Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 08 May 2007

Seyit Onbaşı

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

Seyit Onbaşı,seyit-onbasi

Seyit Onbaşı

Seyit Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Abdurrahman, annesinin ki Emine idi.

Seyit, 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912′de Balkan Savaşları’na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak Çanakkale Cephesi’nde görev aldı. Çanakkale Savaşları’nda gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı. 1. Dünya Savaşında Çanakkale – Mecidiye Bataryasında görev aldı. 18 Mart 1915 ‘ de İngiliz gemilerinin Çanakkale’yi geçmek için pek çok topu susturdukları anda 275 Kg.’ lık top mermisini sırtlayarak topun namlusuna yerleştirdi. Topu ateşleyerek OCEAN adlı İngiliz lerin en büyük zırhlısını batırdı. İngiliz ve Fransız gemileri boğazı geçemiyeceklerini anlayarak geri döndüler.

Kaybedilmek üzere olan Çanakkale Savaşı Havran’ lı kahraman Onbaşı Seyit Çabuk (Kocaseyit) sayesinde kazanıldı.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tarih, Tavsiyeler | Etiketler: | Leave a Comment »

HAYA iMANDANDIR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

Haya imandandir,Tevekkül

HAYA iMANDANDIR

Çirkin olan işleri başkalarına açık kelimelerle anlatmak, fuhuş söz söylemek demektir. Cinsîyette ve abdest bozmakta kullanılan kelimeleri söylemek böyledir. Harama yakın mekruhtur. Çünkü bunları söylemek müslüman olanın mürüvvetine uygun değildir. Utanmayı giderir ve başkalarını gücendirir. Mürüvvet insaniyet demektir. Çirkin kelimeleri söylemek îcâb ettiği zaman açık olarak söylememe-li, kinaye olarak söylemelidir. Kinaye, bir şeyi, açık ma’nâları başka olan kelimelerle anlatmaktır. Terbiyeli ve edebli kimse, fuhuş söylemeğe mecbur olunca kinayeli olarak konuşur. Çünkü hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mii’min, ayıplayıcı, ia’net edici, çirkin söz söyleyici ve hayâsız değildir.)
(Fuhuştan, çirkin sözden çok sakınınız. Çünkü Allahü teâlâ fuhuş söyleyenleri, şovenleri sevmez.)
Ya’nî fuhuş söyleyenler bunun cezasını çekmedikçe Cennete giremezler. Haya, ya’nî utanmak güzel bir haslettir. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâdan haya ediniz!)
Allahü teâlâdan haya etmek, nefsin isteklerini terk etmekle ve dinin emirlerini yerine getirmekle olur. Nefsin istediği her şey insanın zararmadır. İnsanın nefsi kadar ahmak bir mahlûk yoktur. Nefsin istediklerini bırakıp haya eden, Allahü teâlâdan korkar. O’nun razı olmadığ? işlerden ve sözlerden kaçınır.
Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mü’min, ayıplamaz kınamaz, fahiş söz söylemez ve kimseyi kötülemez.)
(Cennet, fahiş [çirkin, ayıp] söz söyleyenlere haramdır.)
(Sokaklarda dolaşarak çirkin söz söyliyen kimseleri, Allahü teâlâ sevmez.)
(Kötü ve çirkin söz, münafıklıktan bir şubedir
(Çirkin sözün ve birbirine fahiş söz söylemenin tslâmiyyette yeri yoktur.)
Gayr-i müslimlerin ölülerine de kötü söz söyliyerek, onları sevenleri incitmemelidir. Peygamber efendimiz, Bedir’de öldürülen müşriklere kötü söz söylemeyi yasaklıyarak buyurdu ki:
(Bunlara sövmeyin, kötü söz söylemeyin! Çünkü sizin söyledikleriniz, ölülere gitmez. Ancak geride kalanlarına eziyet etmiş olursunuz.)

Sövüp sayan ve kötü söz söyliyen kimselere sözümüz geçerse mâni olmak, mâni olamazsak onlardan uzak durmak lâzımdır. Hadîs-i şerifte, (Haya îmândandır. Fuhuş söz söylemek cefâdandır, îmân Cennete, cefâ Cehenneme götürür) buyuruldu.
(Haya îmândan) olduğuna göre, hayâsız kimsenin ya îmânı zayıftır veya hiç yoktur. Hayâsız bir kimsenin, (Kalbim temizdir, îmânım kuvvetlidir) demesinin asılsız olduğu anlaşılır.
Hayanın en kıymetlisi, Allahü Teâlâdan utanmaktır. Allahü Teâlâdan utanan kimse, bütün çirkin işlerden uzak durur. Kendine ve insanlığa dâima iyilik yapar.
Kötü kimseler, îmân ile hayanın birlikte bulunduğunu bildiklerinden, müslümanların îmânlarını çalmak için hayalarını yok etmeğe çalışıyorlar. Fuhuş sözlere, seks bilgisi diyorlar. Müslü-manlar-bu bakımdan hayalarının gitmemesi için çok dikkat etmelidirler. Islâmiyyet, hem fen bilgilerinde çalışmayı, hem de güzel ahlâklı olmayı, herkese iyilik yapmayı emretmektedir. Müslümanlar, câhillerin yalanlarına aldan-mamalı, onların çıplak gezmelerini, seks bilgisi adı altında fuhuş söylemelerini fâideli bir şey zan-netmemelidir. Bütün güzellikler, iyilikler islâm ahlâkmdadır. Bütün çirkinlikler, kötülükler ise, ahlâksız ve hayâsız olmaktadır

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Leave a Comment »

Zübeyr B. El-Avvam (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

0125,mevlana,semsi tebrizi,konya,

Zübeyr B. El-Avvam (r.a)

Zübeyr b. el-Avvam b. Huveylid b. Esed b. Abdi’l-Uzza b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b. b. Lüeyy el-Kuraşî el-Esedî. Büyük oğlu Abdullah’tan dolayı “Ebû Abdillah” diye çağrılırdı. Peygamber (s.a.s)’in dostu ve havarisi (yardımcısı), aynı zamanda halası Safiyye binti Abdulmuttalib’in oğludur.

Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz. Ömer’in vefatından sonra, halife seçimini gerçekleştirmeleri için tayin ettiği altı kişilik “Ashabü’ş şûra” (danışma kurulu) üyelerindendir. Annesi kendisini “Ebu’t-Tâhir” diye çağırırdı. Fakat Zübeyr (r.a) kendisini oğlu Abdullah ile künyelendirmiş ve bu künye ile tanınmıştır (el-Askalânî, el-İsâbe fı Temyizi’s Sahâbe, Beyrut, t.y., III, 5; İbn Hişâm, Sîre, Mısır 1955, I, 250; Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 13; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Kahire, t.y., II, 510; İbn Sait Tabakâtü’l-Kübra, Beyrut,1957, III, 100).

Zübeyr, Hz. Ebu Bekir’in İslâm’a girmesinden kısa bir müddet sonra müslüman olmuştur. İlk müslümanların dördüncüsü veya beşincisidir. Ancak ne doğum tarihi, ne de kaç yaşındayken müslüman olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Muhtelif kaynaklar, müslüman olduğu sırada onun 8-16 yaşları arasında bulunduğu söylerse de bu tahminlerin doğruluğu şüphelidir. Zira babası Avvam b. Huveyfid’in Ficar savaşlarından birinde (kuvvetli bir ihtimalle dördüncü ve son savaşta) öldürüldüğü, onu öldürenin de Mürre b. Muatab es-Sakafi olduğu kabul edilmektedir. Bazı kaynaklarda Zübeyr (r.a)’ın Hz. Afi, Talha ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile aynı yılda doğduğu ifade edilmektedir (el-Endelüsî, el-Ikdü’l-Ferîd, Beyrut, t.y., VI, 92; İbn Kuteybe, el-Maârif, Lübnan,1970, 96; el-Askalânî, a.g.e., III, 5; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’ifeti’s-Sahabe, Kahire, 1970, II, 250; Ziriklî, el-A’lâm, Beyrut, 1969, III, 74; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 510-511; İbnü’l-Cevzi, Safvetü’s Safve, Haleb,1969, I, 342; Butrus el-Bustânî, Dâiretü’l-Maarif, IX, 177).

Son Ficar savaşı, Hire hükümdarı dördüncü Münzir’in oğlu Numan Ebû Kâbûs’un saltanatı (585-614) sırasında meydana gelmiştir. Ficar savaşı başladığı zaman, kimi rivayetlere göre Peygamber (s.a.s),14-15 yaşlarında, kimi rivayetlere göre ise daha küçük yaşlardaydı. Son Ficar savaşında ise O’nun 14-20 yaşlarında olduğu gelen rivayetler arasındadır (İbn Hişâm, a.g.e., II, 89; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, trc. İstanbul 1986, I, 511).

Son Ficar savaşı ile Peygamber (s.a.s)’in Mekke’lileri İslâm’a davet etmeye başladığı 610 yılı arasında yirmi küsûr yıl vardır. Buna göre ilk müslümanlardan olan Zübeyr (r.a)’ın bu tarihte, yirmi yaşından büyük olması gerekir.

Zübeyr’in babası ölünce, amcası Nevfel onun velâyetini üstlenmişti. Küçük yaşta yetim kalan Zübeyr’i, annesi çok döverdi. Amcası da onu savunur, dövmesine engel olmaya çalışırdı. Ancak Zübeyr büyüyüp müslüman olunca, onu karşı bu sevgisi öfkeye dönüştü. Öyle ki, İslâm’dan dönmesi için onu bir hasıra bağlayıp asar ve ateş yakarak dumanla ona işkence ederdi (el-Askalâni, a.g.e., III, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III, 101).

Zübeyr, 615 yılında Mekkeli müslümanlarla birlikte Habeşistan’a hicret etmiştir. Medine’ye hicretten sonra muhacirlerle ensâr arasında kardeşlik tesis edildiği zaman Zübeyr ile Seleme b. Selâme b. Vakş kardeş ilan edilmişti (İbn Abdı’l-Berr, a.g.e., II, 511). Başka rivayetlerde ise, Rasûlüllah’ın; Abdullah İbn Mes’ûd veya Talha ya da Ka’b b. Mâlik’le Zübeyr arasında kardeşlik tesis ettiği ifade edilmektedir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 102; İbn Hişam, a.g.e., I, 505).

Bedir günü müslümanların sayılı birkaç atı vardı. Bunlardan biri de Zübeyr’in Ya’sub adlı atı idi. O gün bir çok müşriki öldürmüştür ki, bunlardan biri “Kureyş’in aslanı, Muttaliboğulları aslanı” diye bilinen amcası Nevfel idi (İbn Hişam, a.g.e., I, 666, 708; İbn Hişam, Cemheretü Ensâbi’l-Arab, Kahire, 1982, 120).

Zübeyr’in oğlu Abdullah, babası ile ilgili olarak şu olayı anlatıyor: “Ahzâb günü, ben ve Ebû Seleme’nin oğlu Ömer (çocuk olduğumuzdan) kadınların yanında bırakılmıştık. Bir de baktım ki babam Zübeyr, atının üstünde iki yahut üç kere Kurayza oğullarına gidip geldi. Evimize döndüğümüzde babama: Babacığım! Ben seni Benî Kurayza yurduna gidip gelirken gördüm dedim. Babam: Sen beni öyle gördün mü evlâdım? dedi. Ben de Evet, dedim. Babam: Rasûlüllah (s.a.s); “Benî Kurayza ya kim gider de onların haberini bana getirir” dedi. Ben de gittim. Döndüğümde, Rasûlüllah, anası ile babasını bir arada zikrederek Ânam babam sana feda olsun” dedi (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).

Yermük Vakası gününde Peygamber’in sahâbîleri, Zübeyr’e hitaben:

“Ey Zübeyr! Rumlara şiddetli bir saldırı yapmazmısın ki, biz de seninle beraber şiddetli bir saldırı yapalım” dediler. Bunun üzerine Zübeyr (r.a) Rumlar üzerine şiddetli hamleler yaptı. Bu hamleler sırasında, Rumlar, Zübeyr’in omuz köküne iki darbe vurdular. Bu iki geniş yara arasında Bedir’de yediği bir darbenin çukurluğu vardı ki, oğlu Urve; “Ben çocukken bu darbenin yerine parmaklarımı sokar, oynardım” demiştir (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).

Zübeyr, Mısır fethinde de önemli bir rol oynamıştır. Nitekim halife Hz. Ömer, 642′de Mısır’ın Babilin kalesini kuşatan Amr İbnü’l-Âs’a yardım için onu onbin kişilik bir kuvvetle göndermiştir. Mısır’ın o zamanki hükümet merkezi olan Heliopolis de Zübeyr tarafından alınmıştır (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, İstanbul 1985, II, 515, vd; İA, XIII, 635).

Zübeyr’in, Hz. Osman’a baş kaldıran Mısırlıların, Medine’de gerçekleştirdikleri hareketlerde, Osman’ın şehid edilişine kadar, işe aktif olarak karışmadığı, bazı rivayetlere göre; hem kendisinin hem de Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ı korumak üzere oğullarını gönderdikleri ifade edilmiştir.

Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra, ashabın büyük bir çoğunluğu Hz. Ali’ye bey’at etmişlerdir. Zübeyr ile Talha da bey’at edenler arasındadır. Bazı rivayetlere göre bu ikisinin Hz. Ali’ye istemeyerek bey’at ettikleri görülüyor.

Anlatıldığına göre, Zübeyr ve Talha, bey’at işi bittikten sonra Hz. Ali’ye gelerek; “Sana hangi hususta bey’at ettiğimizi biliyor musun?” derler. Hz. Ali: “Evet; dinlemek ve itaat etmek üzere. Ebû Bekir, Ömer ve Osman’a hangi hususta bey’at ettiyseniz onun üzerine” der. Onlar ise: “Hayır, biz sana işte ortak olmak üzere bey’at ettik” derler. Hz. Ali onların bu isteklerini reddeder. Bu defa Kureyş’ten rastladıkları bir cemaata Hz. Ali hakkında ileri geri konuşurlar. Bu dedikoduları duyan Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ud’u çağırtarak onun görüşünü sorar. Abdullah; “Görüyorum ki, valilik istiyorlar. Sen de Zübeyr’e Basra valiliğini, Talha’ya da Kûfe valiliğini ver” diyerek Hz. Ali’ye tavsiyede bulunur. Hz. Ali bunu şiddetle reddeder. Bilahare, Zübeyr’le Talha, Hz. Ali’ye gelerek umre yapmak üzere Mekke’ye gitmek için izin isterler. Hz. Ali asıl maksadlarını bildiği halde onlara izin verir (İbn Kuteybe, el-İmameti ve’s-Siyâse, 51; İbnü’l-Esîr, a.g.e., III, 195 vd).

Bundan sonra, Zübeyr, Talha ve Hz. Âişe’nin, Sıffin Savaşında Hz. Ali’ye karşı cephe aldıkları görülmektedir. Hz. Ali, onları karşısında görmek istemediğinden ikna etme yollarını arıyordu. Bir ara Zübeyr’le karşılaşınca ona; “Ey Abdullah’ın babası! Seni buraya getiren nedir?” diye sordu Zübeyr: “Osman’ın kanını istemeye geldim” dedi. Hz. Ali; “Osman’ın kanını mı istiyorsun? Allah, Osman’ı öldüreni kahretsin. Ey Zübeyr! Rasûlüllah’ın sana; “Sen Haksız olduğun halde Ali ile savaşacaksın ” dediğini hatırlıyor musun?” deyince, Zübeyr; “Allah şahidimdir ki bu doğrudur” der. Hz. Ali; “Öyleyse benimle ne diye savaşıyorsun?” diye sorunca Zübeyr “Vallahi bunu unutmuştum, şayet hatırlasaydım sana karşı çıkmazdım, seninle savaşmazdım” dedi (İbn Kuteybe, a.g.e., 68).

Bu konuşmadan sonra Zübeyr savaştan çekilerek geri döndü. Medine yolunda Temîm kabilesine ait bir su başına vardığında orada bulunan Amr b. Cürümüz, onu takibe başladı. Vâdi’s-Sibâ’ denilen mevkide bir fırsatını bularak Zübeyr’i şehid etti (H. 36) (İbn Kuteybe, a.g.e., 69; İbn Abdi’l-Berr a.g.e., II, 515; İbn Sa’d a.g.e., III, 112; el-Askalâni, a.g.e., III, 6).

Şehid edildiği zaman yaşı, kimi kaynaklarda 66 veya 67 kimi kaynaklarda 64 kimi kaynaklarda ise 70 olarak kayıtlıdır (İbn Hişam, I, 251; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 516; İbn Sa’d a.g.e., III, 113; Butrus el-Bustânî, a.g.e., IX, 177).

Zübeyr, şehid edildiği zaman miras olarak geriye epey mal bırakmıştır. Bu cümleden olarak Medine’de geniş bir arazi ve onbir ev, Basra’da iki ev, Kûfe’de bir ev ve Mısır’da bir ev bırakmıştı. Toplam mirası yaklaşık 52.000.000 (elli iki milyon) idi. Bazı rivayetlere göre; Mısır, İskenderiye, Kûfe’de arazileri, Baksra’da da evleri vardı. Ayrıca Medine’deki arazilerinden de gelir sağlıyordu (İbn Sa’d, a.g.e., III, 108 vd).

Zübeyr (r.a) kimi rivayetlere göre uzun boyludur. Kimi rivayetlere göre ise orta boylu, esmer benizli, seyrek sakallıdır (el-Askalânî, a.g.e., III, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III, 107).

Ashâbdan en çok fetva verenler yedi kişidir. Bunlar; Ömer, Ali, İbn Mes’ud, İbn Ömer, İbn Abbas, Zeyd b. Sabit ve Âişe’dir. Bunlardan sonra ikinci derecede yer alan yirmi sahabeden biri de Zübeyr (r.a)’dır (el-Askalânî, a.g.e., I, 9).

Zübeyr’in çocukları: Onun onbiri erkek toplam yirmi çocuğu vardı. Abdullah, Urve, Münzir, Âsım, Muhacir, Hadicetü’l-Kübra, Ümmü’l-Hasan ve Âişe, hanımı Esmâ bint Ebî Bekr’den; Halid, Amr, Habîbe, Sevde ve Hind adlı çocukları Ümmü Halid adındaki hanımından dünyaya gelmişlerdir. Ümmeti Halid’in asıl adı, Emetü binti Hafid b. Saîd b. el-Âs’dır.

Diğer çocukları; Mus’ab, Hamza ve Remle, er-Rebâb binti Üneyf isimli hanımından; Übeyde ve Cafer, Zeyneb binti Mersed isimli hanımından; Zeyneb adındaki kızı, Ümmü Külsüm binti Ukbe adlı hanımından; Hadicetü’s-Suğra adındaki kızı da el-Halâl binti Kays adındaki hanımından dünyaya gelmişlerdir. O, çocuklarına şehid sahabîlerin isimlerini vermekteydi.

Zübeyr şehid edildiği zaman dört hanımı vardı. Bunlardan biri de Âtike binti Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’dir. Bu hanım, ilk önce Abdullah b. Ebi Bekr’le evlenmiş, onun şehid edilmesinden sonra Ömer b. el-Hattâb’la onun da şehid edilmesi üzerine Zübeyr (r.a) ile evlenmişti. Bunun için Medine halkı: “Kim şehâdet istiyorsa Âtike binti Zeyd’le evlensin” diyorlardı (İbn Sa’d a.g.e., III, 112).

Zübeyr (r.a), cesur ve gözüpek bir müslümandı. Mekke’de, Allah için ilk defa kılıç çeken odur. Medine’ye hicret ettikten sonra da yapılan tüm savaşlara katılmış, bütün sıkıntılı zamanlarda daima Peygamber (s.a.s)’in yanında bulunmuştur. Savaşta gösterdiği üstün başarıdan ve çok iyi ok attığından Allah Rasûlü onun, Hadi at! Anam babam sana feda olsun ” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Yine onun hakkında; “iler peygamberin bir havarisi vardır, benim ki de Zübeyr’dir” buyurmuşlardır (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 511, 512, 513; Buharî, Fedâilü Ashâdi’n-Nebî, 13).

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Leave a Comment »

Zeyd b. Hârise (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

20120603_194237 copy.jpgff (4)

Zeyd b. Hârise ( r.a )

Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl el-Kelbî. Üsâme’nin babası. Ashâbın ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)’ın en çok sevdiği arkadaşlarındandır. Bu yüzden sahâbe arasında “el-hubb” diye anılırdı.

Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl (İbn İshak’a göre, Şurahbîl) b. Kâ’b b. Abdiluzza b. Imriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Tağlib b. Hulvân b. İmrân b. Luhaf b. Kuzâa’dır (İbn Hişâm, es-Sîretü’n Nebeviyye”, I, 247; İbn Sa’d, et-Tabakâtıt’l-Kilbrâ, III, 40; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fı Ma’rifeti’s Sahâbe, II, 281).

Kaynakların ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd’in annesi Su’dâ, yanında oğlu olduğu halde akrabalarını ziyarete gider. Bu sırada Benî el-Kayn b. Cisr’e mensup bazı atlılar, Su’dâ’nın akrabaları olan Benî Ma’n evlerine baskın yaparlar. Zeyd’i de bu arada beraberlerinde alıp götürürler. Zeyd, bu sırada temyiz çağında bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayırına götürüp satışa arzederler. Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayıra uğrayıp Mekke’ye götürmek üzere birkaç köle satın alır. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasında bulunmaktadır. Hakîm, Mekke’ye döndüğünde, halası Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasına köleleri göstererek, dilediği köleyi seçip götürebileceğini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise’yi seçer. Daha sonra O’nu, Resûlullah (s.a.s)’e bağışlar.

Kelb kabilesine mensup bazı insanlar, hac için Mekke’ye geldiklerinde Zeyd’i görüp tanırlar, Zeyd de onları tanır. Dönüşte durumu babasına haber vererek bulunduğu yeri tarif ederler. Zeyd’in babası Hârise ile amcası Kâ’b, yanlarına fidye alarak Mekke’ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)’ın yanına varıp: “Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Harem’in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasıyla fidye vereceğiz” derler.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd’i çağırtarak, kendisini istemeye gelen bu kişileri tanıyıp tanımadığını sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babası diğerinin de amcası olduğunu söyleyerek tanıdığını ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd’e, dilerse babasıyla gidebileceğini, şayet isterse yanında kalabileceğini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)’in yanında kalmayı tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd’i elinden tutarak Hicr denilen yere çıkarır ve: “Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur. O bana mirasçıdır, ben de O’na mirasçıyım!” diyerek Zeyd’i evlat edindiğini ilan eder (İbn Sa’d, a.g.e., III, 40-42; İbn Hişâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-İsâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, III, 24).

Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)’e risalet gelinceye kadar yanında kaldı ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O’nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O’nunla birlikte namaz kıldı ve: “Onları babalarının isimleriyle çağırın…” (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar “Muhammed’in oğlu” diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çoğalmaya başlandı (İbn Hişâm, a.g.e., I, 247; İbn Sa’d, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).

Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)’ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O’nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Tâif’e giden Rasûlüllah’ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı (İbn Sa’d, a.g.e., I, 212).

Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine’de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd’l-e Hamza b. Abdülmuttalib’i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd’i kendisine vâsî tayin etmişti (İbn Nişâm, a.g.e., I, 505; İbn Sa,d, a.g.e., III, 44).

Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine’ye vekil olarak bırakmıştı.

Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-Iys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kırfa’dır. Son olarak Mute Savaşı’na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.

Resûlullah (s.a.s.), sancağı ilk önce Zeyd’e vermiş ve: “Şayet Zeyd şehid olursa, sancağı Câfer alsın, O da şehid düşerse, Abdullah b. Ravâha alsın” buyurmuştur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savaşarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır.

Zeyd, şehid olduğu zaman 50-55 yaşları arasındaydı.

Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun şehadet haberini duyunca gözyaşlarını tutamayarak ağlamış ve onlar için: “Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Câfer’e mağfiret et! Allah’ım; Abdullah b. Ravâha’ya mağfiret et!” diyerek dua etmiştir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).

Zeyd, birkaç hanımla evlenmişti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahş’tır. Bir diğeri, Ümmü Külsüm bint Ukbe. Zeyd ondan boşanıp Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da boşayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm’ın kız kardeşi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd’i, dadısı ve aynı zamanda cariyesi Ümmü Eymen’l-e evlendirdi. Ashâbın ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, işte bu hanımdan dünyaya geldi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).

Zeyd b. Hârise; kısa boylu, çok esmer ve basık burunlu idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 44).

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Leave a Comment »

Üsame B. Zeyd (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

Üsame B. Zeyd (r.a)

Üsame B. Zeyd (r.a)

Üsame b. Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl ashabın ileri gelenlerinden biri olup, Rasûlüllah (s.a.s)’in azadlı kölesi Zeyd b. Hârise’nin oğludur. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. Değişik rivayetlere göre; Ebû Zeyd, Ebû Yezîd ya da Ebû Hârice olarak da çağırılmaktaydı (İbn Abdi’l-Beri, el-İstiâb fı Marifeti’l Ashâb, Kâhire; I, 75 t.y, İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe f-Marifeti’s-Sahabe I, 79)

Üsame’nin annesi Ümmü Eymen (ki, asıl adı Bereke’dir) Râsulûllah (s.a.s)’in babası Abdullah’ın cariyesi ve aynı zamanda Peygamberimizin dadısı idi. Abdullah vefat edince, Rasûlüllah onu azad etti. Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl de Hz. Hatice’nin kölesiydi. Hz. Hatice Peygamberimizle evlenince, Zeyd’i kendisine hediye etti. Rasûlüllah (s.a.s) de onu azad edip Ümmû Eymen’le evlendirdi. Üsame, işte bu evlilik sonucu dünyaya geldi (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut 1957, VIII, 223; İbn Abdi I-Berr, a.g.e., I, 75; İbnü’l Esîr, a.g.e., I, 79).

Üsame ile Eymen, aynı anadan kardeştirler, fakat babaları ayrıdır. Üsame, İslâm döneminde, muhtemelen Rasulüllah (s.a.s)’in risâletinin dördüncü yılında Mekke’de doğdu. El-İsâbe’de kaydedildiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v), vefat ettiği zaman Üsame 18-20 yaşlarında bulunuyordu (el-İsâbe, Beyrut, t.y., I, 29).

Rasûlûllah (s.a.s), Üsame ve babasını çok severdi. Bu nedenle kendisine; “Rasulüllah’ın sevdiği” anlamına gelen “Hibbu Rasûlüllah” ya da “el-Hibbu İbnü’l-Hubbi” denirdi. Peygamber (s.a.s)’in, Üsame’yi sevdiğine dair şöyle bir hadis rivayet edilmektedir: “Şüphesiz Üsame b. Zeyd bana, insanların en sevimlisidir. Sizin iyilerinizden olmasını umuyorum. Onun hakkında iyilik tavsiyesinde bulununuz” (İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 79; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., I, 76).

Hz. Âişe’den rivayet edilen şu hadise de Rasûlüllah (s.a.s)’in daha çocuk iken dahi onu ne kadar sevdiğini gösteriyor. Hz. Âişe (r.an) diyor ki; “Bir gün Üsame’nin ayağı kapının eşiğine takılarak yere düştü ve yüzü yaralandı. Allah’ın Rasûlü bana; “Yüzündeki pisliği temizle” dedi. Ben onu kirli görerek denileni yapmadım. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s); yüzündekileri emerek tükürmeye başladı” (İbnü’l-Esîr, a.g.e., I, 80).

Yine, Urve İbnü’z-Zübeyr’den rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz, Üsame’nin gelmesini bekleyerek Arafat’tan inmeyi tehir etti. Üsame çıkıp geldiğinde, onun siyah, basık burunlu bir çocuk olduğunu gören Yemenler, onu küçümseyerek; “Biz bunun yüzünden mi hapsedildik?” dediler. Râvî, Yemenlilerin, Hz. Ebû Bekir zamanında bu yûzden irtidat edip İslâm’dan çıktıklarını söyler (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., I, 76).

Üsame de bir çok sahâbî gibi, küçük yaştan itibaren savaşlara katılmayı arzulamıştır. Nitekim Uhud günü onbeş yaşından küçük olmasına rağmen kendi yaşıtları olan, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Berâ b. Âzib, Arcır b. Hazm ve Üseyd b. Zühayr’le beraber savaşa iştirak etmek istemiş, fakat, Rasûlûllah (s.a.s) yaşları küçük olduğu için bu isteklerini kabul etmemiş ve savaş başlamadan onları Medine’ye geri göndermiştir. Hendek günü ise savaşmalarına izin verdi (İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, Mısır 1955, II, 66).

Üsame, Uhud savaşından sonraki tüm savaşlara katıldığı gibi, bir çok seriyyede de önemli görevler üstlenmiştir. Huneyn gazvesinde; Müslümanlar darmadağın olup sağa sola kaçışırlarken, Rasûlüllah (s.a.s)’in çevresinde sayılı birkaç sahâbî kalmıştır ki, bunlardan biri de Üsame b. Zeyd’dir (İbn Sa’d, a.g.e., II, 151; İbn Hişam, a.g.e., II, 443; İbnü’l-Esîr, el- Kâmil fı’t-Târîh, Beyrut 1965, II, 263).

Üsame’nin kendisinden rivayet edildiğine göre; katıldığı seriyyelerin birinde, düşman safında Müslümanlara karşı savaşan birine karşı kılıç çekince, o şahıs; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” diyerek şehâdet getirdi. Fakat Üsame yine de onu öldürdü. Dönüşte, durumu Rasûlüllah (s.a.s)’e haber verince, Allah Rasûlü, “Lâ ilâhe illallah” diyen birini ne diye öldürdüğünü sorar. Üsame; “Ey Allah’ın Rasûlü! O ölümden kurtulmak için böyle söyledi dedi. Fakat, Rasûlüllah, bu soruyu aynı şekilde defalarca sordu. Üsame, neredeyse Müslümanlığından şüpheye düşecek hale geldi. Kendi kendine; “Allah’a söz veriyorum, bundan böyle lâ ilâhe illallah diyen hiçbir kimseyi öldürmeyeceğim” dedi (İbn Sa’d, a.g.e., II,119; İbnü’l Esîr, Üsüdü’l Ğâbe, I, 80; İbn Hişam, a.g.e., II, 622; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 226)

İfk olayında* Rasûlüllah (s.a.s) ashabından bazılarına danışarak Hz. Âişe hakkında görüşlerini öğrenmek istedi. Bu arada Üsame’ye de düşüncesini sordu. Üsame, Hz. Âişe’den övgüyle bahsederek, onu böylesi çirkin bir iftiradan tenzih etti (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II,197; İbn HiŞam, a.g.e., II, 301).

Rasûlüllah (s.a.s) H,11. yılda, büyük bir ordu hazırlayarak Üsame’yi bu orduya kumandan tayin etti. Üsame’nin komutası altında ashâbın birçok ileri gelenleri vardı. Bunlardan bazıları; Ebu Bekir, Ömer, Ebu Ubey. de, Sa’d b. Ebî Vakkas, Saîd b. Zeyd, Katâde b. en-Nu’mân ve Seleme b. Eslem’dir. Bunun üzerine, halktan bazı insanlar; “Peygamber, ilk muhacirlere bir çocuğu komutan tayin etti!” diyerek ileri geri konuşmaya başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah, çok kızdı ve minbere çıkarak cemaate şöyle seslendi: “Üsame hakkındaki sözleriniz bana ulaştı. Siz onun komutanlığını tenkid ettiğiniz gibi, daha önce babasının kumandanlığını da tenkit etmiştiniz. Gerçek şu ki, o komutanlığa layıktır. Nitekim babası da komutanlığa layıktı” (İbn Sa’d a.g.e., II, 189,’ 190; el-Askalânî, a.g.e., I, 29).

Üsame, söz konusu ordusuyla hareket etmek üzereyken, Allah Rasûlü dâr-ı bekâya irtihal etti. Bunun üzerine Üsame, Medine’ye geri dönerek, Rasûlüllah (s.a.s)’in yıkanması, teklifini ve defnedilmesi işlerinde Hz. Ali’ye yardım etti. Defin işi tamamlandıktan sonra, Üsame ordusunun başına geçerek ,Şam’a doğru hareket etti (İbn. Sa’d a.g.e., II,189,190, 277, 279; el- Askalânî, a.g.e., I, 29; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 332).

Üsame, Ebu Bekir (r.a) ve Ömer (r.a) zamanında yapılan birçok savaşa iştirak etmiştir. Bunlardan biri, Müseylemetü’l-Kezzab’a karşı yapılan savaştır ki, bu muharebede Halid b. Velid ile beraberdi (İbn Sa’d a.g.e., IV, 316).

Hz. Ömer (r.a) divan teşkilatını korunca, Rasûlüllah (s.a.s)’e yakınlık derecelerine ve savaştaki başarılarına göre, Müslümanlara ulûfe dağıtmaya başladı. Bu arada Üsame b. Zeyd’e dört bin veya beşbin dirhem kendi oğlu Abdullah’a ise ikibin dirhem verdi. Abdullah babasına “Neden Üsame’ye bana verdiğinden daha fazla verdin? Halbuki onun katılmadığı savaşlara ben katıldım” dedi. Buna karşı Hz. Ömer: “Allah Rasûlü Üsame’yi senden daha çok severdi. Üsame’nin babasını da senin babandan daha fazla seviyordu” diyerek oğlunu susturdu (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e.; İbn Sa’d, a.g.e., III; 296, 297; el-Askalânî, a.g.e., I, 29; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l Ğâbe, I, 80).

Üsame; Hz. Osman (r.a)’ın öldürülmesiyle ortaya çıkan fitnelere bulaşmamış, Hz. Ali’ye de bey’at etmemiş, onunla herhangi bir savaşa katılmamıştır. Bu çekimserliğini; “Lâ ilâhe illallah” diyen bir kimseyi öldürmeyeceğine dair ettiği yeminle izah etmiştir (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., I, 77; İbnü’l-Esîr, Üsüdil’l-Ğâbe, I, 80).

Hz. Ali ile Muaviye arasında meydana gelen çatışmalar sırasında Üsame bir süre Şam civarında bir beldede oturdu. Sonra Vadi’l-kura’ya geldi. Bir müddet de burada oturdu, ardından Medine’ye gitti ve Muaviye’nin hilafetinin sonlarına doğru Curf denilen yerde vefat etti.

Vefat tarihi çeşitli rivayetlere göre, H. 54, 58, ya da 59′ dur. Ebû Hüreyre, İbn Abbas, Ebû Osman et-Hindî, Urve İbn Zübeyr, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe, Ebû Vâil ve başkaları Üsame’den hadis rivayet etmişlerdir (İbn Abdi’l Berr, a.g.e., I, 77; İbnü’l Esir Usdü’l – Ğâbe, I, 81; el- Askalâni, a.g.e., I,129)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Etiketler: | Leave a Comment »

Übey B. Ka’b (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

12Übey B. Ka’b (r.a),Güler yüzlü olmanın mükâfaatı

Übey B. Ka’b (r.a)

Sahabe-i kiramın büyüklerinden biri olup Rasûlüllah (s.a.s)’in vahiy kâtiplerindendir. Übey (r.a)’ın babasının adı Ka’b, annesinin ismi Suheyle’dir. İki künyesi vardır: Ebu’l-Münzir ve Ebu’t Tufeyl. Medineli olup Hazrec kabilesinin Neccâr oğulları kolundandır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.

Übey b. Ka’b’ın Müslümanlığı kabul etmesi Rasulüllah(s.a.s)’in Medine’ye hicret etmesinden önce, Akabe biatlarında olmuştur. Übey b. Ka’b ikinci Akabe biatında Rasûlüllah (s.a.s)’e biat eden yetmiş kişi içerisinde idi. Rasûlüllah (s.a.s) Medineli Müslümanlar arasında yapmış olduğu kardeşlik antlaşmasında Übey b. Ka’b ile Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) den Said b. Zeyd’i kardeş yaptı. Übey, Rasûl-i Ekrem ile Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün muharebelere katıldı. Uhud muharebesinde kendisine bir ok isabet etmiş, Rasûlüllah (s.a.s) ona bir tabib göndermiş, tabib okun girdiği yerdeki damarı keserek üzerini dağlamıştı. Bu suretle Übey b. Ka’b bu arızadan kurtulmuş oldu (bk. Müslim, Selam, 73-74).

Übey b. Ka’b cahiliyye döneminde de okuma yazma bilen az sayıdaki kimselerden biri idi (İbn Sa’d, Tabakat, I, 498). Rasulüllah(s.a.s) Medine’ye hicret edince, orada, ensar içerisinde yazılarını ilk yazan Übey b. Ka’b olmuştur (İbn Seyyidi’n-Nas, II, 315). Yazdığı yazıların sonuna “filan oğlu filan yazdı” diyenlerin de ilki idi (İbnü’l-Esir, Üsdu’l-Gabe).

Şu halde Medine döneminde Rasulüllah(s.a.s)’e gelen vahyi ilk yazan Übey b. Ka’b olmuştur. Übey b. Ka’b olmadığı zaman Zeyd b. Sabit yazardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ilahi vahyi Cebrail (a.s)’dan aldığı zaman, Übey b. Ka’b onu daha yazının ıslaklığı üzerinde iken ezberler, Rasûlüllah (s.a.s)e okurdu (Zehebî, Siyer, I, 280) Übey ashabın en alimlerindendi. Tabiinin büyük bilginlerinden olan Mesruk (663/683) şöyle derdi: “Rasûlüllah (s.a.s)’in ashabıyla görüştüm. İlimlerinin şu altı kişiye dayandığını gördüm: Ali, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Übey b. Ka’b ve Ebu’d-Derdâ “(İbnü’l-Kayyim, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, I, 16).

Übey b. Ka’b, Kur’an-ı Kerîm’i en iyi okuyan sahabîlerden idi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) “Ümmetimin en iyi okuyanı Übey’dir.” (Zehebî, Siyer, I, 392) buyurmuştur. Bu sebeple Seyyidü’l-Kurra (okuyucuların efendisi) lakabıyla tanınmıştı. Kur’an-ı Kerîm’i sekiz gecede hatmederdi. Rasulüllah(s.a.s)’in zamanında Kur’an’ı cem’ ederek ona arzeden sayılı sahabîlerden biri idi. Nitekim Enes b. Malik, “Rasûlüllah (s.a.s) zamanında Kur’an’ı dört kişi hıfzetmiş olup hepsi de ensardandı. Bunlar: Übey b. Ka’b, Muaz b. Cebel, Ebû Zeyd ve Zeyd b. Sabit’tir” (Buharî, Menakıbu’l Ensar 17; Tirmizî, Menâkıb 33) demiştir.

Übey b. Ka’b, Rasûlüllah (s.a.s)’in ashabına Kur’an’ı kendilerinden öğrenmelerini tavsiye ettiği dört kişiden biridir. Abdullah b. Amr b. As’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Rasulüllah(s.a.s)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kur’an’ı dört kişiden alın (öğrenin). Abdullah b. Mes’ud’dan,-Rasulüllah(s.a.s) önce bunu zikretti, Ebu Nuzeyfe’nin mevlası Salim den, Muaz b. Cebel’den ve Übey b. Ka’b’dan” (Buharî, Menakıbu’I-Ensar,16). Bu dört sahabîden Muaz ile Übey ensardan, Abdullah b. Mes’ud ile Salim ise muhacirlerdendir.

Rasûlüllah (s.a.s) Übey b. Ka’b’ı, Kur’an-ı Kerim’i iyi bilen bir sahabî olması sebebiyle öğretmen olarak tayin etmişti. Mescid-i Nebevi’de Kur’an-ı Kerîm’i öğretirdi. Aralarında Ebu Hureyre ve İbn Abbas’ın da bulunduğu bir çok sahabînin hocalığını yapmıştır. O, Kur’an-ı Kerîm’i öğretmesi karşılığında her hangi bir maddi şey de almazdı. Nitekim ondan şöyle rivâyet edilmiştir: “Muhacirlerden birine Kur’an öğretmiştim. Bu zat bana bir yay hadiye etti. Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)’e anlatınca: “Onu alırsan ateşten bir yay almış olursun” buyurdu. Ben de yayı sahibine geri verdim”(İbn Mace, Ticarât, 8).

Übey b. Ka’b, Kur’an’ın lafızlarının eda keyfiyetini, kıraat vecihleriyle ilgili hususiyetlerini öğrenmeye özen gösterirdi. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’e Übey’e Kur’an okumasını emretmiştir. Enes b. Malik (r.a)’dan şöyle rivâyet edildi: Rasulüllah (s.a.s) Übey b. Ka’b’n: “Âllah bana Lemyekünillezîne keferfi suresini sana okumamı emretti” buyurdu. Übey “Allah benim adımı da andı mı?” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) “Evet” deyince Übey b. Ka’b sevincinden ağladı (Tecrid-i Sarih Tercümesi, X, 21).

Bu hadis-i şerif sahabe içerisinde Übey b. Ka’b’ın faziletine işaret ettiği gibi, onun kıraat ilmindeki yerine de işaret etmektedir.

Übey b. Ka’b, kıraatı bizzat Rasulüllah (s.a.v)’den almıştır. O, Hz. Ömer’e “Ben Kur’an-ı Kerîm’i daha taze iken bizzat Cebrail (a.s)’an alan zattan aldım” demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned V, 117)

Kur’an-ı Kerîm’e karşı duyduğu rağbet ve arzu Übey b. Ka’b’ın faziletini artırmış, bu sebeple Rasûlüllah (s.a.v)’in takdirini, ashabın saygısını kazanmıştır.

Übey b. Ka’b aynı zamanda Rasûlüllah (s.a.v) zamanında fetva veren az sayıda sahabîden biridir. Muhammed babası Sehl’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Rasûlüllah (s.a.v) zamanında fetva veren, üçü muhacir ve üçü ensardan olmak üzere altı kişi idi. Muhacirlerden olanlar Ömer, Osman, Ali; ensardan olanlar da Übey b. Ka’b, Muaz b. Cebel ve Zeyd b. Sabit’tir” (İbn Sa’d, aynı eser, II, 350).

Übey b. Ka’b, Rasûlüllah (s.a.v) zamanında idârî görevlerde de bulunmuştur. Rasûlüllah (s.a.v) onu Belî, Uzre ve Benî Sa’d kabilelerinin zekâtlarını toplamak üzere görevlendirmişti. Übey b. Ka’b bu görevi esnasında karşılaştığı bir vak’ayı şöyle anlatır:

“Rasûlüllah (s.a.v) beni Belî, Uzre ve Benî Sa’d b. Huzeym b. Kadâa kabilelerinin zekatlarını toplamak üıere gönderdi. Onların zekatlarım topladım. Nihayet onlardan sonuncu adamın yanına vardım. İçlerinde bu adamın evi ve köyü Medine’de Rasûlüllah (s.a.v)’e yakın olanı idi. Bu adam bana bütün malını topladı. Ben de zekat olarak almaya henüz iki yaşına girmiş bir dişi deveden başkasını bulamadım. Kendisine onu alacağımı söyledim. Mal sahibi, “Bunun sütü de yok, yük taşımak için de elverişli değil. Allah’a yemin ederim ki senden önce zekat toplamaya gelen ne Rasûlüllah’a ve ne de onun elçisine malımdan sütü olmayan ve yük taşımaya da elverişli olmayan bir deveyi vermedim. İşte genç, semiz dişi deve. Onu al.” dedi.

Ben ona, “Bana emredilmeyen şeyi almam. İşte Rasûlüllah (s.a.v) sana yakın, istersen ona gider, bana söylediklerini anlatırsın. Şayet o, kabul ederse, eder, etmezse reddeder” dedim. Adam:

“Bunu yapacağım” dedi ve benimle çıktı, bana vermek istediği deveyi de aldı. Rasulüllah(s.a.v)’e gelince:

“Yâ Rasûlüllah, malının zekatına almak için elçin geldi. Malımı topladım. O, sütü olmayan ve yük taşımaya da elverişli olınayan henüz iki yaşına girmiş bir deveyi seçti. Ben kendisine alması için genç, semiz bir dişi deve gösterdim, almaktan imtiha etti. İşte o deveyi getirdim, al ya Rasûlüllah” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Senin üzerine borç olan Übey b. Ka’b’ın ayırdığı devedir. Sen kendi rızanla daha iyisini vermek istersen, onu kabul ederiz ve Allah bundan dolayı sana ayrıca mükafat verir,” buyurdu. Adam:

“Ben de bu maksatla onu getirdim, buyur al, yâ Rasûlüllah!” dedi.

“Hz. Peygamber (s.a.v) devenin alınmasını emretti ve malının bereketlenmesi için dua etti.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 142).

Übey b. Ka’b’ın, Rasûlüllah (s.a.v)’in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında da mühim görevler yaptığım görüyoruz. Hz. Ebû Bekir mühim bir mesele ile karşı karşıya gelip çözümünü Kur’an ve sünnette bulamadığı zaman ashabın seçkin alimlerini toplar, onlarla istişarede bulunurdu. Übey b. Ka’b da Hz. Ebû Bekir’in danışma meclisi üyelerinden idi. Aynı zamanda Hz. Ebû Bekir döneminde fetva vermekle görevli meşhur fakihlerden biri idi (İbn Sa’d, Tabakat, II, 350). Bu dönemde onun Kur’an’ın cem’i için kurulan komisyonda görev aldığını da görüyoruz.

Übey b. Ka’b, ikinci halife Hz. Ömer’in de teveccühünü kazanmıştır. Hz. Ömer, Übey b. Ka’b’a çok hürmet eder, ondan yararlanır ve ona Seyyidü’l-Müslimin (Müslümanların ulusu) derdi (Tecrid X, 22). Hz. Ömer’in hilafeti döneminde onun şura meclisinde çalışır ve kabilesi Hazrec’i temsil ederdi. Aynı zamanda fetva işlerine de bakardı. Hz. Ömer bir zaman halka hitabında şöyle demiştir:

“Kur’an’dan sormak isteyen Übey b. Ka’b’a gelsin, feraizden sormak isteyen Muaz’a, mal isteyen de bana gelsin. Çünkü Allah beni hazinedar ve dağıtıcı kıldı” (Zehebî, Siyer I, 394).

Hz. Ömer zamanında teravihi cemaatle ilk kıldıran da Übey b. Ka’b olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında, onun vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekr, daha sonra kısmen de Hz. Ömer zamanında teravih namazı cemaatle değil, münferid olarak kılınmıştır. Bir defa Hz. Ömer mescide gidince halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldıklarını gördü. Kimi tek başına kılıyor, kimi küçük bir cemaat oluşturmuş kılıyorlardı. Hz. Ömer bütün halkı bir tek imamın arkasında toplamayı düşündü ve ertesi gün Übey b. Ka’b’ı teravih imamı tayin edip cemaati onun arkasına topladı. Böylece teravih namazı cemaatle kılınmaya başlandı (Buharî, Teravih, I; Tecrid-i Sarih Terc., IV, 75-76).

Hz. Ömer, hilafeti zamanında fetva işleri üzerinde hassasiyetle durur, ancak bu işe ehil olanların fetva vermesine müsade ederdi. Onun zamanında ancak Hz. Osman, Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Abdurrahman b. Avf, Übey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Ebu Hureyre ve Ebu’d-Derdâ gibi tayin ettiği zatlar fetva verirdi (M. Şiblî, Asr-ı Saadet, Terc. Ö. Rıza, Doğrul, İst. 1974, VI, 369).

Übey b. Ka’b, Hz. Ebû Bekir döneminde olduğu gibi Hz. Ömer döneminde de danışma meclisi üyesi idi. Çeşitli konularda fikri alınır, görüşlerine değer verilirdi (İbn Sa’d a.g.e, II, 350; M. Şiblî, a.g.e., IV, 334).

Übey b. Ka’b tefsir sahasında da ashabın önde gelenlerinden biri olup Medine tefsir ekolünün reisi olarak kabul edilmiştir. Celaleddin es-Suyutî (ö. 911/1505) tefsir sahasında meşhur olan sahabîlerin on kişi olduğunu belirtmiş, bunlar içerisinde de kendilerinden en çok tefsir rivâyet edilenlerin Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Abbas ve Übey b. Ka’b olduğunu belirtmiştir (bk. Suyutî, el-İkton, II, 187).

Übey b. Ka’b vahiy kâtibi olması sebebiyle Rasûlüllah (s.a.v)’in fiil ve hareketlerine muttali bir sahabî idi. Kütüb-i Sitte’de kendisinden altmış küsür rivâyet edilmiştir. Bakiy b. Mahled (ö. 276/889)’in Müsned’inde Übey b. Ka’b’ın yüz altmış dört hadisi vardır. Bunlardan üçü hem Buhari’de ve hem de Müslim’de vardır. Ayrıca Buharî üç hadisi tek başına rivâyet etmis ,yedi hadisi de yalnız Müslim rivâyet etmiştir (Zehebi, Siyeru A’lami’n -Nübela ‘ I ,402). Übey b. Ka’b ın rivayet etmiş olduğu hadislerrden birinin anlamı şöyledir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ademoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, bir ikincisini ister. İki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. Ademoğlunun içerisini topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah Teâlâ ise tevbe edenin tevbesini kabul eder” (Tirmizî, Menokıb, 32).

Übey b. Ka’b’ın vefat tarihi ihtilaflıdır. el-Vakıdî der ki, “Bir kısım hadiseler onun Hz. Ömer’in hilafeti döneminde olduğuna delalet etmektedir.

Yakınları ve başkalarının onun Medine’de hicri 22 senesinde öldüğü söylediklerini gördüm. Hz. Ömer “Bugün Müslümanların ulusu öldü” demiştir. Onun Hz. Osman’ın hilafeti döneminde hicri 30′da öldüğünü söyleyenler de olmuştur. Bize göre bu daha doğrudur. Çünkü Hz. Osman ona Kur’an’ı cem etmesini emretmiştir” (İbn Sa’d, Tabakat, III, 502; Zeheb, I, 400).

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Leave a Comment »

Talha B. Ubeydullah (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

20Talha B. Ubeydullah (r.a),

Talha B. Ubeydullah (r.a)

Talha b. Ubeydullah b. Osman b. Amr b. Sa’d b. Teym b. Mürre b. Katb b. Lüeyy b. Gâlib el-Kuraşî et-Teymî. Künyesi, Ebu Muhmmed’dir.

Talha, Cennetle müjdelenen on kişiden biri, İslâm’a giren ilk sekiz kişiden ve Hz. Ebubekir aracılığıyla müslüman olan beş kişiden biridir. Ayrıca, halife seçimini gerçekleştirmeleri için oluşturulan altı kişilik Ashab-ı ,Surâ arasında yer almış meşhur bir sahâbdir. Annesi, es-Sa’be bint Abdillah b. Mâlik el-Hadramiyye’dir (İbn Hişam, “es-Sîretü’n-Nebeviyye”, I, 251, Mısır 1955; el-Askalânî, “el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe”, III, 290;İbnü’l-Esîr, “Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe”, III, 85 vd. 1970).

Rivayete göre, Talha b. Ubeydullah, Busra panayırında bulunduğu bir sırada, oradaki bir manastırın rahibi: “Sorun bakayım, bu panayır halkı arasında, ehl-i Harem’den bir kimse var mı?” diye seslenir. Talha da: “Evet var! Ben Mekke halkındanım” diye cevap verir. Bunun üzerine rahip: “Ahmed zuhur etti mi?” diye sorar. Talha: “Ahmed de kim?” der. Rahip: “Abdullah b. Abdulmuttalib’in oğludur. Bu ay O’nun çıkacağı aydır. O, peygamberlerin sonuncusudur. Haremden çıkarılacak; hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. Sakın O’nu kaçırma” der.

Rahibin söyledikleri Talha’nın kalbine yer eder. Oradan alelacele ayrılarak Mekke’ye döner ve yakında herhangi bir olayın meydana gelip gelmediğini sorar. Abdullah’ın oğlu Muhammedü’l-Emîn’in peygamberliğini ilan etmiş oldûğunu ve Ebubekir’in de O’na tabi olduğunu öğrenir. Hemen Ebubekir’in yanına vararak rahibin anlattıklarını haber verir. Sonunda her ikisi birlikte Resulullah (s.a.v.)’a giderler. Talha oracıkta müslüman olur. (İbn Sa ‘d, “et- Tabakâtü’l Kübrâ”, III, 215, Beyrut; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Birçok müslüman gibi, Talha b. Ubeydullah da İslam’a girdikten sonra müşriklerin eziyetlerine maruz kalmış, ama yolundan dönmemiştir. İslam’ın azılı düşmanlarından Nevfel b. Huveylid, Talha’nın müslüman olduğunu duyunca, Ebubekir’le onu bir iple biribirlerine bağlamış, uzun süre iplerini çözmemiş, Teymoğulları da bu duruma seyirci kalmışlardır. (İbn Hişam, a.g.e., I, 709; el-Askalânî, a.g.e., III, 291; İbnü’l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Talha ile Zübeyr müslüman olunca, Resulullah (s.a.v.) onları kardeş ilan etti. Hicretten sonra da Medine’de, Talha ile Ubeydullah b. Ka’b’ı, başka bir rivayete göre ise Talha ile Saîd b. Zeyd’i kardeş ilan etmişti.

Talha, Bedir savaşına iştirak etmemesine rağmen Resulullah (s.a.v.) kendisine ganimetten pay vermiştir. Kimi rivayetlere göre, bu sırada ticaret için Şam’da bulunuyordu. Akla daha yatkın olan bir başka rivayete göre ise, Kureyş kervanı hakkında bilgi toplamak üzere, Resulullah (s.a.v.) tarafından Şam yoluna gönderilmişti. Nitekim, dönüşte Talha’nın ganimetten pay istemesi bunu gösteriyor (İbn Sa’d, a.g.e., III, 216; İbnü’l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Bedir’den sonraki birçok savaşa katılmıştır. Uhud günü Peygamber (s.a.v.)’i kahramanca müdafaa etmiş, O’na bir şey olmasın diye atılan oklara, indirilen kılıç darbelerine karşı vücudunu siper etmiştir. Sonuçta birçok kılıç ve ok yarası almış, aldığı yara neticesi bir kolu çolak kalmış, yine Resulullah’ı müdafaadan geri durmamıştır (İbn Hişam, a.g.e., II, 80; İbnü’l Esîr, a.g.e., III, 86; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra, müslümanların büyük bir kısmının Hz. Ali’ye bey’at ettiğini biliyoruz. Bu bey’atte bulunanlardan biri de Talha b. Ubeydullah’tır. Ancak, bey’atten kısa bir süre sonra, Talha ile Zübeyr ibnü’l-Avvam’ın, Hz. Ali’ye karşı çıkan Hz. Âîşe’nin yanında yer almışlardır. Neticede ez-Zübeyr, Hz. Ali’ye karşı çıktığına pişman olarak savaş meydanını terketmiştir. Talha ise mücadeleye devam etmiş, nihayet Cemel günü (h. 36), Mervan b. Hakem tarafından öldürülmüştür. Vefat ettiği zaman tahminen 60-64 yaşlarındaydı (İbn Hişam, a.g.e., 1, 251; İbn Sa’d, a.g.e., III, 224; İbnü’l-Esır, a.g.e., 111, 87; el-Askalânî, a.g.e., 111, 292; İbn Cerîr, Tarîhü’l-Ümemi ve’lMülûk, XI, 50′ Beyrut).

Talha, Peygamber Efendimizin bacanağıydı. Hanımlarından dört tanesi Resulullah (s.a.v.)’ın zevcelerinin kız kardeşleriydi. Bunlardan Ümmü Gülsüm, Hz. Âîşe’nin; Hamne, Zeynep bint Cahş’ın; el-Fâria, Ümmü Habibe’nin ve Rukiyye, Ümmü Seleme’nin kızkardeşi idi (el-Askalânî, a.g.e., III, 292).

Talha b. Ubeydullah’ın, onbiri erkek, ikisi kız olmak üzere onüç çocuğu vardı. Erkek çocukların herbirine bir peygamber ismi vermişti. Bunlar: es-Seccâd diye bilinen ve Cemel vak’asında babasıyla birlikte öldürülen Muhammed, İmran, Musa, Ya’kub (Harre günü öldürüldü), İsmail, İshak, Zekeriyyâ, Yusuf, İsâ, Yahya, Salih idi. Kızları ise Aişe ve Meryem idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 214; İbn Hişam,.a.g.e., 1,-307).

Talha, doğrudan Resulullah (s.a.v.)’dan rivayette bulunduğu gibi, Hz. Ebubekir’le Hz. Ömer’den de hadis nakletmiştir. Kendisinden de, oğulları; Yahya, Musa ve İsa ile Kays b. Ebi Hâzım, Ebu Seleme b. Abdirrahman, el-Ahnef, Mâlik b. Ebî Âmir ve başkaları rivayet etmişlerdir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 290).

Talha; orta boylu, geniş göğüslü, geniş omuzlu ve iri ayaklı idi. Esmer benizli, sık saçlı fakat saçları ne kısa kıvırcık ne de düz ve uzundu. Güler yüzlü, ince burunlu idi. Saçlarını boyamazdı. Yürüdüğü zaman sür’atli yürür, bir yere yöneldiği vakit tüm vucudu ile dönerdi (İbn Sa’d, a.g.e., 111, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 291).

Ashâbın zenginlerindendi. Zengin olduğu kadar da cömertti. Cömertliği sebebiyle kendisine “el-Fayyâd” denirdi. Vefat ettiği zaman, miras olarak bir hayli gayrimenkul, nakit para ve değerli eşya bırakmıştır. Rivâyete göre gayri menkullerinin tutarı otuz milyon dirhem, nakitlerinin tutarı iki milyon ikiyüz dirhem ve ikiyüz bin dinar idi. Sadece Irak’tan gelen yıllık geliri yüzbin dirhem civarındaydı (İbn Sa’d, a.g.e., 111, 221 vd.; İbnü’l-Esîr, a.g.e., 111, 85)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Leave a Comment »

Selman el-Farisi (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

2-e28093-selman-c4b1-farisi-e28093-silsile-i-saadat-altun-silsile-selman-c4b1-farisi-kabriselman-c4b1-farisi-kimdir

Selman el-Farisi (r.a)

Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan’ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz’dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)’ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan’dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah’tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; “Ben; Selman b. İslam’ım” demiştir (İbn Sa’d Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62). Selman (r.a)’ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul’da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul’a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin’de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin’deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye’de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye’ye gitti. Ammuriye’de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: “Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim’in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap” (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa’d, IV, 77-78; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 417-418).

Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)’ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz’a doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura’ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)’a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura’da hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye’deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura’da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları’ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine’ye götürülen Selman (r.a), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke’de peygamberlikle görevlendirilip Medine’ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba’ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec’in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)’ın sahibine (Evs ve Hacrec’i kastederek); “Allah Benu Kayle’ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke’den bu gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar” dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: “Ben kendi kendime; “bu kesinlikle o peygamberdir” dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; “Ne diyor? Bu haber nedir?” diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; “Bundan sana ne! İşinin başına dön” diye bağırdı. Ben ona; “Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim” dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba’da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti ve ona; “Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm” dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına;

“Yiyin” dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; “Bu alametlerin biridir” dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye geçti. Selmân (r.a) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)’in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye’deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e geldiği zaman Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)’ın İsfahan’daki köyünde başlayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa’d, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas’dan rivayet etmektedirler. İbn Sa’d’ın Kurre el-Kindî’den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)’ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam’a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms’a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz’a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine’de bir kadına satıldığı nakledilmektedir (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selman (r.a)’ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret’in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: “Kardeşinize yardım edin ” dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: “Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım”dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)’ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): “Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?” demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır” dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim”. Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)’ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine’ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlüllah (s.a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine’nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e, “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk” deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)’ı sahiplenerek, “Selman bizdendir” dediler. Bunun üzerine muhacirler; “Hayır Selman bizdendir” demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); “Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir” diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın Halifeliği zamanında da Medine’de bulunmuştur.

Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran’ın fethi için harekete geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi’ye yenilgisinden sonra Medain’de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa’d b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa’d (r.a)’in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa’d (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ’nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ’ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm’a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa’d (r.a)’a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: “İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah’a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır”. Gerçekten Selman (r.a)’ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; “Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir” demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra’nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)’dı. O, surun önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara şöyle diyordu: “Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız” (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, “Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor” diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra’nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm’a davet etmişti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer).

Sa’d (r.a) Medâin’de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a), Sa’d’a haber göndererek, müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)’ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (r.a) İran’ın fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain’de vefat etmiştir (İbnul-İmad, Şezerâtu’z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa’d, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)’ın hilafetinin sonlarına doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)’den, İbn Mes’ud’un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)’ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes’ud’un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)’ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez olduğunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421). İbn Hacer, Zehebî’nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)’ın mezarı, Bağdad’ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)’e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir:

“Bir çok geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi” (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkında; “Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz” demiştir. Başka bir zaman da: “O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir” demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selman (r.a)’ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)’in söylediği; “Selman ilme doyuruldu” (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selman (r.a), Ebu Derdâ’ (r.a)’ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; “Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıl, bazan ara ver” (bunları nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu’d-Derdâ’ bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)’e ilettiği zaman o; “Selman senden daha âlimdir” dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)’a şöyle sormuştu: “Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?”. Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; “Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun” (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu’l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)’a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, “Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor” diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: “Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah’ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır” diyerek cevapladılar (İbn Sa’d, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ’yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm’daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)’ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Cennet üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selman” (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain’de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son , derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman’ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, “Bu validir” dediklerinde adam; “Seni tanımıyordum” diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, “Hayır bunları evine kadar götüreceğim” diyerek yoluna devam etti (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; “Emiriniz budur” diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)’ın yanındaki adam ona, “Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?” dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: “Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur” (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa’d, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa’d b. Malik ve Sa’d b. Mes’ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap vermişti: “Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: “Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun “.

Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa’d b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin’de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa’d, IV, 92). Selman (r.a), Medine’deyken Hz. Ömer (r.a)’in kızını ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs’ın bu konuda Selman (r.a)’ı kızdırması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir (İbn Abdırrabbih, Ikdu’l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.

Sufiler, Selman (r.a)’ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)’in berberliğini yaptığı için Futuvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)’ın sahip olduğu haklı şöhreti, bütün müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Şiilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela’dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrıca, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkıntla rivayet olunan hadislerin çoğunu ona isnad ederler. Gulat-ı Şia ekollerinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)’den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali’yi, mim Muhammed (s.a.s)’i, sin ise Selman’ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman’dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had’dır. Durzîler ise, Kur’an’ın Selman’a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur’an’ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)’ı temel unsur olarak kullanmışlar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevâlarındaki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meydana getirdikleri görülecektir

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Etiketler: | Leave a Comment »

Said B. Zeyd (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

Medine, Peygamber Efendimiz ,Al-Madina_Mosque_1950,old madina

Said B. Zeyd (r.a)

Hayattayken Cennetle müjdelenen on sahabiden biri. Babası Zeyd b. Amr olup, nesebi Ka’b da Rasûlüllah (s.a.s) ile birleşmektedir. Künyesi Ebul-A’ver’dir. Ebu Tür olarak da çağrılırdı (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 387). Annesi Fatıma binti Ba’ce’dir. Babası Zeyd, Mekke müşriklerinin dinlerini akıl dışı bularak cansız putlara tapınmanın anlamsızlığı karşısında gerçek dine ulaşmak için araştırma yapmaya başlamış ve bunun için Suriye taraflarına giderek yahudi ve hristiyan âlimleriyle görüşmelerde bulunmuştu. Ancak onların verdikleri dini bilgiler Zeyd’i tatmin etmemişti. Zeyd’in bu durumunu gören bir papaz ona, şirkten ve hurâfelerden uzak, Hz. İbrahim (a.s)’in dini olan Hanifliğe tabi olmasını tavsiye etmişti. Zeyd, Hanifliğin ne olduğunu öğrendiği zaman aradığı dini bulduğunu anlamış ve Mekke’ye dönmüştü. O, Kâbe’ye yönelerek ibadet eder, Mekke’de İbrahim’in dini üzere bulunan tek kimse olduğunu Kureyş müşriklerine karşı iftihar ederek söyler ve onların putlar adına kurban kesmelerini ayıplardı. Zeyd, İsmail (a.s)’ın neslinden bir peygamberin geleceğini öğrenmişti. Arkadaşı Amr b. Rabî’a’ya kendisinin bu peygambere kavuşamayacağını zannettiğini, eğer ona ulaşırsa kendi selamını ona iletmesini söylemişti (İbn Sa’d, Tabakâtül-Kübra, Beyrut (t.y), III, 379). Zeyd, Rasûlüllah (s.a.s)’in Peygamberlikle görevlendirilmesinden önce vefat etti.

Said, babası Zeyd’in kendisine telkin ettiği hanif dininin bilincinde olarak yetişmişti. Rasûlüllah (s.a.s), İslâm dinini tebliğe başladığı zaman, onun çağırdığı dinin babasının söylediği prensiplerle aynı olduğunu gördü ve ona tabi olmakta gecikmedi. Rivayetlere göre o, Rasûlüllah (s.a.s)’in az sayıdaki ashabıyla Erkam’ın evinde gizlice toplanmaya başlamasından önce iman etmiştir. Doğum tarihi kaynaklarda zikredilmemektedir. Ancak, onun Hicri 50 veya 51 yılında öldüğü zaman yetmiş yaşını aşmış olduğu (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 389) gözönünde bulundurulursa Hicretten yirmi beş yıl önce doğmuş olabileceği söylenebilir. Said (r.a); Hz. Ömer’in kızkardeşi Fatıma ile evli idi. Hz. Ömer (r.a) da Said’in kızkardeşi Atîke ile evli bulunmaktaydı (İbnül-Esir, a.g.e., II, 387). Hz. Ömer, onların yeni dine girdiklerini öğrendiği zaman son derece kızmış ve yaptıklarının hesabını sormak için hemen evlerine gitmişti. Ancak olay Ömer (r.a)’ın iman etmesi sonucunu doğuracak bir şekilde gelişmişti (bk. Ömer ibn et-Hattab mad.).

Medine’ye hicret edildiği zaman Said, Rıfaa b. Abdul-Munzır (r.a)’ın evinde misafir olmuştur. Muâhât olayında bir rivayete göre Ebu Lübabe başka bir rivayete göre de Rafi’ b. Malik ile kardeş ilan edilmişti (İbn Sad, III, 382). İbnül-Esîr ise, Ubey b. Ka’b ile kardeş ilan edildiğini kaydetmektedir (Üsdül-Ğabe, II, 387).

Saîd b. Zeyd, Bedir savaşı hariç, Uhud, Hendek ve Rasûlullah (s.a.s)’in diğer bütün savaşlarına katılmıştır.

Rasûlüllah (s.a.s), Said ile Talha b. Ubeydullah (r.a)’ı, Suriye taraflarına giden Kureyş kervanının dönüşü hakkında bilgi toplamak ve bu bilgileri hızlı bir şekilde Medine’ye ulaştırmakla görevlendirdi. Böylece, Ebu Süfyan’ın başkanlığındaki bu kervan Suriye dönüşünde yakalanabilecekti. Said, Talha ile birlikte el-Havra denilen yere kadar gitmiş ve kervanın dönüşünü beklemeye başlamıştı. Ancak onların bu kervanın dönüşü hakkındaki haberi Medine’ye ulaştırmadan önce Rasûlüllah (s.a.s) başka kaynaklardan gerekli bilgileri almış ve Medine’den Ensar ve Muhacirlerden oluşan ordusuyla yola çıkmıştı. Onlar Medine’ye Bedir savaşının vuku bulduğu gün ulaşabildiler. Rasûlüllah (s.a.s)’in, kervanın yolunu kesmek için Medine’den ayrılmış olduğunu gören Said ve Talha derhal ona katılmak için Bedir’e doğru yola çıktılar. Onlar Turban denilen yere geldikleri zaman Bedir’den dönmekte olan Rasûlüllah (s.a.s)’le karşılaştılar. Bedir savaşına fiilen iştirak edememiş olmalarına rağmen Rasûlüllah (s.a.s) onları savaşa katılmış sayarak ganimetten diğer mücahitler gibi pay vermişti (İbn Sa’d, III, 382-383). Said (r.a), Hz. Ömer zamanında Suriye bölgesinde sürdürülen askerî harekâtlara katılmış; Dımaşk muhasarası ve Yermuk savaşında bulunmuştur (İbnül-Esir, a.g.e., II, 388; İbnül-İmad el-Hanbelî, Şezerâtu’z-Zeheb, Beyrut (t.y), I, 57).

Said (r.a), ömrünün son günlerini, Medine’nin dışında bulunan Akik vadisindeki çiftliğinde geçirdi ve burada yetmiş yaşını geçmiş olduğu halde Hicrî 50 veya 51 yılında vefat etti. Abdullah İbn Ömer onun öldüğünü öğrendiği zaman doğruca Akik vadisindeki evine gitti ve cenazesiyle ilgilendi. Said (r.a)’ın cenazesi Medine’ye taşındı ve Sa’d b. Ebi Vakkas tarafından yıkandı. Medine’de defnedilen Said (r.a)’ın cenaze namazını İbn Ömer kıldırdı ve onu mezara Sa’d b. Ebi Vakkas ile birlikte indirdi (İbn Sa’d, III, 384; İbnül-Esir, II, 389). Onun Medine’de vefat etmiş olduğu kesin olarak bilinmekle beraber, Küfeliler, Muaviye döneminde Kufe’de vefat ettiğini ve cenazesinin Küfe valisi olan Muğîre b. Şu’be tarafından kıldırıldığını iddia etmişlerdir (İbn Sa’d, III, 381).

Said (r.a), Hz. Osman (r.a)’ın şehid edilmesiyle başlayan fitne olaylarına şahid olmuştur. O, ümmetin içine sürüklendiği fitne belasından ve kendini bilmez bazı kimselerin ileri gelen ashabdan bazılarına dil uzatmalarımdan aşırı derecede ızdırap duymuştur. Said (r.a), bir gün Küfe camiine gitmiş, orada Muaviye’nin Küfe valisi Muğîre b. Şu’be’yi, etrafında Kûfelilerden bir takım insanlarla otururken görmüştü. Muğîre ona saygı göstererek yanına oturtmuştu. O esnada bir adam birilerini kastederek kötü sözler sarfetti. Said, Muğîre’ye; “Bu adam kime küfrediyor” diye sorduğu zaman; “Ali b. Ebi Talib’e” cevabını alınca son derece üzüldü ve Muğîre’ye; “Muğîre, Muğîre! Rasûlüllah (s.a.s)’in Ashabı senin önünde sövülüyor ve sen buna susuyor ve bir harekette bulunmuyorsun öyle mi? Ben Rasûlüllah (s.a.s)’i; “Ebu Bekir Cennettedir, Ömer Cennettedir, Ali Cennettedir, Osman Cennettedir, Talha Cennettedir, Zübeyr Cennettedir, Abdurrahman b. Avf Cennettedir. Sa’d b. Ebi Vakkas Cennettedir” derken duydum dedi ve şunu ekledi; “Bunların dokuzuncusunu da gerekirse sayarım”. Ertesi gün Küfeliler etrafını sarmış ve dokuzuncu kimsenin kim olduğunu söylemesi için çok israr etmişlerdi. Bunun üzerine o; “Dokuzuncu benim, onuncu da Rasûlüllah (s.a.s)’dir” dedi ve sonra da etrafındaki insanlara bakarak sahabilerin İslâm’daki seçkin konumlarını; “Bir kimsenin, Rasûlüllah (s.a.s) ile bir arada bulunarak yüzünün tozlanması, sizin herhangi birinizin Hz. Nuh kadar yaşasa bile, bu müddet zarfında amellerinden daha hayırlıdır” sözüyle vurgulamıştır (Ahmed b. Hanbel, I, 187).

Onun hakkında kaynaklar şöyle bir olay zikretmektedir: “Erva adındaki bir kadın, Medine valisi Mervan b. Hakem’e giderek Said b. Zeyd’in kendi arazisine tecavüzde bulunduğunu şikayet etti. Mervan, memurlarını Akik vadisindeki çiftliğinde bulunan Said (r.a)’a göndererek şikayet konusu olayı soruşturdu. Said (r.a) gelenlere; “Ona haksızlık ettiğimi zannediyorsunuz değil mi? Rasûlüllah (s.a.s)’in şöyle dediğini duydum:

“Haksız yere her kim bir karış toprağı gasbetse, kıyamet gününde yedi kat yerin dibinde dahi olsa o toprak boynuna dolanır”. Sonra şöyle ekledi: “Allahım bu kadın yalan söylüyorsa gözleri kör olmadan canını alma ve kuyusunu ona mezar yap”. Rivayet edildiğine göre bu kadın, daha sonra kör oldu ve evine yürürken kuyuya düşerek öldü. Bu olaydan dolayı Medineliler birisine kızdıkları zaman ona, “Allah seni Erva gibi kör etsin” diyerek beddua etmekteydi (İbn Hacer el-Askalanî, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, Bağdat (t.y), II, 46; İbnül-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 388; ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, I, 188-189).

Said (r.a)’dan bazı hadisler rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi, Cennetle müjdelenen on kişi hakkında olanıdır. Abdullah b. Zalim el-Mazınî, Said b. Zeyd’den şöyle rivayet etmektedir:

“Muaviye Kufe’den ayrıldığı zaman, Muğîre b. Şu’be’yi vali tayin etmişti. Hatipler minberlere çıkarak Ali (r.a)’a hakaretlerde bulunuyordu. Ben Sâid b. Zeyd’in yanındaydım. O, kızdı ve kalktı. Benim de elimden tutmuştu. Ben de ona uydum, o bana; “Şu nefsine zulmeden adamı görüyor musun? Cennet ehlinden olan bir adama lânet edilmesini emrediyor. Ben şahitlik ederim ki dokuz kişi vardır ki onlar Cennettedirler. Onuncusuna da şahitlik etsem günah işlemiş olmam” dedi. Ve sormam üzerine şöyle devam etti; “Rasûlüllah (s.a.s) (sarsılan Hıra dağına); “Hira, yerinde dur! Senin üzerinde nebi, sıddık ve şehidden başkası bulunmuyor” dedi ve arkasından Cennetle müjdelediği sahabileri saydı” (Ahmed b. Hanbel, I, 189; İbnül-Esir, a.g.e., II, 389; Sa’d b. Zeyd’in rivayet ettiği diğer hadisler için bk. İbn Hanbel, I, 187).

Sa’d b. Habib, Sa’îd b. Zeyd’in de aralarında bulunduğu, Cennetle müjdelenmiş kimselerin isimlerini zikrederek şöyle demektedir: “Onlar her zaman savaşta Rasûlüllah (s.a.s)’in önünde, namazda ise arkasında durmuşlardır” (İbn Hacer, el-Askalanî, a.g.e., II, 46) demektedir

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Etiketler: | Leave a Comment »

Sa’d B. Ebi Vakkas (r.a)

Posted by Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

2Sa’d B. Ebi Vakkas (r.a)

Sa’d B. Ebi Vakkas (r.a)

Sa’d b. Ebî Vakkas Malik b. Vuheyb b. Abdi Menaf b. Zühre. Babası Malik b. Vuheyb’dir. Malik’in künyesi Ebî Vakkas olup, Sa’d bu künyeye nisbetle İbn Ebî Vakkas olarak çağrılırdı. Rasûlüllah (s.a.s)’in annesi Zuhreoğullarından olduğu için, anne tarafından da nesebi Rasûlüllah (s.a.s) ile birleşmektedir. Sa’d’ın annesi Hamene binti Süfyan b. Ümeyye’dir. Sa’d (r.a), ilk iman edenlerden biridir. Kendisinden yapılan rivayetlere göre o İslâmı üçüncü kabul eden kimsedir. Ancak, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise’den sonra müslüman olmuşsa beşinci müslüman olmuş oluyor. Sa’d (r.a), müslüman olduğu gün henüz namazın farz kılınmamış olduğunu ve o zaman on yedi yaşında bulunduğunu söylemektedir (İbn Sa’d, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut (t.y), III, 139).

Sa’d (r.a) İslâma girişine sebep olan olayı şöyle anlatır: “Müslüman olmadan önce rüyamda kendimi hiç bir şeyi göremediğim karanlık bir yerde gördüm. Bu arada ay doğdu ve ben onun aydınlığına tabi oldum. Benden önce bu aya kimlerin uymuş olduğuna bakıyordum. Onlar, Zeyd b. Harise, Ali b. Ebî Talib ve Ebû Bekir’di. Onlara ne kadar zamandan beri burada olduklarını sorduğumda, onlar; “Bir saat kadardır” dediler. Araştırdığımda öğrendim ki, Rasûlüllah (s.a.s) gizlice İslâm’a davette bulunmaktadır. Ona Ecyad tepesi taraflarında rastladım. İkindi namazını kılıyordu. Orada İslâmı kabul ettim. Benden önce bu kimselerden başkası imân etmemişti” (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 368).

Sa’d’ın müslüman olduğunu öğrenen annesi, buna çok üzülmüş ve oğlunu atalarının dinine döndürebilmek için çareler aramaya başlamıştı. Sa’d’a, eğer girdiği dinden dönmezse, yemeyip içmeyeceğine dair yemin etmişti. Sa’d, annesine, bunu yapmamasını, çünkü dininden dönmeyeceğini söyledi. Yeminini uygulamaya koyan annesi, bir zaman sonra açlık ve susuzluktan bayılmıştı. Ayıldığında Sa’d ona; “Senin bin tane canın olsa ve bunları bir bir versen, ben yine de dinimden dönmeyeceğim” demişti. Onun kararlılığını gören annesi yemininden vazgeçmişti (Üsdül-Ğabe, aynı yer). Sa’d (r.a) annesine çok düşkündü ve ona bir zarar gelmesini asla kabul edemezdi. Ancak imanla alakalı bir konuda Rabbine isyan edip başkalarının heva ve heveslerine de tabi olamazdı. Sa’d (r.a) ve benzerlerinin karşılaşacağı bu gibi durumları çözümlemek ve iman edenleri rahatlatmak için Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeyi göndermişti: “Bununla beraber eğer, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşmak için seninle uğraşırlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dünya işlerinde onlara iyi davran…” (Lokman, 31 / 15).

Sa’d (r.a), Medine’ye hicrete kadar Mekke’de kalmıştır. Dolayısıyla müşrikler tarafından uğradıkları bütün saldırı ve işkencelere diğer müslümanlarla birlikte Mekke dönemi boyunca muhatab olduğu muhakkaktır. Mekke’de müslümanlar, Mekke zorbalarının saldırılarından emin olmak için ibadetlerini gizli ve tenha yerlerde ifa ediyorlardı. Bir gün Sa’d (r.a) arkadaşlarıyla birlikte ibadet ederlerken müşriklerden bir grup onlara sataşarak İslâmla alay etmişler ve onlara saldırmışlardı. Sa’d eline geçirdiği bir deve sırt kemiğini alıp müşriklere karşılık vermiş ve onlardan birini yaralayarak kanlar içerisinde bırakmıştı. İşte İslâm’da Allah için ilk akıtılan kan budur (Üsdü’l-Ğâbe, II, 367).

Sa’d (r.a) kardeşi Ümeyr (r.a) ile Medine’ye hicret ettiği zaman, kan davası yüzünden Mekke’den kaçıp buraya yerleşmiş olan diğer kardeşleri Utbe’nin evinde kalmaya başlamışlardı. Muahat olayında Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d’ı Mus’ab b. Umeyr ile kardeş ilân etmişti. Başka bir rivayete göre de kardeş ilân edildiği kimse Sa’d b. Mu’az’dır (İbn Sa’d, a.g.e., III, 139-140).

Medine’ye hicretle birlikte İslâm devlet olmuş ve kendini tehdit eden güçlere karşı askerî faaliyetler başlamıştı. Bu çerçevede Mekke kervanlarına yönelik askerî birlikler (seriyye) sevkediliyordu. İlk seriyye, Hicretin yedinci ayında Mekke kervanının yolunu kesmek için otuz kişiden oluşan Hz. Hamza komutasındaki seriyyedir. Sa’d (r.a)’da bu ilk askerî birliğe katılanlardandır (İbn Sad, aynı yer) Bir ay sonra Ubeyde b. Haris komutasında gönderilen seriyye Kureyş kervanıyla karşılaştığında ilk oku Sad b. Ebi Vakkas (r.a) atarak çatışmayı başlatmıştı. Mekke’de Allah yolunda ilk kan akıtan kimse olma şerefi Sa’d (r.a)’a ait olduğu gibi, yine Allah yolunda ilk ok atma şerefi de böylece ona nasip olmuştur. Sa’d (r.a) şöyle demektedir: “Araplardan Allah yolunda ilk ok atan kimse benim” (İbn Sa’d, aynı yer).

Aynı yılın Zilkade ayında Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d b. Ebi Vakkas’ı yirmi kişilik bir askerî birliğe komutan tayin ederek el-Harrar mevkiine göndermişti. Bu seriyyenin gayesi de Mekkelilere ait kervanı vurmaktı. Ancak kervan bir gün önceden bu yerden hareket etmiş olduğu için, bir çatışma çıkmamıştı. Rasûlüllah (s.a.s), sadece seriyyeler göndermekle yetinmiyor, bizzat ordusunun başına geçerek seferler düzenliyordu. Bunlardan biri olan ve II. Hicrî yılın Rebiu’l-Evvel ayında gerçekleştirilen Buvat gazvesinde, ordu sancağını Sa’d taşımaktaydı (Taberi, Tarih, Beyrut 1967, II, 407). Peşinden tehlikeli bir görevle Mekke ile Taif arasındaki Nahle mevkiine keşif maksadıyla gönderilen Abdullah b. Cahş seriyyesine katılan Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a)’ın bütün cihad faaliyetlerine aktif bir şekilde iştirak ettiği görülmektedir.

Bedir savaşında müşrik süvari birliğinin komutanı olan Sa’id b. el-As’ı öldürüp kılıcını Rasûlüllah (s.a.s)’e getirmişti. O, Zülkife adındaki bu kılıcı ganimetlerin dağıtılışında Sa’d’a vermişti.

Uhud savaşında, müşriklerin üstünlüğü ele geçirdiği ve müslümanların paniğe kapılarak dağıldığı esnada Rasûlüllah (s.a.s)’in yanından ayrılmayıp gövdelerini siper ederek onu korumaya çalışan bir kaç kişiden birisi Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a) idi. O, cesaretinden hiç bir şey kaybetmeden ok atmaya devam ediyordu. Sa’d (r.a) ok atmakta mahirdi ve hedefini şaşırmıyordu. Rasûlüllah (s.a.s) ona ok veriyor ve şöyle diyordu: “At Sa’d Anam babam sana feda olsun ” (Müslim, Fezâilü’s-Sahabe, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III,141; İbnül-Esîr, el-Kâmil,)i’t-Tarih, Beyrut 1979, II, 155). Rasûlüllah (s.a.s), övgü, rıza ve hoşnutluğu ifade eden bu kelimeleri, ana ve babasını bir arada zikrederek başka hiç kimse için kullanmamıştır (İbn Sa’d, aynı yer).

Sa’d (r.a)’ın Uhud günü gördüğü hizmet ve gösterdiği kahramanlık gerçekten çok büyüktü. Onun bu günde tek başına bin ok attığı rivayet edilmektedir (Üsdül-Ğâbe, II, 367).

O, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin fethi ve diğer gazvelerin tamamına katılmıştır (İbn Sa’d, a.g.e., 111, 142).

Rasûlüllah (s.a.s)’in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)’a bey’at eden Sa’d (r.a), Hz. Ömer döneminde aktif olarak devlet idaresinde görevler almıştır. Bu dönemde onun en önemli görevlerinden birisi, asrın emperyalist süper güçlerinden birisi olan İran imparatorluğunu çökerten Kadisiye ordusunun kumandanlığıdır.

Bizansa yönelik askerî faaliyetler sürerken, İran topraklarına da seferler yapılıyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a) döneminde İranlıların elinde olan Irak’ın büyük bir bölümü fethedilmişti. Hz. Ömer (r.a) iş başına geçtiği zaman İran’a karşı kapsamlı ve netice alıcı bir askerî sefer düzenlenmesi için çalışmalara başladı. Yapılan istişareler sonucunda Sa’d b. Ebî Vakkas’ın hazırlanan orduya komutan tayin edilmesi kararlaştırıldı. Havâzin kabilelerinden zekât toplamak için bu bölgede bulunan Sa’d, Medine’ye çağrılarak ordu ona teslim edildi. Sa’d ordusuyla Irak’a doğru yürüyüşe geçerek Kadisiye mevkiinde kârargah kurdu. İran şahı, müslümanlara karşı savaşmak üzere ünlü komutanı Rüstem’i görevlendirmişti. Yapılan savaşı müslümanlar kazanmış ve İran toprakları İslâm tebliğine açılmıştı. Sa’d hasta olduğu için bizzat savaşa iştirak edememiş ve yüksekçe bir yerden, savaştın orduyu idare etmişti. Kadisiye ıaleri İslâm ordularının kazandığı en parlak ve kesin zaferlerden biri olarak tarihe geçmiştir.

Daha sonra Sa’d (r.a), Celula’ya yönelmiş ve burasını fethetmişti (H 16). Celula’nın fethi bölgede büyük bir ihtida hareketini de peşinden getirmişti. Daha sonra İran imparatorluk merkezi olan Medâin iki aylık bir kuşatmadan sonra düşmüş, büyük meblağlarda ganimet ele geçmiş ve Kisra III. Yezducerd buradan Hulvan’a kaçmıştı. Sa’d b. Ebi Vakkas, bir ordu göndererek sulh yoluyla burayı fethetmişti. Yezducerd ise İsfahan bölgesine kaçarak orada tutunmaya çalışmıştır.

Sa’d (r.a), Medâin’e yerleşerek, fethedilen toprakların idarî yapısını oluşturmaya çalıştı. Medâin’in havası, askerlerin sıhhatini olumsuz yönde etkilediği için, Hz. Ömer (r.a)’ın onayı alınarak yerleşime ve ordunun askerî stratejisine uygun bir konumda olan Küfe, ordugâh şehir haline getirildi. Sa’d bölge valisi olarak Kûfe’de üç buçuk yıl kalmıştır. O, tekrar toparlanıp kaybettikleri yerleri geri almak için hazırlıklara girişen İranlıların hareketlerini takip ediyor ve gerekli askerî önlemleri almaya çalışıyordu. Ancak tam bu sıralarda Kûfe’de bir topluluk, Hz. Sa’d’ı ganimetleri adil dağıtmadığı ve gaza işlerinde gevşek davrandığı yolunda iddialarla Hz. Ömer (r.a)’a şikayet etti. Ayrıca onun namaz kıldırış tarzını da beğenmiyorlardı. Hz. Ömer (r.a) meseleyi inceletmiş; yapılan şikayetlerin asılsız olduğunu anlamış olmakla birlikte, maslahatı gözeterek onu geri çağırmıştı (Asr-ı Saadet, I, 432 vd.).

Hz. Ömer (r.a), kendisinden sonra halife seçimini gerçekleştirmek için altı kişilik bir şûra oluşturmuştu. Sa’d (r.a) da bunlar arasındaydı. Hz. Ömer (r.a)’in vefatından sonra halife tayini için müzakereler başladığı zaman Sa’d, Abdurrahman b. Avf lehine adaylıktan çekildiğini açıklamıştır.

Hz. Osman (r.a), halife seçildiği zaman; Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak Sa’d’ı Küfe valiliğine tayin etti. Ancak, bu seferki Küfe valiliği de fazla sürmemiştir. O, hazineden borç olarak almış olduğu bir miktar parayı geri ödemekte zorluk çekince, hazine emini Abdullah İbn Mes’ud tarafından Halifeye şikayet edilmiş; bu şikayet üzerine Osman (r.a), onu Küfe valiliğinden azletmişti. Bunun üzerine Sa’d (r.a) Medine yakınlarındaki Akik vadisinde bulunan çiftliğindeki evine yerleşmiş ve ziraatle uğraşmaya başlamıştır.

Sa’d (r.a), Hz. Osman (r.a)’ın şehid edilişiyle başlayan fitne ve ihtilaflardan tamamen uzak kalmaya gayret etmiştir. O, müslümanlar arasında kan dökülmesinden çok rahatsız oluyor ve taraflardan kendisine gelen teklifleri geri çeviriyordu. O, ümmetin üzerinde anlaştığı bir halife ortaya çıkıncaya kadar kendisine hiç bir şeyden bahsedilmemesini istemişti. Sa’d (r.a), gruplar arasında verilen mücadelelerde kimin haklı kimin haksız olduğunun açıklığa kavuşturulmasının mümkün olmadığını bildiği ve haksız yere bir müslümanın kanını akıtmaktan çekindiği için böyle davranıyordu. O, kendisine gelenlere şöyle diyordu: “Bana, iki gözü, dili ve iki dudağı olan ve şu kâfirdir, şu mü’mindir diyen bir kılıç getirilinceye kadar asla kimseyle savaşmam” (İbn Sa’d, a.g.e., III,143; Üsdül-Ğâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), güçlü bir kişiliğe ve siyasî desteğe sahip olduğu halde, riyaset çekişmelerinin içine girmekten ömrünün son günlerine kadar kaçınmıştır. Oğlu Ömer ve kardeşinin oğlu Haşim gidip ona; “Yüz bin kılış sahibi var ki, hepsi seni hilafet için en liyakatli adam tanıyor” dediklerinde onun buna verdiği cevap şu olmuştu:

“Bu sizin yüz bin kılıcınızdan daha kuvvetli tek bir kılıç, mü’mine çekilince onu kesmeyen, kâfire karşı sıyrılınca onu kesen kılıçtır” (Asrı Saadet, I, 436). Onun bu anlamlı sözleri, müslümanların birbirlerine zarar vermelerine karşı ne kadar hassas olduğunu ifade etmektedir.

Sa’d (r.a), Hicrî 55 yılında ikâmet etmekte olduğu Medine’nin dışındaki Akik vadisinde vefat etmiştir. Onun vefat tarihi hakkında, 54 ila 58 tarihleri arasında değişen farklı rivâyetler bulunmaktadır (Üsdül-Ğâbe, II, 369).

Sa’d (r.a)’ın cenazesi Medine’ye on mil kadar uzaklıkta olan Akik vadisindeki evinden alınarak Medine’ye getirilmiş ve Mescid-i Nebi de kılınan namazdan sonra, Bâkî mezarlığına defnedilmiştir (İbn Sa’d, III,148). Cenaze namazını Emevilerin Medine valisi Mervan b. Hakem kıldırmıştır. Rasûlüllah (s.a.s)’in zevceleri de namaza iştirak etmişlerdi (Üsdül-Ğâbe, aynı yer).

Sa’d (r.a), vefat edeceğini anladığı zaman yünden mamül cübbesini getirtmiş ve ölünce onunla kefenlenmesini vasiyet etmişti. Bunun sebebi olarak, Bedir gününde müşriklerle karşılaştığı zaman onu giymekte olduğunu ve bundan dolayı bu cübbesini çok sevdiğini söylemiştir (Üsdül-Ğâbe, aynı’ yer). İbnül Esir’in kaydettiği, Sa’d (r.a)’ın oğlu Âmir’den nakledilen rivayete göre Sa’d (r.a) Muhacirlerden en son vefat eden kimsedir (Üsdül-Ğâbe, aynı yer).

Sa’d (r.a), Ashabın seçkinlerinden biri olup sağlığında Cennetle müjdelenen on kişi arasındadır. Yine tarihe şûrâ olayı olarak geçen ve Hz. Osman (r.a)’ın halife seçilmesini gerçekleştiren Hz. Ömer (r.a)’ın oluşturduğu altı kişilik şûrânın içinde bulunmaktaydı. O, ilk iman eden bir kaç kişiden biri olarak Mekke döneminin sıkıntılarına Rasûlüllah (s.a.s)’in yanından ayrılmayarak göğüs germişti. Kıyamete kadar devam edecek olan cihad hareketi için, müslümanları taciz eden kâfirlere saldırarak ilk kanı akıtan odur. Yine Medine döneminin başlarında kâfirlere karşı ilk oku atan kimse olma şerefi de ona aittir. Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in bütün gazalarına, katılmış, Bedir’de büyük yararlılıklar göstermiştir. Allah yolunda, İslâm dışı nizamları yok etmek için canını feda etmeye her zaman hazır olduğunu pratik bir şekilde ortaya koymuştur. Uhud gününde müslümanlar dağıldığı zaman Rasûlüllah (s.a.s)’i canlarını feda etme pahasına sonuna kadar korumaya çalışan bir kaç kişiden biri de odur. O, müşriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’i öldürmek için yaptıkları hamleleri, attığı oklarla sonuçsuz bırakmıştı. İşte Rasûlüllah (s.a.s) bu kritik anda onun gösterdiği sebat ve yararlılıktan dolayı onu başka hiç bir kimseyi övmediği bir şekilde “Ânam babam sana feda olsun, At” (Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 5) diyerek övmüş ve bunu defalarca tekrarlamıştı. Ve yine onun için dua ederek şöyle demişti: “Allahım! Sa’d dua ettiği zaman onun duasını kabul et “. Bu dua çerçevesinde Sa’d (r.a)’ın yaptığı bütün dualar gerçekleşmekteydi (Üsdül-Ğâbe, II, 366-369; İbn Sa’d, III,139 vd.).

Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’i korumak ve ona gelebilecek zararları engellemek için sürekli gayret içerisinde bulunmaktaydı. Aişe (r.an) şöyle anlatmaktadır: “Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye gelişinde bir gece uyuyamadı ve; “Keşke ashabımdan Salih bir zat bu gece beni korusa”dedi. Biz bu durumda iken dışarıdan bir silah hışırtısı duyduk. Rasûlüllah (s.a.s); “Kim o?” dedi. Gelen zat; “Sa’d b. Ebi Vakkas’ım” karşılığını verdi. Rasûlüllah (s.a.s), ona; “Neden buraya geldin?” diye sorduğunda Sa’d, şöyle cevap verdi: “İçime Rasûlüllah (s.a.s) hakkında bir korku düştü de onu korumak için geldim”. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) ona dua etti ve sonra da uyudu” (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 5). İşte Rasûlüllah (s.a.s)’in kendisi için duyduğu endişeyi Allah Teâlâ bu seçkin insanın kalbine ilham etmiş ve onu Rasûlünü korumak için harekete geçirmişti. Buradan, Sa’d (r.a)’in, İslâm davasını yüceltmek ve düşman güçlerin ona karşı komplolarını engellemek için o kadar büyük bir özveriyle çatıştığı açıkça anlaşılmaktadır. Onun Rasûlüllah (s.a.s)’e karşı duyduğu sevginin sınırsızlığı, Uhud’da olduğu gibi daha sonraları da onu kendi nefsini feda ederek korumaya sevketmiştir.

Sa’d (r.a), hakkında âyet nazil olan sahabilerden biri olma şerefine de sahiptir. O, “Benim hakkımda dört âyet nazil olmuştur” (Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5) demektedir. Bu âyetlerden bir tanesi, Mekkeli müşriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’den yanındaki, ona iman etmiş güçsüz kimseleri kovmasını istemeleri üzerine nazil olan, Allah rızasını dileyerek akşam sabah ona dua eden kimseleri kovma” ayetidir (el-Enam, 6/52; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5; diğer âyetler şunlardır: el-Enfal, 8/1; Lokman, 31/15; el-Maide, 5/9).

Sa’d (r.a), devrin putperest-müşrik süper güçlerinden biri olan İran İmparatorluğunu çökerten ve böylece İslâmın kitlelere tebliği önündeki büyük engellerden birisini ortadan kaldıran İslâm tarihinin en önemli savaşlarından biri olan Kadisiye savaşının komutanıydı. O, kendisine verilen görevi hakkıyla yerine getirip, Kisranın saraylarını ve hazinelerini ele geçirmiş ve yapılacak fetih hareketlerine yeni bir boyut kazandırmıştı. Böyle güçlü bir askerî yeteneğe ve siyasî güce sahip olmasına rağmen; bu, onun sade ve zahidâne yaşayışına hiç bir tesirde bulunamamıştı. Her zaman, ümmetin gerçek temsilcileri olan idarecilerin verdiği görevleri hakkıyla yerine getirmeye çalışmış, bu görevlerden azledildiği zaman kalbinde hiç bir eziklik ve kırgınlık hissetmeden köşesine çekilmiştir. Şunu söylemek mümkündür ki; Sa’d (r.a), İslâm binasının sağlam temeller üzerine oturtulmasındaki temel taşlardan birisidir.

Sa’d (r.a)’dan çok sayıda hadis rivayet edilmiştir. Ondan, İbn Ömer, İbn Abbas, Cabir b. Semure, Sâib b. Yezid, Aişe (r.a), Said İbn Müseyyeb, Ebu Osman en-Nehdî, İbrahim b. Abdurrahman b. Avf, Kays b. Ebi Hazm ve diğerleri hadis rivayet etmişlerdir. Ayrıca, Amir, Mus’ab, Muhammed, İbrahim ve Aişe’de babaları olan Sa’d (r.a)’dan hadis rivayetinde bulunmuşlardır (Üsdül-Ğâbe, II, 369). O hadis rivayeti konusunda çok itimat edilenlerden birisidir. Rasûlüllah (s.a.s)’e atfedilen hadisler hakkında çok titiz ve hassas davranan Hz. Ömer (r.a)’ın oğluna söylediği; “Oğlum, şa’d, Rasûlûllah’dan bir rivayette bulundu mu, artık o meseleyi bir başkasına sorma” sözü onun bu konudaki güvenilirliğini açıkça ortaya koymaktadır (Asrı Saadet, I, 437-438). Sa’d (r.a), orta boylu, güçlü, büyük kafalı, sert elli bir vücud yapısına sahip olup, sempatik bir kişiliği vardı (Asrı Saadet, I, 440; farklı bir rivayet için bk. Üsdü’l-Ğâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), sekiz evlilik yapmış olup; bu evliliklerinde, on yedisi kız, on yedisi de erkek olmak üzere otuz dört çocuğa sahip olmuştu (Asr-ı Saadet, I, 441).

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: