Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 17 Tem 2007

Kadınların …… üstündeki fazla tüyleri yolmaları uygun mudur?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 17, 2007

Kadınların ...... üstündeki fazla tüyleri yolmaları uygun mudur

Kadınların …… üstündeki fazla tüyleri yolmaları uygun mudur?

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in lânetine kaş aldıran ve alanlar da dahildir. (Ebû-Dâvûd, Teraccul, 5; Buhâri, Libâs, 82, 84; Müslim, Libâs, 120.)

Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mahiyetindedir. (Bazı hanbelîler bunu tenzihen mekruh sayarlar.)

Ancak kadının yüzünde biten kılları aldırması ve kocasının izniyle normal makyaj yapması bir kısım İslâm ulemasınca caiz görülmüştür. (İmam Nevevi de caiz görenler arasındadır. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Kahire, 1959, C. XII, s. 500.)

Cenab-ı Hak her insanı ayrı bir güzellikte yaratmıştır. Birlik mührünün açıkça okunduğu insan simasındaki güzellik, fıtrî ve tabiî olanıdır. Bunu muhafaza etmek, sahip olduğu özellik ve güzelliklere şükredip, Allah’ın uygun görüp ihsan ettiği kadarına razı olmak kulluğun bir derecesi ve işaretidir.

Bunun için hayatî ve zarurî bir maslahat yoksa, vücutta bulunan mevcut durumu değiştirmeye gitmemek lâzımdır. Çünkü böyle rast gele yapılan bir tasarruf insanı ağır bir mes’uliyet altına sokabilir.

Bir zaruret yokken insan bedeni üzerinde yapılan değişiklikleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz (a.s.m.), başına ilâve saç takana, cildine dövme yapana ve yaptırana, güzelleştirmek maksadıyla dişini inceltip seyrekleştirene, kaş ve kirpiklerini yolan kadınlara, Allah’ın yarattıklarını değiştirdikleri için ilahi rahmetten uzak kalmış olacaklarını bildirmiş ve ikazda bulunmuştur.

Fıkıh alimleri bu hadisten hareket ederek yüzünde sakal ve bıyık biten kadının onları gidermesinin caiz olacağını; ancak kaşları inceltmenin, tabi şeklinden çıkarmanın, kirpikleri düzeltmenin veya takma kirpik kullanmanın caiz olmadığını belirtirler. Çünkü diş, kaş ve kirpik birer aza mesabesindedir. Aslında olmayıp sonradan biten yüzdeki kıllar ise bu sınıfa girmediğinden, kadının bunları gidermesin de bir mahzur görülmemektedir. Aynı şekilde kadının bacağındaki kılları gidermesinde de bir mahzur yoktur. Çünkü bu kaş gibi bir uzuv mesabesin de değildir.

Fıkıh kitaplarına baktığımızda şu hükmü görmekteyiz:

– Kadını çirkinleştiren yüzdeki tüyler alınır. Erkeklerde görülen sakal, bıyık gibi şeylerin kadınlarda görülmesi halinde; alınması câizdir.

“İbn-i Âbidin, sakal ve bıyığın kadında fıtrat olmadığını, bu sebeple (eğer çıkarsa) kesilmesinin (müstehab) olacağını beyan etmiştir!

Bu kılları gidermenin en uygun yolu tıraş olmak değil, ağda, pudra veya benzeri tıbbî şeylerle yolmaktır.” ( Kadın İlmihali, Mürşide Uysal, s. 370)

Anlaşılan odur ki, dindar hanımın kendini beyine karşı cazip duruma getirmesi müstehabdır. Beyini yabancıların cazibesinden korumuş olma hikmeti de vardır bunda.

Posted in Kadın - Bayanlar İçin | Leave a Comment »

Hicaz Demiryolu

Posted by Site - Yönetici Temmuz 17, 2007

Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu

SULTAN Abdülhamid Han’ın, Arap Yarımadası’nda Osmanlı’nın siyasi hakimiyetini pekiştirmek ve mukaddes toprakları ziyaret etmek isteyen Müslümanları tehlikelerden korumak için hazırlattığı Hicaz Demiryolu’yla bir rüya gerçekleştirilmişti. 1900 yılında temelleri atılan Hicaz Demiryolu, açılışından ardından ancak bir asır geçmesine rağmen, unutuldu. Şimdi çölde yolunu kaybeden bedevilere rehber olan demir yolunun Müslümanlar için manevi değeri çok büyük olmasına rağmen, atıl halde olan rayları ve istasyon kalıntıları görenlerin içini sızlatıyor. Biz de bu sebeple Osmanlı yadigârı eserin hafızalardan silinmemesi için Doç. Dr. Said Öztürk’ten hikâyesini bir defa daha dinledik:
İmdat ya Resullallah…
Sultan Abdülhamid Han, Hicaz Demiryolu’nun yapımını stratejik açıdan çok önemli bulur ve bu projeyi sonuna kadar titizlikle değerlendirir. Ancak bütün devlet erkânı ve ihtisas sahibi insanlar böyle büyük bir yatırımın teknik imkânsızlıklarla yapılamayacağını,
4 milyon lira maliyetinin de karşılanamayacağını düşünür. Sultan II. Abdülhamid Han ise ellerini açıp; “Cenab-ı Hakkın avn-u inayeti ve Resul-i Ekrem Efendimiz Hazretleri’nin imdad-ı ruhaniyetine mesteniden hatt-ı mezkurun inşaası içün” (yani Peygamber Efendimiz’den bu projenin gerçekleşmesi için) yardım isteyerek inşa emrini verir. Emrin ardından, Fas Emirliğinden İran’a, Amerika’dan Çin’e, Singapur’dan Afrika’ya, Almanya’dan Bosna’ya kadar dünyanın dört bir tarafından yardımlar yağmaya başlar… Osmanlı neferleri ile Mühendislik Mektebi öğrencileri de kolları sıvar.

Şam’dan Mekke’ye 50 gün…
Hicaz Demiryolu’nun inşasının en önemli amacı haccın kolaylaştırılmasıdır. Mukaddes topraklara gitmek isteyen Müslümanların aylar süren hac yolculuğu dikkate alındığında bu proje, ayrı bir önem taşımaktadır. Zira, hac için Şam’dan çıkan biri yaklaşık 40 günde Medine-i Münevvere’ye, 50 günde de Mekke-i Mükerreme’ye ancak varabilmektedir. Tabii bu yorucu ve uzun yolculuğu; bulaşıcı hastalık riski, kum fırtınaları, susuzluk ve bedevi saldırıları ile seyahat için harcanan paralar da iyice güçleştirmektedir… İşte Hicaz Demiryolu bu olumsuzlukları ortadan kaldıracak, hac yolculuğunu gidişli-dönüşlü 8 güne indirecek, masrafları azalacaktır. Yani, Hicaz Demiryolu bir nevi Süveyş Kanalı görevini yürütecektir. Cidde’de kurulacak bir hat ile deniz yoluyla dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen hacı adaylarının Mekke ve Medine’ye taşınmaları daha kolay olacaktır.

İngilizlerin oyunu…
Bu arada devletin Arap Yarımadası’nda gücünü devam ettirebilmesi için Hicaz Demiryolu son derece önemli bir plandır. Bunun farkında olan İngilizler, bölgeye yerleşmek için her türlü yollara başvurur ve aşiretleri Osmanlıya karşı isyan ettirir. Çöller resmen ajan kaynamaktadır. Ünlü ajan Lawrence de ray ve lokomotiflerin tahrip edilmesi için bedevilere sabotaj ve saldırı düzenletir.
1 Eylül 1900 tarihinde Şam’da yapılan resmi bir törenle Hicaz Demiryolu’nun temelleri atılır. Kısa sürede Osmanlı neferleri rayları yüzlerce kilometre döşer. Hicaz Demiryolu hizmete açıldıktan sonra Şam-Medine arasında karşılıklı seferler yapılmaya başlanır. Yalnız hac dönemine mahsus olmak kaydı ile gidiş geliş için tek bilet alınır. Daha önce Şam ve Medine arası 40 gün iken Hicaz Demiryolu’nun inşası ile bu mesafe 3 güne inmiş üstelik hareket saatleri namaz vakitlerine uygun şekilde tanzim edilmiştir. 1918 senesinde ise demir yolu hattı 1900 kilometreye ulaşır.

Medine’ye gelmez oldu…
Birinci Dünya Savaşından sonra Arap Yarımadası’nda meydana gelen karışıklık ve isyanlardan sonra Osmanlı’nın aldığı bütün tedbirler hattın güvenliği için yeterli olmaz. Ve Hicaz Demiryolu sivil ulaşıma, sonra da hac seferlerine kapatılır. Artık 26 Mart 1918 tarihinde posta treninden sonra Medine’ye başka bir tren gelmeyecektir. Ekim 1918’de Medine dışındaki bütün Arap toprakları düşmanların eline geçer. Mondros Mütarekesi’nin ardından da Osmanlı Devleti’nin Hicaz Demiryolu ve Arabistan toprakları ile irtibatı kesilir.

>>> “Raylara keçe döşeyin…
Cennetmekan Sultan II. Abdülhamid Han Hicaz Demiryolu’nun inşasında Medine-i Münevvere’nin 20 km’lik yakınına gelindiğinde Peygamber Efendimiz rahatsız olmasın diye Medine’nin merkezine kadar raylara keçe döşetmiş ve trenin raylar üzerinden geçmesi ile çıkacak sesleri engelletmişti. İşte Sultan Abdülhamid Han’ın böyle bir aşk ile binbir zorluklar içinde yaptırdığı Hicaz Demiryolu inşaatında 2666 kâgir köprü ve menfez, yedi demir köprü, dokuz tünel, 96 istasyon, yedi gölet, 37 su deposu, iki hastane ve üç atölye yapılmıştı. Hicaz Demiryolu şimdi görenlerin içini sızlatıyor. Ama tek sevindirici nokta ise geçtiğimiz senelerde bir harabe görünümü veren Medine Tren İstasyonu’nun restore edilmesi oldu.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Fatih,Ayasofyaya at üstünde değil,yaya olarak girmiştir

Posted by Site - Yönetici Temmuz 17, 2007

Akşemseddin ( k.s.) Hazretlerinin Nasihatlerinden

FATİH,Ayasofyaya at üstünde değil,yaya olarak girmiştir

İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da imparatorun, bütün devlet ve saray erkanının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir ayin yapılır. Bu Ayasofya’da yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların idare ettiği ayin alayları geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış, İstanbul’un içi “Kyrie eleison” yani Ya Rabbi bize merhamet et dualarıyla çınlamış, kadın ve çocukların vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara kadar ilerleyerek Bizans’ın son tahkimatını takdis etmişlerdir.

Türkler İstanbul’u zaptettikleri zaman (29 mayıs 1453) müdafaasız halk kiliseye sığınmıştı. Halk şu inancı taşıyordu; Türkler Büyük Konstantin sütununun yanına kadar geldiklerinde gökte bir melek zuhur edecek ve bunu gören Türkler bir daha dönmemek üzere Asya’da ki vatanlarına (İran sınırı) çekileceklerdi. Fakat Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak içeri girmişler ve orada korkudan birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve kadınları esir etmişlerdir. Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde kalan Türk askerleri hiç kimsenin hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla yetinmişlerdir. Türk ordusu değil Ayasofya’ya sığınanları öldürmek, İstanbul’a girdiği vakit Fernand Grenard’ın ifadesiyle yalnız silahla mukavemet gösterenleri ve vaziyetleri şüpheli görülenleri öldürmüşler, mütebakisini esir etmişlerdir.

Kapılarını kırıp Ayasofya’ya giren Fatih’in askerlerinin yaptıklarını abartılı bir şekilde anlatan Dukas, mâbedin içinde hiçbir şey bırakmadılar der. Ayasofya da dahil sanat ve kültür eserlerini tahrip edenler Türkler değil, bir kısım batılı kaynakların da teslim ettiği gibi, Türklerden iki buçuk asır önce İstanbul’u Bizanslılardan zaptetmiş olan Avrupa Haçlılarıdır. Şurası unutulmamalıdır ki, Osmanlılar Ayasofya’nın çan kulesini bile yıkmamışlardır. 1847-1849 yılları arasında gerçekleşen tamirde İsviçreli mimarlar Bizans devri mozayiklerinin hâlâ çok iyi durumda olduğunu görmüşlerdi. Eğer Türkler tahripkar davransaydı mozayiklerden eser bile kalmazdı. Zaten harap ve perişan bir halde olan İstanbul’u alan Fatih, derhal imar faaliyetlerine başlamıştır. Türk fethi Bizansı yıkmış ama İstanbul’u kurtarmıştır.

Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde, öyle görünüyor ki büyük kilisede çok az kan döküldü. Türkler orada bulunanları tutuklayıp sonradan köle yapmakla yetindiler der. Yine aynı yazar Fatih’in akşam sivillerin tutuklanmasının durdurulmasını ve yağmalamaya son verilmesini emrettiğini, orduya mensup her kişiye, her askere kent halkını, kadınları ve çocukları öldürmeyi veya köle almayı da bunlara karşı kötü davranılmasını yasaklıyorum. Bu emre karşı gelen herkes öldürülecektir dediğini nakleder. Osmanlılar merhametli davranmayı kan dökmeye tercih etmişlerdir. Ayasofya sahasını hiçbir katl veya idam lekesi kirletmemiştir.

Fatih, umumiyetle rivayet olunduğu gibi, at üzerinde değil, fakat yaya olarak kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır[. Maalesef ünlü ressam Delacroix, Paris Louvre Müzesinde bulunan Fatih’in Ayasofya’ya girişini temsil eden tablosunda sultanı atıyla mabede girer gibi göstermiştir. Hata etmiştir. Fatih Ayasofya’ya girince secde-i şükrana kapanmış, iki rekat namaz kılmış, ilk ezanın da bu sırada okunduğu rivayet edilmiştir.

Fatih düzenlenen tören alayı ile şehre girince kuvvetli rivayete göre doğruca Ayasofya’ya gitmiştir. Osmanlı Türklerinde bir gelenek olarak devam eden, asırlardır tatbik edilen bir kural vardır. Bu kural bir memleket veya kale fethedildiği vakit ordu içeriye girip burçlara bayrak çekerken surların üstünde ezan sesleri yükselir ve şehrin en büyük kilisesi derhal camiye tahvil edildikten sonra ilk Cuma namazı bu ilk camiide kılınırdı. Bu tarihi ve milli an’ane gereği Fatih vakit geçirmeden Ayasofya’yı camiiye tahvil etmek gayesiyle Ayasofya’ya yönelmiştir. Fatih buraya gelince atından inerek yaya olarak içeriye girmiştir. Burada belirtmek gerekir ki Fatih at üzerinde değil yaya olarak mâbede girmiştir. Fatih mâbedin azametini görünce hayran kalmıştır. O sırada bir Türk askerinin mabedin mermerlerinden birisini kırmakta olduğunu görünce Fatih, bu tahribatı neden yaptığını sormuş, o asker de din için yaptığını söylemiştir. Fatih bu askerin tahribatına mani olmuş, askeri yakın koruma dışarı çıkarmıştır. Fatih burada “servet ve esirler size yeter, şehrin binaları bana aittir” der.

Yanında bulunan bazı İtalyan ve Rumlar’ın rivayetine göre Fatih, mozaiklerin sökülmesi teşebbüsünde bulunan mimarlara hitaben; “Durunuz! Bu mozaik resimleri günaha sebep olmamaları için bir kireç tabakasıyla örtmekle yetininiz! Fevkâlâde olan bu kakmaları koparmayınız” demiştir. 1930’lı yıllarda Amerikan Bizans Ensititüsü namına Ayasofya mozayiklerini araştırmakla görevli Thomas Whittemore “bu mozayiklerin hiç birinde insan tarafından tahribat ika edildiğine ait bir iz görülmemiştir. Hatta binanın her tarafında yüzlerce haçlar hiç bozulmadan kalmış olup binanın uzun müddet Türkler tarafından muhafaza edildiğine şehadet etmektedir”.Ayasofya İstanbul’un fethinde usulden olduğu üzere şehrin büyük kilisesi olarak camiye çevrildi.

Bizans tarihçisi Dukas, Ayasofya’da ilk ezanın okunmasından ve ilk namazın kılınmasından duyduğu ızdırabı şöyle dile getirir “adem-i meşruiyetin veledi, Deccal’ın mübeşşiri, mihraptaki mukaddes din taşının üstüne çıkarak, namazını kıldı. Nedir bu nekbet ? Heyhat nedir bu dehşet veren acibe, eyvah ne olacağız? Vay vay, neler görüyoruz? Altında havarilerin ve şehitlerin mübarek bakiyeleri medfun bulunan bu mukaddes mihrap üzerinde bir Türk, bu mihrabın üzerinde bir dinsiz ? Ey güneş titre ! Allah’ın kuzusu nerededir? Bu mihrap üzerinde kurban olan, yenilen ve hiçbir zaman tükenmeyen Babanın oğlu nerede ? Hakikaten fasit bir neticeye vardık, günahlarımızdan dolayı bizim ibadetimiz, diğer milletlere nispetle, hiç nazarı itibara alınmamıştır.

Fethin üçüncü günü Cuma günü Fatih, Ayasofya’ya gelip ilk Cuma namazını askerleriyle beraber kılmıştır. İmamete İstanbul’un fethinin manevi mimarı Akşemseddin geçmiş, ilk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nurani zat okumuştur. Bu arada üç gün zarfında bir de tahtadan minare yapılmıştır. Yapılan minber ve mihrap zamanımıza ulaşmamıştır. (Şimdiki mihrap ve minber daha sonra yapılmış olup Fatih’in yaptırdığı değildir. 16. yüzyılın izlerini taşır.

Okunan bu hutbe Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki de en mukaddesi, en sevinçlisi, en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o güne kadar sekiz buçuk asırdan beri bütün müslümanların ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethi Cenab-ı Hak tarafından Osmanlı padişahlarına ve onun tebasına verildiğini ilan etmekte idi. Fethin komutanı ve gazileri, sahabe-i kiramın bile şiddetle arzu ettikleri büyük bir saadete ve Hz. Peygamberin “ne güzel komutan ve ne güzel asker” övgüsüne mazhar olmuşlar idi

.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fatih Sultan mehmet, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Bizanslı General Yorgi’nin imânı!

Posted by Site - Yönetici Temmuz 17, 2007

Bizanslı General Yorgi’nin imânı!

Bizanslı General Yorgi’nin imânı!


Halid bin Velid kumandasındaki Müslümanlar, güçlü bir Hristiyan merkezi olan Şam’ı kuşatmışlardır… Aylar süren kuşatmadan bir netice alınamayınca Halid bin Velid saldırıları seyrekleştirir, havayı soğutmaya bakar. O günlerde Patriğin bir oğlu olur ve büyük şenlik yaparlar. Papazlar Şam’ın elden çıkmasını hazmedemez, Diyar-ı Ruma (Anadolu’ya) geçer, kapı kapı dolanırlar. Tam 240 bin asker ve gönüllüyle Yermük’te toplanırlar…
Vaziyet gerçekten vahimdir! Halid bin Velid bugüne kadar komuta ettiği en büyük ordunun önüne geçer lakin yine de 6 Hristiyana bir Müslüman düşer. Sayı dengesini kuramadıklarına göre yapılacak tek şey vardır, daha iyi savaşmalıdırlar…

“Bunlar fevkalbeşer olmalılar!”
Muharebe öncesi Rumlar bir bedeviyi İslam ordusu içine sokarlar. Geri dönen casus “Bunlar, gündüz talim yapıyor, geceleri ibadet ediyorlar. Uykudan filan haberleri yok, fevkalbeşer olmalılar” der…
Saflar dizilirken Bizans ordusunun komutanlarından General Corce (Yorgi) öne çıkar, Halid bin Velid’in yanına yaklaşıp sorar:
-Ey Halid! Allah’ın, Peygamberinize bir kılıç indirdiği, onun da bu kılıcı sana verdiği doğru mu?
-Hayır öyle bir kılıç yok.
-Peki bu Seyfullah (Allahın kılıcı) adı nereden geliyor?
-Bu bir lakaptır o kadar; ama şu var ki Allah’ın resulü bize dua buyurdular.
-Peki sizin Peygamberiniz insanları neye davet ediyor?
Hazret-i Halid ona kısaca Efendimizi ve tebliğ ettiği dini anlatır. General çok hislenir ve “öyleyse” der, “benim de sizin saflarınızda bulunmam gerekiyor!” Bunlar onun son sözleri olur.
General bir çadırda gusledip iki rekat namaz kılar ve ak sarıkla meydana çıkar. Hâlid bin Velid ordusunu biner biner ayırır, her bölüğe bir kumandan tâyin edip onları yetkilerle donatır…

Şehadet şerbetini içer…
Çarpışma o kadar sert ve kanlıdır ki öğle ve ikindi namazlarını îmâ ile kılarlar. Bu arada Bizanslılar Yorgi’ye çok kızar, hakaretler ederek üstüne çullanırlar. Nitekim onu sıkıştırmaya muvaffak olur ve hiç acımazlar!..
Kısmete bakın… Böyle bir orduda şehadete kavuşmak herkese nasip olmaz.
Halid bin Velid 240 bin kişiyi karşısına almaz, usta manevralarla merkeze yüklenip komuta kademesini dağıtmaya bakar. Düzensiz kalabalıklar ipi kopmuş gerdanlık gibi dağılırlar. Bu savaşta 100 binden ziyade Haçlı öldürülür, 3 bin Müslüman şehadet şerbetini yudumlar…

 

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: