Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 21 Eyl 2007

O’nun Gibi Yaşamadıkça….

Posted by Site - Yönetici Eylül 21, 2007

10muhammed,muhammad,prophet muhammad,

O’nun Gibi Yaşamadıkça….

İslâmî yapılanmada üç unsur vardır:
1-Kur’ân-ı Kerîm,
2-Peygamberimiz Efendimizin şahsı,
3-Efendimiz aleyhisselâmın hadisleri(sünneti).

Resulullah (SAV)’ın şahsını, yaşam tarzını çok iyi bilmemiz gerekiyor. Aile efradımızı konuyla ilgili olarak bilgilendirmemiz gerekiyor.
O’nun yaşam tarzına (sünnetine) şöyle bir bakalım.
Fahr-i Kainat Efendimiz (SAV):
* İnsanların en cömerdi idi.
* Sıkıntılara göğüs germe bakımından göğsü en geniş olanı idi.
* İnsanların, sözü en doğru olanı idi.
* Üzerine aldığı işi en iyi şekilde yerine getireni idi.
* Akrabalarına en çok ikramda bulananı idi.
* Kendisinden bir şey istendiğinde, istenilen şey varsa verirdi. Yoksa, eğer bulabilecekse vereceğine dair söz verirdi. İmkânı olmadığı takdirde susardı.
* İnsanların en cesuru idi.
* Az söyler, az konuşurdu.
* İnsanların en mütevazısı idi.
* Hastaları ziyaret ederdi.
* Kölelerin bile davetine icabet ederdi.
* Evde zevcelerinin işlerine katılır ve onlara yardım ederdi.
* Çocuklara selâm verirdi.
* Kendisini çağıran (seslenen kişiye) “buyurun” diye cevap verirdi.
* Bir meclise girdiği zaman, orada hangi konu konuşuluyorsa bu yönden onların sohbetine katılırdı.
* Gülmez, daima gülümserdi.
* Yürürken sallanmaz ve adımlarını fazla açmazdı.
* Tedbirlerini muntazaman alırdı.
* Hâlis bir çöl arabı O’nu ilk gördüğünde:
“-Vallahi gördüğüm şu simâ yalancı olamaz” derdi. Görünüşü itibariyle de doğruluğuna şahadet ederdi.
* Yaşayışı gayet sade idi.
* Kendi işlerini kendi görmeye çalışır, kimseye yük olmak istemezlerdi.
* Daima şefkat ve merhametli olurdu. Şefkat ve merhametten yoksun olanlar, tevazudan da mahrumdurlar.
* Bir meclise girdiğinde baş köşeye geçmez, orada boş olan yer neresi ise oraya otururdu.
* Kendisi için ayağa kalkıp ta’zim edilmesini istemezdi.
* Övülmekten hoşlanmazlardı.
* İnsanlar arasında ayırım yapmazdı.
* İnsanların en adaletlisiydi.
* Günün ilk saatlerinde uyanır, bir daha uykuya yatmazlardı.
* Öğlen vaktinde kısa bir kaylule (öğle uykusu) yaparlardı.
* Az yer, az konuşur, az uyurlardı.
* Eve girdiklerinde selâm verirlerdi.
* Dişlerinin, tırnaklarının ve vücutlarının temizliğine çok önem verirlerdi.
* Sağlığı yerinde olduğu müddetçe kimseden emir verip yardım istemezdi.

Hz.Aişe anamız diyor ki:
-Kalkar suyunu kendisi içerdi. İçtikten sonra da bana dönüp:
“-Ya Aişe su ister misin? İstiyorsan sana da su vereyim” diye sorarlardı. İstersem getirip su verirlerdi.
* Söz verdiğinde kesinlikle sözünü yerine getirirlerdi.
* Kimseyi asla aldatmazdı. “Aldatan bizden değildir” diye buyurmuşlardı.
* Daima tebessüm ederlerdi. “Gülümsemenin de bir çeşit sadaka olduğu”nu emir buyururlardı.

Ey Müslümanlar!
Peygamberimiz Efendimizin sözünü tutalım, sünnetini yaşayalım ve yaşatalım. Çünkü mutluluğumuz buna bağlıdır.

.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Müslümanın Günlüğü

Posted by Site - Yönetici Eylül 21, 2007

Müslümanın Günlüğü

Müslümanın Günlüğü

01. Yatağından kalkarken besmele çeker.
02. Sabah namazını camide cemaatle kılmaya gayret eder.
03. Sabah erkenden işine giderken Allah’ tan helâl rızık ister.
04. Kabir azabından her an Allah’a sığınır.
05. Cennete girmek için her fırsatta Allah’a dua eder.
06. Beş vakit namazını cemaatle kılma azminde olur.
07. Sünnet namazlarını terk etmez. Mümkünse nafile de kılar.
08. Namazını huşu içinde kılmaya çalışır.
09. Yeme, içme, giyim, kuşam ve para kazanma hususlarında Allah’a sığınır.
10. Kendisini İslâm nimetine kavuşturduğu için Allah’a hep şükür duygusu içinde olur.
11. Kulak, göz ve diğer organ nimetlerinden Allah’a şükretmekten geri kalmaz.
12. Duanın kabul saatlerini fırsat bilip o saatlerde dua eder.
13. Kur’an’dan ezberinde olanları okur ve onunla amel eder.
14. Ezberinde olan hadislerle de amel etmeyi ihmal etmez.
15. Dini bilgilerini artırmak için farzları, sünnetleri öğrenir ve ilim meclisinde bulunur.
16. Göz, kulak ve diğer organlarını haramdan hep uzak tutar.
17. Peygamberimiz (s.a.v.)’in üzerine çokça salâvat getirir.
18. Hastalarla ilgilenir ve onları ziyaret eder.
19. Din kardeşlerinin cenazelerinde bulunur ve cenaze sahiplerine baş sağlığı diler.
20. İyiyi emreder, kötüden de alı koyar.
21. Din kardeşlerine öğüt verir.
22. Din kardeşlerine yardım eder elini uzatıp sıkıntılarını giderir.
23. Sözünde durur, ahde vefa gösterir.
24. Allah’ın kontrolünde olduğunu bildiği için gizli aşikâr bütün hallerinde ihlâsı ihmal etmez.
25. Harcamalarında iktisada dikkat edip, malını saçıp savurmaz, cimride davranmaz.
26. Kendinden iyiliği kesseler bile akrabasını ziyaret eder.
27. Ne öfke ne de hoşnutluk halinde aşırıya kaçmaz.
28. Kendisine zulmedeni bağışlar. Ver meyene de verir.
29. Sevdiğini Allah için sever, yerdiğini de Allah için yerer.
30. Susması fikir, konuşması zikir ve bakması ibret olur.
31. Aralarındaki sevgi samimiyet artırmak için din kardeşleri ile hediyeleşir.
32. İyi arkadaşlar seçer, kötülerden uzak durur.
33. Çok gülmez. Bilir ki çok gülmek kalbi öldürür.
Diri tutmak istediği kalbini daima tövbe istiğfarla meşgul eder.

Kimpaş; Eğitim hizmeti-KARAMAN

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

DARU’L-HARP’TE FAİZ ALIP VERMEK ?

Posted by Site - Yönetici Eylül 21, 2007

Altin

DARU’L-HARP’TE FAİZ

Müslümanların egemen olduğu ülkelere dar’ül-İs­lam, yani İslam ülkesi egemen olmadığı ülke­lere de dar’ül-harp, yani düş­man ülkesi adı verilir. Bunların içinde müslümanlarla saldırmazlık ve barış an­laşması yap­mış olanlara dar’ül-harp yerine daha çok sulh, eman ve ahid ülkesi denir.

Ebû Ha­nife ile İmam Muhammede göre gayrimüslim­lerin ülke­sinde (dar’ül-harp) bulunan bir Müs­lüman, o ül­ke­nin vatandaşıyla faizli işlem yapabilir. O şahıs isterse orada müslüman olmuş ve henüz islam ülkesine (dar’ul-İslama) göç etmemiş olsun.

Ebû Yusuf bu görüşte değildir. Çünkü islam ülkesine gir­mesine müsade etti­ğimiz bir gayrimüslim (المستأمن = müste’men) burada faizli işlem ya­pamayacağına göre bir müslü­man­ da onların ülkesinde bu işlemi yapamaz. Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre de faiz her yerde ya­saktır. Çünkü faizi yasaklayan ayet ve ha­dis­lerde böyle bir yer ayırımı yoktur.

Eğer yiyor­larsa, dar’ul-harp ahalisine öl­müş hayvan eti ve do­muz satmada ve onlarla kumar oynamada da aynı ihtilaf geçerlidir. Ebu Hanife ve İmam Mu­hammed’e göre bunlar da yapılabilir.

1 – DELİLLER a – Hadis

Mekhûl’un rivayetine göreAllah’ın Elçisi, ona dua ve selâm ol­sun, şöyle demiştir:

لا ربا بين المسلم والحربي في دار الحرب “Dar’ül-harpte müslüman ile harbî arasında faiz ol­maz.”

Bu hadis hakkında çok söz söy­lenmiş ve bir çokları böyle bir hadisin varlığını ka­bul etmemiştir.

Kemaleddin b. el-Hümâm şöyle diyor: Bu hadis garibtir[1]. Bildirildiğine göre Mekhûl, Allah’ın Elçisi’nin böyle dediğini riva­yet etmemiştir.

İmam Şafiî’ye göre Ebu Yusuf şunu söylemiştir: “Bu yalnızca Ebu Hanife’nin sözüdür. Çünkü bir üstad bize, Mekhûl’ün şöyle dediğini bildi­rdi: Allah’ın Elçisi dedi ki, “Dar’ul-harbın halkı arasında faizli işlem olmaz.” Zannede­rim bir de “ve müslüman halk.” dedi.

İmam Şafiî dedi ki; “Bu hadis sabit değildir. Bunun delil olacak bir yanı yoktur.” Bu sözü İmam Şafiî’ye dayandıran Beyhakî’dir.

Mebsut’a göre “Bu hadis mürseldir. Mekhûl de gü­venilir (sika) bir kişidir. Böylelerinin mürseli kabul edilir[2].

Caferî mezhebine göre de dar’ul-harpte müslüman ile oranın halkı arasında faizli işlem olmaz. Onlar bunu Hz. Ali’den yaptıkları bir rivayete dayandırırlar. Hz. Ali şöyle dedi: Ona ve ailesine selâm olsun, Allah’ın Elçisi dedi ki:

ليس بيننا وبين أهل حربنا ربا فإنا نأخذ منهم ألف درهم بدرهم ونأخذ منهم ولا نعطيهم

“Bizimle, bize karşı savaş halinde olan halk (dar’ul-harp ahalisi) arasında faizli işlem olmaz. Bir dirhem verip onlar­dan bin dirhem alabiliriz, onlardan alırız ama verme­yiz[3].”

b – Veda hutbesi “Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, Veda Hutbesinde şöyle demiştir:

وربا الجاهلية موضوع وأول ربا أضعه ربانا ربا عباس بن عبد المطلب، فإنه موضوع كله.

“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. Kaldırmakta olduğum ilk faiz bizim faizimiz, Abdülmut­talib’in oğlu Abbas’ın fa­izidir. Onun ta­mamı kal­dırıl­mıştır.”

İbni Rüşd[4], bu hadise dayanarak dar’ul-halpte faiz alınabile­ceğine hükmetmiştir. Onun yorumu şöyledir:

Bu hadîste, Ebû Hanîfe ve Muhammed’in[5] görüşüne uygun ola­rak dar­‘ül-harpte harbîlerle faiz işlemi yap­manın caiz olacağına işa­ret vardır. Çünkü önceleri Mekke dar’ül-harp idi ve Abbas (r.a.) orada yaşayan bir müslümandı. Ebû İshak’ın bildirdiğine göre Abba­s’ın müslüman oluşu, Bedir sa­va­şından öncesine rastlar. Çünkü o, Bedir’de esir alınınca, Peygamberi­miz onun fidye vererek kurtulmasını emret­miş, o da özür beyan ederek “Ben za­ten müslü­man­dım. Bu sa­vaşa istemeye­rek katıldım.” demiş, Hz. Peygamber de, “Görünüşte bize karşısın, öyleyse kendini fidye ile kurtar.” de­mişti.

Bu rivayet doğru kabul edilmezse, İbni İshak­‘ın ri­vayeti kabul edilebilir. Buna göre Haccac b. Allât, Hz. Abbas’ın Hayber’in fet­hinden önce müslüman olduğunu söy­lemiştir. Faizli işlem ise Hayber’in fethi sı­rasında haram kılınmıştır. Çünkü riva­yete göre Hz. Muhammed’e Hayber’de ganimet­ler arasında al­tınlı ve bon­cuklu bir gerdanlık getirilmişti de ger­danlıktaki altınla­rın çıkarılma­sını emret­mişti. Bunun üzerine altın­lar çıkarılarak ayrıca satılmıştı. O za­man Hz. Muhammed şöyle demişti: الذهب بالذهب وزنا بوزن “Altına altın tartıya tartıdır.”

Veda Hutbesi’nde Hz. Muhammed’in, Abbas (r.a.)’ın müslüman olduğu andan itiba­ren aldığı tüm faiz­leri değil de Mekke’­den cahi­liyye­ kalıntılarının si­linme­sinden sonra henüz tahsil etmediği faiz alacaklarını kaldırması, onun daru’l-harpte faize müsade et­tiğini gös­terir[6].”

c – Hz. Ebubekr’in bahse girmesi Hz. Peygamber Mekke’de iken Romalılar Persler’e yenilmişti. Rum Suresinin başında bu olaydan bahsed=ile­rek Roma­lıların tekrar galip gelecek­leri bildirilmiştir:

“Elif lâm, mîm. Romalılar yenildiler; çok yakın bir yerde. Ama on­lar bu ye­nilgilerinin ardından galip gele­cekler­dir. Hem de bir kaç yıl içinde…” (Rum 30/1-4)

Kureyşliler Ebubekr’e, “Siz Romalılar’ın galip ge­leceği gö­rü­şün­desiniz ha?” demişlerdi. O da “Evet” demişti. Birisi, “Bizimle bahse girer misin?” dedi. O he­men bahse girdi ve bunu, Hz. Peygamber’e bil­dirdi. Ona dua ve se­lam olsun Peygambe­r ona, “Git, bahis mik­tarını artır.” dedi; o da artırdı. Romalı­lar Persleri yenince Ebubekr bahse konu malı aldı. Bu, Mekke müşrikleri ile Ebubekr arasında oynanan bir ku­mardı ve Allah’ın el­çisi bunu onaylamıştı. O zaman Mekke şirk yur­duydu[7].

d – Gayri Müslimlerin Mallarının Mubahlığı Dar’ul-harpte faizli işlem olmaz, diyen Ebu Hanife ile İmam Muhammed’in bir delili de dar’ul-harp vatandaşı olan kişilerin malla­rının esasen mubah olduğu, yani dokunulmaz olmadığı görüşüdür. Nassların[8] mutlak, yani yasağa sınır koymayan ifadeleri doku­nulmaz mal­la ilgilidir. Eğer onlarla bir anlaşma yapılırsa on­ların mal­larını an­laşmaya aykırı olarak al­mak haram olur. Anlaşmaya aykırı değilse nasıl alı­nırsa alınsın helâldır[9].

Bir yabancı ülkeye vize ile, yani onların verdiği gü­vence (eman) ile giren kişi, o güvencenin gereğini yerine getirmelidir. O güvence, bu şahsın, o ülkenin kanunlarına ve geleneklerine göre haksız sayılacak bir yolla onların mallarına dokunamayacağı anla­mını da içerir. Faizin haksız kazanç sayılmadığı bir gayrimüslim ül­keye vize (eman) ile giren bir müslüman on­ların mal­larını faiz yo­luyla alırsa bu eman anlaşmasına aykırı olmaz. Çünkü onlar faizi kendi rızalarıyla verirler.

Bizden eman (vize) alarak ülkemize gelen harbî­ler böyle değil­dir. Onların mallarını faizli işlem yoluyla alamayız. Çünkü verdiğimiz emanla onların malları do­kunulmaz olur. Bizce meşru olmayan bir yolla onların malını alan, eman anlaşmasına aykırı davranmış olur.

Zina böyle değildir. Çünkü kadının helâl etmesiyle ondan yarar­lanmak helâl olmaz. Ama bir mal, sahibinin müsadesiyle helâl olur[10].

2 – DELİLLERİN TENKİDİ Dar’ul-harpte harbîlerden faiz alınabileceği yolundaki görüşler tenkit edilmiştir. Biri Hanefî Mezhebi içinden diğeri de bu mezhebin dışından olmak üzere iki tenkide yer verilecektir:

A – Kemalüddin b. el-Hümâm’ın[11] Tenkidi Hanefî mezhebinin önde gelen fakihlerinden İbni Hümâm bu ko­nuda şöyle der: “Faizli işlemi yasaklayan naslar mutlaktır, yani ya­sağı bir şeyle sınırlamamıştır. Mekhûl’ün riva­yet et­tiği hadis buna ters düştüğü için bir anlam ifade etmez. Delil olabileceği ispat­lanırsa o başka.

Şöyle de denebilir: O hadis delil sayılsa bile Kur’an’a haber-i vahid[12] ile ilavede bulunmak caiz değildir. Ayetlerin, “Faizi yeme­yiniz” ve benzeri emirleri bu yasağa sınır koymazken dar’ul-harpte faiz yenebilir demek bir ilave olur. Bu da caiz değildir.

Dar’ul-harpte faizi haram saymayanlar şöyle kesin bir savunma yapabilirler. “Faizli işlemle ilgili yasağa bir sınır koymayan hüküm­lerle, sa­hibinin hakkı sebebiyle dokunulmaz olan mallar hedeflenir. Harbî­nin malı ise anlaşmayı koruma durumu yoksa do­kunulmaz değildir.”

Aslında bu açıklama dikkatle incelendiğinde, Mekhûl hadisi ol­masa bile yukarıdaki görüşün uygun olmasını gerektirir. Ama bu­rada gizli olmayan bir şey vardır; o da fa­iz anlaşmasına girmenin helâl olmasının yalnız faizi müslümanın alacağı zamana has olması gereğidir. Ama faiz (riba) ifadesi geneldir, onu kafirin almasını da müs­lümanın almasını da içerir. Dar’ul-harpte faiz helâldır, demek ge­nel bir hükümdür, almayı da kapsar vermeyi de. Kumarda da aynı durum vardır. Kafir galip gelip or­taya ko­nan malı alabilir.

Görünen o ki, dar’ul-harpte faizli işlemin mubahlığı faizin müslü­man tarafından alınmasını ifade eder. Arkadaşlar derste, illete ba­ka­rak dar’ul-harpte fa­izi ve kumarı helâl görenlerin maksadının, fazla­lığı müslümanın alması olduğunu be­nimsediler. Ama o fet­vanın mutlak olması yani orada böyle bir sınırlamanın olmaması buna aykırı düşmektedir. Doğ­rusunu Allah Teâlâ bilir[13].”

B – Abdullah b. Ahmed b. Ku­dâme’nin Tenkidi

Hanbelî mezhebi fakihlerinden İbni Ku­dâme (öl.620 h.) konuyla ilgili olarak şöyle der:

“Faizli işlem, dar’ül-islamda haram olduğu gibi dar’ül-harpte de ha­ram olur. İmam Malik, el-Evzaî[14], Ebu Yusuf, eş-Şafiî ve İs­hak[15] bu gö­rüştedir.

Ebu Hanîfe demiştir ki, “Dar’ül-harpte müslüman ile harbi ara­sında faizli işlem ol­maz.” Şu da ondan nakle­dilir: “Dar’ül-harpte İs­lam di­nine girmiş iki müs­lüman arasında da faizli işlem olmaz. Çünkü Mekhûl’un bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi, ona dua ve se­lam olsun şöyle demiştir:

لا ربا بين المسلمين وأهل الحرب في دار الحرب “Dar’ül-harpte müslüman­larla oranın halkı arasında faizli işlem ol­maz.” Üstelik onların malları mubahtır.[16] Dar’ül-İslamda onlara do­kunmayı yasak kılan kendi­lerine verdiğimiz eman yani güven­cedir. Böyle bir güvence ol­mayınca malları bize mubah olur.

Bizim delilimiz de Allahu Teâlânın şu ayetleridir:

(a)“Allah faizli işlemi ha­ram kıl­mıştır.” (Bakara 2/275)

(b)“Faiz yiyenlerin davranışı, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[17] kimsenin dav­ranışından farklı değildir.” (Bakara 2/275)

(c)““Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın.” (Bakara 2/278)

Hadisler de fazla­lığın haram kılındığını gösteriyor. Ona dua ve selâm olsun, Hz. Muhammed’in şu sözü ya­sağın genel olduğunu göste­rir.

فمن زاد أو ازداد فقد أربى “Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur.”

Diğer hadislerdeki yasak da geneldir. Bir de şu vardır, dar­‘ül-İslamda haram olan, dar’ül-harpte de haramdır; tıpkı müslü­manlar ara­sında faizli işlemin haram ol­ması gibi.

Haramlığı Kur’an ile, sünnet ile ve icma ile sabit olmuş bir hükmü meçhul, sahih veya müsned ya da diğer gü­venilir hadis kitapla­rında geçmeyen bir hadise dayanarak terketmek olmaz. Ay­rıca bu hadis hem mürseldir[18], hem de Hz. Muhammed’in faizli işlemi dar’ül-harpte de yasakla­dığı anla­mına gelebilir. Çünkü “faizli işlem olmaz” sözü faiz ya­saktır, şeklinde anlaşılabilir. Nitekim ayette ge­çen,

فلا رفث ولا فسوق ولا جدال في الحج “Hacda kadına yak­laşmak, kötü söz söylemek ve döğüşmek olmaz.” (Bakara 2/197) ifa­deleri bun­ların yasaklan­dığını gösterir[19].

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır
——————————————————————————–

[1] Garib hadis, rivayet ettikleri hadisler bir çok kimse tarafından toplanan meşhur hadis imamlarından birinden yalnız bir kişinin rivayet ettiği ha­distir.

[2]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, c. VII s. 38-39

[3]- Ebu Cafer Muhammed b. el-Hasen et-Tûsî (öl. 460 h.), el-İstibsâr, Tahran 1390, c. II, s. 70, (Fî enneh lâ ribâ beyn’el-müslim ve ehl’il-harb) Paragraf 230.

[4]- İbn Rüşd, Endülüste yaşamış Malikî bir fakihtir (v. 520/1126).

[5]- Kitapta Muhammed yerine Ebû Yusuf denmiştir.

[6] İbn Rüşd, Mukaddimât, III, sh. 28-29.

[7] el-Hidaye ve Fethü’l-Kadir, V sh. 300-301.

[8]- Nass, Kur’an’ın ve sünnetin ifadeleri anlamınadır.

[9] İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, c. VII s. 39.

[10]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, c. VII s. 39.

[11]- Kemalüddin b. el-Hümâm 788 h./1396 m. tarihinde Sivasta doğmuş meşhur Hanefî fakihidir. Kendisinde mezhep taassubu yoktur. Hanefi mezhebinin yanlış bulduğu görüşlerini ifadeden çekinmez. Feth’ül-kadîr adlı Hidaye şerhi, bugün hala Hanefi alimlerinin güvendiği başucu kitabı­dır. 861 h./ 1457 m. tarihinde vefat etmiştir.

[12]- Haber-i vâhid, mütevatir olmayan hadise denir. Mütevatir, yalan söyle­mek için bir araya gelmeleri, adetlere göre mümkün olamayacak sayıda kişi tarafından rivayet edilen hadistir. Bu şart, senedin her ta­bakasında aranır.

[13]- el-Hidaye ve Fethü’l-Kadir, c. VII s. 39.

[14]- Abdurrahman el-Evzâî, müstakil mezheb sahibi olmuş tebe-i tabiîn dö­ne­minin büyük fakihlerindendir. Şam ve Mağrib halkı İmam Malik’in mez­hebinden ev­vel el-evzâî’nin mezhebine tabi olmuşlardı. 88 h. tarihinde Ba­lebek’te doğmuş, 157 h. tarihinde Beyrut’ta ölmüştür. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İsla­miyye Kamusu, C. I, s. 362)

[15]- İshak b. Râheveyh büyük fakih ve muhaddistir. 237 h. tarihte Nisabur’da vefat etmiştir. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, C. I, s. 419-420)

[16]- Yani bunlar bizim rahatlıkla el koyabileceğimiz mallardır.

[17]- Ayette geçen, يتخبطه الشيطان من المس ifadesi, genellikle “şeytanın dokunup çarptığı ” şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. Ayette geçen يتخبطه الشيطان ifadesi Arapçada şu anlamlara da gelir: مسه بخبل, ona takılıp aklını çeldi. (Lisan’ul-Arab خبط maddesi) يفسده بخبله aklını çelerek onu bozuyor. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâcu’l-arûs, خبط maddesi) الخبل aklını bozma, anlamına gelir: خبله إذا أفسد عقله وعضوه (Lisan’ul-Arab خبل maddesi)

[18]- Mürsel hadis, tabiînden bir zatın, sahabe ismi söylemeden doğrudan Hz. Pey­gamber’den naklettiği hadistir. Yukarıdaki hadisi Hz.Peygamber’den Mekhûl b. Zeyd nakletmiştir. Bu zat tabiindendir. Yani Hz. Peygamber’i değil, onun ashabını görenlerdendir. Hanefî mez­hebi tabiînden güvenilir kişilerin mürsel hadisini delil sayar. (Bkz. Ömer Na­suhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye Kamusu, C. I, s. 140)

[19] İbn Kudâme, el-Muğnî, C. IV, s. 176,177

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Soru Ve Cevaplar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Bu Yüz Çiğnemeye Değil Öpülmeye Layıktır

Posted by Site - Yönetici Eylül 21, 2007

1509092_353353428194086_1997751896257965010_n copy

Bu Yüz Çiğnemeye Değil Öpülmeye Layıktır

Ebû Zerr Hazretleri anlatıyor:
Bir gün Bilal-i Habeşi ile sohbet ederken, bir mesele hakkında anlaşamayarak işi münakaşaya döktük. Bilal Hazretlerine:
Sen bundan ne anlarsın siyah kadının oğlu, diyerek hakaret ettim.
Hazreti Bilal bunu Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine söylemiş, Resulüllah beni huzuruna çağırdı. Hemen Efendimizin huzuruna koştum.
Peygamberimiz bana:
– Sen rengi siyah diye Bilal’i küçük görmüş ona hakaret etmişsin. Doğru mu?
Ben çok maçup olmuştum, utancımdan hiç bir şey söyleyemedim. Resulüllah devamla:
– Demek sende hala cahiliyyet devrinin adetlerinden eser var. Halbuki islamiyette insanın derisinin hiç bir ehemniyeti yok. İslamiyet ırk, renk, ve soy – sop farkını ortadan kaldırmıştır. Müslümanlıkta Allah’tan kim daha fazla korkarsa o öbüründen daha üstündür. Sen bu hali nasıl işledin? Buyurdular.
Ben Resulüllah (s.a.s) efendimizin bu sözleri karşısında ziyadesiyle üzülmüş ve ne yapacağımı şaşırmıştım. Resulüllah’ın huzurundan ayrıldıktan sonra doğru Bilal-i Habeşi Hazretlerinin evine gidip başımı evin eşiğine koydum:
– Ey Bilal, mübarek ayakların bu kaba başın üzerine basarak geçmedikçe kendimi affetmeyeceğim ve buradan ayrılmayacağım, dedim.
Biraz sonra Hazreti Bilal içeriden çıktı, beni tutarak kaldırdı ve bana :
– Ey kıymetli kardeşim ben seni affettim, Allah da affetsin. Bu yüz çiğnemeye değil öpülmeye layıktır dedi ve beni kucaklayarak içeri aldı.
Ben Bilal Hazretlerinin bu hareketine çok sevinmiştim. Bilal’in iki gözlerinden öptüm. Sevincimden gözlerim yaşarmıştı.

Posted in Ashab-ı Kram, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Takva, Tevazu, İbretlik | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: