Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 06 Eki 2007

“Kahrolsun Şeriat” Diyenlerin Hali !!

Posted by Site - Yönetici Ekim 6, 2007

1,,ABDÜLBASİT  ABDÜLSAMED Kuran-ı Kerim Tüm Sureler İndir,Kuran’a Göre Dua,Mehdi'nin Çıkması,Surelerin Fazileti,enam suresi ayet,EL-EN'ÂM SÛRESİ

“Kahrolsun Şeriat” Diyenlerin Hali !!

Kahrolsun Şeriat!” Diyenler..

BİR İNSAN böyle bir sözü neden söyler,niçin söyler,hangi niyetle söyler?

Bu sözü söyleyenlerin bir kısmı var ki ne dine inanır ne Allaha ne Kurana inanır nede Peygambere…İslam’a ve dine karşıdır.
Zaten böyle birisinin yoluda izide bellidir.Hiçbir kutsalı yoktur,hiçbir manevi değer tanımaz.Onun gözünde, dini çağrıştıran her şey zararlıdır ve yanlıştır.Böyle düşünenleri kendi ideolojik yapılarıyla baş başa bırakalım.

“Kahrolsun Şeriat!” diye bağırıp çağıran başka birisi daha vardır ki o da neyin ne olduğunu bilmeden konuşuyor.
Allah’a, dine, Kuran’a ve Peygambere inanıyor, inancı var, belki namazda kılıyordur, oruçta tutuyordur, ama şeriat’ın siyasi ve ideolojik bir düşünce olduğunu sanıyor, farkına varmadan bu saçma sözleri kullanıyor.

Oysa şeriatla din aynı anlama gelir.İkisi birarada kullanılır.Din şeriattır, şeriat da dindir.

“Şeriat” kavramının içinde, imanla ilgili hükümler olduğu gibi, ahlakla, ibadetle,ve günlük hayattaki işlerle alakalı hükümler vardır.
Herşeyden önce Şeriatı koyan Allah’tır.Bir diğer ifadeyle dinin gönderen ve dinin sahibi Allah’tır.Onun için Allah’a “Şari-i Hakiki/Gerçek şeriat koyucu” denir.
Zaten Allah’ın şeriatı koymasının asıl amacı kullarının sonsuz hayata ve gerçek saadete ulaşmalarıdır.Şeriatın tanımına baktığımızdada aynı gerçekleri görürüz.

Sözlük anlamıyla şeriat “yol,mezhep,metod,adet,insanı bir ırmağa,su içilecek kaynağa götüren yol” demektir.
Dini bir terim olarak da “Allah’ın emir ve yasaklarının toplamı”dır.
başka bir deyimle “Kuran ayetlerine,Allah Resulü’nün(sav) sünnetine ve İslam alimlerinin görüş birliği içinde oldukları meselelere dayanan ilahi kanun’lar bütünüdür.

“Şeriat”, İlahi kanunlar bütünü olduğuna göre, Tek Şari/Şeriat koyucu Allahtır.Bunun yanında peygamberler de şeriatı insanlara haber verdikleri için ayrıca onlarda Şari olarak anılırlar.

Şeriat kelimesi bir terim olarak diğer kanunlar ve dinler içinde kullanılabilir.Mesela “Musa(as)’ın Şeriatı” gibi.

Şeriat kelimesinin terim anlamı şu ayete dayanır:
“Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık.Sen ona uy.Hakk’ı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma!” (Casiye suresi 18. ayet)

Peygamberimiz Hz.Muhammed’den(sav) öncede çok sayıda peygamber gelmiştir.Bu peygamberlerin çoğunu Cenab-ı Hak bir şeriatla bir kanunla göndermiştir.

Peygamberimizin getirdiği İslam Şeriatı,daha önceki şeriatların bir devamı ve tamamlayıcısı niteliğindedir.Bu mesele Kuranda şöyle zikredilir:
“Allah,dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh’a tavsiye ettiği,sana vahyettiğimiz İbrahim’e Musa’ya ve İsa’ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şeriat olarak koydu.” (Şura suresi 13.ayet)

İslam Hukuku kaynakları,şeriatı 3 ana bölümde inceler:
İbadetler,muameleler,ceza hukuku.

İbadetler: Allah’ın razı olduğu her çeşit ibadeti içine alır.Özel anlamda ise, ayet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibadetlerin uygulanması kastedilir.Namaz,oruç,zekat,hac ve kurban İslam’da var olan ve bilinen ibadetlerdir.

Muameleler: İnsanlar arasında medeni,ticari,ekonomik ve sosyal ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle münasebetleri bu bölümde yer alır.
İslam dini doğmdan ölüme kadar evlenme,boşanma,nafaka,velayet,vesayet,miras,alış-veriş gibi toplum hayatının ihtiyacı olan tüm medeni muamelelere ve hatta devletler hukukuna ait hükümler getirmiştir.

Ceza hukuku: İslam şeriatının kullanımda olduğu bir İslam ülkesinde İslam dininin emir ve yasaklarına uymayan toplumsal düzeni bozmaya çalışan kimselere karşı verilecek bedeni,mali veya caydırıcı bazı cezai hükümleri kapsar.

İslam şeriatı esas olarak temelde dör delile dayanır.Bunlar şer’i deliller olarakda anılan “Kitap,Sünnet,İcma ve kıyastır.”

Kitap : Kuran’ın içerdiği hükümlerdir.

Sünnet : Son peygamber Hz.Muhammed (sav) söz ve fiilleridir.

İcma: İslam alimlerinin görüş birliği içinde bulundukları konulardır.

Kıyas : Kuran ve sünnette hükmü açıkca belirtilmeyen bir meselenin hükmünü aralarındaki ortak nitelik dolayısıyla hükmü açıkca belirtilen diğer meseleye göre açıklamaktır.

“İslam’ın bir kısmını (şeriatı) kabul etmem” diyenler,”Onun da dinden olduğunu kabul ediyor,böyle olduğuna inanıyorum,ancak onunla amel etmek istemiyorum” demek istiyorlarsa günahkar oluyorlar, “Bu kısmına inanmıyorum,şeriatı dinden saymıyorum” demek istiyorlarsa İslam’a bağlılık ve aidiyet ilişkilerini kesmiş oluyorlar.

Şerita karşı çıkanlar, “şeriat istemiyoruz,kahrolsun şeriat!” diyenler İslam’ın bir kısmını reddediyor onunla inanç ve yaşama bakımından ilişkilerini kesiyorlar,hatta ona karşı düşmanca bir cephe alıyorlar.Bu durumd olanların aynı zamanda Müslüman olmaları mümkün ve sahih değildir.

Şeriat Sadece Kuran hükümleri ve İslami esaslar değildir.Az önce anlattığımız ve herkesin “şeriat” olarak bildiği bu şeriat,Cenab-ı Hakk’ın Kelam sıfatına dayanır ve asıl itibariyle oradan gelir.
Bir diğer şeriat daha vardır ki o da Allah’ın irade sıfatından gelir ve bu sıfatın tecellisidir.Buna “sünnetullah/tabiat/doğa” tabiri kullanılır.
Mesela yerin çekim gücü,ateşin yakması,soğuğun üşütmesi gibi tabiatta var olan fıtri kanunlar kevni kanunlardır.Bunların yaratıcısı ve işleteni Yüce Allah’tır.
Nasıl ki,Kelam sıfatından gelen kanunlara karşı gelenler belli cezalara uğrayacağı gibi, İrade sıfatından gelen bu kanunlara karşı duranlarda cezasını hemen görürler.

Mesela bir kimse yüksen bir yerden atlarsa bacağını ve kafasını kırar.Elini ateşe uzatırsa eli yanar,soğukta durursa üşür,yüzme bilmeyenler denize girerse boğulur,zehir içerse hayatını kaybeder.

Her iki şeriat içinde şöyle müşterek misaller verilebilir.Zehir içerek intihara teşebbüs eden hataını kaybettiği gibi intihar etmekle haram işlediği için ayrıca günaha girmiş olur.

İkinci bir misal: Silahını suçsuz bir insana kasten çeken kimse onun ölümüne sebep olduğu gibi,ayrıca büyük bir günah işlediği için, İslam şeriatı ona kısas cezasını öngörür,onunda aynı şekilde cezalandırılmasına hüküm verir.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Nasihat, Soru Ve Cevaplar, Türkiye, İlginç | Etiketler: | Leave a Comment »

Şeytanla Bir Görüşme

Posted by Site - Yönetici Ekim 6, 2007

Şeytan,cehennem. Mü'min, Kâfir ve Münafık  Keşşaf; c. 1, s. 713, 293

Şeytanla Bir Görüşme

Şeytanla kabristanda karşılaştılar. Şeytan çok neşeliydi. Adam sordu:
“Bu ne hâl?”

“Altın devrimi yaşıyorum.” diye cevap verdi şeytan.

Adam anlamazlıktan geldi: “Ne demek istiyorsun?” “Sen de pekâla biliyorsun,” dedi, “Asırlarca âhirzaman dedim durdum. Şimdi artık mutluyum. O Asr-ı Saadet’te neler çektiğimi bir ben bilirim. Hangi sahabeyi görsem dizlerimin takatı kesilirdi.

Hele Ömer, onu görünce saklanacak delik arar, yolumu değiştirirdim. Daha sonra da rahat yüzü gördüm sayılmaz. Sahabeler gitti, müçtehidler geldi. Her asırda bir kutup, bir müceddid, nice alim, nice veli…

Bana rahat yüzü mü gösterdiler?. Geylânî gitti, Gazali geldi; Rabbanî gitti, Mevlâna geldi.. Selçuklunun çöküşüyle biraz
rahat edeceğimi sandım. Ne gezer. Al sana Osmanlı Ama şimdi altın devrimi yaşıyorum. Evet altın devrimi.

Şeytan, daha sonra da bir nârâ atarak “Gün benim, devran benim” diye ekledi.

“Milyonlarca, milyarlarca insanı nasıl yoldan çıkarıyorsun? Bunu hangi kuvvetle yapıyorsun?” diye sordu adam.

Şeytan bir kahkaha savurdu: “Allah’ın onlara verdiği kuvvetle!” “Nasıl olur!?”

“Anlatayım,” dedi şeytan. “İnsana takılan bütün âletler, duygular, verilen bütün hisler, kuvvetler hep Allah’ın ihsânı.
Ben o insana Allah’ı unutturuyorum. İçine vesvese atıyor, ne lâzımsa yapıyorum. Oyunlar tezgâhlıyor, tuzaklar kuruyorum. Sonunda bana uyarsa, Allah’ın bu ihsanlarını benim istediğim yönde kullanıyor. İşte bütün mesele bu kadar basit.”

“Demek sen Allah’ı biliyorsun?” diyerek hayretini belirtti adam.

Şeytan acı acı gülerek; “Öyle lâf ediyorsun ki şaşıyorum” dedi.

“Hiç bilinmeyen bir Zât’a isyan edilir mi? Onu bilmeyen mi var? Ama kimisi Kur’an’ı dinler, emirlerine uyar.
Kimisi de beni dinler, isyan yolunu tutar. Bu ayrı mesele.”

Adam, şeytana silahlarını sordu. “Bunları ezberlemeye hafızan yetmez,” dedi şeytan. “En çok kullandıklarım dünya sevgisi, benlik dâvâsı, şehvet, gazap, hırs, haset, riya. Herkesin nabzına göre şerbet veririm.
Birine aldanmazsa, diğerini sunarım. Kendime bağlayıncaya kadar peşini bırakmam. Bunu başardım mı işim kolaylaşır. Artık ben o kişinin ardına düşmem. 0 beni takip eder.”

Şeytan onu bir kabre götürerek “Bak” dedi. Adam baktı. Toprağın altı da, üstü gibi seyredilebiliyordu

Şeytan, “Şu var ya,” dedi, “Bil bakalım, erkek mi, kadın mı?”

“Ne bileyim ben,” diye cevap verdi adam.

Şeytan “vaktiyle” dedi, “şu kemikler bir kadının, şu ileridekine de bir delikanlının bedenleri sarılıydı.
İkisini de rahatlıkla parmağımda oynatıyordum. Bu kâinatı, ondaki harika hadiseleri, insanın mükemmel yaratılışını,
ölümü, hesap gününü, kısacası, her hakikatı unutturdum onlara. Şehvetten başka birşey düşünmez oldular.
Bir ömür boyu hayvan gibi yaşadılar. Şimdi de azap çekiyorlar.”

Mezarlıkta biraz ilerlediler. Şeytan bir başka kabri gösterdi: “Bil bakayım,” dedi, bu kemikler zengin kemiği mi,
fakir kemiği mi?”

“Kemiklerden birşey anlaşılmıyor” dedi adam. Ama mezar taşından bu şahsın vaktiyle zengin biri olduğu belli.

“Evet,” diye cevap verdi şeytan. “Ben bu adamı servetiyle gururlandırdım. Mal sevgisi gönlünde o kadar yer etti ki,
işin birini bırakıp diğerine koşuyor, rüyalarında bile parayla uğraşıyordu. Ona rahat yüzü göstermedim.
Gayri meşru kazançların peşinde koşturdum. Zâlim ettim, hırsız ettim, mağrur ettim… Bunlar onu mahvetmeye yetti;
şimdi ilk hesabını veriyor. Şu berideki de bir fakirdi. Onu da bunun malına haset ettirdim. Kalbine kin ve nefret
tohumları serptim. Bu kadarla da kalmadım, onu ruhî bunalımlara ittim. Sonunda kaderi tenkide kadar götürdüm.
O da bir başka azap içinde. İşte bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir.”

Sözün burasında hiç alâkası yokken yine, “Şu Osmanlılar yok mu,” diye içini çekti, şeytan”
kendileri gittiler ama, yine de bana çok çektiriyorlar. Fakat ben de intikamımı iyi aldım.”

“Nasıl aldın?’ diye sordu adam.

“Anlatayım,” dedi. Bunu söylerken göğsünü kabartmış, ellerini koltuklarının altına sokmuş, başını gururla dikmişti:

“Asırlarca dinin, îmanın ve namusun bayraktarlığını yaptılar. Nice plânlarımı akîm bıraktılar. Nice insanları Allah’a secde ettirdiler. Fakat, şimdi ne oldu? Onların torunları benim peşimdeler. Hâyâ perdelerini sıyırıp çöpe attım.
Şimdi birbirlerinin namusuna kötü gözle bakmayı hüner sayıyorlar. Bu manzara beni keyfimden çıldırtıyor.
Dahası da var. Dün Osmanlının isminden dehşete kapılan Avrupalı, bugün memleketinize rahatlıkla giriyor.
İstediği gibi eğleniyor ve Meyhanelerinizde, kızlarınızın taşıdığı içkileri içiyorlar.Bu konuşmaları dinlerken adamın
içinde bir sıkıntı belirmiş ve şeytanın kendisini ümitsizliğe düşürmek istediğini anlamıştı.
Elbette daha fazla konuşturamazdı:

“Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.” diye başladı söze. “işte şimdi bu bahara girmek üzereyiz.
Sözünü ettiğin pespaye gençliğe bedel din, vatan millet için gece gündüz çalışan çırpınan, göz
yaşı döken yeni bir gençlik daha yetişiyor. Hem de akıl almaz bir hızla. Bunu sen de biliyorsun.
Nitekim onlarla durmadan uğraşıyorsun. Öyle değil mi?”

Şeytan adamın söylediklerini inkâr edemezdi. Ve yanından ayrılırken “evet” dedi biliyorum.

Ama yine de onlarla uğraşacağım.” deyip, kaybolması bir oldu

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Şeytan | Leave a Comment »

Nûh Tûfânı

Posted by Site - Yönetici Ekim 6, 2007

Nûh Tûfânı,noahs-20ark-20shaped-20puzzle

Nûh Tûfânı

“Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.” (29/Ankebût, 14)

Hemen her kültürde yer aldığını gördüğümüz Nuh Tufanı, Kuran’da anlatılan kıssalar arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nuh’un gönderildiği kavmin uyarılara ve öğütlere kulak asmaması, gösterdikleri tepkiler ve olayın meydana gelişi birçok âyette detaylarıyla anlatılır.

Hz. Nuh, Allah’ın ayetlerinden uzaklaşarak O’na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah’a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah’ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah’ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh’u yalanladılar ve şirk koşmaya devam ettiler. Mü’minûn Sûresi’nde, Nuh Kavmi’nde gelişen olaylar şöyle anlatılıyor: “Andolsun, Biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: ‘Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?’ Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: ‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.’ O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin. Rabbim’ dedi (Nuh). ‘Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.” (23/Mü’minûn, 23-26)

Âyetlerde anlatıldığı gibi, kavminin önde gelenleri Hz. Nuh’u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak, yani kişisel çıkarlar aramak gibi basit bir suçlamayla karalamaya çalıştılar ve ona “deli” damgası vurmak istediler. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler. Bunun üzerine Allah Hz. Nuh’a, inkâr edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.

Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh’a “onun içine her (cinsten) ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy” (23/Mü’minûn, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh’un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh’un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan “oğlu” da dahil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle “iş bitiverince” de gemi, Kuran’da bildirildiğine göre, Cudi’ye -yani yüksekçe bir yere- oturdu.

Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihî çalışmalar olayın Kuran’da anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda yaşamış birçok uygarlığa ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi belgede, tufan olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de, çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve “sapkın bir kavmin başına gelenler” bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.

“Tûfan olayı, Tevrat ve İncil’in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında, Yunan efsanelerinde, Hindistan’da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, İngiltere’nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde, İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır. Birbirinden ve Tûfan böِlgesinden hem coğrafîi hem kültürel olarak bu kadar uzak kültürlerde, Tûfan’la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir?”

Sorunun cevabı açıktır: Eski dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkansız olan bu toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların bir ilahi kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır. Görünen odur ki, tarihin en büyük helak olaylarından biri olan Tufan, farklı uygarlıklara gönderilen birçok peygamberler tarafından ibret için anlatılmış ve bu şekilde Tufan’la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere yerleşmiştir.

Bununla birlikte, Tufan olayı ve Nuh Kıssası bir çok kültür ve dini kaynaklarda anlatılmasına rağmen, kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım farklılıklar da bulunan Tufan anlatımları içinde, eldeki bilimsel bulgulara uygun yegâne anlatımın Kuran’daki olduğunu görüyoruz.

Tûfan’ın Fiziksel Özellikleri: Allah, bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtı, şiddetli yağmurlar yağdırdı. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttı. Yağmur, kaynak sularla bir işe karşı birleşti. Çivilerle tutturularak tahtadan yapılmış gemiyi bu sularda Allah taşıdı (54/Kamer, 11-13). Allah’ın gözetimi altında ve vahiyle Nûh gemiyi yaptı. Allah’ın emri gelip de tandır kızışınca, hayvanlardan ikişer çift ile iman etmiş kimseleri gemiye alması emredildi (23/Mü’minûn, 27). Geminin Cûdî’ye/yüksekçe bir yere oturdu (11/Hûd, 44). Tûfan olayı, ibret vericidir (69/Haakka, 11-12)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, H.z Nuh, Türkiye, Tevbe, İbretlik | Etiketler: | Leave a Comment »

Kur’ân-ı Kerim’de Nûh (a.s.) ve Tevhid Mücâdelesi

Posted by Site - Yönetici Ekim 6, 2007

Allah'tan Başkasının Adına Yemin

Kur’ân-ı Kerim’de Nûh (a.s.) ve Tevhid Mücâdelesi

Hz. Nûh’un ismi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 43 yerde geçer. Nûh (a.s.)’un kıssası, Kur’an’da detaylı bir şekilde 28 ayrı sûrede anlatılmıştır. Bunlar: 7/A’râf, 59-64; 11/Hûd, 25-48; 23/Mü’minûn, 23-30; 42/Şuarâ, 105-122; 54/Kamer, 9-17; 10/Yûnus, 71-74; 21/Enbiyâ, 72, 77; 25/Furkan, 37; 29/Ankebût, 14-15; 37/Sâffât, 75-82; 40/Mü’min, 5; 51/Zâriyât, 46; 53/Necm, 52; 71/Nûh, 1-28. Kur’ân-ı Kerim’in 71. sûresinin ismi ise Nûh sûresidir. Bu sûrelerin hepsinde, Hz. Nûh (a.s.)’un peygamber olarak gönderilişi, peygamberliği, dâvetini kavminin bile bile inkârına ve ona isyanı, onların eziyetlerine karşı göstermiş olduğu uzun müddet sabredişi, yalanlayıcıların tûfanla boğulup cezâlandırılması anlatılmaktadır.

“Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.” (3/Âl-i İmrân, 33)

“Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik….” (4/Nisâ, 163)

“Andolsun biz Nuh’u kendi kavmine (toplumuna) gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.’ Kavmimin önde gelenleri: ‘Gerçekte biz seni açıkça bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görüyoruz’ dediler. O: ‘Ey kavmim, bende bir şaşırmışlık ve sapmışlık yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim’ dedi. ‘Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca) Size öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah’tan biliyorum. Sakınıp rahmete kavuşmanız için, içinizden sizi uyarıp korkutacak bir adam aracılığı ile bir zikir (Kitap) gelmesine mi şaştınız?’ Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi.” (7/A’râf, 59-64)

“Sizi uyarmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikr’in gelmesine mi şaşırdınız? (Allah’ın) Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını ve sizin yaratılışta gelişiminizi arttırdığını (veya üstün kıldığını) hatırlayın. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın, ki kurtuluş bulasınız.” (7/A’râf, 69)

“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahâlisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara rasulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” (9/Tevbe, 70)

“Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin. Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ve ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum.’ Fakat onu yalanladılar; biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına bir bak.” (10/Yûnus, 71-73)

“Andolsun, biz Nuh’u kavmine elçi gönderdik. Onlara: ‘Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” (11/Hûd, 25). “Allah’tan başkasına tapmayın! Ben, size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.” (26). “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” (27). “(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?” (28). “Ey kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.” (29). “Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’tan (onun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?” (30). “Ben size: “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum, gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum, sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, “Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir” diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.” (31). “Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!” (32). “(Nuh) dedi ki: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz.” (33). “Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O’na döndürüleceksiniz.” (34). “(Rasûlüm!) Yoksa, “Bunu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu uydurduysam günahım bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım.” (35). “Nuh’a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.” (36). “Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır!” (37). “Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: “Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!” (38). “Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.” (39). “Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedik ki: “(Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!” Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.” (40). “(Nuh) dedi ki: “Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (41). “Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi.” (42). “Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): “Bugün Allah’ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah’tan başka koruyacak kimse yoktur” dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.” (43). “(Nihayet) “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!” denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: “O zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi.” (44). “Nuh Rabbine dua edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin.” (45). “Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (46). “Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!” (47). “Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in! Kendilerini (dünyada) faydalandıracağımız, sonra da bizden kendilerine elem verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır.” (48). “(Rasûlüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.” (11/Hûd, 25-49)

“Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Sâlih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isâbet ettirmesin. Üstelik Lut kavmi size pek uzak değil.” (11/Hûd, 89)

“Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Âd ve Semûd ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah’tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: ‘Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.” (14/İbrâhim, 9)

“(Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.” (17/İsrâ, 3)

“Biz, Nuh’tan sonra nice kuşakları yıkıma uğrattık. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter.” (17/İsrâ, 17)

“İşte bunlar; kendilerine Allah’ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem’in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar.” (19/Meryem, 58)

“Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık. Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden ‘ona yardım edip-öcünü aldık’. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.” (21/Enbiyâ, 76-77)

“Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Ad, Semud kavmi de yalanlamıştı.” (22/Hacc, 42)

“Andolsun ki, Nuh’u kavmine gönderdik ve o: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka bir tanrı yoktur. Hâla sakınmaz mısınız? dedi.” (23/Mü’minûn, 23). “Bunun üzerine, kavminin inkarcı ileri gelenleri şöyle dediler: “Bu, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.” (24). “Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp bekleyin bakalım.” (25). “(Nuh), Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” (26). “Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Gözlerimizin önünde (muhafazamız altında) ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Bizim emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de, içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır.” (27). “Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: ‘Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun’ de.” (28). “Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen, iskân edenlerin en hayırlısısın.” (29). “Şüphesiz bunda (Nuh ve kavminin başından geçenlerde) birtakım ibretler vardır. Hakikaten biz (kullarımızı böyle) deneriz.” (23/Mü’minûn, 23-30)

“Nuh’un kavmi de, elçileri yalanlandıklarında onları suda boğduk ve insanlar için bir ayet kıldık. Biz zulmedenlere acıklı bir azab hazırladık.” (25/Furkan, 37)

“Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.” (26/Şuarâ, 105). “Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” (106). “Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” (107). “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (108). “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” (109). “Onun için, Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (110). “Onlar şöyle cevap verdiler: Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!” (111). “Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.” (112). “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!” (113). “Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.” (114). “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (115). “Dediler ki: Ey Nuh! (Bu dâvâdan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!” (116). “Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.” (117). “Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.” (118). “Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.” (119). “Sonra da geri kalanları suda boğduk.” (120). “Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.” (121). “Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.” (26/Şuarâ, 105-122)

“Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik, içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulme devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi. Böylece biz onu ve gemi halkını kurtardık ve bunu alemlere bir ayet (kendisinden ders çıkarılacak bir olay) kılmış olduk.” (29/Ankebût, 14-15)

“Nitekim, onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (29/Ankebût, 40)

“Hani Biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık.” (33/Ahzâb, 7)

“Andolsun, Nuh bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel icabet etmiştik. Onu ve ailesini, o büyük üzüntüden kurtarmıştık. Ve onun soyunu, (dünyada) onları da baki kıldık. Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. Alemler içinde selam olsun Nuh’a. Gerçekten Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, bizim mü’min olan kullarımızdandı. Sonra diğerlerini suda boğduk.” (37/Sâffât, 75-82)

“Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, ‘batıla-dayanarak’ mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam nasılmış?” (40/Mü’min, 5)

“Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir gün). Allah, kullar için zulüm istemez.” (40/Mü’min, 31)

“O: “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir.” (42/Şûrâ, 13)

“Onlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı ve Semud (kavmi) de yalanladı.” (50/Kaf, 12)

“Bundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar da fâsık bir kavim idi.” (51/Zâriyât, 46)

“Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: “Delidir” dediler. O ‘baskı altına alınıp engellenmişti.’ Sonunda Rabbine dua etti: “Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir toplumdan) intikam al.” Biz de ‘bardaktan boşanırcasına akan’ bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de ‘coşkun kaynaklar’ halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı (hükmümüzü gerçekleştirmek üzere) birleşti. Ve onu da tahtalar ve çiviler(le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık; Gözlerimiz önünde akıp-gitmekteydi. (Kendisi ve getirdikleri) İnkâr edilmiş-nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafaat olmak üzere. Andolsun, Biz bunu bir ayet olarak bıraktık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? Şu halde Benim azabım ve uyarıp-korkutmam nasılmış?” (54/Kamer, 9-16)

“Andolsun, Biz Nuh’u ve İbrahim’i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. Öyle iken, içlerinde hidayeti kabul edenler vardır, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.” (57/Hâdîd, 26)

“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikâhları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: ‘Ateşe diğer girenlerle birlikte girin!’ denildi.” (66/Tahrîm, 10)

“Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide Biz taşıdık.”. “Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye.” (69/Haakka, 11-12)

“Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, diye Nuh’u kendi kavmine gönderdik. (71/Nûh, 1)

Ey kavmim, dedi, ben sizin için açık bir uyarıcıyım. (2)

Allah’a kulluk edin; O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Ki Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muâheze etmeden yaşatsın). Bilinmeli ki Allah’ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

(Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim;

Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı.

Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum.

Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.

Dedim ki : Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır.

(Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin,

Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.

Size ne oluyor ki, Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?

Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.

Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle âhenkli olarak nasıl yaratmış!

Onların içinde ayı bir nûr kılmış, güneşi de bir lamba yapmıştır.

Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir.

Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.

Allah,yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.

Ki, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz.(diye).

(Öğütlerinin fayda vermemesi üzerine) Nuh: Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.

Bunlar da, büyük hileler, büyük desiseler kurdular!

Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yeğûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!

(Böylece) onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır!

Bunlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular ve o zaman Allah’a karşı yardımcılar da bulamadılar.

Nuh: ‘Rabbim! dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!

Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).’

Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zâlimlerin de ancak helâkini arttır.” (71/Nûh, 1-28)

Posted in H.z Nuh, Peygamberler | Etiketler: | Leave a Comment »

İdris ( a.s )

Posted by Site - Yönetici Ekim 6, 2007

111,İdris ( a.s ),,İmâm-ı Rabbânî

İdris ( a.s )

PEYGAMBERLİĞİ

İdris aleyhisselam, peygamberlikle şereflendikten sonra Cebrâil aleyhisselam kendisine 4 defa gelerek 30 sahife getirmiştir. Onun şeriatında; “Allah’a, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine, meleklere, peygamberlere ve ahir zamanda gelecek olan son peygamber Ahmed aleyhisselama inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, domuz, köpek ve eşek eti yememek, aklı gideren maddelerden sakınmak” emredilmiştir.

İdris aleyhisselam döneminde insanlar Şit ve Kâbîl toplumu olarak ikiye bölünmüştü. Şit toplumu müslüman idi. Kâbîl toplumu ise tam anlamıyla yoldan çıkmıştı. Sorumsuz bir hayat süren Kâbîl topluluğuna özenen Şitoğullarından insanlar, kafile kafile onlara katılmaya başlamışlardı. İdris aleyhisselam bunların önünü alabilmek için kendisine inananlardan oluşan silahlı bir kuvvet kurmuştu. Ok ve yayı keşfederek Kâbîloğullarını sindirdi. Bu uğurda pek çok sıkıntıya göğüs germiş ve sabretmişti. İdris aleyhisselam, kendisinden sonra büyük bir tufan felaketinin yaşanacağını, ancak müminlerin bu felaketten kurtulacağını en ince ayrıntılarına kadar bildirmişti. Buna rağmen kendisinden sonra putperestlik ortaya çıkmış ve Nuh aleyhisselam döneminde de tufan meydana gelmişti.

YAŞADIĞI DÖNEM

İdris aleyhisselamın yaşadığı dönem tufan öncesidir. Ancak Âdem aleyhisselam ile tufan arasında geçen yüzyılların ne kadar olduğu ve bu asırların hangisinde yaşadığı şimdilik kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kaynakların ittifakla belittiğine göre bu süre içerisinde yaşayan 10 kuşaktan 7. sinde hayat sürmüştür. Nuh aleyhisselamın yaşadığı uzun süre gözönünde bulundurulursa tahmini bir tarihleme yapmak mümkün olacaktır, fakat bir şartla; O da tufanın hangi tarihte meydana geldiğinin tespit edilmesidir. Bu da ancak Nuh aleyhisselamın gemisinin bulunmasıyla gerçekleşebilecektir.

Kur’ân-ı Kerîm ve Eski Ahit’te ilk insanların sürdükleri ömür yüzlerle ifade edilirken Mezopotamya tabletleri binlerce yıl süren ömürden bahsetmektedir. Tabletlere göre ilk sekiz hükümdar toplam 241.200 yıl egemen olmuşlardır. Eğer onunu birden sayarsak karşımıza 456.000 rakamı çıkar ki bu, ilk insandan tufana kadar olan süreyi ifade etmektedir. Bu durum, Mezopotamya medeniyetlerindeki zaman anlayışının veya onlu sayı sisteminin farklı olduğunu göstermektedir.

Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Âdem aleyhisselamla tufan arasında 10 karn (kuşak/nesil/dönem) bulunduğunu bildirmişlerdir. Sümer listelerinde de tufan öncesi hüküm süren 10 isimden bahsedilmektedir. Bunlardan yedincisi olan hükümdar, tüm bilimlerde özel bir bilgeliğe sahip olmakla birlikte din adamlığıyla uğraşan ilk kişi olarak gösterilir. İslami kaynaklar; İdris aleyhisselam peygamberliğinin yanısıra, hikmet ve sultanlık verildiğini, bu nedenle kendisine; “müselles bi’n ni’me / kendisine peşpeşe nimetler verilen” denildiğini yazmaktadır. Sümer kral listelerine göre onuncu kral zamanında tufan olmuştur. İslami kaynaklarda da İdris aleyhisselamdan üç kuşak sonra (10. kuşakta) tufanın yaşandığı yazılıdır.

Eski Ahid’e göre tufan öncesi hüküm süren 7. hükümdarın ismi Hanok’tur ve 10. hükümdar zamanında tufan olmuştur. Hanok, ölmeden önce göğe alınmıştır. Bir başka özelliği de; insanlar arasında yazmayı, bilgeliği ve bilgiyi ilk öğrenmiş kişidir.

GÖĞE ALINIŞI

İdris aleyhisselam normal bir ölümle vefat etmemiş, Allahü tealanın izniyle göğe alınmıştır. Göğe çıkarılmadan önce oğlu Metuşelah’ı yerine vekil olarak bırakmıştır. Kaynaklar onun, Îsâ aleyhisselamla birlikte aynı hayat tabakasında dünyevi cisimlerini muhafaza ederek ancak dünyevi ihtiyaçlardan kurtulmuş bir şekilde yaşadıklarını bildirmişlerdir. Bazı müfessirler, “Bugün hayatta olan dört peygamber vardır ki, ikisi yerde, ikisi de göktedir. Yerdekiler Hızır ve İlyas, göktekiler ise İdris ve Îsâ aleyhimüsselamdır.” demişlerdir. Efendimiz Mi’rac gecesinde Cebrâil alehisselamla birlikte dördüncü kat göğe geldiklerinde İdris aleyhisselamla karşılaşmışlardır. Cebrâil aleyhisselamın tanıştırması üzerine Efendimiz selam vermişler, İdris aleyhisselam da karşılığında; “Hoş geldin, sefa geldin sâlih kardeş, sâlih peygamber” diyerek hayır duada bulunmuştur.

PİRAMİTLER

Geçmişimiz tarandığında, İnsanlık tarihinde çok belirgin bir bilgi kesintisi olduğunu görebiliriz. Bunun en belirgin örneği pirametlerdir. Kahire’de, Nil’in batı yakasında birbirine sırt vermiş 3 piramet bulunmaktadır. Bunların Keops, Kefren ve Mikerinos tarafından yapıldığı iddia edilir. Bunların içerisinde Keops’un hikayesi oldukça ilginçtir.

Keopsun piramidi inşa ettirdiği iddiası iki kaynağa dayanmaktadır. Birincisi tarihçi Herodot’tur. Herodot, piramit yapımcısının ismini Keops olarak vermiştir. Keops, Mısırca Khufu kelimesinin yunancasıdır. Sicilyalı Diodoros’un yazılarında ise bu firavunun adı Kemnis’dir. İkinci iddia ise, piramidin yük azaltma odalarından birinde yer alan bir kelimelik yazıttır. Piramitin diğer taraflarında bununla ilgili tek yazı olmamasına rağmen gözlerden ırak bu odada duvara yazılmış “Khufu” ismi, piramidin yapımcısı olarak kabul görmüştür. Arkeolojide bilim adamları bir şey keşfettiklerinde teşhis koymak için acele etmezler zira bulunan en ufak bir bulgu bile daha önce yazılan dünya tarihlerini ve kronolojileri allak bullak edebilir. Bu nedenle buldukları veriyi kuvvetlendirici başka veriler ararlar. Oysa burada durum tam tersine olmuş ve bütün dünyaya piramidin yapımcısı olarak Khufu/Keops’un ismi verilmişti. İşte, dananın kuyruğunu kopartan nokta da burası olmuştu. Kuyruğu koparan da, Antik Doğu Dilleri uzmanlarından Mısır asıllı Amerikalı oryantalist Zekeriya Sitchin’dir. “Evrene Çıkan Basamaklar” isimli kitabının XIII. bölümünde şu tespitlerde bulunur; İngiliz Hassa subaylarından Howard Vyse, 29 Aralık 1835’te Mısır’a geldiğinde; piramitlerin sakladığı sırlar kendisini büyüler. Fakat burada, meşhur olmak için de eline tarihi bir fırsatın geçtiğini bilir. Buradaki arkeolojik çalışmalara katılır. Vyse’nin başını çektiği bir arkeolojik çalışmada, piramidin içerisindeki sözkonusu “K-hu-f-u” yazısı görülür. Böylece bütün dünya bunu öğrenir. Howard da amacına kavuşarak meşhur olur.

Mısır’ın başşehri Kahire yakınlarındaki Giza’da bulunan piramitler hala bilinmezliklerini koruyorlar.

Fakat başka gerçekler de vardır. Bir kere, piramitte kullanılan yaklaşık 2 milyon taş bloğun hiç bir yerinde her hangi bir isme rastlanmaz. Bu olay arkeologların garibine gider. İtiraz edecek olsalar da o günkü zafer naraları arasında duyulmaz. İtiraz edenlerden birisi de Hiyeroglif uzmanı Samuel Brek’tir. K-hu-f-u yazısı bu bilim adamını kuşkulandırır. Yazı, Keops’un zamanında kullanılmayan ancak yüzyıllar sonra ortaya çıkan harflerle yazılmıştır. Ancak bu yazıyı yazan şahıs bu odaya nasıl girmiştir. Zira piramidin yapıldığı günden o güne kadar hiç bir insanın buraya girmesi mümkün değildir. Hatta Vyes ve ekibi, girişi bulamadıkları için dinamit patlatarak içeri girebilmişlerdi. Yazıya biraz daha bakılınca mesele anlaşıldı. Şöyle ki; Bilim adamı değil sıradan bir asker olan Howard Vyse, hiyeroglifle ilgili dönemin tek standart kitabı sayılan “Materia Hieroglyphica” isimli kitabını kullanmıştı. Üstelik, 1828’de John Gardner Wilkinson tarafından yazılmış klavuzda “K-hu-f-u” kelimesi yanlış olarak verilmişti. “K” sessiz harfi, güneşin simgesi olan “Re” ile temsil edilmişti. Sahtekar ingiliz, Keops’tan yüzyıllar sonra kullanılan bir yazı türünü kullanmakla kalmamış, kitaptaki imla hatasını da aynen geçirmişti. Yazı da kullanılan kırmızı aşıboyası da, Kahire sokaklarında bulunan bir aktardan kolayca satın alınabilecek bir maddeydi. Vyse bu arada amacına kavuşmuş ve dünya çapında meşhur olmuştu. Ya tarih bilimine attığı kazık ne olacaktı?..

Piramid Keops’a ait değilse kimindi? Pramitini taş duvarları arasında görünürde ne bir heykel, ne bir büst ve ne bir yazı vardı. Eski Mısır’ın Keops’tan sonraki kronolojisi kesintisiz olarak biliniyor. Piramidin yapımcısı Keops değilse Keops’tan çok önceleri yaşamış olmalı. Bu; “neden bu piramitin aynısının veya benzerinin bir daha yapılamadığını” cevaplamaktadır. Keops, piramit inşa bilgisinin unutulduğu bir dönemde yaşamıştı.

Mısır halk efsanelerinde ilginç bir detay bize belki bir ipucu verebilir, şöyle ki; Mısır’ın tufan öncesi hükümdarlarından birisi de Saurid’dir. Başşehri ise Amsus’tu. Kahiredeki iki büyük piramidi yaptıran da oydu. Yaptırma nedeni Saurid’in tufandan 300 sene önce gördüğü rüya idi.

Bu efsanede gerçeklik payı var ise, piramitlerin tufandan eski olması gerekir. Bu da piramitlerden başka neden piramit yapılamadığının cevabını vermektedir. Tufan, o zamana kadar gelen bütün medeniyetleri silip süpürmüştü. Efsaneye göre Saurid, inşaatlar bitince piramitin en tepesine bir yazıt dikti. Üzerine ismini ve piramitleri 6 senede inşa ettirdiğini yazdırdı. Bu yazının, Abbasiler döneminde deşifre edildiğini kaynaklardan öğreniyoruz. İki piramitin; “düşen akbaba yengeç burcundayken yapıldığı” yazılıydı. Bu tarihten Efendimizin hicretine kadar 36 bin güneş yılının geçtiği hesaplanmış. Yani; MÖ. 35.000 civarı…

Bunlar elbette doğruluğu henüz kanıtlanamamış kayıtlardır. Ama bilinen bir gerçek vardır o da, piramitlerin inşasıyla ilgili hiçbir verinin olmayışıdır. Öyle ki, Eski Mısır tarihi kadar didik didik edilen ikinci bir medeniyet yoktur. Buna rağmen piramitlerle ilgili hiçbir ipucu bulunamamıştır. Bu da, piramitlerin Tufandan önce yapılmış olduğunu ortaya koyabilir. İbn-i Batuta (14. yy), İdris aleyhisselam tarafından, içlerinde bilimsel kitapları ve başka değerli eşyaları kurtarmak için “tufandan önce” piramitleri yaptırdığını nakletmektedir.

Gelelim piramitlerin inşa şekline. Bu da bir başka bilinmeyendir. Başta Herodot olmak üzere pekçok tarihçi ve bilim adamı hipotezler ileri sürülmüşlerse de hiçbirinin mantıklı tarafı bulunamamıştır. Çölün orta yerine her biri ortalama 2 ton ağırlığında 2 milyon adet bloğun nasıl yükseldiği hususunda neler söylenmedi ki, sonunda işin kolayına kaçarak piramitlerin uzaylılarca yapıldığını dahi ileri sürüldü. Oysa bunları yapan insanoğluydu.

1979 yılında Fransa’nın Grenoble şehrinde toplanan II. Uluslararası Eski Mısır Tarihi Kongresinde üyeler, uzman kimyacı Dr. Davidovits Klemm’in açıklamalarıyla oldukça şaşkın anlar yaşadılar. Dr. Klemm, piramitleri oluşturan blokların granit değil, mahiyeti henüz bilinemeyen bir beton türü olduğunu ortaya attı. Doğal bir granit taşı genelde homojendir. Fakat piramitteki bloklar hava kabarcıkları ihtiva ediyorlardı. Dr. Klemm, Kahire’deki Ayn Şems Üniversitesi uzmanlarıyla işbirliği yaparak 1974 senesinde büyük piramitlerde elektro manyetik ölçümlere girişir. Blokların içine salınan yüksek frekanslı dalgaların, kuru blok tarafından tamamıyla yansıtılmaması gerekiyordu. Bu tür ölçümlerle gizli geçitler ve odalar keşfedilmesi umuluyordu. Zira piramitlerin, bütün Giza çölleri gibi kuru olacağı düşünülüyordu. Fakat ölçüm sonuçları tam bir şaşkınlık uyandırdı. Kuru sanılan bloklar yüksek düzeyde nem içeriyordu. Prof. Davidovits Klemm’in vardığı sonuç; taş blokların yapay olduğuydu. Bu taşlardan örnek alan Profesör, inceleme esnasında 20 cm. uzunluğunda bir saç kılı bulunca hiç şaşırmadı. Bu beton karıştırıcısı bir Mısırlıya ait olmalıydı.

Doğrusu da bu olmalı zira çölün orta yerine bu kadar granit blokların getirilmesi mümkün olsa bile böyle bir piramidin inşa edilmesi için insan ömrü kafi gelmeyecekti. Ama çölde en bol bulunan kum, blokların hammaddesi olunca bütün sorunlar çözümleniveriyor.

İdris aleyhisselamdan bahseden kaynaklar onun bina ve şehir kurmakta da öncü olduğunu vurgulamaktadır. Bunun ilkel bir bina ve şehir olmaması gerekir. O zamana kadar benzeri görülmemiş bir teknik kullanmış olmalıdır. Zira İdris aleyhisselam, insan medeniyetinin hemen başlarında yeryüzünde yaşamıştı.

Posted in H.z İdris, Peygamberler | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: