Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 23 Kas 2007

Önce Ölmek Suçmudur? Binlerce Sene Kabirde Bekleyenin Durumu

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2007

Kabir hayatı ve azabı,ölüm hakkında,kabir azabı,mezarlık,kabir hakkında,Berzah Nedir, Berzah Hayatı Nasıldır

Önce Ölmek Suçmudur?  Binlerce Sene Kabirde Bekleyenin Durumu

Sual: Hazret-i Âdem zamanında ölen biri, şimdiye kadar kabir azabı çekti. Şimdi ölen ise, ona göre daha az azap çekecektir. Bu Allah`ın adaletine uygun mu deniyor. Önce ölmek suç mudur?

CEVAP
Önce ölmek suç değildir. Allahü teâlâ, hiç kimseye zulmetmez. Kimseye fazla ceza vermez. Hadis-i şerifte, (Kabir ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur) buyuruluyor. Hazret-i Âdem zamanında ölen biri, salih ise, hep Cennet bahçesindedir, kabirde çok kalmasının onun için hiç mahzuru olmaz. Ölen kâfir ise, kâfir için ebedi [sonsuz] Cehennem azabı vardır. Kabir azabı, Cehennem azabı yanında çok hafif kalır. Ölen günahkâr müslüman ise, çektiği kabir azabı günahlarına kefaret olur. Kabirde çok kalır da, çektiği azap sebebiyle günahı kalmazsa, dirilirken günahsız olarak dirilir. Demek ki, kabirde fazla kalmak bir adaletsizlik değildir

Posted in Ölüm - Ecel, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Kabir Hakkında Herşey, Soru Ve Cevaplar, Türkiye, İlginç | Etiketler: | Leave a Comment »

Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2007

Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar

Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar

Ehl-i Kitap, Hz. Süleyman’ı peygamber olarak tanımaz. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes’ te daima “kral” olarak bahsedilir (Örnek olarak bkz. I. Krallar, 10/23; 11/1). Kur’an-ı Kerim ise Süleyman (a.s.)’ı vahye mazhar olmuş peygamberler arasında sayar (4/Nisâ, 163).

Kendisine Allah tarafından bahşedilen nimetlerden bazılarını dile getirir:

1- Kuş Dilini Bilmesi:

Kur’an, bu konuda şöyle der: “Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.” (27/Neml, 16) Kuşların, hayvanların dilini bilmesi, Hz. Süleyman’a Allah’ın bahşettiği bir mûcizeydi. Ona bu mûcize sâyesinde, kuşların hislerindeki münâsebetleri sezecek kadar derin ve uzaklardaki cüz’î şeylere nüfuz edecek kadar yüksek bir his ve idrâkle birlikte, aynı zamanda kuşların tabiatı olan “uçma”nın ilmi öğretilmişti (Elmalılı, Eser Y. V/3666). Hz. Süleyman’a kuş dilinin öğretilmesi kesin olmakla birlikte, işin detayları ve nasıl olduğu bizce meçhuldür.

2- Hz. Süleyman’ın Atları:

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın atlarından şu şekilde bahsediyor: “Öğleden sonra kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını yere diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu. Süleyman, ‘gerçekte ben mal (yani at) sevgisine, Rabbimi anmayı sağladığı için düştüm’ dedi. Nihayet bu atlar koşup gözden kayboldukları zaman, ‘onları bana getirin!’ dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” (38/Sâd, 31-33) Atın üç ayağını yere basıp dördüncünün tırnağını dikerek duruşu, en güzel duruşu ifade eder ki bu hal ekseriya safkan Arap atlarında görülür. Âyette bir de Süleyman (a.s.)’ın atlarının güzel koştuğuna işaret edilmiştir. En fazla beğenilip övülen iki sıfatı dile getirilen bu atların sayısı hakkında 20’den 20 bin’e kadar, cinsi hakkında da savaş atından kanatlı olmasına kadar hayli değişik rivâyetler vardır ki, bu tür rivâyetlerin Hz. Peygamber’den mervî sahih haberler olmadığı için, sadece abartı ve masalımsı unsurların boyutları açısından değerlendirmelidir. At sevgisi fıtrîdir, salma atlara karşı düşkünlük insanlara çekici kılınmış, süslü gösterilmiştir (3/Âl-i İmrân, 14). Mü’minlerin düşmanlara karşı, onları korkutacak şekilde, gücü yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlaması Kur’an’ın emridir (8/Enfâl, 60). Peygamberimiz (s.a.s.) de, kıyâmete kadar “at”ta hayır olduğunu belirtir (Buhârî, Cihad 43; Müslim, İmâre 96; Muvattâ, Cihad 44).

3- Hz. Süleyman’ın Üç Duâsı:

Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, Süleyman (a.s.) Beytü’l-Makdis’i yapıp bitirdiği zaman Allah’tan:

a) Allah’ın hükmüne uygun hüküm; İnsanlar arasındaki dâvâ konusu problemlerde ve ictihada dayanan hususlarda Allah’ın kendisini doğruya ulaştırması,

b) Kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak mülk ve saltanat;

c) Mescidine ibâdet niyetiyle girecek herkesin, anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından arınmasını dilemiş ve bu dilekleri kabul edilmiştir. (Nesâî, Mesâcid 6; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 196; K. Sitte, 12/357). Bu hadisin başka varyantlarındaki ifadeye göre Süleyman (a.s.)’a ilk iki dileği verilmiştir. Hz. Peygamber, “sonuncu dileğin biz (Muhammed ümmetin)e verilmesini umarız” (İbn Mâce, İkame 196; Ahmed bin Hanbel, II/176; K. Sitte Terc, 17/103) buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerim Hz. Süleyman’a ait bu dileklerden ikisine temas eder. Şöyle ki: Gece vakti çobansız bir sürünün bir tarlada meydana getirdiği zararla ilgili olarak Hz. Dâvud ve oğlu Hz. Süleyman ayrı ayrı hüküm vermişlerdi. Meselenin çözümü Allah tarafından Süleyman (a.s.)’a anlatılmıştı: “Bir zaman Dâvud ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece Süleyman’ın bunu (dâvâ konusunu, daha derinden) anlamasını Biz sağladık. Bununla birlikte Biz, onların her birine hüküm (sağlam bir muhâkeme gücü, hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik.” (21/Enbiyâ, 78-79). Tefsirlerde anlatıldığına göre, ekin sahibi ile koyun sürüsü sahipleri arasındaki dâvâda hâkimlik yapan Dâvud (a.s.) ile Süleyman (a.s.), farklı hükümler vermişlerdi. Hz. Dâvud, tahrip edilen ekinin kıymetinin, koyunların kıymetine denk olduğunu göz önüne alarak, koyunların ekin sahibine tazminat olarak verilmesine hükmetmişti. Oğlu Süleyman ise, şu hükme varmıştı: Ekin tarlası koyun sahiplerine verilmeli, onlar ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli, tarlası eski bakımlı haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlandırılmalıdır. Hz. Dâvud, oğlunun bu ictihâdını beğenerek kendi görüşünden vazgeçmişti.

Kur’an ikinci dileğe şöyle temas eder:

“Süleyman, ‘Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.” (38/Sâd, 35) Hz. Süleyman’ın bu dileğine nâil olduğuna müteâkip âyetler işaret eder. Ayrıca Hz. Peygamber’in, birçok hadis mecmuasında yer alan bir vâkıası da bunu teyid eder: Peygamberimiz, namaz kıldığı esnâda, ibâdetine engel olmak için kendisine hücum eden cin tâifesinden bir ifriti zararsız hale getirdikten sonra onu mescidin direklerinden birine bağlamayı ve ashâbına göstermeyi düşünmüş, fakat kardeşi Süleyman peygamberin duâsını hatırladığı için bundan vazgeçmiştir (Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39, 40; Nesâî, Sehiv 19).

Mevsuk hadislerde bir de yine Dâvud (a.s.)’la oğlu Süleyman (a.s.) arasında geçmiş fetvâ konusu başka bir olaya yer verilir. Bir çocuk üzerinde hak iddia eden iki anne arasında geçen olayla ilgili hükümde de yine Hz. Süleyman haklı çıkmıştır.

Olay şöyledir:

“Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde iki oğlan çocuğu (bebek) vardı. Yolda giderlerken, bir kurt gelip kadınlardan birinin (büyük kadının) çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine büyük kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına: ‘Kurt, senin çocuğunu götürdü’ dedi. Öbür kadın: ‘Hayır, senin çocuğunu götürdü!’ dedi. Nihayet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Dâvud (a.s.)’a mürâcaat ettiler. Dâvud (a.s.) da, çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti. (Daha sonra kadınlar) muhâkemeden çıkıp Dâvud (a.s.)’un oğlu Süleyman (a.s.)’a gittiler. Dâvud(a.s.)’un hükmünü söylediler. Süleyman (a.s.) da: ‘Bana bir bıçak getirin!’ Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!’ dedi. Bunun üzerine küçük kadın: ‘Aman, sakın öyle yapma! Allah sana rahmet etsin! Çocuk bu kadınındır’ dedi. Bunun üzerine Süleyman (a.s.), çocuğun (kesilmesine şiddetli tepki gösteren ve hayatta kalması için kendi analığından fedâkârlık gösteren) küçük kadına âit olduğuna hükmetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 40, Ferâiz 30; Müslim, Akdiye 20; Nesâî, Kudât 14; K. Sitte, 12/355-356)

4- Rüzgârın Emrine Verilmesi:

Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “İçinde bereketler yarattığımız kutlu ülkeye doğru onun emriyle esip gitsin diye kasırga (gibi esen zorlu) rüzgârı Süleyman’ın emrine Biz verdik. Çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.” (21/Enbiyâ, 81) Başka bir âyet, bu rüzgârın Süleyman (a.s.)’ı sabahtan öğleye ve öğleden akşama kadarki zaman içerisinde, yürüyüşle birer aylık mesâfeye (takriben 900 km.) götürdüğünü beyan eder (34/Sebe’, 12). Rüzgârın Hz. Süleyman’ın emrine âmâde kılınması konusunda pek çok rivâyet vardır ve bu rivâyetlerde hâkim unsur isrâiliyattır; bu rivâyetlerden sakınmak evlâ, Kur’an’ın nassı ile yetinmek en sağlam yoldur (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 10/160). Eski tefsir, kasasu’l-enbiyâ ve tarih kitaplarımız isrâiliyat kaynaklı akla mantığa ters rivâyetlerle maalesef doludur. Hz. Süleyman, bu anlatımlarda tevhid peygamberi vasfından ziyade bir masal kahramanı, efsânevî destansı kişi hüviyetindedir. Hakikatini bilmediğimiz ve tahkikten de uzak olduğumuz bu tür hurâfelere girmemek gerekir.

5- Hz. Süleyman’a Verilen “Aynü’l-Kıtr”:

Sebe’ sûresinin 12. âyetinde Allah. “aynü’l-kıtr’ı ona sel gibi akıttık” buyurur. Bütün müfessirler bunun “erimiş bakır madeni” olduğunda müttefiktirler. (Bu âyette geçen “aynü’l-kıtr”ın petrol olduğunu iddia edenler varsa da bu, hiçbir delile dayanmayan hayali bir görüştür.) Bu sâyede Hz. Süleyman kendisine lâzım olan binaları, âlet ve edevâtı, muhtemelen ordusunun techizatını kolaylıkla yapmaya ve temin etmeye muvaffak olmuştur. Bakır madeni bir mûcize olarak Hz. Süleyman’a cidden bir pınar gibi mi akıtıldı, yoksa bu, Süleyman (a.s.)’ın ilim ve fen yardımıyla bakırı eritmesinden kinâye midir? Bu soru da zihinleri meşgul etmiştir. Bu iki ayrı görüşü savunan iki büyük müfessiri örnek olarak verebiliriz: Fahreddin Râzi, bu işi mûcize olarak düşünmeyenleri kınar ve bunları inanç zayıflığı ve Allah’ın kudretine itimatsızlıkla itham eder. Elmalılı ise, bakırın ilim ve sanatla akıtılmış olmasını peygamberlik makamı için daha mühim görür (Elmalılı, Eser Y. VI/3951).

6- Timsaller/Heykeller ve Dalgıçlar:

Kur’ân-ı Kerim, Süleyman (a.s.)’a iş gören bazı cinlerin râm edildiğini bildirir ki bunlar, ona, mihrablar (mescidler), timsaller/heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar, sâbit kazanlar yaparlardı (34/Sebe’, 12-13).

Timsâl: Canlı veya cansız bir şeyin aslına benzer biçimde yapılan herhangi bir sûreti, heykelidir. Cinlerin Hz. Süleyman için yaptıkları, onların aynı zamanda sanatkâr ve ellerine iş yakışır, belli bir seviyede hesap kitap, ilim-irfan sahibi olduklarını ifade eder. Ve yine aynı âyetler Hz. Süleyman’ın halka son derece şefkatli, onların huzurunu ön planda tutan ve düşünen bir kişi olduğunu da ifade ederler. İri iri çanaklar, havuz büyüklüğünde yerinden kalkmaz çömlek, tencere ve kazan gibi kapların yapılması, Hz. Süleyman’ın fakir dostu olduğunu, kurulan muazzam sofralarda halkın ağırlandığını ifade eder (Elmalılı, VI/3953).

Kur’ân-ı Kerim Hz. Süleyman’a şeytanlardan bina ustaları, dalgıçlar ve fesatlarına meydan verilmeyecek bir sûrette sıkı kontrole tâbi olan diğerlerinin de râm edildiğini bildirir (38/Sâd, 37-38) ki, rivâyetlere göre dalgıçlar, Hz. Süleyman’a denizlerde bulunan her çeşit süs eşyasını, cevher ve incileri bulup çıkarırlardı. Şeytanların Hz. Süleyman’ın emrine râm edilmesinden sonra onun için yaptıkları ve bunların nelerden ibaret oldukları yolunda birçok rivâyet varsa da, bunlara itibar etmemek, Kur’an’ın nassı ile yetinmek ve dolayısıyla hurâfelere dalmamak en hayırlı iştir (Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 12/390).

Hz. Süleyman ve Nemle (Karınca):

Hz. Süleyman maiyetiyle bir sefere çıktığında yolları “karınca vâdisi”ne uğrar; ya da karıncaların olduğu bir vâdiden geçerler. Süleyman ve ordusunun kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu gören bir nemle/karınca (muhtemelen reis durumunda olan, arkadaşlarını uyarır): “Nihayet karınca(larla dolu bir) vâdiye geldikleri zaman, bir karınca, ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi.” (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih amel yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle, beni sâlih (dürüst ve erdemli) kullarının arasına kat.” (27/Neml, 18-19) Bu âyetlerde bir karıncanın, kendi hemcinslerini, Süleyman (a.s.)’ın ordusu tarafından çiğnenmesinler diye uyardığını görüyoruz. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bunun dışında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Buna rağmen tarih ve tefsir kitaplarına konuyla ilgili yığın yığın mâlûmat dercedilmiştir.

Hz. Süleyman’ın Kürsüsüne Atılan Ceset:

Süleyman (a.s.)’la ilgili olarak bir âyette şöyle buyrulur: “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.” (38/Sâd, 34) Kürsüye atılan “ceset” konusu müfessirleri çok meşgul etmiş ve buna dair hayli değişik izahlara yer verilmiştir.

Kur’an’da anılan bu cesedin ne olduğu ve bundan neyin kastedildiği kesin olarak belli değildir. Konu ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den de bir açıklama yoktur. Hurâfelerden uzak kalmak düşüncesiyle bazı müfessirler cesetten maksadın hadislerde bahis konusu edilen “yarım çocuk” olduğunu ifade ediyorlarsa da bunda da kesinlik yoktur ve bazı yönleriyle tenkide müsaittir. Âyette Hz. Süleyman’ın fitneye düşürüldüğü ve kürsüsüne bir cesedin atıldığı bildirildiğine göre böyle bir şey olmuş demektir. Ama bunun, şu veya bu diye kestirilip atılmasına imkân yoktur. Muhtemelen Hz. Süleyman’ın Beytü’l-Makdis’i yaptırdığı sırada inşaat işlerinde çalıştırdığı sanatkârlar içinde, çeşitli hilelere vâkıf dessas kişiler vardı. Bu şeytanların veya şeytan ruhluların planladıkları bir ihtilâl yüzünden Hz. Süleyman bir müddet nüfûzunu yitirmiş veya tahtından uzaklaşmış, bu sûretle tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı işgal edilip, ona muayyen bir zaman için heykel gibi birisi oturtulmuş olabilir.

Hz. Süleyman’ın Mülkünün Genişliği:

Hz. Süleyman Cenâb-ı Hak’tan kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat istemişti. Kur’an, onun duâsının kabul edildiğini ve dileğine nâil olduğunu haber verir (38/Sâd, 35-40). Bahis konusu mülkün daha ziyade mânevî mülk olduğu ve mânevî varlıklara tasarrufta bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bilindiği gibi Hz. Süleyman, peygamber olması yanında aynı zamanda bir kraldı. Kral, coğrafî bir vatan üzerinde hükmeden kişi olduğuna göre Hz. Süleyman da bundan hâriç tutulamaz. Bugünkü Filistin’le Ürdün’ün tamamı ve Sûriye’nin bir kısmını içine alan topraklarında hüküm sürdüğünü tarihî bilgilerden ve ilgili haberlerden öğrendiğimiz Süleyman (a.s.)’ın hükmettiği topraklar hakkında aşırı büyüklüklere ve abartılı tasvirlere yer verildiğini görüyoruz.

Posted in H.z Süleyman, Peygamberler | Leave a Comment »

HAZRET-i iBRAHiM ve GERÇEK BABASI ve HAYATI

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2007

İbrahim Aleyhisselamın ateşe atılması,ibrahim ,HAZRET-i iBRAHiM ve GERÇEK BABASI,copy

HAZRET-i iBRAHiM ve GERÇEK BABASI

EY ATEŞ; İBRAHİM’E KARŞI SERİN VE ZARARSIZ OL!..” Enbiya; 9

Hazret-i İbrahim, Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde isminden çokça bahsedilen ulu’l azm bir peygamberdir. Sevgili Peygamberimizden sonra peygamberlerin ve insanların en üstünüdür. Allahü Teala, ona halilim/dostum diye hitab etmiştir. Bu sebeple Halilü’r rahman olarak zikredilir. Soyundan pek çok peygamber geldiği için Ebu’l Enbiya/peygamberlerin babası olarak isimlendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de; çok içli, yumuşak huylu, kendisini Allah’a vermiş, vefakar, görevini tam yapmış olarak övülmüştür. Bir başka özelliği de misafirperverliği idi. Kurduğu sofralarda hiçbir şeyi eksik etmez, kimseyi boş çevirmezdi. Halil İbrahim Sofrası deyimi bu sebeple ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Ebu’l Edyaf/Misafirler babası olarak ta tanınmıştı. Sevgili Peygamberimizin soyu anne ve babası tarafından İbrahim aleyhisselama dayanmaktadır.

HAYATI

Mezopotamya ve civarında hüküm süren Nemrud zamanında dünyaya gelir. Nemrud, şahıs ismi olmayıp tıpkı firavn, şah vb. gibi bir ünvandır. Asıl ismi kaynaklarda değişik olarak bildirilmektedir. Ancak yeryüzünde ilk cihan devletini kurmuş olduğunu öğreniyoruz.

Nemrud, saltanatının ilk yıllarında halkına adalet ve insaf ile muamele eder. Sonradan kendisini ilah ilan edecek kadar sapıtır. Bu durumu şu ayet-i kerîmeden öğrenebiliyoruz. “Allah kendisine mülk ve saltanat verince (azarak) İbrahim ve Rabbi hakkında mücadele edeni görmedin mi?”

Antik bir duvar resminde krala secde edenler

Nemrud, gördüğü bir rüya üzerine yakınlarına danışır. İlk birkaç batında doğacak çocuklardan birinin Nemrud’un saltanatını yok edeceği iddiasıyla erkek çocuk doğumunun yasaklanmasına karar verilir. Erkek doğan bebekler imha edilirler. Bu emrin verildiği sırada Hazret-i İbrahim’in annesi hamiledir ve kocası vefat ettiği için kayınbiraderi Azer’in himayesindedir. Katliamın sürdüğü bir sırada gizli bir mağarada çocuğunu dünyaya getirir.

Burada büyür. Mağaradan çıktıktan sonra insanların güneş, ay ve venüs gezegenine tapındıklarını görünce bu cisimleri gözler ve “Bunlar benim Rabbim olamaz. Ben batanları sevmem” diyerek Nemrud idaresindeki putperest sistemi kökünden reddeder.

İbrahim aleyhisselamın üvey babası Azer, aynı zamanda puthane idarecisiydi. Geçimini put/heykel ticareti yaparak sağlıyordu. Putların satış yerine götürülmesinde İbrahim aleyhisselamın da yardımcı olduğunu görüyoruz ancak bir farkla ki o, putların boyunlarına ip bağlayarak sürüye sürüye satış noktasına götürüyordu. Bazen de bir su kenarında putların kafasını suya sokarak; “Susamışsınızdır, için…” diyerek alay ediyordu. Böyle yapmakla taş ve tahta parçalarının hiç bir kıymeti olmadığını halka göstermek istiyordu. O günkü küfür sisteminin bir parçası olan üvey babası Azer’i de ikaz ederek sonsuz azaba düşmemesi için yalvarıyordu.

Bir gün, kavmin bayram yerinde eğlendiği bir sırada, kimsenin olmadığı bir anı kollayıp, Azer’in idare ettiği tapınağa girer. Bütün putların kafasını kırar ve elindeki baltayı da en büyük putun yanına bırakarak puthaneyi terkeder. İnsanlar bayram yerinden döndüklerinde yıkıntıları görünce feryad ederler. Kısa sürede bu işin Hazret-i İbrahim tarafından yapıldığı anlaşılarak yakalanır. Sorgulaması esnasında aralarında şu konuşma geçer; “Belki bunu, onların büyüğü yapmıştır. Sorun o küçük putlara, konuşabiliyorlarsa cevap versinler. Bunun üzerine (halkın kafası karışır) kalpleri ile tefekkür ederek birbirlerine; “Doğrusu siz konuşamayan, işitmeyen şeylere tapmakla zalimlerden olmuşsunuz.” derler. Fakat sonra tekrar eski küfür ve isyanlarına dönerek (İbrahim’e); Sen de biliyorsun ki, bu putlar konuşamazlar. Niçin onlara sormamızı istiyorsun? deyince İbrahim şöyle cevap verir; O halde Allah’ı bırakıp ta size hiçbir fayda vermeyecek olan şeylere tapıyorsunuz. Yazıklar olsun size ve taptığınız putlara. Hala akıllanmayacak mısınız?..”

Bu konuşmalardan sonra Nemrud girer devreye ve Hazret-i İbrahim’i köşeye sıkıştırmaya kalkarak halkın gözünde aciz duruma düşürmek ister. Bu olayı Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır; “Allah, kendisine mülk ve saltanat verdi diye azarak İbrahim ile Rabbi hakkında mücadele edeni görmedin mi? İbrahim ona; “Benim Rabbim hem diriltir, hem de öldürür” dediği zaman o (Nemrud); “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim; “Allahü teala güneşi doğdan getiriyor, sen de batıdan getir bakalım” deyince o kafir şaşırıp tutuldu. Allah, zalim topluluğu başarılı kılmaz.”

Bütün bu olanlar putperest toplumun içine bir bomba gibi düşmüştür. Nemrud ve ileri gelenler halkın önünde rezil olmuşlardır. Bunun, devleti sarsacak boyutlara ulaşmasından korkan Nemrud derhal emrini verir; Hazret-i İbrahim ateşe atılacaktır. Vakit geçirmeden hazırlıklara başlanır ve devasa bir ateş yakılır. Sıcaklıktan yanına yaklaşılamadığı için Hazret-i İbrahim mancınıkla ateşin içine atılacaktır. Halkın gözü önünde işlenecek bu cinayetle İbrahim aleyhisselamın Nemrud rejimi için tehlikeli olan fikirleri de yakılmış olacaktı. Bütün hazırlıklar bittikten sonra Hazret-i İbrahim ateşe atılır. Nemrud ve avanesi, büyük bir tehlikeden kurtulduklarına sevinerek işlerine dönerler. Oysa onların akıllarının ucundan bile geçmeyecek bir mucize gerçekleşir. Hazret-i İbrahim daha ateşin içine düşmeden Allahü tealanın emri gelir; “Ey ateş, İbrahim’e serin ve selametli ol!..” Ateş, yakma özelliğini kaybeder. Abdullah b. Abbâs hazretleri; Eğer Allahü teala, serin ol emrinden sonra selametli ol emrini vermemiş olsaydı, bu sefer ateş, soğukluğuyla Hazret-i İbrahim’i yakardı demiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bu olayı anlatırken; “Onun ateşten kurtulmasında iman edecek bir topluluk için şüphe götürmez ibretler vardır” buyurmaktadır. Modern bilim soğuk ateşin de cisimleri yaktığını son yüzyılda öğrenmişti.

Ateşin sönmesi bir kaç gün sürer. Alevler yok olmaya başladığında Hazret-i İbrahim’in korkunç ateşin içinde sağ olarak durduğunu görerek Nemrud’a haber verirler. Nemrud bu olay üzerine Hazret-i İbrahim’le uğraşmak istemez. Ancak iman etmediği gibi onun yaptığı tebliğe de izin vermez. Apaçık görülen bu mucize karşısında bile toplumun büyük bir kesimi suskun ve kayıtsız kalır. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam; “Ben kavmimin arasından Rabbimin emrettiği yere hicret edeceğim. Şüphe yok ki; Allahü teala azizdir. Herşeye üstündür. Hakîmdir, hükmünde hikmet sahibidir” diyerek hanımı Sârâ, kardeşinin oğlu Hazret-i Lût ve kendisine inanan küçük bir toplulukla birlikte hicret eder.

Kaynaklar, Hazret-i İbrahim’in bir süre ortadoğuda dolaştığını, bir süre Filistin’de ikamet ettiğini ve sonra Mısır’a gittiğini yazar. Bu sırada yolda Lût aleyhisselam peygamberlikle şereflenir ve Filistin’in Ğor diyarına gider.

Bu sırada geride kalan Nemrud ve putperest halkı acı bir sürpriz bekliyordur. Nereden geldikleri anlaşılamayan milyarlarca sivrisinek kara bir bulut gibi başkenti kaplar. İnsanlar sokağa çıkamaz hale gelir. Sıkı sıkıya kapandıkları halde evlerinde de rahat edemezler. Üretim durur. Sosyal hayat yok olur. Nemrud da bu felaketten arslan payını alır. Sivrisineklerden arındırılmış bir odada uyurken burnuna kaçan bir sivrisinek günlerce ona kan kusturur. Yaratılmışların en acizlerinden olan minik sivrisinek Nemrud’un burnundan girerek beynine yakın bir bölgeye yerleşir. Onun için burası, her türlü tehlikeden uzaktır ve çevresindeki yüzlerce kılcal damar, birer şerbet ve bal akıtan nehir gibidir. Nemrud, kafasının içindeki dayanılmaz kaşıntının sebebini bilemez. Izdırabını ancak ucuna keçe sarılmış topuzlarda arar. Kaşıntı oldukça hizmetçilerine topuzla başına vurmalarını emreder. Bu azap haftalarca sürer ve bir gün dayanamaz ölür. Bu sırada başkentte sivrisinek felaketi de son bulmuştur. Devletin ileri gelenleri Nemrud’un bu halini merak ettiklerinden cesedinde otopsi yaptırırlar. Kafatası açıldığında içinden, kocaman bir hamam böceği haline gelmiş sivrisinek çıkar. Allahü teala, kibir ve azamet sahibi geçinen bir insanın bu dünyadaki cezasını küçücük bir mahlukuyle vermiştir. Nemrud öldüğünde devletin sınırları ortadoğunun tamamını kaplıyordu. Ama kudreti, o zamanki dünyanın tamamına hakim durumdaydı. Güç ve kudretin zirvesindeyken tepetaklak olmuştu. Onun ölmesiyle devleti parçalanıp dağılıverdi.

İbrahim aleyhisselam bütün ortadoğuyu dolaştıktan sonra bir süre Filistin’de oturur. Daha sonra yanında hanımı olduğu halde Mısır’a gider. Mısır’da hükümdar olarak Sâruk veya Sînân adı verilen müstebit birisi vardır. Güzel bir kadın gördüğü zaman hemen el koyardı. Eğer evli ise kocasını öldürtürdü. İbrahim aleyhisselamın hanımı Hazret-i Sâre, çok güzel olup hüsn-ü cemal sahibi idi. Görevliler hemen hükümdara haber gönderirler. Hükümdarın adamları gelerek Hazret-i İbrahim’e; “Yanındaki kadın neyin oluyor?” diye sorunca; “Kızkardeşim olur” cevabını verir. Daha sonra Hazret-i Sare’nin yanına giderek; “Sakın beni yalanlama, öyle bir yerdeyiz ki burada senden ve benden başka Allah’a inanan yok. Bu nedenle sen benim dinde kardeşimsin. Asla korkma, Allahü Teala bizimledir. Bize zarar gelmeyecektir” dedi. Bu hazin olayı Efendimiz özetle şöyle anlatmıştır; Hazret-i Sârâ görevliler tarafından saraya götürülür. Hükümdar ona sarkıntılık etmeye kalkınca nefesi daralarak yere düşer ve debelenmeye başlar. Bu hal bir kaç kere tekrar eder. Sonuncusunda Hazret-i Sare’ye yalvararak bu durumdan kurtulmayı ister. O da; “Ya Rabbi, bu adam ölürse benden bilirler” diyerek dua edince hükümdar kurtulur. Derhal adamlarına emir vererek; “Siz bana insan değil bir şeytan getirmişsiniz. Bu kadını benim topraklarımdan çıkarın. Kendisine Hacer’i de hizmetçi olarak verin” der.

Hazret-i Sârâ, Hacer’i de yanına alarak İbrahim aleyhisselamın yanına giderek durumu anlatır. Mısır hükümdarının Hacer’i seçmesinin sebebi, kendi kültürüne uymadığındandı. Nitekim Hazret-i Hâcer, asil bir yaratılışa sahip olduğunu, Mısırlıların ahlaksızlıklarından uzak durduğunu gösterecektir.

Burada bir parantez açarak olayın Kitab-ı Mukaddes’teki yansımasına bakalım. Tevrat’ta bu olay, hükümdarın Hazret-i Sârâ’ya el koyduğu ve İbrahim aleyhisselamın da uygun gördüğü şeklinde anlatılır. Bu satırlar mukaddes olan Tevrat’ın hahamlar tarafından nasıl tahrif edildiğinin göstergesidir. Şerefsiz bir hayat süren bazı yahudi yöneticiler ve din adamları, ulu’l azm bir peygamberi kendileri gibi zannederek olayı, yüz kızartıcı bir şekle sokmuşlardır. Bu tahrifler sonunda, dönemin yöneticilerinden yüklü bahşişler almışlardı. Efendimiz bu olayı anlatırlarken yahudilerin bu şerefsizliklerini yüzlerine çarpmaktadır.

Hazret-i İbrahim, ailesi ve Hâcer ile birlikte Filistin’e yerleşir. Burada, Allahü tealanın bereketi ile çok zengin olur. Bunun yanında etrafa silahlı birlikler gönderecek kadar güç sahibi de olmuştur.

İbrahim aleyhisselam bir gün dere kenarında bir hayvan leşi görür. Etrafına toplanmış yüzlerce hayvancık leşi parçalamakla meşguldür. Onları seyrederken, zerreler halinde dağılan ve herbiri başka başka yerlere giden bir hayvanın ahirette nasıl dirileceğini düşünür. Bunu gözleriyle görmek ister. Allahü teala ona dört ayrı kuş almasını, onları parçalamasını ve her bir parçasını değişik dağ başlarına koymasını ve daha sonra da çağırmasını ister. İbrahim aleyhisselam bunları aynen uyguladığında kuşların dirilerek kendisine geldiği görür.

Bu sırada, Hazret-i İbrahim’in yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hiç çocuğu olmamıştı. Allahü tealaya; “Ey Rabbim, bana salihlerden bir oğul bağışla ki, davet ve taatte yardımcım ve gurbette munisim olsun” diye dua eder. Hazret-i Sârâ, İbrahim aleyhisselamı sevindirmek için Hacer’le evlenmesine izin verir. Bu evlilikten Hazret-i İsmail doğar. İbrahim aleyhisselamdaki Muhammedî nurun önce Hazret-i Hâcer’e, sonra da Hazret-i İsmaile geçtiğini gören Hazret-i Sârâ gayrete gelir ve her ikisini de götürüp bir yere bırakmasını ister. İlahi emir de buna uygun gelir. Hanımı Hâcer ve ile oğlu İsmail’i yanına alarak yola çıkar. Bir ay süren yolculuktan sonra, her ikisini de o günlerde ıssız ve çorak bir yer olan Mekke Vadisi’ne bırakır. Daha sonra tekrar Filistin’e döner.

İbrahim aleyhisselam, sonraki yıllarda bir kaç kez Mekke’ye ziyarete gelir. Bu ziyaretlerden birisinde kurban olayı, bir diğerinde ise Kabenin inşası ve haccın yapılışı gerçekleşir.

Bu sırada Hazret-i İbrahim ve hanımı Sârâ’nın yaşları hayli ilerlemiştir. Bir gün ziyaretlerine bir kaç genç gelir. Bu gençlere kızarmış bir buzağı ikram eden İbrahim aleyhisselam, yemeklere el sürülmediğini görünce telaşlanır. Sonra anlaşıldığı üzere bu gençler Cebrâil aleyhisselam ve bazı meleklerdir. Görevleri Lût kavmini yok etmektir. Bu sırada sohbet ederlerken melekler İshak aleyhisselamın müjdesini verirler. Bu müjde Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle geçmektedir; “Bir de ona sayihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik. Hem İbrahim’e, hem de İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin soyundan mümin olan da var, nefsine apaçık zulmeden kafir de var.”

İbrahim aleyhisselam, yurt edindiği Filistin’de İslamiyeti tebliğ eder. Kur’ân-ı Kerîm’in buna verdiği isim Hanifliktir ki bu; putları ve batıl olan şeyleri kökünden reddettiği içindir. Hazret-i İbrahim’e 10 suhuf nazil olmuştur ki bu kutsal vahiylerin çapını bilemiyoruz. Ancak Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerin yardımıyla içeriğini bilebiliyoruz ki bir kısmı şöyledir; “Kimse kimsenin günahını yüklenmez. İnsan için ancak ihlasla işlediği Sâlih ameller ve niyeti fayda verir. İnsana, çalışmasının karşılığı tam olarak verilecektir.”

İbrahim aleyhisselam Filistin’de vefat eder. Oğullarından Hazret-i İsmail Mekke ve civarında, Hazret-i İshak da Filistin topraklarında peygamber olarak babalarının şeriatini uyguladılar.

Posted in H.z İbrahim, Peygamberler | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: