Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 13 Kas 2007

Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler

Posted by Site - Yönetici Kasım 13, 2007

Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler,Islamic_Calligraphy_The_co-operation copy

Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler

Kur’an’daki tüm kıssalar, tarihî bilgi vermekten ve geçmişte yaşanmış ve bir daha yaşanmayacak bir olayı anlatmaktan çok öte bir hikmete dayanır. Kur’anî kıssaların tümü, her devirde ve her yerde yaşayacak insanlara mesajlar ve pratik örnekler taşır. Bu kıssalarda esas mesele, ayrıntılarla uğraşmak, Kur’an’da anlatılmayan olayları İsrâiliyattan devşirmek değil; söz konusu kıssanın verdiği fikir, gösterdiği hedef ve ulaştırmak istediği mesajdır. Örnek insanı, örnek olay ve davranışı yakalamaya çalışmak, kötü örneklere karşı tedbirli olmak Kur’an’ı ve dolayısıyla bu kıssayı okuyan insanın gâyesi olmalıdır. Bu kıssada da, insanın pratik hayatındaki eğilimleri eğitilmek istenmektedir. Hayatta Allah’a kulluk ve O’na dâvet yolunda bu

Kur’ânî kıssadan çıkaracağımız yararlı hisselerin önemlileri şunlar olmalıdır:

1) İsrâiloğullarının risâletlerinde bu aşamada ve bundan önceki aşamalarda roller peygamberlik ile hükümdarlık ve kumandanlık arasında (bu toplumun isteği doğrultusunda) paylaştırılmıştır. Bundan dolayı âyetlerde zikri geçen bu kavim, peygamberlerinden savaşta kendilerine savaş için bir hükümdar ve kumandan tâyin etmesini istemişlerdir. Halbuki İslâm’da büyük savaşlarda peygamber veya Onun vârisi imam bizzat ordunun başına geçerek savaşır.

2) Allah yolunda çalışanlar, savaş sloganları atanlara ve “başımıza bir komutan geçse, topyekün savaşırız” diye hamâsî nutuklar çekenlere karşı dikkatli olmak durumundadırlar. Çünkü böyle insanların birçoğu bu beklenen kumandanın gelmeyeceği düşüncesiyle ileri geri konuşabilirler. Bunun için Allah yolunda çalışanlar, bu iddiâlarla ortaya çıkan insanları deneyip ciddî ve samimi olup olmadıklarını, bunların şahsî etkenlerle mi, yoksa inanca dayanan kalbî güdülerle mi böyle iddiâları ortaya attıklarını belirgin bir şekilde ortaya koymak durumundadırlar.

3) Zafer ve hezimet meselesi, azlık veya çokluk ile ilgili değildir. Aksine bu mesele, tamamıyla iman, teşkilat, program, eğitim ve itaatle ilgilidir. Çünkü teşkilatlı mü’min bir azınlık, imanını ve teşkilatını yitirmiş kâfir bir çoğunluğa karşı kahredici bir zafer elde edebilir. “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara, 249)

4) Bu âyetlerde anlatılan geçmiş bir kavmin hikâyesi, kesinlikle sonradan yaşayan müslümanların ibret alması içindir. Yani bu, geçtiği yer ve zamanla sınırlı bir tarihî hikâye değildir. Bu âyetlerde bizden, kıssada karşılıklı olarak anlatılan iki insan örneğinden sağlam olanına yapışmamız istenmektedir.

5) Mücâhid mü’min zayıf da olsa, çok büyük güçlere de sahip olsa, Allah’tan yardım istemek ve O’na muhtaç olduğu şuurunu yaşamak konumundadır. Çünkü onun, elinde bulundurduğu maddî güçlerden çok, savaşın zorlu şartlarında sabra ve sebâta ihtiyacı vardır. Zafer de önünde sonunda Allah’ın tarafındadır. Bu itibarla, sahip olduğu güçler veya güçlü olduğu yolundaki hisleri, kendisini Allah’ı unutturacak bir gurura kapılmak gibi bir yanlışa götürmemelidir. Yine, zayıflık hissi de onu Allah’ın sonsuz gücüne bağlayıp O’na dayanmaktan alıkoymamalıdır. Savaşta mü’min ile kâfir arasındaki fark, mü’minin gücünü yeryüzünden göklere uzanan ve hiçbir sınır tanımayan mânevî, rûhî, İlâhî kuvvetten alması; kâfirin ise gücünü yeryüzünden ve onun sınırlı maddî kuvvetlerinden almasıdır.

6) Âyette anılan “Allah’ın mülkü dilediğine vermesi” (2/Bakara, 247) yeryüzünde çeşitli çevrelerin ellerinde bulundurdukları otoritelerin meşrûluğu anlamına gelmemektedir. Yoksa, bu sultaların, yöneticilerin kâfiri de vardır, zâlimi de, sapığı da. Aksine, bunun anlamı; yerde ve gökte her şeyin Allah’ın dilemesiyle meydana geldiğini ve O’nun idaresinde olduğudur. Allah dilerse tekvinî idaresi ile eşyayı ve olayları doğrudan doğruya yaratır, kâinatı yarattığı gibi. Dilediğinde de onları kendi İlâhî sünnetleri olan tabiî kanunlarla dolaylı olarak yaratır. Süregelen tabiat olayları, toplumsal olaylar ve tarihin seyrinde olduğu gibi. Hayatı ve olayları olumlu ve olumsuz yönlerde sürükleyen insan irâdesi de Allah’ın kevnî kanunlarındandır ve O’nun küllî irâdesinin hâkimiyeti altında işler.

7) Âyet-i kerîmenin te’kid ettiğine göre; İnsanların diğer insanlar veya topluluklar tarafından yurtlarından çıkarılması, mallarından mülklerinden ve çocuklarından uzaklaştırılması bu haksız eylemleri yapanlara karşı bir saldırı ve savaş sebebidir. Bu durumdaki insanın saldırmak ve savaşmak hakkı vardır. Bu itibarla böyle bir savaş müdafaa savaşıdır, meşrûdur. Yani savaşın meşrûiyeti için doğrudan imanlarına karşı bir saldırı bulunması şart değildir. Hem zaten daha önce geçen âyet-i kerimelerde bildirildiği üzere, bu insanlar yalnızca “Rabbimiz Allah’tır ve biz yalnız O’na kulluk ederiz” demekten başka suçları olmadan yurtlarından çıkarılmış, mallarından mülklerinden, çoluk çocuklarından ve yakınlarından uzaklaştırılmışlardır.

8) “Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmese/savmasaydı, yeryüzü bozguna uğrardı. Fakat Allah (bütün) âlemlere karşı lütuf ve ikram sahibidir.” (2/Bakara, 251). Âyet-i kerîmenin bu cümlesinden şunu anlıyoruz: İnsanların yaşadıkları toplumsal hayatın hareketinde Allah’ın koyduğu tabiî ve fıtrî bir kanun (sünnetullah) vardır. Bütün insanlar sevdiği, istediği ve inandığı şeylere karşı müsbet; sevmeyip istemediği, red ve inkâr ettiği şeylere karşı da menfî bir eğilim taşırlar. Bu gerçek üzere hayatta karşı fikirler ve tavırlar oluşur ve bunlar hayat içerisinde yerlerini alırlar.

İşte Allah Teâlâ bu âyette, hayatın onun üzerine kurulu olduğu ve üzerinde yürüdüğü bu tabiî kanuna, bunun insanların hayatındaki önemine ve hayatın ıslahatındaki rolüne işaret etmekte, bu sünnetullah olmasaydı, yeryüzünün bozguna uğramış olacağını bildirmekte ve bunun Allah’ın âlemlere bir lutfu olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü insanlardan biri veya bir kısmı büyük güçlere sahip olduğunda diğer insanlara, onları kendi irâdeleri altında toplamak yolunda baskı yaparlar. Diğer insanlar da buna karşı çıkmazlarsa bu baskıcı insanların baskıları son derece artar ve yeryüzünü fesâda uğratır, yeryüzünde hakka ve iyiliğe yer bırakmaz. Bunun için hayatın hak, iyilik ve adâlet üzere kaim olmasını ve gelişip ilerlemesini isteyen Allah, bu tabiî kanunu sebebiyle kötülüğün iyilik üzerindeki, bâtılın hak ve zulmün adâlet üzerindeki baskılarını, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savarak kaldırmak ve yeryüzü halkına insanca yaşama fırsatını bağışlamak istemiştir. Bu da Allah’ın âlemlere olan bir lütfu ve ikrâmıdır.[1]

 
[1] Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, c. 4, s. 209-212.
.

Posted in H.z Davud, Peygamberler | Leave a Comment »

Zebûr; Dâvûd (a.s.)’a Verilen İlâhî Kitab

Posted by Site - Yönetici Kasım 13, 2007

Zebûr; Dâvûd (a.s.)'a Verilen İlâhî Kitab

Zebûr; Dâvûd (a.s.)’a Verilen İlâhî Kitab

Zebûr; Allah tarafından Hz. Dâvud (a.s)’a gönderilen Mezmurlar ve Mezâmir adı ile de anılan mukaddes kitabın ismidir. Lügatte Mezmur, “Kavalla söylenen ilâhî, Hz. Dâvud’a inen Zebur’un sûrelerinin her biri” anlamlarına gelir. Aynı zamanda Mezmur “yazılmış” mânâsına gelen kitap anlamındadır. Büyük bilgin Zeccac, Zebur’un “Hikmetli kitap” mânâsına geldiğini; 3/Âl-i İmran, 184 âyetindeki “Zebûr” kelimesinin “men etmek” manasına gelen “Zebr” kökünden olduğunu açıklamıştır. Kitap da Hakkın hilâfına olan hususlardan halkı meneden şeyleri bildirdiği için Zebûr diye adlandırılmıştır (Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, Ankara, 1990, VIII, 417).

İlâhî kitapların ikincisi olan Zebur, Kur’ân-ı Kerîm’in üç ayrı âyetinde (4/Nisâ, 163; 17/İsrâ, 55; 21/Enbiyâ, 105) geçmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Nûh’a, O’ndan sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz ve İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yakub’a, İsa’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârun’a ve Süleyman’a vahy eylediğimiz ve Dâvûd’a Zebur verdiğimiz gibi (Habibim) şüphesiz sana da vahy ettik Biz” (4/Nisâ, 163); “Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Andolsun ki, Biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır. Dâvûd’a da Zebur verdik” (17/İsrâ, 55); son olarak Enbiyâ sûresinde de Cenâb-ı Hak: “Andolsun, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazmışızdır ki, arza ancak sâlih kullarım mirasçı olur” (21/Enbiyâ, 105) buyurmaktadır.

Bu âyet meâllerinden ilk ikisi, dört İlâhî kitaptan biri olan Zebur’un Hz. Dâvud (a.s)’a verildiğini açıklamakta, üçüncü âyet de Zebur’un Tevrat’tan sonra nâzil olduğunu, yeryüzüne ancak sâlih kişilerin mirasçı olacaklarını bildirmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s) de bir hadis-i şeriflerinde, ehl-i kitaptan bir fırkanın Zebur okuduklarını beyan buyurmuşlardır (Buharî, Teyemmüm, 6).

İmanın şartlarından olan “Allah’ın kitaplarına iman” ilkesi bir müslümanın, diğer İlâhî kitaplarla birlikte Zebur’a da inanmasını gerekli kılar. Ancak yine İslâm, bugün eldeki mevcut Zebur’un tahrife uğradığını da özellikle belirtir.

Kitab-ı Mukaddes külliyatında ve Ahd-i Atik bölümü içinde yer alan “Mezmurlar” diye zikredilen kitabın içinde 150 Mezmur vardır. İlk Mezmur “Ne mutludur o adama ki, kötülerin öğüdü ile yürümez ve günahkârların yolunda durmaz” cümleleriyle başlamakta, 150. Mezmur da, “Bütün nefes sahipleri Rabbe hamdetsin, Rabbe hamdedin” sözleriyle son bulmaktadır (Kitab-t Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, İstanbul, 1954).

Hz. Dâvud’a indirilmiş olan Zebur’da genellikle, O’nun Allah’a yakarışları ve ilâhîleri yer almaktadır. Zebur’un İbranice asıl metni manzumdur. Allah’ın birliği (tevhid) temeline dayanan dinler döneminin ilk İlâhî kitaplarından olan Zebur, doğruluğu terkeden, ahlâkî kaideleri tanımayan, kötülük ve günah içinde yüzen Yahûdi kavmine Allah’ın yolunu göstermek için nâzil olmuştur. Bütün bunlardan ayrı olarak Yahûdilerin, “Tevrat’tan sonra kitap gelmeyecektir” yolundaki iddiaları Hz. Dâvûd’a Zebur verilmesiyle nakzedilmiş bulunmaktadır (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1938, IV/3081).

Günümüzde Zebur hemen bütün dünya dillerine tercüme edilmiştir. Zebur’da geçen konular, daha sonraları Batılı ressam, şâir ve heykeltıraşlara ilham kaynağı olmuş ve sanatkârların eserlerinde çeşitli şekillerde işlenmiştir. Bilindiği üzere Zebur’la müstakil bir şeriat vazedilmemiş, Hz. Dâvûd Hz. Mûsâ’nın şeriatı ile amel etmiştir. Hz. Dâvûd sesinin güzelliği ile de bilinmektedir. O, Mezmur denilen Zebur sûrelerini güzel sesi ile okurdu. Nitekim kalın, gür, pek hoş ve tesirli sesler için “Dâvûdî” tâbiri kullanılır (M. Âsım Köksal, Peygamberler Tarihi, Ankara 1990, II, 179 vd.). Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde de (2/Bakara, 251; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 84; 21/Enbiyâ, 78, 79; 27/Neml, 15, 16; 34/Sebe’, 10-13; 38/Sâd, 17) çeşitli vesilelerle Hz. Dâvud’un adı geçmektedir.

Zebur önceleri İbrânîce idi ve İbrânî-Ârâmî alfabesiyle yazılmıştı. Hristiyanlığın yayılmasından sonra da Lâtinceye çevrilmiştir. Ancak günümüzde orijinal bir Zebur nüshasının mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir. Bugün yeryüzünde Zebur’a tâbi bir millet bulunmamakla beraber, gerek yahûdiler, gerek hristiyanlar ibâdet ve âyinlerinde duâ niyetiyle Zebur’dan parçalar okumaktadırlar. Özellikle hristiyanların pazar âyinlerinde Mezmur’dan seçilmiş parçalar okumayı ihmal etmedikleri bilinen bir husustur.[1]

 
[1] Osman Cilacı; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 439-440
.

Posted in H.z Davud, Peygamberler | Leave a Comment »

Dâvud Orucu:

Posted by Site - Yönetici Kasım 13, 2007

Dâvud Orucu-ramadan-2013-wallpaper copy

Dâvud Orucu:

Gün aşırı oruç tutmak, yani bir gün oruç tutup ertesi gün tutmamak, Peygamberimiz tarafından “savm-ı Dâvûd” olarak nitelenmiş ve bu şekilde oruç tutmanın fazîletli olduğu ifâde edilmiştir. Peygamberimiz bu şekildeki oruç hakkında “En fazîletli oruç, Dâvud’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı” demiştir. Sahâbeden Abdullah bin Amr, “Ben daha fazlasını tutabilirim” deyince, Peygamberimiz bunun fazîletli bir şekil olduğunu ve daha fazlasını tutmaya çalışmamayı tavsiye etmiştir (Müslim, Sıyâm 187-192). Bu bakımdan gün aşırı oruç tutmak, en fazîletli nâfile oruç olarak değerlendirilmiştir.

Kendisine Zebûr Verilmiştir:

Kur’ân-ı Kerim Hz. Dâvûd’a Zebur’un verildiğini bildirip (4/Nisâ, 163; 17/İsrâ, 55), muhtevâsına kısaca temas etmekle birlikte (21/Enbiyâ, 105), ayrıntılı bilgi vermemektedir. Diğer İslâmî kaynaklarda ise Hz. Dâvûd’a verilen Zebur’un Ramazan ayında indirildiği, içinde mev’ıza ve hikmetli sözlerin bulunduğu, Davûd (a.s.)’un onu genellikle makamla ve bir mûsikî âleti eşliğinde okuduğu nakledilmektedir.

Dâvud Âilesine Verilen Nimetler ve Şükür:

Hz. Dâvûd’a hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) verildiği Kur’an’da bildirilir (2/Bakara, 251). Bu, iki özellik, yani peygamberlikle hükümdarlık İsrâiloğullarının tarihinde ilk defa Hz. Dâvûd’un şahsında bir araya gelmiştir. Allah, Hz. Dâvûd’a ve Hz. Süleyman’a, diğer insanlardan hiç birine verilmeyen nimetler verdi. Onları âlemlere üstün kıldı. Sonra da onlara “Şükredin ey Dâvûd âilesi. Çünkü kullarım içinde hakkıyla şükreden azdır.” (34/Sebe’, 13) buyurdu. Dâvûd (a.s.) ve oğlu Süleyman (a.s.), Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerden dolayı şöyle dediler: “Bizi mü’min kullarının birçoğuna göre üstün kılan Allah’a hamdolsun.” (27/Neml, 14).

Şükür, nimetin sahibini tanımaktır. Nimet verenin makamını, yüceliğini, emrini ve ölçülerini kabul ettiğini ilân etmektir. O makamdan gelen teklifleri benimsemektir. “Nankörlük” ile “küfür” Arapça’da aynı kelime ile ifade edilir. Allah’ın nimetlerini örtmek, görmezlikten gelmek demek olan nankörlük, Allah’ı örtmek, tanımazlıktan gelmek demek olan küfre basamaktır. Nankörlüğün zıddı olan şükür, öncelikli olarak imanla başlar, fiillerle ortaya konulur. Şükrün ilk yansıması Allah’ın Rabliğine teslim olmaktır. Sonra bütün bir hayatı nimet verenin ölçüleriyle yaşamaktır. Şükür, Allah’a kulluk, nimetlerine karşı teşekkürdür.

Hz. Süleyman, kendisine verilen nimetlerden sonra şöyle der: “Bu, Rabbımın fazlındandır, beni denemektedir; şükür mü edeceğim, nankörlük mü edeceğim?” (27/Neml, 40). Dâvûd (a.s.) ve oğlu Süleyman (a.s.) kendilerine verilen nimetlerin hep imtihan için verildiğini, buna hakkıyla şükretmeleri gerektiğini bilen ve bunu uygulayan insanlardı. Allah, Hz. Dâvûd (a.s.) ve onun ailesine bol bol nimet ve diğer kullara verilmeyen kimi üstünlükler ve lutuflar bağışladığını haber verdikten sonra buyuruyor ki: “… Bundan dolayı şükreder misiniz?” (21/Enbiyâ, 80). Bir başka âyette yine onlara verilen birçok nimet sayıldıktan sonra deniliyor ki: “… (Artık) Siz de (bunlara karşılık) sâlih amellerde bulunun. Gerçekten Ben, sizin yapmakta olduklarınızı görenim (diye vahyettik).” (34/Sebe’, 11).

Dâvûd (a.s.) bu emirlerin gereğini yerine getiren, Rabbine bunca nimetten dolayı hakkıyla şükreden bir insandı. O, nimet vereni biliyordu. Kendisine bunca üstünlüğün, mülkün ve ilmin hangi kaynaktan ve niçin geldiğinin şuurunda idi. Nimete nasıl şükredileceğini biliyordu. Çünkü Rabbinden hikmet ve ilim öğrenmişti. Bu ilim ve hikmet ona şükrü, hamdi ve tesbihi öğretmişti. Kulluğu nasıl yerine getireceğinin, kulun Rabbi karşısındaki konumunun, insan olarak bulunduğu yerin farkında idi. Bu bilinçle nimetlere şükretti. Kendisine verilen peygamberlik görevini yerine getirdi. İnsanları, kendisine tâbi olanları hidâyete çağırdı, onlara Allah’ın hükümleriyle, ölçüleriyle hükmetti. Rabbinin; “Ey Dâvûd ailesi! Şükredin, sâlih amel işleyin” emri onun rehberi idi. Emrin yüceliğini idrâk edecek seviyede idi. İmanlı, bilinçli, Rabbinin emirleri karşısında boyun bükecek, büyüklük taslamayacak edepte idi. Kur’an onun bu tavrını şöyle övüyor: “Onların (imansızların) söylemekte olduklarına karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla; Çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelip duran biri idi.” (38/Sâd, 17)

Bu yöneliş içten ve samimi idi. Bilinçli ve iyi niyetli idi. Kimbilir belki de Allah onun bu ihlâsı sebebiyle dağların ve kuşların, gece gündüz, sabah akşam onunla birlikte tesbih etmelerini ona bir hediye olarak bağışlamıştı. Onun Allah’ı tesbihi o kadar içten idi ki, ona bu tesbihinde kuşlar ve dağlar bile eşlik ediyorlardı.

Bu onun Allah katında derecesini gösterdiği gibi, ihlâsla kulluk yapanların ulaşabileceği ödüllere bir örnektir. Allah’ın insanlara bağışı çoktur. Kul, Hz. Dâvûd örneğinde olduğu gibi şükreder, Rabbini içtenlikle tesbih ederse hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği karşılığa kavuşur. Bunun somut göstergesi, Dâvûd (a.s.)’a verilenlerdir.

Dâvûd (a.s.) ilim sahibiydi. O bu ilimle Rabbini tanıyor, O’nun nimetlerini algılıyor, nasıl şükredeceğini öğreniyordu. Bu ilimle, Rabbinin âyetlerini idrâk ediyor, bu âyetlerin ifade ettiği gerçeklere ulaşıyordu. O bu ilimle derin bir anlayışa, isâbetli bir görüşe, doğru karar verme yeteneğine kavuşmuştu. Onunla hüküm veriyor, onunla adâleti sağlıyor, onunla insanları hidâyete dâvet ediyordu.

O, aynı zamanda hikmet sahibiydi. Her işini sağlam yapıyor, sâlih amel işliyor, kulluğun en güzel örneklerini sergiliyordu. Demir onun için yumuşatılmıştı, yani demir madeni emrine verilmişti. O, demirden savaş elbiseleri yapıyor, bunları giyen mü’min askerleriyle Allah yolunda müslümanlara saldıranlara karşı cihad ediyordu. Dâvûd (a.s.) aynı zamanda güçlü, kuvvetli, çok cesur bir kimseydi. Nitekim Tâlût’un ordusunda genç bir çoban iken, kendilerinden kat kat kalabalık düşman ordusunun komutanı Câlût’a karşı yiğitçe düelloya çıkmış ve onu öldürerek müslümanların zafer kazanmasına kapı açmıştı. Onun bu cesareti, akıllı hareketi, ilim ve hikmet sahibi oluşu, adâleti ve iyili ahlâkı İsrâiloğullarına başkan olmasını sağlamıştı.

Dâvûd (a.s.), bunun yanında takvâ sahibi bir kimse idi. Sürekli tesbih eder, Rabbini zikreder, kulluktan geri kalmazdı. Rabbine karşı bir hata yaptım zannıyla hemen tevbe istiğfar eder, Rabbine yönelirdi. O, Rabbinin huzurunda saygıyla rükûya ve secdeye varırdı. Allah da onu sâlih bir insan olarak seçti. Onun Rabbi katında bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır (38/Sâd, 24-25).

Rivâyete göre Dâvûd (a.s.)’un çok güzel bir sesi vardı. Onun bu yakıcı sesiyle tesbih ve zikredişi o dereceye yükselmişti ki, o tesbih yaptığı zaman kendi varlığı ile kâinat varlığı arasındaki engeller ortadan kalkıyordu. Hz. Dâvûd’un hakikatiyle, dağların ve kuşların gerçeği, Rabbine olan ilgi ile birleşiyor, O’na ibâdetle tamamlanıyordu. Bundan dolayı kuşlar başına toplanıyor, dağlarla birlikte zikirlerin en güzelini terennüm ediyorlardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Rabbimiz dilediğini yaratmaya güç yetirendir. Sevdiği kullarına dilediği şeyi bağışlar. Yeryüzündeki her şey bir tek İlâhî gerçeğe dayanır. Hepsi de mutlak bir gerçekle birleşir. O da, her şeyi yoktan var eden Allah’ın Rabliğidir. Rabbiyle ilgisi ihlâs ve tam teslimiyet noktasına ulaşan kullar için soyut hakikatler apaçık olur. Farklı şekillerdeki varlıkların farklı biçimleri ortadan kalkar ve hepsi de aynı amaç etrafında tevhid/birlik olurlar. Güzel ve gür sesler için “dâvûdî ses” denmesi, Dâvûd (a.s.)’un sesinin güzel olmasındandır.

O, takvâsının bir eseri olarak senenin yarısını oruçlu geçirirdi. O bir gün iftar eder, bir gün oruç tutardı. Hükümdarlığa sahip olmasına rağmen elinin emeği ile geçinirdi. Demirden yaptığı zırhları satar, bununla rızkını kazanırdı.

Bütün insanlar, son nefeslerini verinceye kadar Allah’ın her çeşit ve sayılmayacak kadar nimetlerinden yararlanmaktadırlar. Bu yararlanma kimileri hakkında az veya çok olsa da farketmez. Haysiyetli kişi, velînimetini, kendine nimet vereni bilir ve ona teşekkür eder. Kulların Allah’a teşekkürü, O’na Rab olarak iman edip isyan etmemektir. Allah, şüphesiz ki şâkir (şükreden) kullarını sever, onlardan râzı olur, onlara hesapsız mükâfatlar verir. Sâdi-i Şirazî’nin dediği gibi, her bir nefes alış verişte bile insan Allah’a karşı iki defa şükretmek zorundadır. Nefes almazsa yaşayamadığı gibi, aldığı nefesi az sonra dışarı veremezse yine yaşayamaz. Eğer insanlar Allah’a şükrederlerse, Allah nimetlerini, nimetlerin bereketini arttırır, insanın mal karşısında kölelik tutkusunu, mala sahip olma izzetine döndürür. Eğer insanlar Allah’ın nimetlerine nankörlük ederlerse, nimet sahibini tanımaz, inkârcı ve isyancı olurlarsa; şüphesiz Allah’ın azâbı şiddetlidir, dayanılır gibi değildir (14/İbrâhim, 7).[1]

 
[1] Hüseyin K. Ece, Hz. Süleyman, s. 194-195; 47-50.
.

Posted in H.z Davud, Peygamberler | Leave a Comment »

Ekin Sahibinin Dâvâsı – H.z Dâvud

Posted by Site - Yönetici Kasım 13, 2007

Davud ve Süleyman peygamber,

Ekin Sahibinin Dâvâsı:

“Bir zaman Dâvûd ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece bunu (bu fetvâyı) Süleyman’a Biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Tesbih eden dağları ve kuşları da Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yaparız. Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını/zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?” (21/Enbiyâ, 78-80)

Hz. Dâvûd ve oğlu Hz. Süleyman (a.s.), Allah’ın onların hükmüne şâhit olduğunu açıklayarak, her ikisinin hükmünün doğru olduğunu, her ikisinin de yanlış yapmadıklarını vurgulamış oluyor. Ya da onların bu şekilde hükmetmelerine Allah izin vermişti, onlar da kendi görüşleriyle önlerindeki dâvâyı halletmeye çalışıyorlardı.

Kaynaklar bu âyetin tefsiri ile ilgili şöyle bir olay anlatıyorlar: “Anlatıldığına göre Hz. Dâvûd’a dâvâ için iki kişi geldi. Bunlardan biri ekin tarlası ya da bağ sahibi, diğeri ise sürü sahibi idi. Birisi ekin ekmiş veya bağ-bahçe yapmıştı. Tarla sahibi Hz. Dâvûd’a dedi ki: ‘Bu adamın sürüsü geceleyin benim tarlama/bağıma girdi ve hiçbir şey bırakmadı. (Aramızdaki meseleyi çözer misin?)’ Bu olayın doğru olduğunu anlayan Hz. Dâvûd (a.s.) sürünün, tarlaya verdiği zarar karşılığı tarlanın veya bağın sahibine verilmesine hükmetti. Bunun üzerine sürünün sahibi Hz. Süleyman’a gitti ve durumu anlattı. Hz. Süleyman babasının yanına gelerek: ‘Ey Allah’ın peygamberi! Hüküm senin verdiğin gibi değildir’ dedi. Hz. Dâvûd, ‘nasıldır?’ diye sorunca Hz. Süleyman şöyle dedi: ‘Sürüyü geçici olarak faydalanması, yavrularından ve sütlerinden yararlanmaları için tarla/bağ sahibine ver. Tarlayı/bağı da sürü sahibine ver. Ta ki sürü sahibi ekin tarlasını/bağı eski haline getirsin. Sonra da herkes kendine ait olanı tekrar geri alsın.’ Bunun üzerine Hz. Dâvûd; ‘isâbetli hüküm, senin dediğin gibidir’ deyip, oğlunun görüşünü karar olarak benimsedi.”

Kaynaklar Hz. Süleyman’ın o zaman on bir yaşlarında bir çocuk olduğunu da ilâve ediyorlar (Taberî, Tarih 1/344, Taberî, el-Câmiu’l-Beyan, 17/38; F. Râzî, M. Gayb, 22/195; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/26; İbn Kesir, Muh. Tefsir, 2/516; Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/125; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 11/203; Âlûsî, Rûhu’l-Beyan, 17/75; Süfyân es-Sevrî, Tefsîru Kur’âni’l-Azîm, 160, S. Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2389). (En doğrusunu yalnızca Allah bilir.)

Her iki peygamberin hükmü de kendi ictihadlarına/görüşlerine göre idi. Hz. Dâvûd (a.s.) ekin/bağ sahibinin zararının büyüklüğünü göz önünde bulundurarak o zararı karşılamak istemişti. Şüphesiz bu adâletin gereği idi. Ancak Hz. Süleyman’ın görüşü ise adâletin de ötesinde daha yapıcı, daha uygun bir hüküm idi. Allah (c.c.), Hz. Dâvûd’un hükmünün yanlış olduğunu söylememekle birlikte, Hz. Süleyman’a onun hükmünü öğrettiğini haber veriyor, sonra da her ikisine de hüküm ve ilim verdiğini bizlere duyuruyor. Her iki peygamber de vahyin getirdiği ölçülerden hareket ettiler. Kendilerine bağışlanan ilim ve hükmetme yeteneğine dayanarak kendi ictihadlarıyla karar verdiler. Böyle bir hüküm, vahyi ölçü almakla beraber, bir vahiy değildi. Hz. Dâvûd’un kararı vahiy olsaydı Hz. Süleyman’ın ona karşı görüş beyan etmesi düşünülmezdi.

Bu kararı anlatan pek çok kaynak, Hz. Dâvûd (a.s.)’un yukarıdaki kararı açıklamasından sonra dâvâcıların Hz. Süleyman’a gittiklerini, bir de onun bu dâvâya bakmasını istediklerini söylüyorlar. Onlara göre Hz. Süleyman, babasının kararını doğru bulmayarak kendisi daha uygun bir başka görüş ileri sürdü ve önceki kararın değişmesini sağladı. Buradan hareketle de peygamberlerin ictihadı, ictihad-vahiy ilişkisi, âlimlerin ictihadı ve nesih gibi konular gündeme getirilmekte ve uzun uzun açıklamalar yapılmaktadır.

Bu olayı anlatan yukarıdaki âyet, her iki peygamberin de verdikleri karara/hükme değinmiyor. Ancak “iz yahkümâni” diyerek, bir dâvâ konusunda her iki peygamberin beraberce hüküm verdiklerine veya bu konuda istişâre ettiklerine dikkat çekmektedir. Çünkü burada kullanılan fiil kalıbı tesniye, yani iki kişinin birlikte iş yaptığını ifade eden bir kalıptır. Bilinen bir şeydir ki, iki bağımsız hâkim bir olayda iki ayrı hüküm verseler, bunun bir anlamı olmaz. Âyette kast edilen anlam; her iki peygamberin de bu dâvâ konusunda istişâre etmeleri veya karşılıklı bu dâvâyı görüşmeleri olabilir. Burada “hükmettiler” değil de; “iz yahkümâni = karşılıklı hükmettikleri zaman” gibi bir ifadenin yer alması bu görüşü güçlendirmektedir (M. H. Tabatabai, el-Mîzân, 14/340). Buna göre, Hz. Dâvûd’un görüşü tamamlanmış ve uygulamaya konulmuş hukukî bir karardan çok, kesin bir çözüm aramaya yönelik bir görüş açıklama, ya da istişâre etmeye ehil görülen Hz. Süleyman’ın bu meselenin cevabını bulmaya yönelik bir ictihadı gibi görünmektedir.

Hz. Süleyman (a.s.) da, babasının verdiği kesin hükme karşı çıkmamış veya babasının verdiği kararı yanlış bulmamış, konuyla ilgili olarak görüşünü açıklamış ve bu görüşü de isâbetli bir karar olarak uygulamaya konulmuş olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Kaldı ki, Peygamberimiz’in bildirdiğine göre hükmetme makamında olan bir hâkim, ictihad eder (doğru kararı vermede bütün gücünü kullanır) ve isâbet ederse iki sevap alır. Hâkim bütün gücünü kullandığı halde ictihadında isâbet edemezse bir sevap/ecir alır (Ebû Dâvûd, Akdiyye 2, hadis no: 3574; Buhârî, İ’tisâm 21; Tirmizî, Ahkâm 2, hadis no: 1326; Nesâî, Kadâ 3).

Her iki peygambere de İlâhî bir bağış olarak uygun ve yerinde hükmetme, isâbetli karar verme yeteneği ihsan edilmiş, ancak âyetin ifadesine göre Allah (c.c.), Süleyman (a.s.)’a bazı konularda daha derin bir anlayış vermiştir. Şüphesiz Allah fazlını istediğine verir ve O’nun gücü her şeye yeter.

 
A.g.e. s. 100-103.
.

Posted in H.z Davud, Peygamberler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: