Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 06 Ara 2007

GÖYNEM KASABASINDAN NOSTALJİ RESİMLERİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

Göynem Kasabasindan eski resimler.

Posted in Göynem`den Resimler......, Gündem, Genel | Leave a Comment »

Hz. Süleyman ve Cinleri İstihdamı

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

Hz. Süleyman ve Cinleri İstihdamı

İnsanlarla cinler arasındaki hayat ve fikir benzerliğinin yanında, bu iki tür varlık arasında, zaman ve mekan buudu bakımından ciddi bir farklılığın olduğu da bir gerçek. Şüphesiz bu farklılıklardan biri, insanoğlunun ulaşamadığı bazı noktalarda, onların istihdam edilebilmeleridir. Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği üzere, Hz. Süleyman (as) döneminde bu iş, peygamber eliyle yapılıyordu. O günden bu yana da insanlar, sürekli cinlerden istifade yollarını araştırmaktadır. Günümüzde bu çalışmalar ferdî gayretleri aşarak bazı devletlerin meşguliyet alanlarından biri haline gelmiştir. Evet günümüzde bu konuda ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Görülen odur ki, istikbalin süper devletleri, birbirlerine karşı verdikleri kavga ve mücadelede, cinleri kullanacak ve böylece başarı oranlarını artırmaya çalışacaklardır.

Aslında, bu bir teshir ve istihdam meselesi olduğundan, şartlar yerine getirildiğinde cinler, her zaman insanlara musahhar hale gelebilir ve en ağır işlerde bile istihdam edilebilirler. Kur’an-ı Kerim, Hz. Süleyman (as)’a ait mucizeleri nazara vererek bu hususa, açık-kapalı pek çok işaretlerde bulunur ve onları en verimli, en ileri seviyede kullanma yollarını öğretir. Kur’an’ı dinleyen ve onun dediklerini pratikte tatbik eden kim olursa olsun, bu neticeyi elde edebilir. İşte bu ayetlerden bazıları: “Onun (Süleyman) için denize dalan ve bundan başka işler yapan bazı şeytanları da emrine vermiştik. Onlar, bundan başka işler de yapıyorlardı. Hepsini de gözeten bizdik.” (Enbiya/82)

Evet, Hz. Süleyman (as), kendisine verilen bir mucize olarak cinleri istihdam ediyordu. Bu cinlerden bir kısmı -ki Kur’an onlara şeytan demekte- dalgıçlık işinde fevkalade mahirdiler. Bu dalgıç cinler, Hz. Süleyman hesabına çalışıyor ve insanların ulaşmaları çok zor derinliklere dalıp, denizlerin zenginliklerini çıkarıyorlardı. Telepatinin bu işle alakası var veya yok onu bilemeyiz, fakat bu ayet bize çok önemli bir noktayı işaret etmektedir ki, o da, ileride (Belki de Jüliver’in hayallerinin tahakkuk ettiği zamanlarda) çok uzun süre deniz altında kalma, orada müreffeh bir hayat yaşama ve bu hayatı devam ettirme imkanı doğacak demektir.

Cinler, dalgıçlığın ötesinde, akıl almaz işler de becerebilmektedirler… Evet onları daha başka işlerde istihdam etme imkanı da vardır. Mesela, devletlerarası haberleşme alanında cinleri kullanmak, hem daha süratli, hem de daha emin bir yol olabilir. Bilhassa bir kısım gizli haberleşmelerde telsiz, telgraf veya telefonların şifre ve kodlarının çalınma ihtimaline karşılık, cinlerin kullanılmasında böyle bir riziko sözkonusu olmayacaktır. Bu yönüyle cinler, ileriki zamanın belki de en emin ulakları olacaklardır. Yarınlar kim bilir daha nice harikalar karşımıza çıkaracaktır.

Ancak cinleri bu şekilde istihdam ederken, insanın aklına: “Acaba sırlarımızı tevdi edip, cinleri ulak olarak kullanırken, onlara tam itimad edebilir miyiz?.. hem onlar şuurlu, iradeli varlıklar olduklarından bir gün canları sıkılıp bu kadar istihdamın intikamını bizden almazlar mı?” sorusu gelebilir. Ancak Kur’an-ı Kerim, bu soruya cevap mahiyetinde: “Biz onları onun emrinde tutuyorduk” buyurmaktadır. Yani onlar, isteseler de Hz. Süleyman’ın (as) emrinden dışarı çıkamıyor ve ona ihanet edemiyorlardı. Adeta, ister-istemez ona itaat etme mecburiyetinde idiler. Demek ki, onları elde tutacak, itaate kodlayacak bir şifre vardı. Nebide o, bir mucize idi.. bizde meharet ve ledünniyata açılma olabilir. O elde edildiğinde, cinler mûti birer nefer haline gelebilirler. İhtimal, geleceğin insanını en çok meşgul eden husus, bu şifreyi elde etmek olacaktır.

Yukarıda arzettiğimiz üzere, cinler, Allah’ın izin ve emriyle Hz. Süleyman’a (as) hizmet ediyorlardı. O’na karşı isyanları söz konusu değildi. Zira bu takdirde başlarına gelecek cezayı biliyorlardı.

Her nebi, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden birine, diğer esmâya nisbeten âzâm derecede mazhardır. Diğer bir ifade ile, her nebi kendi isminin mazharıdır. Muhyiddin İbni Arabi’nin dediği gibi, “Süleyman” isminde, “şehadet ve gayb aleminde saltanat sürme, görünen ve görünmeyen alemlerin emrine musahhar kılınması..” manaları vardır. İşte bu isme mazhariyeti sebebiyledir ki Hz. Süleyman’a (as), Cenab-ı Hak tarafından her iki aleme hükmetme yetkisi verilmişti. O, bir eli hep şehadet aleminde, diğer eli de gayb aleminde iş görüyordu. Yani o, -Allah’ın izniyle- her iki alemde de tasarrufta bulunuyordu. Yanındaki insanlarla konuştuğu gibi, gaybın sekeneleri ile de konuşup-görüşebiliyordu. Bu durum, diğer peygamberlerde de mucize kabilinden yer yer sözkonusu olsa da Hz. Süleyman’ın (as) günlük yaşantısı adeta hep böyle devam ediyordu. O, “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar yaparlardı” (Sebe’/13) ayetinde işaret edildiği gibi, istediği her şeyi cinlere yaptırabiliyordu.

Ben bu ayetlerin bir de, “Güzel Sanatlar Tarihi” açısından incelenmesi gerektiği lüzumuna inanıyorum: Cinlerin bu maharetlerinin, dünyevî ve maddî işlerde olduğu gibi, insanların sanat anlayışlarında da büyük etkisinin olduğu söylenebilir. Maddeye sırtını çevirerek manaya dönen ve daima kendini dinleyen; kadını kadınlığı, erkeği erkekliği içinde ele alan Romantizm akımı, belki de beşere ilk defa cin taifesinin armağanıdır. Bunu, Romantizm’in her sahası için düşünmek mümkündür. Yine, edebiyat ve felsefede de böyle olmaması düşünülemez. Bizim kanaatimiz odur ki, bu sahada son sözü, cinleri kendilerine musahhar eden büyük düşünür ve sanatkarlar söyleyecektir. Bu binaya son taşı onlar koyacak.. akliyatta en ileri düşünce onlardan gelecek, edebiyatın her türünde en verimli ve beğenilen eserler, onların eliyle hazırlanacaktır. Kur’an’ın ayetlerinde, bütün bunlara bazı işaretler bulmak mümkündür. Melekler ve ruhanîler, böyle bir teshirden âzâde oldukları için, onlar, Allah’ın emriyle ümmetin salih olanlarına rehberlik yapıp yol gösterseler de, cinlerle alakalı teshir ve istihdam onlar için katiyyen sözkonusu değildir.

Şimdi yeniden sadede dönüyoruz. Nasıl ki, Cenab-ı Hakk kadri yüce nebisine cinleri musahhar kılmış, ona, onları istediği şekilde ve istediği alanda kullanma imkanı vermiş, öyle de ileriki zamanlarda, çok geniş çapta ve ileri seviyede onlardan istifade yollarını açacak demektir. O yolu bulabilen herkesin, bu taifeden istifadesi mümkün olacaktır. Yeter ki, onların şerrinden korunup ve onların oyuncağı olunmasın.

Posted in H.z Süleyman, Peygamberler | Leave a Comment »

HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER’İN MÜSLÜMAN OLMALARI

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER’İN MÜSLÜMAN OLMALARI
a) Hz. Hamza’nın Müslüman Olması

Hamza, Peygamberimizin amcalarındandır. Süveybe’den O da emdiği için, Rasûlullah (s.a.s.) ile süt kardeştir. Mekke Devri’nin 6’ıncı (616 M.) yılında Müslüman olmuştur.
Peygamberimiz bir gün “Safâ” tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti. Rasûlullah (s.a.s.)’e çirkin sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir karşılık vermedi.

Hamza o gün ava gitmişti. Dönüşünde, bir câriye, olayı Hamza’ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı, silahını çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. “Kardeşimin oğluna hakaret eden sen misin?” diyerek yayı ile Ebû Cehil’in kafasına vurup yaraladı. Ebû Cehil, “Hamza Müslüman oluverir” korkusu ile ses çıkarmadı. (87) Ebû Cehil’den, Peygamberimize yaptığı hakaretin öcünü alan Hamza, Rasûlullah (s.a.s.)’e giderek O’nu teselli etmek istedi. Rasûlullah (s.a.s.)’in ancak imân etmesi ile memnûn olacağını söylemesi üzerine, şehâdet getirip Müslüman oldu.(88)
Hz. Hamza son derece cesûr, kuvvetli, gözünü budaktan sakınmaz bir kişiydi. Kendisinden üç gün sonra da Ömer Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek buldular.

b) Hz. Ömer’in Müslüman Olması
Hz. Hamza’nın İslâm’ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri telaşlandırmıştı. Kureyş ileri gelenleri “Dârü’n-Nedve” de toplandılar. “Bunlar gittikce çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak, ileride önünü alamayacağımız tehlikeler doğar… Buna kesin çâre bulmalayız” dediler. Çeşitli teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:
“-Muhammed (s.a.s.)’i öldürmekten başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar deve ve altın verelim,” deyince Ömer ayağa kalktı:
“-Bu işi ancak Hattâb oğlu yapar”? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı. Silahlarını kuşanıp giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym’e rastladı. Nuaym:
“-Nereye böyle ya Ömer”? diye sordu. Ömer:
“-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed’in vücûdunu ortadan kaldırmağa”… diye cevâp verdi.
“-Ya Ömer, sen çok zor bir işe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed (s.a.s.)’in etrafında pervane gibi dönüyor, seni O’na yaklaştırmazlar. Yapabildiğini kabûl etsek, Hâşimoğulları seni yaşatmazlar”… dedi. Ömer bu sözlere kızdı.
“-Yoksa sen de mi onlardansın”? diye çıkıştı. Nuaym:
“-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma Müslüman oldular,” dedi.
Ömer buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için, yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd’in evine vardı. Bu esnâda içeride Kur’ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti. Kapıyı kırarcasına vurdu.
İçerdekiler Ömer’i görünce telaşlandılar. Ömer’in İslâm’a olan düşmanlığını biliyorlardı. Hemen Kur’ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar. Ömer:
-“Nedir o okuduğunuz şey”? diye bağırdı. Eniştesi:
-“Bir şey yok”, diye cevap verdi. Ömer:
-“İşittiklerim doğruymuş” diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya giren kız kardeşinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan kızkardeşi Fâtıma:
-“Ya Ömer, Allah’tan kork. Ben ve eşim Müslüman olduk, bundan gurur duyuyoruz ve senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz”… dedi ve şehâdet getirdi. Yüzü kan içindeki kız kardeşinin bu hâli ve sözleri Ömer’i sarstı, kalbinde bir yumuşama başladı, âdeta yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere oturdu:
-“Hele şu okuduğunuz şeyi getirin, göreyim”, dedi. Kız kardeşi Kur’ân-ı Kerîm sahifesini O’na verdi. Bu sahife “Tâ Hâ” veya “Hadîd” Sûresinin ilk âyetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve hikmet sahibi olan O’dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur, hem diriltir, hem öldürür. O her şeye hakkıyla kâdirdir. O her şeyden öncedir. Kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı Son’dur, varlığı aşikârdır, gerçek mâhiyeti insan için gizlidir, O her şeyi bilir”… (el- Hadîd Sûresi, 1-3)
Ömer bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı’nın yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine işlemişti. “Göklerde ve yerde olan şeyler hepsi Allah’ın, bizim putlarımızın bir şeyi yok…,” diye düşündü. “Beni Rasûlullah (s.a.s.)’in yanına götürün” dedi O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) Safâ semtinde Erkâm’ın evindeydi.
Ömer’in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca, Hz. Hamza:
-İyilik için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceği varsa, göreceği de var, telâşa gerek yok… dedi. Sağından ve solundan iki kişi tutarak Rasûlullah (s.a.s.)’in huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in önünde diz çökerek şehâdet getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden tekbir getirdiler. Safâ tepesinde yükselen “Allâhü Ekber” sadâsı ile Mekke ufuklarını çınlattılar.(89)
Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), Peygamberler | Leave a Comment »

KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI

1- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET
Hz. Peygamber (s.a.s.) Tâif’e Şevvâl ayında gitmişti. Dönüşünde “eşhür-i hurum” denilen kan dökülmesi yasak aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi başlamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke yakınlarında kurulan Ukaz, Mecenne, Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor, oralarda toplanan diğer Arap kabîleleriyle görüşüyor, onlara Kur’ân-ı Kerîm okuyor, Hak Dini tebliğe çalışıyordu.
Kureyşin ileri gelenleri Müslümanlığın Mekke dışında, diğer kabîleler arasında yayılmasından endişeye düştüler. Rasûlullah (s.a.s.)’in gayretlerini boşa çıkarmak, O’nun sözlerine diğer kabîlelerin değer vermelerini önlemek için çâre aradılar. “Hz. Muhammed (s.a.s.) için ne diyelim?…” diye düşündüler. İçlerinden en isâbetli karar verdiğini kabûl ettikleri Muğire oğlu Velîd’den bu konuda yardım istediler.
Velîd, edebiyatın her çeşidinden anlayan, pek çok şâir ve hatibin düşünce ve bilgisinden yararlandığı son derece zeki, zengin ve itibârlı bir yaşlıydı. Rasûlullah (s.a.s.) ile görüşerek O’ndan Kur’ân-ı Kerîm dinledikten sonra kanaatini şöyle özetledi.
– “Ben şiirin her çeşidini bilirim. Muhammed’den dinlediklerim şiir değil. O halde O’na şâir denilemez. Dinlediklerim, nesir de değil. O sözlerdeki güzellik ve belâgat hiç bir sözde bulunmaz.
Muhammed (s.a.s.)’e sihirbaz veya falcı da diyemeyiz. Çünkü sözlerinin sihir ve fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya deli de denilemez. Çünkü bu takdirde size kimse inanmaz. Bu derece güzel sözleri, değil bir delinin, akıllı kimselerin bile söyleyebilmesi mümkün değildir. Muhammed (s.a.s.)’e sihirbâz da diyemezsiniz. Çünkü okuyup üflemiyor, düğüm bağlamıyor, sihirle ilgili hiç bir şey yapmıyor…”
– “O halde ne diyeceğiz?” diye sordular.
– “Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat sizin isnâd ettiğiniz, (şâir, falcı, mecnûn, sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç biri O’na uymuyor. O’nda böyle vasıflar yok. Kimseyi bu sözlere inandıramazsınız…” dedi.
Fakat, Velîd ertesi gün:
– “O’na sihirbâz demek, başka sıfatlardan daha uygun. Çünkü sözleri kardeşi kardeşten ayırıyor. Akraba arasına ayrılık sokuyor. Bu sebeple O’nun sözleri sihir ve büyüden başka bir şey değil. O’na sihirbâz deyin.” dedi. (102)
Kur’ân-ı Kerîm Velîd’in bu tutumunu şöyle anlatır:
-“Çünkü o, düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti… Sonra baktı (düşündü), sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Bu sâdece öğretilen bir sihirdir, bu Kur’ân yalnızca bir insan sözüdür” dedi… (el-Müddessir Sûresi, 18-25)
Böylece O’na “sihirbâz, büyücü” demeğe karar verdiler. Rasûlullah (s.a.s.) kiminle, hangi toplulukla görüşse, arkasından gidip:
Sakın O’nu dinlemeyin, sözlerine kanmayın. Büyücüdür, kardeşi kardeşten ayırır… diye propaganda yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün çabaları İslâm nûru’nun yayılmasını önleyemeyecekti.
“Allah’ın nûrunu ağızlarıyle söndürmek isterler. Oysa, kâfirler istemese de Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır.” (et-Tevbe Sûresi, 32)

2- AKABE BİATLARI Zilhicce (621 ve 622 M.)
a) Akabe Görüşmeleri

Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hac mevsimlerinde, Mekke yakınlarında kurulan panayırlara gelen, Kâbe’yi ve putlarını ziyâret eden kabîleler arasında dolaşıyor, onlara Kur’ân okuyor, onları İslâm’a dâvet ediyordu. Bir gün Mekke’nin kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında “Akabe” denilen bir tepede altı kişilik bir topluluğa rastladı. Bunlar, Medine’den “Hazrec” kabîlesinden idiler.(104) Rasûlullah (s.a.s.) onlarla konuştu. Kur’an-ı Kerîm okudu, İslâm Dini’ni anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.

Medine’deki “Evs” ve Hazrec” adlı Arap kabîleleri ile “ehl-i kitâb” olan Yahûdiler arasında eskiden beri geçimsizlik vardı. Ne zaman aralarında bir tartışma veya kavga çıksa, putperest olan Evs ve Hazreçlilere Yahûdîler:
Yakında bir Peygamber gelecek, biz O’na uyar, kuvvetleniriz, öcümüzü sizden o zaman alırız.. derlerdi. Medine’liler yakında bir Peygamber geleceğini yaşlı kimselerden de sık sık duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onları yeni dine dâvet edince birbirlerine bakıştılar. “Yahûdilerin bekleyip durdukları, yaşlıların haber verdikleri Peygamber işte budur, biz Yahûdîlerin önüne geçelim…” diyerek, kelime-i şehâdet getirip, hemen Müslüman oldular.(105)
Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), Peygamberler | 3 Comments »

Hz. Süleyman’ın Mucizeleri

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

Hz. Süleyman’ın Mucizeleri

a) Kuşlardan İstifade Etmek

Kur’an-ı Kerim, “Süleyman, Davud’a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi…” (Neml, 27/16) buyurarak, Hz. Süleyman’a (as) verilen bir mucizeden bahsetmekte ve bu vesileyle bizlere, kendi dar dünyamızın dışında yeni açılım ufukları göstermektedir.

Bu ayet-i kerimeden ilk anladığımız şey bir mucize olarak Hz. Süleyman’a kuşların dilinin öğretildiği gerçeğidir. Kur’an, bu hakikati ifade ettiği dönemde kuşların kendilerine göre konuşup anlaştıkları bir dilleri ve anlaşma yollarının olduğu bilinmiyordu. İnsan dışındaki canlıların konuşmadıkları zannedildiği için de eski mantıkçılar, insanı “insan, hayvan-ı nâtıktır (konuşan hayvandır)” şeklinde tarif ediyor ve konuşmayı, onu diğer canlılardan ayıran temel vasıf olarak görüyorlardı. Onları kendi anlayışları içinde bırakalım, meseleyi çok iyi anlayan “Mantıku’t-tayr” isimli eserin yazarı Feridüddin Attâr, Lafonten’den asırlarca önce kuşları konuşturuyor ve hayvanların dili konusunda bize bir kapı aralıyordu.

Ayet-i kerimedeki “kuş dili” ifadesinden kuşların kendilerine göre bir dillerinin olduğu ve hemcinsleriyle bu yolla konuştukları anlaşılabilirse de burada esas vurgulanmak istenen şey bunun daha ötesinde bir şeydir. O da, beşerin kuşların dillerini öğrenebileceği ve çeşitli aletlerden de istifade ederek kuşların yaşayışlarına vâkıf olup onlar vasıtasıyla pek çok şey başarabilecekleridir.

b) Metafizik Varlıklardan İstifade Etmek

Bu konuya temas sadedinde Kur’an, “Şeytanlar arasından da, onun (Hz. Süleyman) için dalgıçlık yapan (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı.” (Enbiya, 21/82) ayetiyle, şeytanlar arasından Hz. Süleyman’a hizmet edenlerin bulunduğu bildirilmektedir ki, bundan insanların cin, şeytan ve ruhanîler gibi fizik ötesi varlıklarla muhabere yapabilecekleri ve onlarla, değişik yollarla diyalog kuracakları ve anlaşma tesis edilebileceklerini anlamak mümkündür. Günümüzde bu varlıklarla irtibat kurmak ve onlardan değişik sahalarda istifade etmek adına pek çok çalışmalar yapılmaktadır.

Aynı zamanda bu ayet-i kerimede, kendisine hem peygamberlik, hem de saltanat lutfedilen bir nebinin durumu arz edilerek, manevi yönü itibariyle dört başı mamur olduğu gibi, maddi yönüyle de muasırları üzerinde hükümran olan üstün bir toplumun durumu anlatılmakta ve böyle bir durumu ihraz edebilmek için takip edilmesi gereken yol gösterilmektedir. Aslında bununla, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için sadece teknik sahadaki gelişmeler yeterli olmadığı, olamayacağı ve maddenin sınırlılığı içinde halledilemeyen daha pek çok mesele bulunduğu/bulunacağı hatırlatılmaktadır. Bu meselelerin çözümü ise ancak metafizik varlıklardan istifade etmekle mümkün olacaktır. İhtimal gelecekte, devletlerarası bir kısım muhaberelerde cinlerden istifade etme de gündeme gelebilir. Hz. Süleyman’ın (as), hiçbir alet ve edevâta ihtiyaç hissetmeden şeytanlardan bazılarını değişik işlerde kullanması, bu sahada beşerin ulaşabileceği işte bu son sınırı göstermektedir.

c) Eşyanın Suretinin veya Kendisinin Nakli

Cenab-ı Hak, Hz. Süleyman’ın mucizelerinde eşyanın naklini ifade eden bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyurur: “Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan bir zat (Hz. Süleyman’a ): “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi.” (Neml, 27/40)

Bu ayette, Hz. Süleyman’ın kendisinin bir mucizesi veya yine O’nun bir mucizesi olarak İbni Mesud’a göre Hızır’ın, İbni Abbas’a göre ise Hz. Süleyman’ın veziri Asaf bin Berhıya’nın kerameti olarak Sebe melikesi Belkıs’ın tahtını göz açıp kapama gibi çok kısa bir zaman dilimi içinde ta Sebe’den Hz. Süleyman’ın getirmesi anlatılmaktadır. İşte bu ayet -burada anlattığı gerçek mahfuz- gelecekte eşyanın sûretinin veya kendisinin nakledilebileceği mevzuunda bir kısım ipuçları vermekte ve insanları bu mevzuda düşünüp araştırmaya sevk etmektedir. Eşyânın ayniyle ve suretiyle nakledilmesinin yanında, suretleri sadece iki buuduyla nakleden televizyonların, halihazırdaki durumları itibariyle çok geri sayıldıklarını söyleyebiliriz. Gelecekte belki daha çok buudlarda suret nakleden aletler icat edilecektir. Hatta bu ayet-i kerimeden teknik ve teknolojinin -günümüzdeki seviyesi itibariyle imkansız gibi görülse de- bir alıcı cihaz bulunmadan nakil meselesinin gerçekleştirilebileceği üzerinde de durulabilir..

Posted in H.z Süleyman, Peygamberler | Leave a Comment »

Kurban ve Hayır kurumları

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

sheep-head-large-horns-desislava-panteva copy

Kurban ve Hayır kurumları

Sual: Keseceğim akikayı, rahmetli babamın hayrına keseceğim kurbanı bir vakfa vekalet vererek kestirmek istiyorum. Sevabı aynı mıdır?
CEVAP
Akika müstehaptır. Ölüler için kesilecek kurban nafiledir. İlim neşri ise farzdır. Farzın yanında, müstehap ve nafile ibadetler, denizde damla bile değildir. Bu bakımdan farzı tercih etmelidir!

İlim tahsili yapılan yerlere, gerek zekat, fıtra, adak ve akika, gerekse sadaka şeklinde yapılan yardım, insanı kazalardan, belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve afiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur.

Ayrıca farz olan ilim yayma sevabına kavuşulur. Böylece yardım yapan kişi, hem dünyada, hem de ahirette çok büyük nimetlere kavuşmuş olur. İlim yaymanın sevabını Peygamber efendimiz şöyle ifade buyuruyor:
(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda savaşa verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Savaş sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anil münker sevabı [dinin emir ve yasaklarını öğretme] yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]

Çocuklar için akika kesmek iyi olur. Erkek çocuk için iki, kız çocuk için bir koyun kesilir. Malı çok olup da zekat, sadaka vermeyen kimse, sıkıntı içinde yaşar. Az da olsa, her gün sadaka vermeye alışmalı. Kendisinin veya aile fertlerinin hastalığı olan çok sadaka vermeli! Çünkü Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka, her hastalığı defeder.) [Beyheki]
(Sadaka vermekte acele edin, çünkü bela sadakayı geçemez.) [Beyheki]

(Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır.) [Taberani]
(Sadaka Allahü teâlânın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]

Sual: Kurbanını, hayır kurumuna hediye etmek isteyen kimse nasıl vekalet verir?
CEVAP
Kurbanını, bir hayır kurumuna hediye etmek isteyen kimse, kurban parasını, bu işle vazifeli kimseye teslim ederken, Allah rızası için bayram kurbanımı almaya aldırmaya, kesmeye ve dilediğine kestirmeye ve etini ve derisini dilediğine vermeye seni umumi vekil ettim demelidir. Vekalet, mektupla, faksla, e-maille veya telefonla da verilir. Kurban parası, önceden verilebildiği gibi, daha sonra da gönderilebilir. Vazifeli kimse, satın aldığı kurbana bir numara bağlar. Bu numarayı ve kurban sahibinin ismini deftere yazar. Kesilirken sahiplerinin ismini söyleyerek kasapları vekil eder. Ancak böyle kesilen kurbanlar sahih olur.

Sual: Kurbanlık hayvanı bir hayır kurumuna diri olarak verince kurban olmaz mı?
CEVAP
Kurbanlık hayvanları, fakirlere veya hayır kurumlarına diri olarak sadaka vermek kurban olmaz. Kesmek vaciptir. Kurbanı satın alması, kesmesi, etini dağıtması ve bunları dilediğine de yaptırması için birini vekil etmek caizdir. Diri hayvanı da kestirmek için birini vekil etmek caizdir. Sahibinin, kurbanı kesilirken, başında durması şart değildir.

Sual: Diri kurbanı veya parasını sadaka vermek caiz midir?
CEVAP
Değildir. Sadaka ederse, üçüncü günün akşamına kadar, ikincisini keser. Satın aldığı bayram kurbanını üçüncü günün akşamına kadar kesemeyen kimse, canlı olarak kendini veya kıymetini [gümüş veya altın olarak] fakirlere verir. Bayramdan sonra keser ise, etinden kendi yiyemez. Hepsini fakirlere dağıtır. Etinin kıymeti canlı kıymetinden az ise, değer farkını da sadaka verir. Satın almamış ise, orta derece bir kurban değerini fakirlere verir. Böylece, cezadan kurtulur ise de, kurban kesmek sevabını kazanamaz.

Fakire zekat verilir, sadaka verilir ancak kurban bedeli verilmez. Kurban hayvanını alıp da vermek yine olmaz. Vacip olan kimsenin kendisinin kesmesi gerekir.

Sual: Kurban derisi hayır kurumuna verilir mi?
CEVAP
Hayır kurumları değişiktir, gerçekten hayır kurumu ise caizdir.

Sual: Bir hayır kurumu, “Kurumumuzun bankadaki hesabına şu kadar para yatırana kurban kesilir” diyor. Kurumun bankadaki hesabına bir kurban parası yatırmakla, dinimize uygun şekilde kurban kesilmiş olur mu?
CEVAP
Bankaya para yatıran şahıs sayısı kadar kurbanı kesip, (Her kurban birine olur) demek ve kesilen hayvanların her biri, para yatıranlardan birinin olsun demek çok yanlıştır. Çünkü kurbanda niyet önemlidir. Ya kurbanı satın alırken veya kesecek olana vekalet verirken niyet şarttır. Niyetsiz kesilen hayvanlar, kurban değil, et olur. (Redd-ül Muhtar)

Posted in Kurban | Leave a Comment »

NUH KAVMİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

NUH KAVMİ

Kur’ân-ı Kerîm, Tufanı Nuh aleyhisselamın etrafında gelişen bir olay olarak bildirmektedir. Hazret-i Nuh, alabildiğine dejenere olmuş bir kavme peygamber olarak gönderilmiştir. Bu topluluk putlara tapınır, insanlara zulmeder ve kötülüğün her türlüsünü açıkça işlerdi. Nuh aleyhisselam yüzyıllar süren mücadelesine rağmen onlardan çok azını Allahü tealanın varlığına ve birliğine inandırabilmişti. Fahreddin-i Râzî hazretlerinin bildirdiğine göre yola gelmemelerinin üç sebebi vardı; “Birincisi; kendi aralarından çıkmış bir fani insana peygamberlik makamını yakıştıramamışlardı. İkincisi; Nuh aleyhisselama inanan insanlar, hayat seviyeleri düşük, fakir insanlardan oluşuyordu. Eğer Nuh aleyhisselam gerçekten peygamber olsaydı, kendisine zenginler ve kavmin ileri gelenleri bağlanırlardı. Üçüncüsü ise; onlara göre kavmin ileri gelenlerin zengin ve kudretli olmaları zeki kişiliklerinden kaynaklanıyordu. Bu sebeple fakir kişiler aptaldı ve muhatap alınmaya değmezdi.”

Bu kavmin ne zaman yaşadığı bilinememektedir. Elimizde bu kavimle ilgili iki önemli ip ucu vardır ki bunlardan birisi Nuh aleyhisselamla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de verilen süre ve Gemi’nin Cûdî dağına oturması haberidir. Geminin, sonrakilere ibret olarak bırakıldığını biliyoruz. Bulunduğunda yaşı tespit edilebilecek ve böylece Nuh kavminin hangi zaman diliminde yaşadığı öğrenilebilecektir. Nuh aleyhisselamın ömrü ise, eğer o dönemin zaman anlayışına bir atıf yapmıyorsa insanlığın, bilinenden çok eski dönemlerinde yaşadıklarını gösterir. Gelelim efsanelere. Bütün kavimlerde en eski arkeolojik bulgularda bile tufandan efsanevi olarak bahsedilmektedir. Bu bulguların en eskisi MÖ. 6 bin sene öncesine ait olmasına rağmen bile yine de efsane olarak görmekteyiz. Bu da, Nuh kavminin tahminlerden çok çok önceki devirlerde yaşadığını göstermektedir. Şüphesiz ayet-i Kerîmelerde pek çok işaretler var ama işin erbabının konuya eğilmesiyle anlaşılacaktır.

Posted in H.z Nuh, Peygamberler | Leave a Comment »

IV- HÜZÜN YILI (Nübüvvet’in 10.Yılı)

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

IV- HÜZÜN YILI (Nübüvvet’in 10.Yılı)

1- İKİ BÜYÜK ACI:EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE’NİN VEFATLARI

Müslümanlar ablukadan kurtuldukları için sevindiler. Çektikleri sıkıntıları unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun sürmedi. Boykotun kalkmasından 8 ay kadar sonra, iki büyük acı ile karşılaştılar. Mekke Devri’nin 10’uncu yılı Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç gün sonra da Hz. Hatice vefât etti.(95/1)

Ebû Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2) Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)’e son derece bağlıydı. O’nu çok seviyor, bu yüzden her fedâkârlığa katlanarak, müşriklerden gelecek kötülüklere karşı O’nu koruyordu. Ölürken bile, Hâşimoğullarına, “O’na bağlı kalmalarını, uğrunda her fedâkârlığı yapmalarını, sözünden çıkmamalarını” vasiyyet etmişti.
Hz. Hatice O’nun gam ortağı, şefkatli bir hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı anlarında O’nu teselli ediyor, bütün varlığı ile O’na destek oluyordu.

En büyük desteği olan, sevdiği iki insanı peşpeşe kaybettiği için Rasûlullah (s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke Devri’nin 10’uncu yılına “Senetü’l-huzn” (Hüzün yılı ) denildi.
Müşrikler, Ebû Tâlib’in sağlığında, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şahsına pek ilişemiyorlardı. O’nun ölümünden sonra, Rasûlullah (s.a.s.)’in şahsına da her türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin barsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlullah (s.a.s.) başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlullah (s.a.s.) namazını bitirdikten sonra etrâfında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:
-“Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:
“Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlullah (s.a.s.)’in isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır.(96)

2- TÂİF YOLCULUĞU (620 M.)

a) Hz. Peygamber’in Tâif’te Karşılanışı
Kureyş’in zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri’nin 10’uncu yılı (620 M.) Şevvâl ayında, yanına evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd’i de alarak Tâif’e gitti. Tâiflileri “Hak Din”e dâvet edecekti.
Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), Peygamberler | Leave a Comment »

MÜŞRİKLERİN BOYKOT İLÂNI

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

MÜŞRİKLERİN BOYKOT İLÂNI

a) Müslümanların Muhâsaraya Alınması (616 M.)

Mekke müşrikleri, İslâm nûrunun sönmesi için , ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Alay, hakaret ve işkencenin her çeşidini denediler. Bütün bunlar İslâm’ın yayılmasına, Müslümanların sayılarının günden güne artmasına engel olamıyordu.
Mekke Devri’nin 7’nci yılı (616 M.) Muharrem ayında Kureyş ileri gelenlerinden 40 kişi Ebû Cehil’in başkanlığında toplandılar. Hâşim oğullarıyla alış-veriş yapmamağa, kız alıp-vermemeğe, görüşüp buluşmamağa, ekonomik ve sosyal her türlü ilişkiyi kesmeğe karar verdiler. Bu kararı bir ahidnâme şeklinde yazıp mühürlediler ve bir beze sararak Kâbe’nin içine astılar. Böylece Müslümanları canlarından bezdirip Hz. Peygamberin kendilerine teslim edileceğini umdular. Karara aykırı hiç bir şey yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini müsâmahasız uygulamağa başladılar.(91)
Bu karardan sonra, şurada-burada dağınık halde olan bütün Müslümanlar Ebû Tâlib mahallesi’nde Hâşimî’lerle birleştiler. Ebû Leheb, Hâşimî’lerden olduğu halde, müşriklerle beraber oldu ve mahalleden çıktı. Ebû Tâlib, Müslüman olmadığı halde, Müslümanların başına geçti. Hz. Peygamber de üç yıldan beri ikamet etmekte olduğu Erkâm’ın evinden, Ebû Tâlib Mahallesine taşındı. Müslümanlar burada üç yıl (616-619 M.) abluka altında kaldılar.

b) Acıklı Günler
Müslümanlar abluka altında kaldıkları bu üç yıl içinde çok sıkıntı çektiler. Yeteri kadar erzâk temin edemedikleri için, açlıktan ağaç yapraklarını yediler. Bazı küçük çocuklar, gıdasızlıktan öldü. Ebû Cehil gece-gündüz Ebû Tâlib Mahallesi’ne girip çıkanları kontrol ediyor, mahalleye gizlice yiyecek maddesi sokulmasına imkân vermiyordu. Hamza ve Ömer gibi cesûr olanların dışında kimse çarşıya çıkıp alış-veriş yapamıyordu. Sa’d İbn Ebî Vakkas, bir defa bulduğu bir deri parçasını ıslatmış, ateşte kavurarak yemişti. Kadınların ve çocukların açlıktan feryatları mahalle dışından duyuluyordu. Müslümanlar yıllık yiyecek ve diğer ihtiyâçlarını ancak “eşhür-i hurum” denilen kan dökülmesi yasak dört ayda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) temin etmeğe çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz de dâvet ve tebliğ vazifesini, özellikle Mekke’ye dışarıdan gelenlere ancak bu aylarda yapabiliyordu. Müslümanlar üç yıl süren bu boykot esnâsında dayanılmaz sıkıntılara katlandılar. Fakat Kureyş bundan da hiç bir netice alamadı.

c) Boykot Anlaşması’nın Yırtılması Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), Peygamberler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: