.

Savaştan önce yaptığı duada, “Ya Rabbi, Sen beni kurban eyle, yeter ki zaferi Müslümanlar kazansın!” demişti.

Şimdi duası kabul olmuş ve şehitlik makamına yükselmişti.

Gülümseyen dudakları kımıldadı.

“Kader” diye fısıldadı.

“Yerimize oğlumuz Beyazıd geçsin.”

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tarih, Türkiye, İlginç | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: