Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 15 Kas 2007

Mirac Mucizesini Müşrikler Nasıl Karşıladı?

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

Fütuhu`l Gayb – Abdülkadir Geylani ( k.s.)Makkah_Islamic_Wallpaper_by_xtrememediaworx copy

Mirac Mucizesini Müşrikler Nasıl Karşıladı?

Rahman Rahim Allahin adi ile…
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

******
Mirac Mucizesini Müşrikler Nasıl Karşıladı?

Peygamber Efendimiz, Mirac sabahı halkın yanına gidip, onlara Miracını haber verdi. Her ne gördüyse serteser (baştan başa) anlattı. Maalesef imanı zayıf olanlardan bir kısmı buna inanmayıp irtidat etti ise de büyük ekseriyat bu mucizeye inandı ve imanları kuvvetlendi. Bunu aklıyla tartmağa kalkışanlar şaştılar, *Ya Muhammed (S.A.V.)! Buna delilin nedir? Biz bunun bir benzerini daha işitmedik* dediler.

Peygamber Efendimiz; *Buna delil, filanoğullarının devesine, filan vadide, filan yerde rastladım. Develerini kaçırmışlar arıyorlardı. Onları, develerine doğru kılavuzladım ve ben Şama yöneldim. Sonra dönüşümde Daphanana geldiğim zaman filanoğullarının kafilesine rastladım. Halkı uyur bir halde buldum. Onlara ait üzeri örtülü su kabının örtüsünü açıp içindeki suyu içtim. Yine üzerini eskisi gibi örttüm.

Başka bir delil de; sizlere ait bir kafileye Tenin yokuşunda rastladım ki, önde toprak renginde karamtırak bir deve vardı. Üzerinde iki çuval bulunuyordu. Birisi siyah, öbürü alaca renkli idi* dedi.

Halk, acele Seniyye mevkiine çıktılar. Başkaları gidip kavuşmadan kendilerine tarif edilen ilk deveyi karşıladılar. Deve aynen bildirildiği gibiydi. Su dolu kaplarını sordular. Onlar da su doldurup üzerini örttüklerini bildirdiler. Hemen su kabına bakıp, üzerini örttükleri gibi örtülü gördüler, fakat içinde hiç su bulamadılar.

Müşrikler, Mekkeye gelen başka kafilelerden de sordular. Onlar da; *Doğrudur. Vallahi biz anlattığı gibi, vadide dağıldığı zaman devemizi yakalayıncaya kadar, bizi kendisine çağıran bir insan sesini işitip deveye kadar götürüldük* dediler.

Peygamber Efendimize Mescid-i Aksayı tarif et denince; Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) Peygamber Efendimizin mubarek gözlerinin önüne getiriliverdi. Allah Rasulü, bir ekrandaki görüntü misali bakarak, kapılarını, pencerelerini hepsini birer birer saydı, tarif etti.

Buna rağmen Kureyş müşrikleri inat ve hasedlerinden dolayı inanmak istemiyorlardı. Mirac haberini kabule yanaşmadılar. Kibirlendiler. Miracı, akla baid görerek; *Kervanların bir ayda gidip, bir ayda döndüğü mesafeyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek?* dediler. Allahın herşeye kaadir olduğunu, kudretinin hudutsuzluğunu düşünemediler.

Peygamber Efendimiz de zaten onların kendisini inkar ile karşılayacaklarını biliyordu. Mirac gecesinde Hz.Peygamberimiz, Cebraile; *Kavmim beni tasdik etmez.* demiş.

Cebrail (A.S) de; *Seni, Ebu Bekir (R.A.) tasdik eder, O sıddıktır.* demişti.

Fakat, Mirac hadisesi, görüş ufku çok geniş olan Müslümanların, imanlarını kuvvetlendirdi. Hz.Ebu Bekir (R.A.) bunların başındaydı.
.

Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Namaz, Nasihat, Soru Ve Cevaplar, Türkiye | Etiketler: | Leave a Comment »

Hariciler Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

Hariciler Kimdir ,Al-Hamdu-Lillah-by-Muslima78692-on-DeviantART1 copy

Hariciler Kimdir ?

Hariciler, Hz. Ali döneminde meydana gelen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkarlar. Hz. Ali ve Hz. Muaviye taraftarları arasında meydana gelen bu savaşta, Hz. Muaviye taraftarları yenileceklerini anlayınca mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takarlar, “aramızda Kuran hakem olsun” derler. Bunun üzerine çatışmalar durur, görüşmeler başlar.

İşte bu “hakem olayından” sonra bir kısım insanlar “sen insanları hakem olarak kabul ettin. Halbuki hüküm ancak Allahındır” diyerek Hz. Alinin saflarından ayrılırlar. (1) Bunlara “hariciler” denir.

Ayetten muktebes “Hüküm ancak Allahındır”(2) cümlesi haricilerin sloganı haline gelir. Hatta bir gün Hz. Ali halka hitabederken haricilerden biri kalkar,”ey Ali! Allahın Dinine insanları ortak kıldın. Hüküm ancak Allahındır” der. Bunun üzerine her taraftan “Hüküm ancak Allahın!”, “Hüküm ancak Allahın!” sesleri yükselir. Hz. Ali buna mukabil şöyle der: “Hak bir söz. Fakat bununla batıl murat ediliyor.” (3)

Birgün Hz. Peygamber ganimet dağıtırken biri çıkar, “ya Muhammed, adil ol! Adaletle dağıtmadın!” der. Kıpkırmızı olan Hz. Peygamber “Ben adil olmazsam daha kim adil olur?” der ve şunu bildirir: “Dikkat edin, bunun neslinden (bu cinsten) ilerde bir kavim zuhur edecek. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar.” (4)

İşte hariciler bu hadisin çizdiği çerçevede insanlardır. İslam kahramanı Hz. Aliyi bile tekfirden çekinmemişlerdir. Aslında ibadete düşkündürler. Hz. Peygamberin tarifiyle, “sizden biri onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu küçük görür. Lakin onların imanı boğazlarını aşmaz.” (5)Şatıbînin yorumuyla, yani okuduklarını anlamazlar. (6)

Hz. Ali, İbn-i Abbası haricilere elçi olarak gönderir. Onlar “Hüküm ancak Allahın!” dediklerinde İbn-i Abbas “evet der, hüküm ancak Allahın. Fakat Allah karı- koca arasındaki geçimsizlikte hakem tayinini istemiştir. (7) Keza, ihramlı iken avlanan hakkında yine hakem tayin etmiştir. (8) Dolayısıyla karı- koca ve av meselesinde hakem tayin etmek mi önce gelir, yoksa ümmeti ilgilendiren bir meselede mi?” (9)

Hariciler genelde çöl araplarıdır. İslam öncesinde fakir bir halde yaşamışlardır. Çölde yaşamaya devam ettiklerinden İslama girince de ekonomik durumları iyileşmez. Bunların fikirleri basit, tasavvurları dardı. Bu yüzden dinde mutaasıp, muhakeme-i diniyede noksan idiler. Çabuk öfkeleniyorlar, kolaylıkla infiale kapılıyorlardı. Yaşadıkları çöl misali, sert tabiatlı, katı kalbli idiler. (10)

Hariciler, mücadelelerini dahili yapmışlar, gayr-i müslimler yerine müslümanlarla uğraşmışlardır. (11)

-Hoşgörüsüzlük,
-Fanatiklik,
-Kendinden olmayanlar kapıları kapatmak,
-Kaba kuvvete, şiddete başvurarak politik değişmeyi etkilemek,
-Dar kafalılık bunların en belirgin özelliklerindendir. (12)

Hariciler her günahı küfür olarak kabul ederler. Büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde olacağını söylerler. (13) Onlara göre küfür- iman ortası yoktur. (14) Amelin imandan bir cüz olduğunu söylerler. Müşrikler ve kafirler hakkında inen ayetlerin zahiri manalarından hareketle hüküm çıkarırlar. (15)

Mesela, “Ona bir yol bulan için beytullahı haccetmek Allahın insanlar üzerinde hakkıdır. Kim de inkar ederse, şüphesiz Allah alemlerden müstağnidir”(16) ayetiyle, haccetmeyenin küfrüne hükmederler. Halbuki hüküm hac yapmayana değil, onu inkar edenedir. (17)

Keza, “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir”(18) ayetiyle fasıkın mümin olmadığına delil getirirler. (19) Allahın indirdiğini tasdik etmeyenin küfründe niza yok ise de, her günahkara küfür damgası basılması hiç de uygun değildir.

Üstteki ayetle ilgili şu gibi noktalara dikkat çekilmiştir:
-Bu ayet esas itibariyle Yahudilerle ilgilidir. (20) Fakat itibar sebeb-i nüzulün hususiliğine değil, lafzın umumi oluşunadır. (21)

-Allahın indirdiğiyle inkar ederek hükmetmeyenler kafirdir. Ancak, ikrar ederek hükmetmeyenler zalim ve fasık olurlar. (22)

-Hamdi Yazır, ayeti “Kim Onun hakimiyetini tanımazsa” şeklinde açıklarken, (23) Said Nursi, “kim Onun indirdiğini tasdik etmezse” tarzında yorumlar. (24) Mehmed Vehbi Efendi ise, “bilkülliye inkar ve hükm-ü ilahi olduğunu redle beraber hilafıyla hükmederse kafir olur” manasını verir ve şöyle devam eder: “Eğer ayetten maksat bu olmazsa Kuranın hilafında bir şey irtikap edenlerin kafir olmaları lazım gelirdi. Halbuki, hak olduğuna imanla beraber hilafını irtikap küfür değildir ve olamaz. Çünkü bilumum günahlar Kuranın hilafıdır. Günahtan hali bir fert tasavvur olunamaz. Eğer her günah irtikap eden kafir olsa, alemde mümin bulunmamak lazım gelir, bu ise batıldır.” (25)

Kanaatimizce şu nokta da mühimdir: “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir” ayetinden sonra,

Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir”(26)
“Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir”(27) hükümleri de vardır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin bir kısmı kafirlerdir, bir kısmı zalimlerdir, bir kısmı da fasıklardır. Mümin, zulüm işlemekle zalim, günaha girmekle fasık olur ama kafir olamaz. “Kafirler zalimlerin ta kendileridir”(28) hükmü bu noktada dikkat çekici bir ifadedir. Yani, kafir aynı zamanda zalimdir, hatta en büyük zalimdir. Fakat her zalim kafir değildir.

“Şüphesiz münafıklar fasıkların ta kendileridir”(29) ayetinde de benzeri bir üslup vardır. Yani, münafıklar aynı zamanda fasık insanlardır. Fakat her fasık münafık değildir.

İslam tarihinde ilk misallerini asr-ı saadette gördüğümüz harici tipler, sonraki devirlerde de kendini göstermiştir. (30) Taha Akyolun deyimiyle, “İslam içinde fanatik devrimci akımlar yeni hariciliktir.” (31) Rastgele önüne gelene kafir damgası basan, mücadelesini müslümanlarla yapan bu tipleri, her ne kadar isimleri harici olmasa da, günümüzde de görebilmek mümkündür.

Kaynaklar:

1-Şehristani, s. 106-107; Eşari, I, 167-168; İbnu Teymiye, Takıyyüddin, et-Tefsirul – Kebir, Darul- Kütübil- İlmiyye, Beyrut, 1988, II, 8-9; Şatıbi, Ebu İshak, el- Muvafakat fi Usuliş- Şeria, Beyrut, ts., III, 292; Ebu Zehra, Muhammed, Tarihul-Mezahibil-İslamiye, Darul-Fikril-Arabi, I, 65; Yemeni, Ebu Muhammed, Akaidu seles ves- Sebîne fırka, Tahkik: Muhammed Abdullah Zerban el-⁄amidi, Mektebetul- Ulûm vel- Hikem, Medine, 1414 h., I, 11-12; Kılavuz, s. 311
2-Enam, 57; Yusuf, 40, 67
3-Şehristani, s. 107 (dipnotta).
4-Buhari, Megazi, 61; Müslim, Zekat. 144-146; İbnu Hanbel, III, 4
5-Buhari, Menakıb, 25; Müslim, Zekat, 147; İbnu Mace, Mukaddime, 12
6-Şatıbî, el-İtisam, s. 403
7-“Eğer karı- koca arasının açılmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin” ayetine işarettir. Nisa, 35.
8-Maide, 95
9-Cevzi, İbnu Kayyim, İlamul- Muvakkiin an Rabbil – Alemin, Darul – Kütübil -İlmiyye, Beyrut, 1991, I, 163; Şatıbi, el- Muvafakat, III, 292
10-Bkz. Ebu Zehra, I, 68-69
11-Akyol, Taha, Haricilik ve Şia, Kubbealtı Neş. İst. 1988, s. 97
12-Fazlurrahman, İslam, Ter. Mehmet Aydın ve Mehmet Dağ, Selçuk Yay. Ank. 3. Bsk, s. 234
13-Eşari, I, 167-168
14-Taftezani, Şerhul – Akaid, s. 140-141
15-Bkz. Şatıbî, İtisam, s. 404; Koçyiğit, Talat, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, TDV. Yay. Ankara, 1989, s. 37-39
16-Al-i İmran, 97
17-Ebu Zehra, I, 71-73
18-Maide, 44
19-Alûsî, VI, 145
20-Süyuti, Dürrül- Mensur, II, 507
21-Râzî, Fahreddin, Mefatihul-Gayb (Tefsiru Kebir), Daru İhyait- Türasil-Arabi, XXII, 5
22-Maverdi, Ebul – Hasen, En- Nüketu vel- Uyun (Tefsirul- Maverdi), Darul-Kütübil-İlmiyye, Beyrut, 1992, II, 43. (İbnu Abbastan naklen.)
23-Yazır, III, 1690
24-Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neş. İst. 1991, s. 124
25-Vehbi, Mehmed, Büyük Kuran Tefsiri (Hülasatul- Beyan), Üçdal Neş. İst. III, 1231
26-Maide, 45
27-Maide, 47
28-Bakara, 254
29-Tevbe, 67
30-Bkz. Fazlurrahman, İslam, s. 238
31-Akyol, s. 241

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Kim Kimdir ? | Etiketler: | Leave a Comment »

Namazdan Kurtuluşun Yolu

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

Dua etmek,dua,islamic,muslim prayer,muslim women,

Namazdan Kurtuluşun Yolu

Bütün ibadetlerine yerine getirmeye çalışan bir adam varmış.Orucunu tutar,zekatını verir,insanlara yardım elini uzatmaktan hiç geri kalmazmış.Yalnız bu adamın bir kusuru varmış:

Namaz kılmak ona çok ağır gelirmiş,üşenirmiş.Bir gün varmış gitmiş çok büyük bir hocanın yanına.
Demiş ki:
Hocam ne yap et beni şu namazdan kurtar.Namaz kılmamak için ne yapmam gerekse söyle yapayım.Yeter ki şu namazdan kurtulayım demiş.

Hoca:
Ya evlat ben hiçbir yerde ne duydum ne işittim bu namazdan kurtuluş yok,borcun kılacaksın demiş.
Adam yalvarmış bul hocam diye.Hoca müddet istemiş adam gitmiş.
Aradan haftalar geçmiş,adam gelmiş:
Buldun mu hocam demiş,kurtulacak mıyım?
Hoca:Buldum evladım eğer şu 5 şarttan biri sana uyuyorsa Namaz dan mesul değilsin:

1.Ölü isen

2.Deli isen

3.Çocuk isen

4.Hayvan isen

5.Kafir isen…..

Tercih senin…
.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Mizah, Muhabbet, Namaz, Soru Ve Cevaplar, Türkiye, İlginç | Etiketler: | Leave a Comment »

Hadislerle Anne- Baba Hakkı…

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

muhasebe-i-nefis-hesaba-c3a7ekilmeden-kendimizi-hesaba-c3a7ekelim-tefekkur_by_mxdonence-d2t5fz3-copy copy

Hadislerle Anne- Baba Hakkı…

Anne-babaya öf bile demeyelim…

Hz. Ebu’d-Derdâ’nın (ra), şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işittim: “Anne-baba, Cennet’in orta kapısıdır. Artık sen o kapıyı ister zayi et, ister muhafaza et.” (Tirmizî, Birr, 3)

Rabbimiz bizi şöyle ikaz ediyor: “Rabb’in şöyle buyurdu:ALLAH’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme,öff!bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et:Yâ Rabbi, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur!” (İsrâ Sûresi, 17/23-24)

En çok kim hak sahibidir?

Efendimiz’in hadislerine baktığımızda anne hakkının baba hakkından üç misli fazla olduğunu öğreniyoruz.
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam gelerek: “Ey ALLAH’ın Resulü! İyi davranıp hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir?” diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam): “Annen!” diye cevap verdi. Adam: “Sonra kim?” dedi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: “Sonra kim?” dedi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: “Sonra kim?” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı.” Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1)

Abdullah İbn Amr İbn’l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor:

Bir adam: “Ey ALLAH ’ın Resulü benim malım ve bir de çocuğum var. Babam malımı almak istiyor. (Ne yapayım?)” diye sordu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Sen ve malın babana aitsiniz. Şunu bilin ki, evladlarınız kazançlarınızın en temizlerindendir. Öyle ise evladlarınızın kazançlarından yiyin” buyurdu. (Ebu Dâvud, Büyû’ 79; İbn Mâce, Ticârât 64.)

Cennet onların ayağı altındadır

Muâviye ibn Câhime’nin anlattığına göre; Câhime (radıyallahu anh) Hz Peygamber’e ve (aleyhissalâtu vesselam) gelir ve: “Ey ALLAH ’ın Resulü, ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişare etmeye geldim” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Annen var mı?” diye sorar. “Evet” deyince, “Öyleyse ondan ayrılma zira Cennet onun ayağının altındadır” buyurur. (Nesâî, Cihad 6.)

Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) bir gün: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün” dedi. “Kimin burnu sürtülsün ey ALLAH’ın Resulü?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde (rızasını alıp da) Cennet’e giremeyenin.” (Müslim, Birr 9)

Esma Bintu Ebî Bekr (r. anhâ) anlatıyor: Henüz müşrik olan annem yanıma geldi. Hz. Peygamber’den (sas) sorarak: “Annem geldi, görüşüp konuşmayı arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. “Evet” dedi, “Ona gereken hürmeti göster.” (Buhârî, Hibe 28, Edeb 8)

İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) gelerek: “Ben büyük bir günah işledim, buna tevbe imkanım var mı?” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam): “Annen var mı?” diye sordu. Adam: “Hayır yok” dedi. “Peki teyzen de mi yok?” dedi. Adam: “Evet, var” deyince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Öyle ise ona iyilik yap! Teyze anne makamındadır.” diye emretti,” (Tirmizî, Birr 6.)

Samimi niyet ve dua

Ebû Hüreyre rivayet ediyor: ‘Sizden önce geçenlerden üç kişi çocuklarının geçimini sağlamak için yola koyuldular. O sırada yağmura tutuldular. Bunun üzerine bir mağaraya sığındılar.

Daha sonra bir kaya parçası düşerek mağaranın ağzını kapattı. Aralarında şöyle konuştular:

“Mahvolduk, taş düştü. Bunun sebebini yalnız ALLAH bilir. Yaptığımız en güzel davranışları dile getirerek ALLAH ’a dua etmekten başka çaremiz yoktur. İçlerinden biri anlatmaya başladı:

”ALLAH “’ım, hoşuma giden bir kadın vardı. Ona sahip olmak istedim. Fakat o kabul etmedi. Bunun üzerine bir miktar para verdim. Kabul etti. Tam ona yaklaşacağım sırada vazgeçtim. Bilirsin ki, bundan sırf senin rahmetini kazanmak, azabına uğramamak için uzaklaştım. Şu kayayı bizden uzaklaştır.” deyince kaya parçası bir miktar açıldı.

Diğeri şöyle anlattı:

“Yâ Rabbi, bilirsin, benim çok yaşlı anne-babam vardı. Onlara akşam sütünü içirmeden ne çocuklarıma ne de başkalarına bir şey içirmezdim. Bir gün odun toplamak için uzağa gittim. Döndüğümde onlar uyumuştu. Akşam sütlerini hazırladım, fakat onlar uykudaydı. Onlar içmeden önce çocuklarımla birlikte akşam süt içmeyi uygun bulmadım. Onlar uyanıncaya kadar süt kabı elimde olduğu halde bekledim. Sonunda sabah oldu, uyandılar ve sütlerini içtiler. ALLAH’ım, eğer bunu sırf Senin rızanı kazanmak için yapmışsam su kayayı buradan uzaklaştır.” dedi.

Bunun üzerine kaya parçası biraz daha açıldı. Fakat çıkılacak gibi değildi.

Sonra bir diğeri şöyle anlattı:

“ ALLAH ’ım, bilirsin bir gün bir işçi tutmuştum. Yarım gün çalıştı. Ücretini verdim. Kızarak ücretini almadı. Çekip gitti. Ben de her çeşit maldan onun hesabına çoğalttım. Bir zaman sonra ücretini almaya geldi. Ben de; ‘Şu gördüklerinin hepsini al, tamamı senindir, dedim. İstesem yalnız önceki ücretini verir, diğerlerini vermezdim. ALLAH ’ım bilirsin ki, bunu sırf senin rahmetini umduğum, azabından korktuğum için yaptım. Şu kayayı buradan uzaklaştır” dedi. Kaya parçası bütünüyle kalktı. Onlar da çıkıp yola koyuldular.’
.

Posted in Ana - Baba Hakkı, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye | Etiketler: | 10 Comments »

Haramdan kurtulmanın en kısa yolu nedir?

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

Evliyanın Kerameti…

Haramdan kurtulmanın en kısa yolu nedir?

İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiği yol ile dinin emir ve yasaklarına uymak kolaylaşıyor. O da salihlerle, sadıklarla beraber olmaktır.

Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Allah’tan korkup sadıklarla [doğrularla] beraber olun!) [Tevbe 119]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Ebu Davud]

(Âlimle beraber bulunmak ibadettir.) [Deylemi]

(Haramdan sakınan kimse ile oturmak ibadettir.) [Deylemi]

 

İyilerle beraber olan iyi, kötülerle beraber olan da kötü olur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.) [Nisa 140]

 

Zaruret olmadıkça kâfirlerle, bid’at ehli ile oturmak uygun değildir. Allah adamları ile, evliya ile salih âlimlerle birlikte bulunmaya çalışmalıdır. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Onlarla beraber olan şaki olmaz.) [Buhari]

 

Peki salih ulema ve evliyayı bulamayan ne yapacak? Bunu da bildirmişler: (Onları bulamayan, kitaplarını okurlarsa, bunlar da şaki olmaz) buyurmuşlardır. O halde Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını büyük nimet bilip okumaya çalışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim evliyam şunlardır ki, ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım.) [Ebu Nuaym]

 

(Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace]

 

Salih bir zatın oğluna nasihati şöyledir:

Oğlum, salihlerle beraber ol! Eğer ilim sahibi isen, ilmin onlara faydalı olur. İlim sahibi değilsen, onlardan bir şeyler öğrenirsin. Allahü teâlâyı hatırlamayanlarla beraber olma! İlim ehli de olsan, ilmin onlara faydası olmaz. İlim ehli değilsen, daha çok zarara girersin. Eğer Allahü teâlâ onlara gazap ederse, sen de helâk olursun. İyilerle beraber iken, Allahü teâlâ onlara rahmet ederse, layık olmasan da, sen de o rahmetten faydalanırsın. Peygamber efendimize kimlerle beraber olmak gerektiği sual edildiğinde buyurdu ki:

(Gördüğünüzde sizlere Allahü teâlâyı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya’la]

.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Nasihat, Soru Ve Cevaplar, Türkiye | Etiketler: | Leave a Comment »

Laz baba`dan oğluna mektup

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

Laz babadan oğluna mektup

Laz babadan oğluna mektup

Uy sevgili uşağum, Allah’ın selâmı tabiidur. Mektubumu çok yavaş yazayrum, çunkim bilirum ki,okuman zayuftur,çabuk okuyamazsun…

Benden sana sual edersen, Allahuma pin şükur iyiyum, yeni pir is buldum. Emrimde 500’e yakın adam var, hepside sessuz sedasuz, kendi hallerinde…

Ne is pulduğumu soraysan soyleyeceğum patlama, mezarluk pekçisi oldum…

Geçtigimiz hafta puraya iki tefa yağmur yağdu… Piri pazartesinden perşembeye oburide persembeden pazara… Bacin Emine bir ussak doğuracak, daha erkekmidir kizmidir pelli değil, hacan o yüzden sağa dayi mi oldin, teyzemi oldin söyleyemeyrum…

Kotu havadisler piter mu? Pahriyede askerlik yapan 10 uşağuda kaybettuk. Pindikleri denizaltu pozulmus, motoru turmus, inmis asağu, denizaltuyu itekleyup, motorunu çalıstırmak istemuslar…

Temel emicende tukkan actu, o da 30 a alduguni 25 e verir, surumden kazaniyormus oyle dedu… Bizim koye findukcularun Temel’i muhtar sectuk, akullu usakta…Gecen gün hepimizu zelzeleye karşı asi etturdu. Temel hem akillidur, hemde dürusttur…

Geçenlerde bir taksinin şöforu köye varmış, muhtarı arıyor, meğer yolda bir tavuk ezmiş sahibini soraymuş. Muhtar Temel tavuğa pakmiş, ha bu pizden deguldur pizum koyde yassu tavuk yoktir demiş.. Senin kucuğun Ergin çok akullu usak çiktu. Gecen gün tepeye varmis, elinde bir ip sallayip duriy. Anan uy usağum ne edeysun orada demis. O da heva durumuna bakayrum demiş. Çektum oni akşam karşuma,anlat bakayum su hava turumu işinu dedum. Anlattu, meğer ip sallanınca havanın ruzgarli olduguni; ip islanunca da yagmur yağduğuni anlaymıs. Cok akillu uşak vesselam. Sen o yasta böyle akillu değildun. Senin gönderdiğun resmi alduk, pir yanında bir Alman herif pir yanında pir Alman karisi var, ortada da sen. Iyiki resmin arkasına ortadaki penum diye yazmissun yoksam tanımayacaktuk. Yaa iste böyle usağum. Memlecetten saga pol pol havadis.. Yeni havadis olursa yine yazarum. Baki hudaya emanet ol. Baban

NOT: Mektupa para koyacaktım, ama geç akluma geldi, zarfı kapatmisum.

.

Posted in Diger Konular, Fıkralar, Güncel, Gündem, Mizah, Muhabbet | Leave a Comment »

Tâlût – Câlût – H.z Dâvud.

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

Tâlût - Câlût - H.z Dâvud.,Kirâmen Kâtibin ( Hafaza Melekleri ) Kimlerdir Vazifeleri Nelerdir

Tâlût – Câlût – H.z Dâvud.

Tâlût; İsrailoğullarının Dâvûd (a.s.) zamanındaki melikidir. Esas adı Saul’dür. Kelime olarak “Tâlût” İbranice bir lakabdır. Arapça “Tûl” kelimesi ile alâkalı olup, aşırı derecede boylu ve kudretli anlamına gelir (Goldziher, Der Mythosbei den Hebraern, 162 vd.).

Kur’an’da iki yerde Tâlût kelimesi geçmektedir (2/Bakara, 247, 249). Birkaç yerde de, ona işaret eden zamirler bulunmaktadır. Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika adlı bir kavim vardı. Başlarında Câlût adında bir kral bulunuyordu. Bunlar İsrailoğullarına saldırıp onları perişan ettiler. İsrailoğulları da, kendi peygamberlerinden, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir kumandan tâyin etmesini istediler. Onların bu peygamberi, Mûsâ (a.s.)’dan sonraki peygamberlerden biriydi. Onların bu talebi üzerine, peygamberleri onların başına, nesli Ya’kûb (a.s.)’un oğlu Bünyâmin’e dayanan Tâlût’u hükümdar olarak tâyin etti (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Mısır 1954, II, 595 vd.). Bu durum Kur’an’da söyle ifâde edilmiştir: “Peygamberleri onlara: ‘Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi’ dedi. Bunun üzerine (onlar): ‘Biz hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?’ dediler. (Peygamberleri:) ‘Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir’ dedi” (2/Bakara, 247).

İsrâiloğulları onun krallığını tasvip etmek istemediler; işi zenginlik ve kısır kavmiyet noktasından ele almaya çalıştılar. Oysa âyette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah, Tâlût’a ilimde ve cisimde, maddî ve mânevî yönden bir üstünlük vermişti. Maddî yönden iri cüsseli, güçlü, kuvvetli ve güzel olarak yaratmıştı. Mânevî yönden de, dinî, siyasî, fen, teknik ve savaş ilimlerinde ona üstün bir başarı ve mahâret vermişti. Aynı zamanda o, fakirlere karşı merhametli ve şefkatliydi, yoksulların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bir de, Yüce Allah âmirliği dilediğine verir. Komutanlık ve âmirlik için bunlar önemlidir. Yoksa verâset, soy-sop, ayrı nesepten gelme şartları geçerli ve önemli değildir (el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Mısır 1955, I, 55).

Tâlût komutanlığı ele aldıktan sonra, askerleriyle Câlût’a karşı cihada çıkıyor ve önce askerlerini deniyor. Askerlerinden ihlâslı ve samimi olanlar belirlendikten sonra, düşmanlarıyla cihada devam ediyor. Yüce Allah bu hususta Kur’an’da şu açıklamada bulunmuştur: “Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç- onu tatmazsa, o bendendir.’ Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber iman edenlerle onu (ırmağı) geçince, onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Allah’a kavuşacaklarına kesin gözü ile bakanlar: ‘Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.” (2/Bakara, 249)

Tâlût ve askerlerinin, Câlût ve askerlerine karşı cihada hazırlandıklarında, Allah’a karşı yaptıkları niyâz ve duâları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir: “Onlar, (Tâlût ve ordusu) Câlût ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sâbit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” (2/Bakara, 250).

Tâlût ile askerlerinin zaferini ve Câlût ile askerlerinin de yıkılışını haber veren bir âyetin meâli ise, şöyledir: “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmiyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir” (2/Bakara, 25 1). Âyette de ifâde edildiği gibi, Dâvûd (a.s.), Tâlût’un komutasında toplanmış bulunan İsrailoğullarının arasındaydı ve karşı ordunun başında bulunan Câlût’u öldürdü. Böylece İsrailoğulları bu savaşta gâlip çıktı. Filistin ordusu yenildi. Dâvûd (a.s.) bilâhare Tâlût’un kızı ile evlendi ve onun ölümünden sonra da onun yerine kral oldu (Taberî, Camiu’l-Beyân, II, 627 vd.; İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Beyrut 1969, 1, 303).[1]

Câlût:

Câlût; Hz. Dâvud (a.s.) zamanında, Tâlût’un (Saul) krallığı döneminde yaşamış, “Amâlika” kralının adıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Câlût olarak adlandırılan bu kişinin ismi Ahd-i Atîk’te Golyat şeklinde geçmektedir. “Amâlika” kavmi Akdeniz’in sahilinde, Mısır ile Filistin arasında yaşayan bir milletti. Câlût, iri cüssesi sebebiyle âdeta dev gibi tasvir edilmekte, onun Refaîm denilen ve devâsâ cüsseleriyle meşhur olan ırkın bir bakiyesi olduğuna inanılmaktaydı (Tesniye, 2/11; II. Samuel, 21/19-20); I. Tarihler, 20/8). Golyat’ın boyu İbrânîce Ahd-i Atîk’e göre 6 arşın 1 karış, yani 2,93 m., Ahd-i Atîk’in Yunanca tercümesine ve yahûdi tarihçisi Josephus’a göre ise 4 arşın 1 karış, yani 2.03 m.dir (I. Samuel, 17/4). Kuşandığı zırhın ağırlığı 5000 şekel tunç (yaklaşık 60 kg.), mızrağının ucundaki demirin ağırlığı ise 600 şekeldir (I. Samuel, 17/5-7).

Amâlika kavminin kralı Câlut, Hz. Mûsâ’nın vefatından sonraki bir dönemde İsrâiloğullarına saldırmış, onları yenerek birçok esir ve kıymetli eşyalarını almış, ülkesine götürmüştü. Esirler içinde İsrâil krallarının birçok prensi de bulunuyordu. Câlut sadece bunlarla kalmamış, geride kalan İsrailoğulları’na da ağır vergiler koymuştu. Hatta Tevrât’larını bile almıştı. Bu sırada İsrailoğulları’nın bir peygamberi de yoktu. Bunlar Allah’a yalvararak bir peygamber göndermesini istemişler, Allah Teâlâ da onlara bir peygamber göndermişti. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, İstanbul 1979, II, 828).

Nihayet, önceleri bir intikam duygusuyla, kendilerine peygamber olarak gönderilen Eşmuil veya Şâmuil’e başvurarak, kendilerine dirâyetli bir hükümdar ve komutan tayin etmesini istemişlerdi. Bu hükümdar sâyesinde çıkarıldıkları yurtlarına dönmek isteklerini dile getirmişlerdi. Peygamberleri de bu istek üzerine, Tâlut ismindeki bilgili, basiretli, cesâret sahibi bir zâtı hükümdarı tâyin etti. Fakat İsrailoğulları tâyin edilen bu kumandana itiraz ettiler. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirmeye alışmış olduklarından içlerinden daha zenginleri varken, böyle birisinin tâyinine râzı olmadılar. Fakat Peygamber, Tâlut’un hem bilgili hem de fiziksel yapı itibarıyla bu işe uygun olduğunu söyleyip bu işin ehli olduğunu belirtmiştir (2/Bakara, 246-247). Yine Peygamber, İsrailoğulları’na, Tâlut’un hükümdarlığının işâreti olarak içinde atalarına ait birtakım kutsal emânetler ve Tevrat levhaları bulunan kutsal tâbutu, meleklerin getirmesi mûcizesini göstermiştir (2/Bakara, 248).

Bunlardan sonra, Tâlut, İsrailoğulları’nın başına geçip, Câlut’a saldırmak üzere Filistin veya Ürdün nehrini geçerken, ordusunun sabrını veya samimiyetini ölçmek istemişti. Hava çok sıcaktı ve ordusuna nehirden geçerken su içmemelerini söylemişti. Fakat ordusundan bu emre uyanların sayısı oldukça az miktarda kalmıştı.

Fakat Tâlut bu kutsal mücâdelesinden caymamış ve Câlut ile savaşa girmiştir. Halbuki savaştan önce ordusundan bazıları, Câlut’un ordusunu görünce: “Bugün Câlut’un ordusuyla karşılaşacak gücümüz yok” demişler ve kumandanlarını bırakarak savaşa girmemişlerdi. Buna rağmen, az sayıda samimi mü’min ile beraber savaşa giren Tâlut, Câlût’a karşı savaşa çıkmıştır.

Kral Saul döneminde İsrail toprağını işgal eden Filistî ordusunda yer alan Golyat, zorlu bir savaşçıdır. İsrâil ordusu ile Filistî ordusu karşı karşıya geldiğinde başında tunç başlık, üzerinde pullu zırh, baldırlarında tunç zırhlar, omuzları arasında tunç kargı ve elinde mızrağı ile İsrâil ordusuna meydan okuyarak onları mübârezeye dâvet eder. Bu meydan okuma kırk gün sürer, fakat İsrâil ordusundan hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesâret edemez. Orduya katılan büyük kardeşlerini ziyâret için karargâha gelen genç yaştaki Dâvûd bu durumu görünce Golyat’ın karşısına çıkmak ister ve sapanıyla attığı taş ile onu alnından vurur, sonra da kılçla başını keser (I. Samuel, 17). Tâlut’un ordusunda bulunan Hz. Dâvud’un Câlut’u öldürmesiyle büyük moral kazanan Tâlût ve askerleri, Câlût’un ordusuna karşı savaşı kazanır.

Mes’ûdî, Mürûcu’z-Zeheb’de Dâvûd (a.s.)’un Câlût ile, Ürdün’ün aşağı vâdisi Gor’daki Baysan’da dövüştüğünü anlatır. Bugün Baysan yakınlarında Aynu Câlût adını taşıyan bir yer bulunmaktadır (Bkz. Meydan Larousse, 2/739).

Ahd-i Atîk’te Golyat’ın öldürülmesiyle ilgili olarak çelişkili bilgiler vardır. Bir yerde Golyat’ın Dâvûd tarafından öldürüldüğü belirtilirken (I. Samuel, 17/50-51), başka bir yerde Gatlı Golyat’ı Elhanan’ın öldürdüğü (II. Samuel, 21/19) bildirilmektedir. Öte yandan Kitab-ı Mukaddes’in İbrânîce nüshası ile Batı dillerine yapılan çevirilerinde, “Beytülahmli Elhanan Gatlı Golyat’ı vurdu” denilirken, Türkçe tercümesinde, “Beytülahmli Elhanan Gatlı Golyat’ın kardeşini vurdu” denilmektedir. Bu son ifade, Ahd-i Atîk’in başka bir bölümünde de yer almaktadır (I. Tarihler, 20/51).

Ahd-i Atîk Golyat’ı Filistî (peliştî-peliştîm) diye takdim ederken; İslâmî kaynaklarda Bâbilli (Mes’ûdî, I/54) veya Âd ya da Semûd kavimlerinin ahfâdından bir kişi olarak gösterilmekte (Taberî, I/467), hatta Berberîlerin kralı olduğu da nakledilmektedir (Mes’ûdî, I/56-58). Tarih ve tefsir kitaplarında Câlût’un kimliği ve Dâvûd’la mücâdelesine dâir İsrâiliyat türünde çeşitli rivâyetler yer almaktadır ki bunlar Ahd-i Atîk’teki kıssaya benzer mâhiyettedir.

Hz. Dâvud (a.s.), Tâlut ve Eşmuil (a.s.)’ın vefatından sonra İsrailoğulları’nın başına geçmiş ve kendisine peygamberlik de verilmişti (2/Bakara, 249-252). Aynı kıssa biraz daha geniş olarak Kitab-ı Mukaddes, 1. ve 2. Samuel bölümünde geçmektedir.

Kur’an’ın anlattığı bu hâdise, samimiyet ve iman gücünün nelere kadir olacağını ve İsrailoğulları’nın azgınlığını gözler önüne sermektedir.[2]

[1] Nureddin Turgay, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 110.
[2] Talat Sakallı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 271; Abdurrahman Küçük, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 38.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, H.z Davud, Peygamberler | 4 Comments »

İbni Teymiye Kimdir

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2007

İbni Teymiye Kimdir

İbni Teymiye Kimdir ?

Sual: Vehhabilerin [selefilerin] Şeyh-ül-İslam bilip yolundan gittikleri İbni Teymiye kimdir, âlimlerimiz onun hakkında ne demiştir?

CEVAP

Hanbeli fıkıh ve hadis âlimi iken mezhepsiz oldu. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır`da iki defa hapsedildi. 1263 senesinde Harran`da doğup, 1328 de Şam`da kalede hapiste iken vefat etti.

İbni Teymiye, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâr etmiş, Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır. Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler. İbni Teymiye`nin şaki ve dalalette olduğu Seyf-ül-Cebbar ve farisi Tâlim-üs-sübyanda da yazılıdır.

Camiul-ezherdeki hanefi âlimlerinden Muhammed Bahitin (Tathir-ül-füad min-denisil itikad) kitabı, (Et-tevessüli bin-Nebi ve bis-Salihin), (Şevahid-ül-hak), (Cevahir-ül-bihar), (Seyf-ül-Cebbar) ve (Tâlim-üs-sübyan) kitapları, İbni Teymiye`nin dalalete düştüğünü vesikalarla ispat etmektedir.

İbni Battuta, ibni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema’a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye`ye reddiyeler yazmışlar, dalalet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da, (14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor. (Türkiye`nin Manzarası)

Dal ve mudil olduğu, Savi tefsiri 107. sayfasında da yazılıdır.

İslam âlimleri buyuruyor ki:

(Allahü teâlânın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir.) [İbni Hacer-i Mekki – Fetava-yı hadisiyye]

(İbni Teymiye öyle bir kimsedir ki, bozuk sözlerine ve çürük vesikalarına, büyük âlimler cevap vermişler ve düşüncelerinin çirkinliğini ortaya koymuşlardır. [Şam, Mısır ve Kudüs`de kadılık yapmış olan şafii fıkıh ve hadis âlimlerinden Muhammed] İzzibni Cemaa, onun için, Allahü teâlânın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslam âlimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur demiştir.) [İbni Hacer-i Mekki – El-cevher-ül-munzam]

(İbni Teymiye`nin sözlerinin kıymeti yoktur. O, dalalettedir ve Müslümanları dalalete sürüklemektedir. Müslümanların icmasından ayrılmış, bid`at yolunu tutmuştur. İslam âlimleri, onun dalalette [sapık] olduğunu, sözbirliği ile bildirdi. Kutbüd-Berdiri, Şerhi Muhtasarda, bunu uzun yazmaktadır.) [Tahir Muhammed Süleyman – Zahiretül-fıkhil-kübra]

(Kitab-ül Arş onun en çirkin kitaplarındandır. Ona Şeyh-ül-İslam diyenin kâfir olacağını söyleyen âlimler vardır.) [İmam-ı Sübki] (Nebras haşiyesinde bildiriliyor.)

(İbni Teymiye`ye uyanın malı ve canı helaldir.) [Miratül-cenan, Nebras haşiyesi]

İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” diyor. Essırat-ul-müstekim kitabında da, ibni Abbas gibi büyük sahabilere kâfir demiştir. (Keşfüzzunun)

El-ubudiyyet kitabında ise, Allahü teâlânın ismini zikretmenin bid`at ve dalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf âlimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır.

(Arş kadimdir) diyor. (Akaid-i Adudiyye şerhi)

(Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner” dedi.) [İbni Battuta –Tuhfetünnüzzar tarihi]

Abduh`un yetiştirdiklerinden olup, onun yolunda giden Abdürrazık paşa bile diyor ki:

(Vehhabilik, bir bakımdan ibni Teymiye`ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi denilen Abduh`daki dinde reform fikirleri de, ibni Teymiye`ye bağlıdır.)

(Kaza namazı kılmak lazım değildir) derdi. Halbuki dört mezhepte de farzdır.

Cehennem azabı sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarına dair bir çok âyet-i kerime vardır. (Bekara 81, Ahzab 65, Fussilet 28, Zuhruf 74)

(Ömer çok yanılmıştır) diyerek, imam-ı Ahmed`in bildirdiği (Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömer`in dili üzerine koymuştur. [O hiç yanılmaz]) hadis-i şerifine karşı gelmiştir. Eshab-ı kiramın çoğu, ictihad ile anlaşılacak işlerde yanılmış olsa da, onların yanılmaları, ictihadi mesele idi. İctihadda müctehidin yanıldığı bilinemez. Çünkü ictihad ictihad ile nakzedilmez. Bunun için, müctehid olan o büyükler tenkit edilemez. Dört mezhebin ictihadları farklı olduğu halde, benimki doğru diyerek biri ötekini tenkit etmemiştir.

Sadreddin-i Konevi, İbni Arabi hazretleri gibi tasavvuf büyüklerine de saldırmıştır. “Gazali`nin kitapları uydurma hadis ile dolu” derdi. (Hadika)

İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:

(İbni Teymiye, tasavvufu inkâr eder, evliyaya, ariflere dil uzatırdı. Kitaplarını okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır.) [Tabakat-ül-kübra]

İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki:

(İbni Teymiye kibirliydi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi.) [Kam-ul Muarıd]

Muhammed Ali Bey; Hitat-uş-Şam kitabında diyor ki:

(İbni Teymiye`nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer. Fakat, Hıristiyanlığın reformcusu muvaffak oldu. İslamınki olamadı.)

İbni Hacer-i Askalani hazretleri buyuruyor ki:

(İbni Teymiye; “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. [Hazret-i] Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. [Hazret-i] Osman malı çok severdi” diyerek eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı.) [Ed-Dürer-ül-Kamine]

İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:

(İbni Teymiye, Peygamberlerin masumiyetini (günahtan korunmuş olduklarını) reddetmiştir. Halbuki, masumiyet Peygamberlerin sıfatlarındandır.

Başta Peygamber efendimizin kabri şerifleri olmak üzere eshab-ı kiramın, velilerin, âlimlerin ve salih Müslümanların kabirlerinin ziyaret edilmesine karşı çıkmış, bunları şefaate vesile kılmayı da haram saymıştır.) [Fetava-i Hadisiyye]

Sual: Selefilerin vazgeçilmez üç prensibi varmış, bunlara uymayan Allah`ın gönderdiği din ile amel etmezmiş. Bu hususta açıklama yapar mısınız?

CEVAP

İbni Teymiye, Furkan isimli kitabında dini üç kısma ayırmaktadır. Selefilere göre bu üç prensip vazgeçilmez esaslardır. İslamiyet ancak bu üç kaide gereğince, aslına uygun olarak bilinebilirmiş. Yoksa İslam pınarını, etraftan karışmış bulanık sulardan yani mezhep imamlarının ictihadlarından arındırmak mümkün değilmiş. Çünkü fıkıhçılar, kelamcılar ve tasavvuf ehli, dinin aslına ilaveler yapmışlar, bu bakımdan din çok genişletilmiş ve içinden çıkılmaz bir hâl almışmış. Dine yapılan bu ilaveleri çıkarmak gerekirmiş.

Selefilerin sımsıkı bağlandıkları üç prensip şöyle:

1- Münezzel din: Kur`an-ı Kerimden ve sahih kabul ettiği hadis-i şeriflerden kendi anladıkları.

2- Müevvel din: Mezhep imamlarının Kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler.

3- Mübeddel din: Geçmiş dinlerin hükümleri ve uydurma saydığı hadis-i şerifler.

İbni Teymiye`ye göre, Münezzel dine uymak bütün müslümanlara farzdır. Çünkü Allahü teâlâ bir müctehidin Kitap ve Sünnetten neyi anladığını bir başka mükellefe sormaz. Hatta onu mükellef de tutmaz. Herkesi Kitap ve Sünneti anladığı ölçüde sorumlu tutar. Bu bakımdan herkes, Münezzel din ile amel etmelidir.

Müevvel dine, tevil edilmiş olana, ictihaddan aciz olan mukallitlere caizdir. Ama müctehid olanlara bu caiz değildir.

İbni Teymiye`nin selefiye yolunu savunan bütün mezhepsizler, kendilerini birer müctehid zannettikleri için, mezhep hükümleri onlar için muteber değildir, Kitap ve Sünnetten anladıklarına tâbi olurlar. Kendilerine selefiyiz diyen bugünkü mezhepsizler, kraldan çok kralcı olup, İbni Teymiye mukallit halk için müevvel din ile [mezhep imamlarının hükümleriyle] amel etmeyi caiz görürken, onlar cahillerin de, mezhep hükümleriyle amel etmesini caiz görmezler, herkesi Kitap ve Sünnete el atmaya iterler.

İbni Teymiye`nin Mübeddel din diyerek eski dinleri bir kalemde silip atması caiz olmaz. Çünkü geçmiş dinlerin iman yani inanılacak hususları (yani amentüdeki esaslar, insanlar tarafından bozulmadan önce) bütün dinlerde aynı idi. İslamiyet bozulan bu hususların doğrusunu bildirmiş, amele ait hükümlerin de, hepsini değil bazılarını nesh etmiştir.

Uydurma hadislerle amel edilen bir din yoktur. Uydurma hadis meselesi de ayrı bir konudur. Bir müctehidin usulüne göre, uydurma sayılan bir hadis, başka bir müctehidlerin usulüne göre sahih olabilir. İbni Teymiye, aklının almadığı hadis-i şeriflere hemen uydurma damgasını basmıştır. Fıkıh, kelam ve tasavvufun ortaya koyduğu hükümleri, usulleri, uydurma hadislerden çıkarıldığı havasını uyandırmak istemiştir. Onun bu mugalatasına İslam âlimleri gerekli cevaplar vermiştir.

Mezhepsizler, imamları olan İbni Teymiye`nin görüşlerine uyar ve onun usulüne uyup Kitap ve Sünnetten ahkam çıkarmaya çalışırlar. Bunu da gayet normal sayarlar ve buna münezzel din derler.

Biz de mezhep imamımız olan imam-ı a’zam hazretlerinin hükümleriyle amel edince, onun usullerine uyunca, Allah`ın gönderdiği din ile değil, mezhep imamlarının çıkardığı din ile amel ettiğimizi söylerler.

İbni Teymiye`ye uyup Kitap ve Sünnete el ve dil uzatan mezhepsizler, bizim de imam-ı a’zama uymamıza ne hakla karşı çıkarlar ki?

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Kim Kimdir ?, Soru Ve Cevaplar, Türkiye | Etiketler: , | 6 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: