Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 04 Ağu 2007

H.z Musa’nın Hayatı.

Posted by Site - Yönetici Ağustos 4, 2007

283057120_298f553b45_o copy

H.z Musa’nın Hayatı.

Allah Teâlâ’nin, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat’i verdigi ve yeryüzünde dinini teblig edip, hakim kilmasi için gönderdigi Ulu’l-Azm* peygamberlerden biri. Hz. ibrahim (a.s)’in soyundan olup, israilogullarinin akidelerini islah etmek ve onlari Allah Teâlâ’nin diledigi nizama kavusturmakla görevlendirilmisti. Küfürle mücadelesi Kur’ân-i Kerim’de uzun uzun anlatilmaktadir.Hz. Adem (a.s)’den, Rasulullah (s.a.s)’e kadar pek çok peygamber gelmistir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allah Teâlâ’ya iman etmeye çagirmislar; bu yolda kâfirlerle savasmislar, yasadiklari diyarlardan çikarilmislar; ezilmisler, hor görülmüsler ve hatta öldürülmüslerdir.
Mûsa (a.s) da, Allah Teâlâ tarafindan israilogullari’na gönderilmis bir rasul idi. O da tipki kendisinden önce gönderilmis olan peygamberler gibi kavmini Allah’a iman etmeye çagirdi. Kavmine zulmeden ve ilâhlik iddiasinda bulunan Firavun’a karsi tevhid yolunda mücahede etti. Bu ugurda, bütün peygamberlerin karsisina çikan güçlükler, onun da karsisina çikti. Dogup büyüdügü diyardan çikarildi, kâfirler tarafindan öldürülmek gayesiyle kovalandi. Allah Teâla Kur’ân-i Kerim’de bir ayette Hz. Mûsa (a.s)’dan söyle bahsediyor: “Kur’ân’da Musa’yi da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve israilogullari’na gönderilmis bir peygamber idi”(Meryem, 19/51).

Hz. Musa (a.s)’nin Firavun ile olan kissasi, Kur’an’in bazi sûrelerinde çesitli üslûplarda ve teferruatli olarak anlatilmistir. Firavun ve ordusunun Kizildeniz’de bogulmalari olayindan sonra, israilogullari ile ilgili kissasina da genisçe yer verilmistir.

Musa (a.s)’nin Firavun ile olan mücadelesi, bir sahsin bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret degildir. Bilâkis bu hak ile bâtil’in çatismasi, Rahman’in ordusu ile seytanin ordusunun kaçinilmaz savasidir. Aslinda hak ile bâtil arasindaki bu savas, insanoglunun yaratilisindan, insanlari islah etmek üzere nebîler ve rasullerin hayat sahnesine çikmasindan beri devam edegelmektedir.

Sapiklik ve bâtil, daima iblis ve onun ordusu tarafindan temsil edilmis, imana, tevhide, peygamberlige, kisaca Hakka sürekli meydan okumustur. Fakat kazanan daima Hak olmustur. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: “Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatinda, hem de meleklerin sahid olacagi günde muzaffer kilacagiz” (el-Mü’min, 40/51).

Hz. Musa (a.s)’da gönderildigi kavmi cehalet ve sapiklik içerisinde buldu. Onlari Hakka davet etti, yurdundan çikarildi, savasti ve sonunda Allah Teâlâ’nin izniyle kazandi.

Hz. Musa (a.s)’nin Nesebi, Dogumu ve Hayati

Musa (a.s)’nin babasi, imran’dir Onun babasi Yahser, onun da babasi Kahes’dir. Nesebi Yakub (a.s)’a ulasir; ki, onun babasi Hz. ishak (a.s), onun da babasi Hz. ibrahim (a.s)’dir. Musa (a.s)’nin yaninda gördügümüz Harun (a.s) onun kardesidir. Allah Teâla, Musa (a.s)’yi Firavun’a, imana davet için gönderdiginde, Hz. Harun (a.s)’u da ona yardimci olarak seçmis ve görevlendirmisti. Hz. Musa (a.s) Allah Teâla’ya söyle dua ederek, kardesi Harun (a.s)’u kendisine yardimci yapmasini istemisti: “Bir de bana ehlimden bir vezir, (yardimci) ver. Kardesim Harun’u (ver)” (Tâhâ, 20/29-30).

Hz. Musa (a.s), Misir’in çok zor günler yasadigi bir dönemde dogdu. Bu sirada, ilâhlik iddialarinda bulunarak haddi asan Firavun, israilogullari halkina dayanilamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanlari zulümle kasip kavuruyordu. israilogullari, Kipt kavminin muamelelerinden ve krallarinin agir baskilarindan bikmislardi. Misir’da yasamanin bir tadi kalmadigini biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardi. Ama onlardan her isinde istifade eden Firavun, yakalarini bir türlü birakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanini yapti. Nitekim Kur’ân-i Kerim’de; “Biz sana Musa ve Firavun’un mühim haberlerinden, iman edecek bir kavim için, gerçek olarak okuyacagiz. Çünkü Firavun o yerde (Misir’da) baskaldirmis ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine baglamisti” (el-Kasas, 28/3-4) buyuruluyor.

Firavun, saltanati sirasinda israilogullarina çok kötü eziyetlerde bulundu; onlari köle yapti, en çirkin ve adî islerde çalistirdi. Allah Teâlâ, israilogullarini bu sikintidan, azgin Firavun’un serrinden, zulüm ve taskinliklarindan kurtarmak için Hz. Musa (a.s)’yi gönderdi.

Hz Musa
Sa’lebî, Kisas-i Enbiya’sinda imam Suddî’den; Firavun’un bir rüya gördügünü, korkup kederlendigini naklediyor. Rüyasinda Kudüs tarafindan gelen bir ates gördü. Bu ates, Misir’a kadar uzanip, Firavun’un evlerini yakti. Fakat sadece Kipti’lere zarar verdi, israilogullari ise kurtuldular. Uyaninca hemen kâhin ve müneccimlerden rüyayi tabir etmelerini istedi. Onlar dediler ki; “israilogullari içinden bir çocuk dünyaya gelecek, Misirlilarin helâkina ve senin kralliginin yok olmasina sebep olacak. Dogacagi zaman da iyice yaklasti.”

Bu haber üzerine telaslanan Firavun, israilogullarin’dan dogan bütün erkek çocuklarin öldürülmesini emretti. Kur’ân-i Kerim’de bu olay söyle anlatiliyor: “Firavun, memleketin basina geçti ve halki firkalara ayirdi. içlerinden bir toplulugu güçsüz bularak onlarin ogullarini bogazliyor, kadinlari sag birakiyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi” (el-Kasas 28/4).

Hz Musa
israilogullari arasinda is yapabilecek insanlarin azalmasi üzerine Kiptîlerin ileri gelenleri Firavun’a giderek, “Eger böyle öldürmeye devam ederseniz, ileride bizim islerimizi yapacak kimse bulamayacagiz” dediler. Firavun da erkek çocuklarin bir sene öldürülmesini, bir sene de öldürülmemesini emretti. Erkek çocuklarin öldürülmedigi sene Harun (a.s) dogdu. Öldürüldükleri sene ise Musa (a.s)…

Musa (a.s) dogunca, annesi çok üzüldü. Allah Teâlâ ona korkmamasini, üzülmemesini vahyetti. Kalbine bir rahatlik verdi. Bu, Kur’an’da söyle anlatiliyor: “Musa’nin annesine: “Çocugu emzir, basina geleceklerden korktugun zaman onu suya (Nil’e) birak. Korkma, üzülme. Biz süphesiz onu sana döndürecegiz ve peygamber yapacagiz” diye bildirmistik” (el-Kasas, 28/7).

Musa (a.s)’nin annesi de ilham edileni yapti ve yavrusunu bir muhafaza içerisinde suya birakti. Ablasina da, “Onu izle” dedi. Musa (a.s)’yi tasiyan sandik, Allah’in izniyle dalgalarla sürüklenerek, Firavun’un sarayina ulasti. Yikanmakta olan cariyeler, sandigi bulup Firavun’un karisina götürdüler. Allah Teâlâ, Firavun’un karisi Asiye’nin kalbine bu çocugun sevgisini koydu. Firavun çocugu görünce öldürmek istedi. Ancak Asiye, çocugu kendisine vermesini istedi. Çünkü hiç çocuklari olmuyordu. Kur’an-i Kerim, bunu söyle anlatiyor: “Firavun’un karisi: Benim de senin de gözün aydin olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydali olur, yahut onu ogul ediniriz” dedi. Aslinda isin farkinda degillerdi” (el-Kasas, 28/9).

Hz. Musa (a.s) acikinca onu emzirmek icab etti. Fakat o kimseden süt emmek istemiyordu. Allah Teâlâ, bunu söyle zikrediyor: “Önceden, süt annelerinin memesini kabul etmemesini sagladik. Musa’nin ablasi; “size, sizin adiniza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkini tavsiye edeyim mi?” dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydin olsun diye, ona geri çevirdik. Fakat çogu bilmezler” (el-Kasas, 28/12-13).

Musa (a.s) böylece annesine dönmüs oldu. Üstelik Firavun’un sarayinda büyüdü. Firavun ailesinin sevgisini kazandi. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: “Musa erginlik çagina gelip olgunlasinca ona hikmet ve ilim verdik. iyi davrananlari böyle mükâfatlandiririz” (el-Kasas, 28/14).

Yetisip delikanlilik çagina gelen Musa (a.s) bir gün sehre indi. Ögle üzeriydi. Dükkanlar kapaliydi ve halk evlerinde istirahat ediyordu. Kur’ân-i Kerim’de, sehirde geçen hadise söyle anlatiliyor; “Musa, halkinin haberi olmadigi bir zamanda sehre idi. Biri kendi adamlarindan, digeri de düsmani olan iki adami dövüsür buldu. Kendi tarafindan olan kimse, düsmanina karsi ondan yardim istedi. Musa, onun düsmanina bir yumruk vurdu, ölümüne sebep oldu. “Bu seytanin isidir; çünkü o apaçik saptiran bir düsmandir” dedi. Musa, “Rabbim! dogrusu kendime yazik ettim, beni bagisla” dedi. Allah da onu bagisladi. O, süphesiz bagislayandir, merhamet edendir. Musa; “Rabbim! Bana verdigin nimete and olsun ki, suçlulara asla yardimci olmayacagim ” dedi. sehirde, korku içinde, etrafi gözeterek sabahladi. Dün kendisinden yardim isteyen kimse, bagirarak ondan yine yardim istiyordu. Musa ona: “Dogrusu sen besbelli bir azginsin ” dedi. Musa, ikisinin de düsmani olan kimseyi yakalamak isteyince: “Ey Musa! Dün bir cana kiydigin gibi bana da mi kiymak istiyorsun? Sen islah edenlerden degil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun”dedi” (el-Kasas, 28/15-19).

israillinin, olayi agzindan kaçirmasi üzerine, bütün halk Musa (a.s)’nin Misirliyi öldürmüs oldugunu ögrendi. Daha sonra bir adam kosarak geldi ve kendisini öldüreceklerini söyledi.

“Musa korku ipinde çevresini gözetleyerek oradan çikti. Rabbim! Beni zalim milletten kurtar” dedi. Medyen e dogru yöneldiginde: “Rabbimin bana dogru yolu gösterecegini umarim “, dedi” (el-Kasas; 28/21-22).

Musa (a.s) böylece yurdundan uzaklasti. Yanina yiyecek hiç bir sey de almamisti. Tam sekiz günlük yolu, agaç yapraklari yiyerek asti. Misir ile Medyen arasi sekiz günlük bir mesafedir. Allah Teâlâ’nin bu seçkin kulu, aç ve bitap düsmüs olarak bu uzun mesafeyi katetti ve nihayet Medyen’e ulasti. Kur’ân-i Kerim’de kissa söyle devam ediyor:

Hz Musa
“Medyen suyuna geldiginde, davarlarini sulayan bir insan toplulugu buldu. Onlardan baska, hayvanlarini sudan alikoyan iki kadin gördü. Onlara: “Derdiniz nedir?”dedi. “Çobanlar ayrilana kadar biz sulamayiz. Babamiz çok yaslidir (onun için bu isi biz yapiyoruz) ” dediler. Musa onlarin davarlarini suladi. Sonra gölgeye çekildi: “Rabbim! Dogrusu bana indirecegin hayra muhtacim” dedi” (el-Kasas, 28/23-24).

Ibn-i Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye’de bu olayi söyle anlatiyor: “Medyen suyunda çobanlar koyunlari suladiktan sonra, kuyunun agzina büyük bir kaya koyarlardi. Bu iki kadin da artan sularla koyunlarini sulamaya çalisirlardi. Musa (a.s), kayayi kuyunun agzindan tek basina kaldirdi, su çekti ve kadinlarin koyunlarini suladi. Sonra tekrar kayayi yerine koydu. Bu kayayi ancak on kisi kaldirabilirdi. Musa (a.s) ise, on kisinin halledebilecegi bu isleri tek basina halletmisti. Kizlar babalarina gidip Hz. Musa’yi ve yaptigi iyiligi anlattilar. Kur’an-i Kerim’de kissa söyle devam ediyor:

“O sirada, kadinlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: “Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çagiriyor dedi. Musa ona gelince, basindan geçeni anlatti. O: “Korkma! Artik zâlim milletten kurtuldun”dedi. iki kadindan biri: “Babacigim, onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarinin en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdir, dedi. Kadinlarin babasi bana sekiz yil çalismana karsilik bu iki kizimdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eger on yila tamamlarsan, o senden bir lütuf olur. Ama sana agirlik vermek islemem. insallah beni iyi kimselerden bulacaksin” dedi. Musa: “Bu seninle benim aramdadir. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayim, bir kötülüge ugramayacagim. Söylediklerimize Allah vekildir” dedi” (el-Kasas, 28/25-28).

Ibn-i Kesir söyle diyor: “Kizlarin babasinin kim oldugu hakkinda görüs ayriligi vardir. Bunun Suayb (a.s), oldugu hususunda kanaatler vardir. Ulemanin çogunlugu da bu görüstedir. Hasan Basri, Malik b. Enes’den naklolunan bir rivayeti delil getirerek diyor ki: Hz. Suayb kavmi helâk olduktan sonra uzun bir ömür yasamis, tâ ki Musa (a.s)’a ulasmis ve kizini ona nikâhlamistir.

Hz. Suayb (a.s)’in kiziyla nikâhlandiktan sonra Musa (a.s), Medyen’de kalip, haniminin mehri olmak üzere on yil koyun güttü. Bir rivayete göre, Peygamberimize tam olarak ne kadar çalistigi sorulmus; o da on sene oldugunu buyurmustur. Buradan anlasildigi üzere, tam on yil çobanlik yapmistir.

Hz. Musa (a.s) ya Peygamberliginin Bildirilmesi

Musa (a.s) Medyen’de on sene kalip mehrini tamamladiktan sonra, Misir’a dönmeye karar verdi. Ailesiyle birlikte yola koyuldu. Karanlik ve soguk bir gecede yolu sasirdi ve dag geçidinin yolunu bir türlü bulamadi. Çakmak tasiyla bir seyler tutusturmaya çalisti, basaramadi. Soguk iyice siddetlendi. Kansi da hamileydi ve dogum zamani da yaklasmisti. Musa (a.s) ve ailesinin gerçekten yardima ihtiyaci vardi. Kur’an-i Kerim’de, bu olay söyle anlatiliyor: “Musa, süreyi doldurunca ailesiyle birlikte yola çikti. Tür tarafindan bir ates gördü. Ailesine: “Durunuz, ben bir ates gördüm; belki oradan size bir haber veya tutusmus, bir odun getiririm de isinabilirsiniz” dedi. Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sag yanindaki agaç cihetinden: “Ey Musa! süphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Allah’im ” diye seslenildi. “Degnegini at!.” Musa, degnegin yilan gibi hareketler yaptigini görünce, dönüp arkasina bakmadan kaçti. “Ey Musa! Dön, gel. Korkma. süphesiz güvende olanlardansin” denildi. “Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çiksin. Korkudan açilan kollarini kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkânina karsi Rabbinin iki delîlidir. Dogrusu onlar yoldan çikmis bir millettir” denildi. Musa: “Rabbim! Dogrusu ben onlardan bir cana kiydim. Beni öldürmelerinden korkarim. Kardesim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardimci olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarindan korkarim” dedi, Allah: “Seni kardesinle destekleyecegiz, ikinize bir kudret verecegiz ki, onlar size el uzatamayacaklardir. Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir” dedi” (el-Kasas, 28/29-35).

Tâhâ sûresinin ilk ayetlerinde, Allah Teâlâ ile Musa (a.s) arasinda geçen konusma, daha ayrintili bir sekilde verilir. su ayetler Allah Teâlâ’nin Musa (a.s)’yi rasul olarak görevlendirdigi zamanin anlasilmasinda yardimci oluyor: “Ben seni seçtim, artik vahyolunani dinle. süphesiz ben Allah’im. Benden baska ilâh yoktur. Bana kulluk et, Beni anmak için namaz kil!” (Tâhâ, 20/13-14).

Ve daha sonra Allah Teâlâ, Musa (a.s)’ya söyle buyuruyor: “Firavun’a gidin; dogrusu o azmistir. Ona yumusak söz söyleyin, belki ögüt dinler veya korkar” (Tâhâ, 20/43-44).

Allah Teâlâ’nin, Musa (a.s)’ya bunu emretmesinden sonra, Musa (a.s) ile Firavun arasinda amansiz bir mücadele de baslamis oluyordu. Hak ile bâtil’in amansiz savasi. Bütün peygamberlerin birbirlerine miras biraktiklari tevhid mücadelesi…

Hz. Musa (a.s), Allah Teâlâ’nin bu emriyle Firavun’a gitti. Onu güzellikle Allah’a iman etmeye davet etti: “Musa: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim! Bana Allah’a karsi ancak gerçegi söylemek yarasir. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, israilogullari’ni benimle beraber saliver” (el-A’raf, 7/104-105).

“Firavun: “Musa! Rabbiniz kimdir?” dedi. Musa: “Rabbimiz, her seye ayri bir özellik veren, sonra dogru yola eristirendir” dedi” (Tâhâ 20/49-50).

Firavun, bu davete icabet etmedi ve direndi. Musa (a.s)’yi zindana atmakla tehdit etti. Musa (a.s)’da Firavun’a, belki iman eder diyerek, ispat edici bir delil getirmek istedi. Asasini yere atti, kocaman bir yilan oldu. Elini koynuna sokup çikardi, gözleri kamastiran bir günes parçasi oluverdi. Musa (a.s)’nin gösterdigi bu mucizeler karsisinda Firavun gerçekten korkmustu. Bunun üzerine o da sihirbazlarini toplayip, Musa’yi maglup etmeyi kararlastirdi. Ülkesindeki bütün ünlü sihirbazlari çagirtti ve onlardan Musa (a.s)’nin yaptiklarindan daha büyük bir sihir yapmalarini istedi. Onlarda hazirlandilar ve bir gün kararlastirdilar. O gün gelince de halkin gözleri önünde Musa (a.s) ile yarismaya basladilar.

“Sihirbazlar: “Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalim” dediler. Musa: “Siz koyun”dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca, insanlarin gözlerini sihirlediler ve onlari ürküttüler, büyük bir sihir yaptilar. Biz de Musa’ya: “Asani koyuver” dedik o da koyuverdi. Hemen onlarin uydurduklarini yutmaya basladi. Hak tahakkuk etti. Onlarin yaptiklari bosa gitti. iste orada yenildiler, küçük düstüler. Sihirbazlar secdeye kapanip: “Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine inandik” dediler” (el-A’râf, 7/115-122).

Sihirbazlarin iman etmeleri, Firavun’u çok kizdirdi. Onlari öldürmekle tehdit etti. iste küfür, acizligini bu olayla bir kere daha ortaya koymus oldu.

Gelisen bu olaylar, Firavun’u yola getirecegi yerde, onu daha çok azdirdi. Ve Musa (a.s) ile kavmini ortadan kaldirmadikça rahata kavusamayacagina inanip, bu arzusunu yerine getirmeye çalisti. Musa (a.s), Firavun ve kavmini, imana çagirmaya devam etti. Firavun inkâr ettikçe, Allah Teâlâ onun kavmine tufan, çekirge, hasarat, kurbaga, kan gibi çesitli azablar gönderdi. Ancak bunlarin hiç biri, Firavun ve kavmini yola getirmedi.

Firavun, küfür ve inadinda, israr ve Musa (a.s)’nin davetine de icabet etmemeye devam etti. Allah Teâlâ, Musa (a.s)’ya israilogullarini bir gece Misir’dan çikarip Filistin diyarina götürmesini vahyetti. Bir gece Musa ve kavmi sehirden çikip, Süveys halici boyunca Kizildeniz’e yöneldiler. Firavun sehirde israilogullarindan hiç bir iz göremeyince, kaçtiklarini anladi ve bütün ordusunu seferber ederek, peslerine düstü. Firavun ordusunun çok kalabalik oldugu rivayet edilmektedir. Firavun iki gün sonra israilogullarina yetisti. israilogullarinin önlerinde geçilmesi mümkün olmayan bir deniz arkalarinda kocaman bir ordu vardi. israilogullari “Yakalandik yâ Musa” diye yakinmaya basladilar. Kur’ân-i Kerim’de olay söyle anlatiliyor: “Musa: “Hayir, Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir”dedi. Bunun üzerine Biz Musa ya: “Degneginle denize vur” diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrildi, her parçasi yüce bir dag gibiydi. iste oraya geridekileri de yaklastirdik. Musa ve beraberinde bulunanlarin hepsini kurtardik” (es-suara, 26/62-65).

“Firavun, ordusuyla onlari takib etti. Deniz de onlari içine aliverdi. Hem de ne alis!” (Tâhâ, 20/78).

Hz Musa
Kur’an-i Kerim’de Allah Teâlâ, bir zâlimin, kâfirin sonunu böyle anlatiyor; ve bir kavmi nasil kurtardigini da. iste Hak, Bâtil’in tepesine böyle inip, onu ortadan kaldirabiliyor.

Firavun ordusu, bir tek kisi kalmamacasina yok oldu. Firavun ise, ölümün geldigini anlayinca iman ettigini açikladi: “Firavun bogulacagi anda: “israilogullarinin inandigindan baska tanri olmadigina inandim, artik ben de ona teslim olanlardanim” dedi. Ona: “simdi mi (inandin)? Daha önce baskaldirmis ve bozgunculuk etmistin”dendi” (Yunus, 10/90, 91).

Bu olaydan sonra Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)’ya kavmiyle birlikte Beyti Makdis’e yönelmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayip, siddetli bir susuzluga kapildilar. Gelip Musa (a.s.)’a sitem ve sikayette bulundular. Allah, Musa (a.s)’a, âsâsini tasa vurmasini emretti. Vurunca tasin oniki yerinden su fiskirdi. Her Yahudi kabilesine bir göze düsüyordu. Onlar bu gözelerden kana kana içtiler, susuzluklarini giderdiler. Allah Teâlâ israilogullarina, gökten kudret helvasi ve bildircin eti de gönderdi. Fakat israilogullarinin o ikiyüzlülükleri, bütün bu nimetlere ragmen, kendini burada da ortaya çikardi. Bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylediler: “Ey Musa! Bir çesit yemege dayanamayacagiz. Bizim için Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdigi sebze, kabak, sarmisak, mercimek ve sogan yetistirsin” demistiniz de, “hayirli olani daha düsük seyle mi degistirmek istiyorsunuz? Bir sehre inin, orada süphesiz istediginiz vardir” demisti” (el-Bakara, 2/61).

Sonra Allah Teâlâ Hz. Musa’ya, Filistin’e gitmeyi emretti. Orada Heysanilerin kalintilari ve Kenanlilardan meydana gelen zalim bir topluluk ile karsilastilar. Musa (a.s) kavmine, buraya girip bu zalimlerle savasmalarini, ve onlari bu mukaddes beldeden çikarmalarini emretti. Fakat, israilogullari buna cesaret edemedi: “Ey Musa! “Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyecegiz. Sen ve Rabbin gidin savasin, dogrusu biz burada oturacagiz” demislerdi” (el-Maide, 5/24).

Çünkü israilogullari, Firavun ülkesinde zillet ve adilige, asagilanmaya alismislardi. Onlar için bazi degerleri ele geçirmek için savasmak, bir manâ tasimiyordu. Allah’da onlari Tih çölüne atti ve yollarini sasirtti. Kavmine söz geçiremediginden yakinan Musa’ya, Allah Teâlâ: “Orasi onlara kirk yil haram kilindi. Yeryüzünde saskin saskin dolasacaklar. Sen, yoldan çikmis bir millet için tasalanma” dedi” (el-Maide, 5/26).

Zamanla, bu zillet içinde yasayan nesil, yerini hürriyetle yetisen ve izzetle yasayan bir nesile terketti. Bunlar da bir müddet sonra Arz-i Mukaddes’e girmeye muvaffak oldular.

israilogullari, bu kirk yil içinde çok çesitli sapikliklarda bulundular. Hz. Musa’nin Tur daginda kirk gün geçirdigi bir zamanda, Sâmirî isimli bir sahsin imal ettigi ve “iste sizin de Musa’nin da tanrisi” dedigi altindan bir buzagiya tapmaya basladilar. Musa (a.s) döndügünde onlari buzagiya tapinir görünce çok üzüldü. Harun (a.s)’a çikisti. israilogullari’ni buzagiya tapinmaktan vazgeçirmeye çalisti. israilogullari ise, her firsatta iki yüzlülüklerini sergilediler (Sâmirî olayi bak. Daha fazla bilgi için bk. Sâmirî mad.). Musa (a.s), hayati boyunca tevhid yolunda mücadele etti. Bu ugurda pek çok eziyetle karsilasti. Yurdundan çikarildi, ölümle tehdit edildi ve etrafinda kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.

Musa (a.s), Tih çölünde, Harun (a.s)’dan sonra öldü. israilogullarini Arz-i Mukaddes’e sokamadi. Öldügünde yüz yirmi yasinda idi. Buhârî, onun ölümü ile ilgili olarak sunlari rivayet ediyor: “Ölüm melegi geldiginde, Musa (a.s) onun yüzüne dikkatle bakti. Canini almaya gelen Azrail (a.s) korktu ve gözü karardi. Sonra: “Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor” diye tazarru eyledi. Allah Teâlâ, o hali üzerinden kaldirarak, tekrar Musa’ya gönderdi: “Söyle, sayili olmak sartiyla istedigi kadar yasasin”. Hz. Musa: “Yarabbi, sonra ne olacak?” dedi. “Öleceksin” buyuruldu. “Öyle ise ölüm simdi gelsin” niyazinda bulundu. Sonra Allah Teâlâ’dan, kendisini bir tas atimi Beyti Makdis’e yaklastirmasini, orada ölmesini ve oraya gömülmesini istedi. Ebu Hureyre (r.a) söyle diyor: “Rasulullah (s.a.s): “Eger ben sizinle beraber orada bulunsaydim, onun yol kenarinda ve kizil bir kum tepesinin yaninda bulunan kabrini size gösterirdim” buyurdu”.

Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi

 

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel, H.z Musa, Mucizeler, Peygamberler, İbretlik, İslam Tarihi | Etiketler: | 35 Comments »

H.z Nuh ( a.s.)

Posted by Site - Yönetici Ağustos 4, 2007

H.z Nuh ( A.s.),noahs-20ark-20shaped-20puzzle

H.z Nuh ( a.s.)

Hz. Nuh, Kuran’ın pek çok ayetinde üstün ahlakı ile övülen bir peygamberdir. Kavminin inkar eden önde gelenleri, Hz. Nuh ve ona tabi olan kişileri hak yoldan çevirmek için tuzaklar kurmuş, çeşitli iftiralar atmış, onları kendilerince küçük görmüşlerdir. Yaptıklarının karşılığı olarak Allah bu kavmi dünya hayatında büyük bir tufan ile cezalandırmıştır. Hz. Nuh’un 950 yıl içlerinde yaşadığı kavmine yaptığı tebliğ ve kavminin iftira ve tehditlerine karşı gösterdiği sabır, bütün müminler için güzel bir örnektir.

Resuller insanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan, onlara Allah’ın dinini tebliğ eden, Allah yolunda yapmaları ve sakınmaları gereken hükümleri bildiren, onları cehennem azabına karşı uyaran ve cennetle müjdeleyen mübarek insanlardır. Yüce Rabbimiz bir rahmet olarak tüm topluluklara, onları Allah’ın yoluna çağıran üstün ahlaklı resuller göndermiştir.

Kuran’ın pek çok ayetinde, resullerin üstün özelliklerinin yanı sıra, toplulukları din ahlakına çağırırken kullandıkları akılcı ve hikmetli üslup ve tebliğ yöntemleri de bildirilmiştir. Resullerin hayatı ve mücadeleleri, düşünen ve öğüt almasını bilen müminler için güzel örneklerle doludur. Müminler, resuller arasında hiçbir ayrım yapmadan, onların Kuran’da aktarılan güzel tavır ve davranışlarını, üstün ahlaklarını kendilerine örnek almalı, onların öğüt ve tavsiyelerine uyup, uyarılarına büyük önem vermelidirler.

Bu elçilerden biri de büyük bir sabırla uzun yıllar kavmini hak yola çağıran Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh’un tebliğ görevi bir ayette şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz, Biz Nuh’u; “Kavmini, onlara acı bir azap gelmeden evvel uyar” diye kendi kavmine (Peygamber olarak) gönderdik. (Nuh Suresi, 1)

Hz. Nuh Kavmine Güvenilir Bir Elçi Olduğunu Bildirmiştir

Hak dinin yaşanmadığı bir toplumda insanlar karşılarındaki kişilerin muhakkak bir menfaat gözettikleri için kendilerine yaklaştığını düşünürler. Onların mutlaka bir karşılık beklediklerini, maddi menfaat sağlamak, toplumda itibar kazanıp lider olmak gibi gizli amaçları olduğunu düşünürler ve sürekli bir güvensizlik yaşarlar. Bu nedenle Allah’ın hak dinini tebliğ etmek için gönderilen elçiler, tebliğleri sırasında kavimlerine öncelikle güvenilir olduklarını vurgularlar. Hz. Nuh’un da tebliği sırasında güvenilirliğini şu şekilde vurguladığı bildirilmektedir:

Nuh kavmi de gönderilen (Peygamber)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Nuh: “Sakınmaz mısınız?” demişti. “Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin.”

Peygamberler ömürleri boyunca yalnızca Allah emrettiği için insanlara yaklaşıp tebliğ yaparlar. İnsanlardan hiçbir beklentileri yoktur. Bu nedenle güvenilir olduklarını belirtmenin yanında insanlardan hiçbir beklentileri olmadığını, yaptıklarının karşılığını sadece Allah’tan beklediklerini de önemle vurgularlar. Hz. Nuh’un da kavmine hitap ederken bu gerçeği vurguladığı ayette şöyle bildirilmiştir:

(Şuara Suresi, 105-108) “Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.” (Şuara Suresi, 109)

Hz. Nuh Kavmini Yalnızca Allah’a Kulluk Etmeye Çağırmıştır

Hz. Nuh kavmini içinde bulundukları batıl dini bırakarak yalnızca Allah’a kulluk etmeye davet etmiştir. Onları uyarıp korkutmuş, elçilere uymayıp gerçeği inkar edenlerin ahirette azapla karşılaşacaklarını tebliğ etmiştir. Bu konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulmuştur:

Andolsun, Biz Nuh’u kavmine gönderdik. (Onlara:) “Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım” (dedi). (Hud Suresi 25-26)

Hz. Nuh, aynı zamanda kavmine Allah’tan başka İlah olmadığı gerçeğini de anlatmıştır. Daha sonra, onları Allah’tan bağışlanma dilemeye davet etmiş ve onlara Allah’ın bağışlayıcı olduğunu, O’na yönelip bağışlanma dilemeleri karşılığında Allah’ın bol nimetler vereceğini müjdelemiştir. Hz. Nuh’un tüm müminler için örnek olan bu tebliği ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

“Bundan böyle” dedim. “Rabbiniz’den mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır. (Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın. Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin.” (Nuh Suresi 10-12)

Ancak kavmi bütün inkarcı kavimlerin yaptığı gibi Hz. Nuh’un çağrısına şüpheyle yaklaşmıştır. Kavminin inkarını hisseden Hz. Nuh, onlara etki edecek ve düşünmelerini sağlayacak sözler söylemiştir. Kendi yaratılışlarındaki ve içinde bulundukları kainattaki bazı harikalıkları hatırlatmıştır. Her biri Allah’ın birer mucizesi olmasına rağmen, görmezlikten geldikleri bu hakikatleri anlatarak onların düşünmelerini sağlamaya çalışmıştır. Rabbimiz, Hz. Nuh’un kavmine bu konudaki hitabını şöyle haber vermiştir:

“Size ne oluyor ki, Allah’tan bir vakarı ummuyorsunuz? Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır. Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır? Ve Ay’ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş’i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır. Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır. Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı. Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip-dolaşırsınız, diye.” (Nuh Suresi 13-20)

Göklerde, yerde ve insanın yaratılışında sayısız ayetler mevcuttur. Aklını kullanıp düşünen insanlar için bunların her biri Allah’ın varlığının birer delilidir. Tüm diğer elçiler gibi Hz. Nuh da insanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmak için bu hakikatleri kullanmıştır. İnsanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmak bütün müminlerin görevidir. Müminler her konuda olduğu gibi bu konuda da elçileri örnek almalı, Hz. Nuh ve diğer elçilerin yaptığı gibi insanlara bu iman hakikatlerini anlatarak onları düşünmeye davet etmelidirler.

Hz. Nuh Kendisine Atılan İftiralara Karşı Kavmine Allah’ı Hatırlatarak En Akılcı Cevapları Vermiştir

Tarih boyunca Allah’ın elçileri, gönderildikleri kavimlerin inkarcı ileri gelenlerinin çeşitli iftiraları ile karşı karşıya kalmışlardır. Hz. Nuh’un kavmi de peygamberlerine itaat etme konusunda direnmiş ve kendilerince onu yıldırmak için birçok iftira atmışlardır. İnkarcıların attıkları iftira ayette şöyle bildirilmiştir:

Kavmimin önde gelenleri: “Gerçekte biz seni açıkça bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görüyoruz” dediler. (Araf Suresi, 60)

Allah’ın elçileri karşılaştıkları her zorluk gibi bu iftiralara karşı da Allah’tan yardım dilemiş, hiçbir yılgınlık belirtisi göstermeden sabırla yollarına devam etmişlerdir. Hz. Nuh da kavminin bu çirkin ithamlarını tevekkül ile karşılamış, onlara güzel bir karşılık vermiştir. bu gerçek ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

O: “Ey kavmim, bende bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim.” dedi.” Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca) Size öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah’tan biliyorum.” (Araf Suresi, 61-62)

Ardından kavmi Hz. Nuh’u yalancılıkla suçlamıştır. Her devirde inkarcıların kendilerine doğruyu anlatan elçilere yönelttikleri bu iftiraya karşı Hz. Nuh’un şu cevabı verdiği bildirilmiştir:

“Dedi ki: “Ey kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben “Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana Kendi Katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?” “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.” (Hud Suresi, 28-29)

İnkarcıların Çeşitli Koşullar Öne Sürmeleri

İnkar edenler kendilerine gelen elçilere tabi olmamak için çeşitli koşullar öne sürmüşler ve bunların yokluğunu bahane ederek inkarlarını devam ettirmişlerdir. Elçilerin mucize göstermelerini istemiş fakat gördükleri mucizeler karşısında da tavırlarında bir değişiklik yapmamışlardır. Ardından daha başka koşullar öne sürmüş, elçilerin toplumun ileri gelenlerinden biri olması veya malca kendilerinden üstün olması gerektiğini söylemişlerdir. Bununla da yetinmeyip onların insan değil melek olmaları gerektiğini iddia edebilmişlerdir.

Hz. Nuh’un kavmi de bu bahaneleri öne sürmüştür. Hz. Nuh’un, kavminin inkarcı ileri gelenlerine verdiği cevap ise Kuran’da şöyle haber verilmiştir:

“Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir.” (Hud Suresi, 31)

Allah’ın görevlendirdiği elçilerin mal varlığının ve toplumsal statülerinin üstün olması gerektiğini ileri sürmek ve onlardan mucize göstermelerini beklemek, elçilere inanmayıp karşı gelen inkarcıların tarih boyunca sergiledikleri bir tavırdır. Bu onların akıllarını kullanmayan, derin düşünmekten uzak yüzeysel insanlar olmalarından kaynaklanmaktadır. Şahsi menfaatlerini her şeyin üzerinde gören bu insanlar elçileri, kurulu düzenlerine, toplumdaki itibar ve mevkilerine karşı bir tehdit olarak görmüş ve bu değerli insanları bunları ele geçirmeye çalışmakla itham etmişlerdir.

Oysa elçilerin dünyaya yönelik hiçbir beklentileri yoktur. Onların tek amacı Allah’ın emirlerini eksiksiz olarak yerine getirmek, insanlara doğru yolu gösterip onların sonsuz ahiret hayatında kurtulanlardan olmalarını sağlamaktır. Allah dünya hayatında zenginliği, makamı, ilmi ve dünyaya ait her türlü nimeti dilediği kişiye verebilir. Ancak bunlar birer üstünlük ölçüsü değil, yalnızca imtihan vesilesidirler. Bu tür dünyevi değerleri bir üstünlük alameti olarak değerlendirmek ise sonsuz ahiret hayatını göz ardı eden, geçici dünya hayatına razı olup ondan tatmin olan insanlara özgü büyük bir yanılgıdır. Allah bu kişilerin ahirette karşılaşacakları durumu şöyle bildirmektedir:

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir. (Yunus Suresi, 7-8)

Hz. Nuh Tebliğ İçin Her Yolu Denemiştir

Hz. Nuh, büyük bir kararlılıkla, direnmelerine rağmen kavmini doğru yola davet etmekten vazgeçmemiştir. İman etmeleri için her türlü yolu denemiştir. Onları açıkça din ahlakını yaşamaya davet ettiği gibi, gizli yollarla da tebliğ yapmaya çalışmış, değişik yöntemler kullanmıştır. Ancak tüm çabasına rağmen kavmi inkarda direnmiştir. Nuh kavminin bu durumu ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

Dedi ki: “Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler. Sonra onları açıktan açığa davet ettim. Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim.” (Nuh Suresi 5-9)

Hz. Nuh gibi, Allah’ın gönderdiği tüm diğer elçiler de durmaksızın insanları Allah’ın yoluna çağırmışlar, çok çeşitli yöntemler deneyerek insanların vicdanlarını harekete geçirmeye böylece onların iman etmelerine vesile olmaya çalışmışlardır.

Allah’ın “iyiliği emredip kötülükten men etme” emrini mutlak surette yerine getirmek peygamberler gibi salih müminlerin de üzerine düşen önemli bir sorumluluktur. Müminler bu emri yerine getirirken çeşitli zorluklarla karşılaşabilirler. Burada önemli olan vazgeçmeden büyük bir kararlılıkla bu emri yerine getirmeye çalışmak, Hz. Nuh’un yaptığı gibi zamanın tüm imkanlarını kullanarak açık ve gizli her türlü yöntemi denemektir. Zira Allah kurtuluşa erenlerin bu görevi yerine getirenler olduğunu bildirmektedir:

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Hz. Nuh’un Sabrı ve Kararlılığı

Hz. Nuh’un tebliğini yılmadan büyük bir sabırla ve kararlılıkla sürdürdüğünü gören inkarcılar O’nu çeşitli tehditlerle korkutup vazgeçireceklerini düşünmüşlerdir. Ancak gönderilen bütün elçiler karşılaştıkları tehditlerden dolayı hiçbir zaman geriye adım atmamışlardır. Dünya üzerinde var olan her şeyin sahibinin Yüce Allah olduğunu, Allah dilemedikten sonra kimsenin kendilerine bir zarar veya fayda sağlamaya güç yetiremeyeceğini bilen elçiler, karşılaştıkları her türlü zorlukta Allah’a dayanıp-güvenmişlerdir. Aynı durumla karşılaşan Hz. Nuh’un, kavminin inkarcı önde gelenlerinin tehditlerine karşı şu cevabı verdiği bildirilmiştir:

Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: “Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin. (Yunus Suresi 71)

Kuran’da bildirildiğine göre, Hz. Nuh, tufana kadar 950 yıl boyunca kavmine tebliğ yapmıştır. (Ankebut Suresi, 14) Hz. Nuh’un böyle uzun bir süre göstermiş olduğu sabır ve kararlılık iman edenler için çok güzel bir örnektir. Hz. Nuh’un bu tavrını örnek alan müminler zorluklara karşı sabreder, asla yılgınlık ve gevşeklik göstermezler. Allah’ın yardımının her an yanlarında olduğunu ve mutlak zaferin her zaman iman edenlere ait olduğunu bilirler.

Hz. Nuh’un Duası ve Tufan

Daha önce de belirttiğimiz gibi, içlerinde olduğu sürece kavmini doğru yola davet etmesine ve onları Allah’ın azabına karşı uyarıp korkutmasına rağmen Hz. Nuh’un kavmi inkar etmekte direnmiştir. Bunun sonucunda Hz. Nuh, Allah’a inkarcıları cezalandırması için dua etmiştir. Hz. Nuh’un duasının bildirildiği ayet şöyledir:

Nuh “Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma.” dedi. “Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir’den) kafirden başkasını doğurmazlar.” (Nuh Suresi, 26-27)

Bu duasının üzerine Allah Hz. Nuh’a, inkar edip zulmedenlerin suda boğularak helak olacaklarını ve iman edenlerin kurtarılacağını bildirmiştir. Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular fışkırmış, bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek her yeri kaplayan büyük bir sel felaketine neden olmuştur. Yüce Allah Hz. Nuh’un duasına icabet ederek böyle bir doğa olayını gerçekleştirmiş, bu vesileyle inkarda direnen Nuh kavmini helak ederek yeryüzünden silmiştir. Nuh kavminin helakı bir ayette şöyle bildirilmiştir:

Bunlar, hataları dolayısıyla suda boğuldular, sonra ateşe sokuldular. O zaman da Allah’ın dışında hiçbir yardımcı bulamadılar. (Nuh Suresi, 25)

Peygamber Kıssalarındaki Hikmetler

Hz. Nuh gibi Kuran’da bildirilen diğer bütün peygamberler insanları Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeye çağırmışlar onları hak dine davet edip kurtuluşa götürecek doğru yolu göstermişlerdir. Bunu yaparken her biri gönderildikleri kavme anlayacakları şekilde hitap etmiş, çeşitli yöntemlerle onları ikna etmeye çalışmışlardır. Onların ileri sürdükleri bahanelere karşı en hikmetli karşılığı vermişlerdir. Elçilerin Kuran’da anlatılan kıssalarında bunlar ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Bu kıssalarda anlatılanlar her devirde benzer olaylarla karşılaşan müminler için güzel birer örnek olmuştur. Günümüzde de müminler bu kıssalar üzerinde düşünmeli, içerdikleri derin hikmetleri anlamaya çalışmalıdırlar. Bununla ilgili olarak bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmuştur:

Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır…

Bu makale, (Yusuf Suresi, 111) İlmi Mercek Dergisi 09.sayı (Mart 2005) 22. sayfada yayınlanmıştır.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Nuh, Peygamberler, Tavsiyeler | Leave a Comment »

Allah’ın Hz. Musa’ya Lütfettiği Dokuz Mucize

Posted by Site - Yönetici Ağustos 4, 2007

35857_412766589180_731129180_4311693_3199774_n copy

ALLAH’IN H.Z MUSA’YA LUTFETTİGİ DOKUZ MUCİZE

Hz. Musa İsrailoğulları’na elçi olarak gönderilen ve onları putperest dinlerini terk ederek gerçek din ahlakını yaşamaya davet eden kutlu bir peygamberdir. Allah Mısırlılar tarafından esaret altında tutulan İsrailoğulları’nı Firavun yönetiminden kurtarmak üzere peygamber olarak gönderdiği Hz. Musa’yı, tebliği boyunca kardeşi Hz. Harun’la ve birçok mucizeyle desteklemiştir. Kuran’da detaylı olarak bildirilen bu mucizelerden her biri, bunlara şahid olan kimseleri derinden etkilemiş, iman sahiplerinin ise imanlarının kuvvetlenmesine vesile olmuştur.

Hz. Musa İsrailoğulları’na elçi olarak gönderildiği dönemde, İsrailoğulları, Firavun yönetimindeki Mısır topraklarında yaşamaktaydı. Mısırlılar, ayetlerde bildirildiği üzere İsrailoğulları üzerinde kölelik yönetimi kurmuştu. Köleliğin sürmesi için İsrailoğulları’nı zorlamakta ve işkenceyle baskı altında tutmaktaydılar.

Böyle bir ortamda Allah baskıyı ve zulmü ortadan kaldıracak, insanlara mutlak hakimin Allah olduğunu hatırlatacak, hak din ahlakını anlatacak ve İsrailoğulları’nı esaretten kurtaracak bir elçi olarak Hz. Musa’yı göndermiştir. Allah, tebliğ yaptığı dönem boyunca Hz. Musa’ya yardımcı olarak da Hz. Harun’u seçmiş, aynı zamanda Hz. Musa’yı birçok mucize ile desteklemiştir.

Yüce Allah’ın lütfuyla Hz. Musa’nın gösterdiği mucizeler, Firavun ve kavmine gösterilen mucizeler ve Hz. Musa ile birlikte Mısır’dan çıkan İsrailoğullarına gösterilen mucizeler olarak iki bölümde ele alınabilir. Yazı boyunca inceleyeceklerimiz, Firavun ve kavmine gösterilen “dokuz mucize’dir. Kuran-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir:

“Andolsun, Biz Musa’ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullar’ına sor” (İsra Suresi, 101)

“Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıkıversin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet (mucize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdir.” (Neml Suresi. 12)

Hz. Musa’nın Asasının Ejderha Olması

Rabbimiz’in Hz. Musa’ya lütfettiği mucizelerden biri, asasının ejderhaya dönüşmesidir. Bu mucizevi olay Kuran’daki ayetlerde haber verildiğine göre şu şekilde gerçekleşmiştir:

Hz. Musa, Allah’ın emri üzerine tebliğ yapmak amacıyla Firavun’a gitmiş ve onu iman etmeye çağırmıştır. Ancak Firavun azgınlık göstererek karşı çıkmış ve Hz Musa’ya çeşitli iftiralarda bulunmuş, aynı zamanda bu iftiralarla, Hz. Musa’nın çevresindekiler üzerindeki etkisini azaltmaya çalışmıştır. Hz. Musa’nın samimi ve etkili tebliği karşısında çaresiz kalan Firavun, Hz. Musa’yı inandıklarından vazgeçmeye zorlamış ve yapmadığı takdirde onu hapse atmakla tehdit etmiştir. Hz. Musa ise Firavun’un bu azgın ve zorba tavrına kararlılıkla karşılık vermiş ve tebliğine devam ederek ona Allah’ın kendisine verdiği ilk mucizeyi göstermiştir:

“(Musa) Dedi ki: “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” (Firavun) Dedi ki: “Eğer doğru sözlü isen, onu getir.” Bunun üzerine asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderha oluverdi” (Şuara Suresi, 30-33)

Elinin Bembeyaz Görünmesi

Hz. Musa’nın, Firavun ve çevresindekilere gösterdiği mucizelerden başka biri de elini koynuna sokarak bembeyaz çıkarmasıdır. Hz. Musa’nın bu mucizesi Kuran’da şu şekilde haber verilmektedir:

“Elini de çekip çıkardı, bir de (ne görsün) o, bakanlar için ‘parlayıp aydınlanıvermiş’.” (Şuara Suresi, 33)

Ne var ki Firavun ve çevresi Allah’ın Hz. Musa’ya verdiği mucizeler karşısında da inkarlarında direnmişler ve bu mübarek zatı çeşitli iftiralarla itham etmeye devam etmişlerdir. Bu iftiralarından biri de, Hz. Musa’nın gösterdiği mucizeleri, büyü olarak nitelendirmeleridir. Kendi akıllarınca Hz. Musa’nın tebliğini etkisiz hale getirmeye çalışmışlar, bunun bir büyü olduğunu iddia ederek Hz. Musa’nın amacının farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Şüphesiz tüm bu iftiralar, onların akılsızlıklarının bir delilidir. Kuran ayetlerinde, Firavun ve yanındakilerin öne sürdükleri bu iftira şu şekilde haber verilmektedir:

“(Firavun,) Çevresindeki önde gelenlere: “Bu” dedi, ‘Doğrusu bilgin bir büyücüdür. Büyüsüyle sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?” (Şuara Suresi, 34-35)

Hz. Musa’nın Büyüleri Yutan Asası

Firavun zamanında Mısır’da, Firavun’un atalarından kalma putperest bir din hakimdi. Bu putperest dine göre, Firavun kendisini Mısır halkının yanı sıra yeryüzünün de hakimi olarak görüyor, sözde ilahlığını öne sürüyordu. (Allah’ı tenzih ederiz.) Bu nedenle Firavun ve onun etrafındakiler, atalarının bu batıl inanışlarından kaynaklanan yaşam tarzına karşı, Hz. Musa’nın din ahlakını tebliğ ederek kavmini bilinçlendirmesini bir tehlike olarak görmüşlerdi.

Tebliğini etkisiz hale getirebilmek için de Hz. Musa’nın daha önce kendilerine gösterdiği mucizeleri halkın önünde tekrarlamasını istemişlerdi. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Firavun, Hz. Musa’nın gösterdiği mucizelerin doğru olmadığını iddia ediyordu. Bu mucizelerin başka büyücüler tarafından ortadan kaldırabileceğini, aynı zamanda Hz. Musa’yı kavminin önünde yeneceğini ve böylelikle itibarının daha da artacağını düşünüyordu. Ancak Mısır halkının huzurunda belirlenen bir toplanma gününde halkın önünde yapılan büyüler karşısında, Hz. Musa da asasını atmış ve daha önce ejderha olan asası bu defa yapılan tüm büyülerini yutmuştur. Hz. Musa’nın bu mucizesi ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

“Biz de Musa’ya: “Asanı fırlatıver” diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor. Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. (Araf Suresi, 117-11

Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler. (Araf Suresi, 119)

Ayetlerde haber verilen bu mucizevi olay, Rabbimiz’in müminler aleyhinde kurulan tuzakları nasıl yerle bir ettiğini gösteren örneklerden biridir. Firavun tüm kavmini toplayarak, Hz. Musa’yı kendi aklınca etkisiz kılabilmek için bir düzen kurmuştur. Ancak Allah, bu tuzağı, Hz. Musa’yı mucizelerle destekleyerek tersine çevirmiştir.

Hz. Musa’ya İnanmayan Kavmin Uğradığı Felaketler

Kuran’da bildirildiği üzere, Firavun ve çevresi, Hz. Musa’nın göstermiş olduğu bu iki mucizeye rağmen batıl inançlarını ve putperest dinlerini terk etmeyerek büyüklenmeye devam ettiler. Yüce Allah, Hz Musa aracılığı ile öğüt almayan bu kavme beş farklı felaket gönderdi.

Tufan

Çekirge

Buğday güvesi

Kurbağa

Kan

Bu mucizelerin birer imtihan olarak İsrailoğullarına gönderildiği, ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

“Onlar: “Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz” dediler. Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular.” (Araf Suresi, 132-133)

Onlar ise bu azaplara rağmen akılsızca inkara devam ettiler. Hatta bunların, inkarları dolayısıyla Allah’tan gelen bir bela olduğunu anladıklarında dahi inkarı sürdürdüler. Firavun ve yakın çevresinin bir başka kötü özelliği de, başlarına gelen belalar arttığında Hz. Musa’dan yardım istemeleri, ancak bu belalar üstlerinden gider gitmez inkarcı tavırlarına geri dönmeleriydi. Bu durum ayetlerde şu şekilde bildirilmektedir:

“Başlarına iğrenç bir azap çökünce, dediler ki: “Ey Musa, Rabbine sana verdiği ahid adına bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz. ” Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip giderdik, onlar yine andlarını bozdular.” (Araf Suresi, 134-135)

Asasıyla Denizi İkiye Ayırması

Hz. Musa, bu mucizelerin ardından kendisine tabi olan İsrailoğulları ile birlikte Mısır’ı terk etti. (Şuara Suresi, 52)

Ancak Firavun ve askerleri peşlerinden geldiği halde denizin bulunduğu bölgeye kadar yolculuğa devam eden İsrailoğulları, onların görünecek bir mesafeye kadar yaklaşmaları üzerine gidecek yerleri kalmadığı düşüncesi ile ümitsizliğe kapılmış, yakalandıklarını sanmışlardı. Hz. Musa bu durum karşısında tüm inananlara örnek bir tavır gösterdi. Allah’ın kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini ümitsizliğe düşmüş olan kavmine hatırlattı:

“Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” (Şuara Suresi, 62)

Daha sonra Allah ona bir mucize daha nasip etmiş ve asasıyla denizi ikiye ayırmıştır. Bu durum ayette şu şekilde bildirilmektedir:

“Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.” (Şuara Suresi, 63)

Böylece Hz. Musa ve beraberindekiler denizi geçmiş ve arkalarından gelen Firavun ve ordusu suların eski haline gelmesiyle suda boğulmuşlardır.

Firavun’un kavmine isabet eden felaketler, bazı Eski Mısır kaynaklarında da belirtilmektedir. Ünlü Ipuwer Papirüsü’nde (2. Bölüm, 5-6) aynen şöyle yazılıdır: “Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı…”

Sonuç

Tarih boyunca insanlar, iman etmek için kendilerine gönderilen elçilerden mucizeler istemişlerdir. Hz. Musa’dan olduğu gibi, Hz. İsa’dan, Hz. Hud’dan, Hz. Muhammed (sav)’den, kısacası tüm peygamberlerden hep aynı talepte bulunmuş, daima bir olağanüstülük beklentisi içinde olmuşlardır. Allah da mucizelerle bazı peygamberlerine lütufta bulunmuş, onları Katından yardımla güçlendirmiş, tebliğlerini ve fikri mücadelelerini kolaylaştırmıştır. Oysa akıl ve vicdan sahibi insanlar, Allah’a inanmak için mucize görmeye ihtiyaç duymazlar. Çünkü anlayış sahibi bir insan için var olan her şey Allah’ın varlığının apaçık bir delilidir.

Atomlardan galaksilere kadar, evrenin her parçası Allah’ın varlığının ve yaratmasının muhteşem delilleri ile doludur. Israrla mucize görmek isteyen insanların çoğunun gerçek niyetleri ise, Allah mucizelerini gösterdiği zaman ortaya çıkmıştır. Elçilerin mucizelerine inanmak yerine onları hayali suçlamalarla, örneğin büyücülük veya bozgunculuk yapmakla itham etmeleri bunun bir göstergesidir. Nitekim Allah Kuran’da iman etmeyenlerin bu konudaki samimiyetsizliklerini şöyle haber vermektedir:

“Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah’a yemin ettiler. De ki: “Ayetler, ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.” (Enam Suresi, 109-111)

Allah’ın ayetlerde bildirdiği ve Firavun örneğinde de görüldüğü gibi, peygamberlerden ısrarla mucize isteyen inkarcılar, bunu iman etmek için bir delil olarak değil, kendilerince peygamberleri sözde zor durumda bırakmak ve denemek için istemektedirler. Onlar, kendi sığ akıllarınca peygamberleri yalancı çıkarmak ve böylece kendi inkarlarına bahane bulmak amacı gütmüşlerdir. Nitekim mucize görmeden iman etmeyeceklerini söyleyen inkarcılar mucize gördükleri takdirde de iman etmemekte, bu sefer de peygamberlere sözde büyücü oldukları ve kendilerini büyüledikleri iftirasını atmaktadırlar. Ayetlerde söz konusu kişilerin bu çirkin ahlakı şu şekilde haber veirlmiştir:

“Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar. “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” dediler.” (Saffat Suresi, 14-15)

Birçok insanın mucizelerle imanlarının sağlamlaşması elbette Allah’tan büyük bir lütuftur. Ancak akıl ve vicdan sahibi insanlar, evrende var olan her şeyin yaratılışındaki olağanüstülüğü görerek Allah’a iman eder, ayrıca peygamberlerden de özel bir mucize beklentisi içinde olmazlar. Eğer Rabbimiz çeşitli mucizeler tecelli ettirirse bu onların heyecanlarını, şevklerini ve azimlerini güçlendiren birer nimet olur.

İman etmeyenler ise tarih boyunca, böyle bir beklenti içinde olmaktan dolayı büyük kayıplara uğramışlardır. İnkarlarına sözde bir bahane bulabilmek için peygamberlerin tebliğ ettikleri gerçekleri göz ardı etmiş ve sadece olağanüstülük arayışına girmişlerdir. Kuşkusuz Rabbimiz’in, “Dilersek, onların üzerine gökten bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir.” (Şuara Suresi, 4) ayetiyle de bildirdiği gibi, Allah dilerse bu insanların hepsine tek bir mucize ile boyun eğdirir. Fakat tüm bunlar dünyadaki imtihan ortamının gereklerine uygun olarak gerçekleşmektedir.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Musa, Mucizeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: