Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Tasavvuf’ Category

Tasavvufa İlk Başlayana Nasıl Davranılacak ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 9, 2014

Tasavvufa İlk Başlayana Nasıl Davranılacak ?

Talep erbabı (mürşid-i kâmil arayan kişilerin) işlerinin başlangıçlarında ve irâdelerini beyân etmede (mürid olma hallerinin) ilk zamanlarında… Eğer birisi sizin irâdenizin eteğine yapışırsa (sizin tarikatınıza girmek ister) ve size inkiyâd (boyun eğme) ve teslim olmak suretiyle selâm verirse ona;
-“Sen mü’min değilsin! Sen sâdık ve sohbetin hükümlerini kabul etmede; tarikat şartı üzere mal ve canda tasarrufu kabul etme hususunda doğru kimse değilsin!” demeyin.

O kişiyi reddetmeyin!
Bu tür şiddetlerle o kişiyi kaçırmayın!
Nefret ettirmeyin!
Ona Musa aleyhisselâm ile Hazret-i Hârunun dediği gibi;
Varın da ona belki dinler veya korkar diye yumuşak dille söyleyin.” [Taha: 20/44, ] Yumuşak ve tatlı söz söyleyin.
Sizler, peygamberlerden daha aziz ve şerefli değilsiniz; mübtedi olan mürid (müridliğe yeni başlayan ve mürid olmak isteyen kişi de) Firavundan daha zelil ve alçak değillerdir!
Onun rızkının işini düşünerek korkup; hafiflik isteyerek andan kaçınmayın.
Dünya hayatının geçici metâına göz dikip (arzu etmeyin),”
Rızk için töhmette bulunmayın. (Rızkları için kendilerinden yüz çevirip onları kapınızdan kovmayın!)

Allah yanında çok ganimetler var...” Zira buyuruldu:
Her kim de Allah’tan korkarsa, Allah ona bir mahreç müyesser kılar. Ve onu hatır ve hayaline gelmez cihetten merzûk eder ve her kim Allah’a tevekkül kılarsa, O ona yetişir, her halde Allah herşey için bir miktar tayin etmiştir!” [et-Talak: 65/2-3,]
Önce siz de öyle idiniz.
Sizler de sıdk ve talep etme hususunda daha önce böyle, sohbet, terbiye ve irâdenin tedavisine muhtaç idiniz.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 5/504-506.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TASAVVUF VE OLUŞU

Posted by Site - Yönetici Eylül 1, 2013

TASAVVUF VE OLUŞU

Sana Allah’tan (CC) korkmayı, kötülükten geri durmayı tavsiye ederim.

İslam dininin zahirdeki emirlerine uy…

Gönlünü geniş tut. Nefsini daraltma.

Yüzünü güler eyle. Varlığını doğrulara harca.

Başkalarını üzme. Zor işleri kendin al. Fakirliğin kıymetini bil.

Büyüklerin kadrini bil.

 Arkadaşların kıymetini bil; onlarla iyi geçin.

Küçüklere nasihatta bulun.

İcabında büyüklere de doğruyu söylemekten çekinme.

Düşmanlık yapma. İyilik yapmaya devam et.

Bol harca; hak yoldan olsun.

Mal yığma.

Sohbete layık olmayanlarla konuşma; gerek din gerek dünya için onlara akıl danışma.

Fakirliğin asıl manası odur ki; senin gibi birine ihtiyaç sayıp dökmeyesin…

Zenginliğin manası ise, senin gibilere karşı gönlünde bir ilahi vakanın olmasıdır.

Tasavvuf dedikoduyu bırakmaktır. Yalnız açlığı gidermek için yemek, hiçbir işe

yaramayan alışkanlığı bırakmakla hasıl olur.

Nefse güzel gelen şeyleri bırakmak iyi olur.

Fakir hali ilimle başlar; yumuşak tabiatla büyür. İlim onu korur. Yumuşaklık ise sevdirir.

Tasavvuf sekiz huy üzerinedir:

1- Sahi olmak: Eli açık, cömert olmak; bu adet İbrahim Peygambere (AS) verildi.

2- Razı olmak: Bu adeti İshak Peygamber (AS) almıştır.

3- Sabır: Bu hali Eyyûb Peygamber (AS) benimsemiştir.

4- İşaret: Bu da Zekeriyya Peygamberin (AS) hususiyetidir.

5- Gurbet: Bu da Yahya Peygamberin (AS) hususiyetidir.

6- Kaim ve sade giyinmek: Bu da Musa Peygamberin (AS) meşrebidir.

7- Seyahat: Bu da İsa Peygambere (AS) nasip olmuştur.

8- Fakr: Bunu da Peygamberimiz (SAV) almıştır. Bir Hadis-i Şerifinde:

- “Fakr, benim öğüneceğim şeydir.” Buyurmuş, sevdiğini ifade etmiştir.

Allah (CC) bütün Peygamberlerine (AS) selam ismiyle tecelli eylesin. Onlara

uyanlardan rahmetini eksik etmesin.

Kaynak : Futuhu’l Gayb – Abdulkadir Geylani

Posted in Abdülkadir Geylani, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cezbe.

Posted by Site - Yönetici Mayıs 5, 2013

Cezbe.

Cezbe, Çekme, çekilme. Allahü teâlânm sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturması. Bu da nefsi terbiye ederek. Allahü teâlâyı çok anmakla olur. Rahmân’ın cezbelerinden bir cezbe bütün insanların ve cinnîlerin sevâbları gibidir.

Tasavvuf yolu İki kısımdır: Cezbe ve sülük. Sülük uğraşarak ilerlemektir. Sülük tamamlandıkdan sonra cezbe lâzımdır. Sülük olmadan maksada kavuşulamaz. {İmâmı Rabbânî) Cezbe. Allahü teâlânm ismini çok anmakla, sülük. Lâ ilahe illallah sözünü çok söylemekle hâsıl olur. Cezbenin suluktan önce olması için sevilmiş olmak lâzımdır. İstenmedikçe çekilmek olmaz. Bu, Allahü teâlânm öyle bir ihsanıdır ki, dilediğine verir. Sülük (tasavvuf yoluna girip ilerleme) yapmadan hâsıl olan cezbe noksan ve bozuk olur.

Cezbe hakkında imâm-ı Rabbân-i k.s. hazretleri, şöyle buyurmaktadır: Sülûkün sonu, Seyr-i ilallah yolculuğunun sonuna kadardır. Buraya (Fenâ-i mutlak) denir. Bu makam­dan sonra, cezbe başlar. Buna, Seyr-i fıllah ve Bekâ-billah denir. Mektubât-i tmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri. Mektubu: 290.

Âlem-i halk yolculuğunu bitirdikden sonra, Âlem-i emr yolculuğuna başlarlar ve cezbe makamına kavuşurlar. Mektubât; Mektûb: 145,

Talibin isteğini gevşeten, ateşini söndüren, en kötü şey, nakıs olan. yolu bitirmemiş olan kimseye teslim olmakdır. Nakıs demek, sülük ve cezbe ile yolu temâmiamayıp. kendisine şeyh. murşid ismini veren kimse demekdir. Nakıs şeyhlerin sohbeti semm-i katildir. Ona teslîm olan. felâkete gider. Böyle sohbetler, talibin yüksek isti’dâdını. kâbiliyyetini bozar. Meselâ, bir hasta, mütehassıs olmıyan, icazeti bulunmıyan bir tabîbin ilâcını içerse, iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar, iyi olmak kâbiliyyeti de bozulur. Metktûb:61.

Cezbe hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak için bakınız: İmam Rabbânî Mektubât, Mektûb: 1,2.5.6,9.10,11,14,15.16,27,30,32.36.40,61.62.145.200.221.260.267.285.29 1.292.313 318.357.359.367.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri: 3/644-645.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Tasavvuf ilaçtır

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2009

Tasavvuf ilaçtır

Tasavvuf ilaçtır

Tasavvuf ilaçtır


Tasavvuf, Rabbânî, ilahi bir ilaçtır. Onu Allahu Tealâ indirmiştir. O ilacı önce Peygamberler içmiş, sonra ümmetlerine içirmişlerdir. Onu içen şifa bulur, içmeyenin kalbi kurur. Onu tatmayan bilmez, almayan gülmez, bulan başka şey istemez. O bir sırdır, ruhta saklıdır. Onu içinde saklayıp ehli olmayana açmayanlar haklıdır. Çünkü bugünün insanına hakim olan, maddede sarhoş olmuş aklıdır.

Bizim ilaç dediğimiz ve şifa bildiğimiz tasavvuf, dinimizde “ihsan” ve “ihlas”la anlatılan mana ile aynı şeydir.

İhsan, Efendimizin (A.S.) tarif buyurduğu gibi; Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi ibadet etmek; Zât-ı Bâri tarafımızca görülmese bile, onun bizi gördüğünü yakinen bilmektir. (Buhari, Müslim) Bu hal, çok ciddi bir terbiyeden sonra elde edilecek bir devlettir.

İhlas, kalbin Allah muhabbetiyle kaplanması ve insanın her işinde Yüce Rabbinin rızasını aramasıdır. İhlas, safi kalplere ikram edilen ilahi bir hediyedir.

İşte her kalbin derdini dindirecek bu ilaç, muhabbetullahtır. Allah muhabbetinin her kalpte ayrı bir tadı, her gönülde değişik bir tecellisi vardır. Bütün kalpler, bu muhabbeti bir derece tadacak kabiliyettedir. Yani her insan, ister ve yolunca giderse ihsan sahibi olabilir. İhlası ele geçirip, sırf Allah için kulluk yapabilir.

Tasavvuf, Kur’an ve Sünnette istenen takva hayatı ve ihsan hali olduğu için, biz kelimeye değil, manaya baktık ve “onu Allah gönderdi; önce Peygamberler tatbik etti, sonra bize emretti” ifadesini kullandık.

Şimdi, ana sermayesi muhabbetullah ve ihlas olan tasavvufun, erkek-kadın, alim-cahil, amir-memur herkese nasıl ilaç olduğunu ve bütün insanların neden ona muhtaç bulunduğunu kısaca arzetmeye çalışalım.


Derdimiz Nedir?
Şunu kabul edelim ki; insan kendi başına olgunlaşamaz. Tek başına ve bakımsız büyüyen ağacın meyvesi tatlı olmaz. Bahçıvan elinde yetişmeyen gül, başa konmaz. Sarrafın işlemediği altın boyuna takılmaz.
Nefsiyle iş yapanlar, aklının kendisine yettiğini sanırlar. İstişareden kaçanlar, kontrol edilmekten korkanlar, tenkitten sıkılanlar, cemaat halinden ve disiplininden bıkanlar ham kalırlar; verimsiz ve sevimsiz olurlar.
Mesleği ve cinsiyeti ne olursa olsun, akıllı olup büluğa eren her insandan Allahu Tealâ ihlasla kulluk istiyor. Bu farzdır (Beyyine/5). Kalbinde iman, ihlas ve ilahi muhabbet olmayan herkes, derece derece hastadır. Her bir insanın hastalığı da farklıdır.
Biraz okumuşun kibri kalbini tıkar; cahilin cehaleti kendisini maskara yapar. Âbidin benliği ibadetini yakar; beynamaz yer içer, yan yatar. Zenginin başını para derde sokar; fakirin dilini zenginin parası yorar. Amir, sadece alacağı rütbeye bakar; memur gece gündüz maaşını sayıklar. Evli, karı ve çocuklardan kan ağlar; bekar ise, kadın hayaliyle yanar. İhtiyarlar ölmek istemez, dinç görünmek için çare arar; gençler hayattan tat alacağım diye haramlara dalar. Tüccarın derdi paradır, en ucuz fiyata şerefini satar; sanatkar, milleti eğlendireceğim diye insanlıktan çıkar. Siyasiler menfaatlarını korumak için sinsice planlar yapar; halk onların yalanlarına alkış tutar. Bu saydıklarımız, bir toplumun ekseriyetinde gözüken bir hal ise, durum hiç de iç açıcı değildir. Bütün bunlar insanın kalbini öldüren birer manevi hastalıktır.


İlaç
Şimdi düşünelim, hemen herkesin bir derece bulaştığı bu hastalıklara kim teşhis koyacak ve tedaviyi hangi tabib uygulayacak. Yoksa, hastalık çok ama ilaç yok mu diyeceğiz. Bu derin yaraların tedavisi doktor, sosyolog, psikolog, filozof ve şairlerin işi değil, Peygamberlerin işidir. Allahu Tealâ insanlığı bu tür hastalıklardan kurtarmak ve nefislerini terbiye için Peygamberlerini göndermiştir. Yetki ve ilacı onlara vermiştir. Hz. Rasulullah’tan (A.S.) sonra bu ilacı onun gerçek varisleri, Rabbanî alimler, kâmil mürşidler sunmaktadır. İnsanlık, veraset yoluyla Hz. Peygamberden gelen bu ilaca muhtaçtır. Çünkü Allahu Tealâ, onu bütün alem için rahmet kılmıştır. İnsanlığın bu rahmetten başka ilacı yoktur. İnkara ve direnmeye gerek yok. Canlar feda edilerek arifler tarafından günümüze kadar taşınan bu rahmete, muhabbetullaha ve ilahi edebe dönmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Doğunun felsefesi, batının tekniği insanlık için rahmet olamadı. Olacağa da benzemiyor. Felsefe ile maddenin insanı ihya edeceğini kim söyleyebilir? Bir inat ve taassupla söylense bile, doğruluğunu kim isbat edebilir?
Bir asırdır insanlığın gündeminde mide ve menfaat vardı; bundan sonra gönül ve sevgi de olacaktır. Öyle gözüküyor ki gerçekten gönül ehli olanlar, insanlığın gönlünü ve gündemini dolduracaktır. Bugün dünya, kan kusan zalimlere ve firavunlara değil, sevgi sunan Yunus Emre’ler ve Mevlâna meşreplere muhtaçtır.
Şunu söyleyelim: Para, şan, şöhret, şehvet, servet hiçbirimize şifa olmayacak ve onlarla kimsenin ızdırabı dinmeyecektir. Bizler mecburen başka bir huzur kaynağı arayacağız. İşte o huzur, kalbin Yüce Yaratıcıya verilmesi ve Onun her şeyden çok sevilmesidir. Bu işe Hz. Kur’an “tezkiye” diyor (Şems/9) ve bunun yolunun “zikir” olduğunu belirtiyor (Ra’d/28). Bu temizlik rahmet ve nur ile olmaktadır. Bir arifin irşad dairesine giren kimse, bu nurdan ve rahmetten bolca nasiplenir ve edeblenir.


Tedavi – Sonuç
Bu nur, rahmet ve feyiz deryasına adım atan alim, tevazuya bürünür, kibrini temizler, halis amele yönelir. İlim amele, amel hikmete çevrilir.
Cahil, önündeki mürşidine bakarak edeblenir; ibadete yönelir, yerince susmasını ve gereğince konuşmasını öğrenir.
Zikre başlayan zenginin önce gönlü, sonra eli açılır. Mala değil Allah’a güvenir, şükre yönelir, sevgiyle malından başkasına verir.
Fakir, sevgi ile zengin olur, sabra alışır, kanaatı tercih eder.
Evli kimse, mürşidine bakarak hak korumayı, gönül almayı öğrenir. Nefsi için eşinin hatırını yıkmaz, çocukları kırmaz, komşulara kızmaz.
Bekar kimse, Allah için mürşidine olan bağlılık ve sevgisiyle edeblenir. Kalbi kuvvetlenir, ibadetlerini severek yerine getirir, dengesini kaybetmez; iffetini muhafaza eder.
Ariflerle yakın olan ve onların işaretleriyle adım atan idareciler, ilahi desteğe mazhar olurlar; yanılmaları az olur. Ahireti unutmazlar, ölüme hazır olmayı öğrenirler. Halka hizmeti ibadet bilirler, onlara karşı şefkatli davranırlar.
Kalbine Allah sevgisi hakim olan ve irfan nuru inen devlet adamı, adil olur; haddini bilir, hukuku korur. Yalan konuşmaz, nefsini kayırmaz, insanlar arasında ayırım yapmaz.
Ariflerin meclisinden ilahi aşk ve edeb öğrenen sanatkar, inkar çukuruna düşmez, maddeyi baş üstüne koyup manayı kenara itmez. Tefekkürü derin olur, ince düşünür; insan ve eyadaki gizli sanatı okur, haz alır. Zikrin tadına varır; namazsız duramaz, daralır.
Kısaca ariflerden nur ve edeb tahsil eden herkes, az da olsa Allahu Tealâ’yı tanımanın ve sevmenin zevkine varır. Bu irfan ve sevgi, onun kalbine ilaç olur. İnsan insanlığını bulur, her derdi onunla halleder.


Usül
Ancak, bu ilacın fayda vermesi için arifler şu şartların yerine getirilmesini gerekli görüyorlar:
Hasta, hastalığını kabul edecek ve bu hastalığın bir ilacı bulunduğunu bilecek.
Hasta, kendisini tedavi edecek mütehassıs bir doktora gidecek ve ona güvenip teslim olacak.
Hasta, doktor tarafından verilen reçeteyi, gereğince uygulayacak.
Her kim böyle davranırsa, ona tasavvuf terbiyesi fayda verir. Bu kimse derdine derman bulur. Yoksa, tenkid, şüphe, itiraz, acaba, neden ve niçin hesapları içinde bocalar durur
.

Dr. Dilaver Selvi


Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Posted by Site - Yönetici Ekim 28, 2009

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Sivrihisar o yılların kültür merkezlerinden biridir. Yeni nesiller sağlam bir tedrisattan geçirilir. Ancak içlerinden biri dikkat çeker. Bu çocuk okuduğunu hafızasına nakşeder ve akıllara durgunluk veren bir seziş kabiliyeti vardır. Hocaları “Oğlum Mahmud!” derler, “Senin önün açık, hiç buralarda durma, doğru İstanbul’a!”Mahmud çeker çarığını, Dersaadet’e koşar. Zamanın gözde medreselerinden Ayasofya’nın kapısını çalar. Osmanlı’da istidadı olanların önü açıktır. Nitekim İmparatorluğun âlimleri bu pırlantayı keşfeder, hususi bir eğitimden geçirirler. Hele müderris Nasırzade hususi bir ihtimam gösterir ona.

Genç Mahmud, Edirne’de, Şam’da, Kahire’de kalır, çok alim tanır. Eşi zor bulunan sohbetlere katılır. Nitekim Ferhadiye Medresesine müderris atanır. Derken genç yaşta kadı olur Bursa’ya.

GARİP DAVA
Üftade Hazretleri’nin dergâhına devam eden bir garip vardır. Bunu öyle bir Haremeyn hasreti sarar ki sormayın. İşini gücü bırakır, hacı uğurlar, hacı karşılar. Onlara sarılır, koklar, ayaklarının tozuna sürer yüzünü. Bir tek hurmayı, bir yudum zemzemi saklar yıllarca. Söz Mükerrem Mekke ya da Münevver Medine’den açılmaya görsün, aha şuracığını bir ılıklık basar, gözleri dolar.

Ama paranın gözü körolsun. Meret bir türlü denkleşmez ki. İşte o yıl da hacılar denklerini hazırlar, yola çıkarlar. Garibin hayvanı yoktur, uzun süre peşlerinden koşar, ancak ilk molada böyle olamayacağını anlar, döner geri. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. O Hicaz sevdası ile yanıp tutuşadursun arefe gelir çatar. Milletin bayram neşesiyle sağa sola koşturdukları demlerde iyiden iyiye mahzunlaşır.

OLUR MU OLUR
Üftade Hazretleri onu bir kuytuda hıçkırırken görür. “Sen Eskici Mehmed Dede’yi bul” der, “selâmımı söyle, seni hacca götürsün!”

Garip adam “Öyle şey olur mu?” demez. Eğer Üftade Hazretleri diyorsa olur, mutlaka olur. Zerre kadar ‘acaba’sı yoktur. Sevinçle Mehmed Dede’yi bulur. Büyük veli, garip aşığın elinden tutar ve göz açıp kapayıncaya kadar Arafat’a uçarlar.

Orada hemşehrilerini bulurlar. Birlikte konaklar, birlikte otururlar. Hatta emanet alır, emanet bırakırlar. Sonra geldikleri gibi dönerler geri. Karısı adama inanmaz. O, üç günün hesabını sorar. Hatta işi büyütür, kadıya çıkar. “Bu yalancıyla yaşamak istemiyorum!” der. “Yok efendim hacca gitmiş de, tavaf etmiş de, zemzem içmiş de… Bir sürü maval işte!”

Kadı Mahmud önce adamcağızı, sonra Eskici Mehmed Dede’yi dinler. İkisi de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyleri söylerler. “Bir anda şeytanı iklim iklim dolaştıran Allah, sevdiklerini de gezdirmeye kaadirdir!”

TEKKEYE GELEN KADI
Nihayet Bursalı hacılar döner, hadiseyi doğrularlar. Kadı Mahmud bir hoş olur. Makam, mertebe gülünç gelir gözüne. O saatte gemileri yakar, niyetlenir dervişliğe. Önce Eskici Mehmed Dede’nin kapısını çalar. Ama mübarek “senin nasibin bizden değil!” der, “Üftade hazretlerine gitsen gerek!”

Kadı Mahmud adamlarına “tez atım hazırlansın!” der, kurulur eyere. Üftade Hazretlerinin dergâhına yaklaştığı sırada atının ayakları kayalara saplanır. Gelgelelim, henüz yaşadıklarını muhakeme edecek halde değildir. Atı bırakır, yürür kapıya. Karşısına ilk çıkana “Ben!” der, “Bursa kadısıyım. Geldiğimi söyleyin, Şeyh Üftade’yi göreceğim!” Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra “Üftade benim evladım!” der, “Ama bu kapı yokluk kapısıdır, eğer malını, mülkünü, itibarını, rütbeni silemeyeceksen var git işine.” Kadı Mahmut mahçup ve pişmandır. Üftade Hazretleri kadife gibi yumuşak bir sesle devam eder: “Bak yavrum bu yol çilelidir, görmüyor musun atın bile döndü geriye!”

ZOR İMTİHAN
Bunlar ne mânâlı sözler, bu ne içe işleyici sestir. İşte o an tevhid denizine yelken açar, sıyrılır yalan dünyanın girdaplarından. “Bu huzur hiç bitmese” der. Ama şimdi çetin imtihanlar bekler onu.

Koca Kadı, denilen herşeyi yapar, mesela sırmalı kaftanıyla mahalle mahalle dolaşır ciğer satar. Peşinde yalınayak veledler, arsız kediler.

Alay edenler, fıkır fıkır gülenler. Eski memurları “deli mi ne?” derler. Ama o direndikçe üstüne yürür, nefsinin burnunu sürter yerlere.

İşte helâları temizlediği günlerden birinde avluyu bir davul sesi doldurur, sonra tellâlın gür sesi duyulur. Bursa’ya atanan yeni kadıyı ilan ederler. Bir şaşaa, bir depdebe, bir gulgule…

Alçak nefis diklenmek ister. “Sen sürün bakalım” der, “Elin oğlu bıraktığın makama oturdu bile!” Ama o vesvelere güler geçer, “Boşversene!” der, “Sen buna lâyıksın. Hatta buna bile lâyık değilsin ama...”

İşte, tam o an ufuklar görünür, gökler duvak duvak açılır. Kalbine anlatılmaz bir huzur ve sürur dolar. Üftade hazretleri develer yükü kitabın veremeyeceğini bir bakışıyla talebesinin kalbine nakşeder. Artık bulutların üstünü, yerin altını görür, zikreden zerreleri işitir. İşte bu yüzden çimlere basamaz, çiçekleri koparamaz.

Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır. Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz. Hatta açar ellerini “Allah ne muradın varsa versin” der, “Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”

Hocamın duası yerine gelsin’
Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretlerine rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir. “Efendim buyurmaz mısınız?” Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, Koca Padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.

Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “Yoksa Padişahımın atına binmek ne haddime!”

Hüdayi Hazretleri hocasının vefatı üzerine Hoca Saadettin’in tavsiyelerine uyar, İstanbul’a yerleşir. Küçük Ayasofya tekkesinde talebe okutur. Sonra Fatih Medreselerinde fıkh, hadis, tefsir dersleri verir. Ama onun gönlünde sevenleri ile başbaşa olacağı bir tekke yatar. Üsküdar’da bir arazi alır ve gönlüne göre bir dergâh kurar. İstanbullular akın akın sohbetine koşar, himmetine kavuşurlar. Gel zaman, git zaman namı ötelere yayılır. Tam dört sultan (III. Murat, III. Mehmed, II. Osman ve IV. Murat Han) eşiğine gelir, diz çökerler yanıbaşına. Mübarek, o güçlü feraseti ile onlara gölge olur. Kâh tedbir gösterir, kâh hedef çizer. Ferhat Paşa ile birlikte İran seferine katılır, askeri zafere inandırır.

Gün gelir Hüdayi dergâhı Hakk aşıklarına yetmez olur. Mübarek derslerini Sultanahmed Camii’ne taşır. Ancak koca cami dahi dar gelir. I. Ahmed Han bir gece çok sıkınılıdır. Ruyasında Avusturya kralı ile güreşir, lâkin sırt üstü yere düşer. Görünüşte kabus gibi bir şeydir. Büyük bir telâşla rüyasını yazar ve Hüdayi dergahına yollar. Ancak Aziz Mahmud Hazretleri ulağı kapıda karşılar pusulayı okumadan cevabi mektubu sıkıştırır eline. Onun tabirine göre toprak “kuvvet” demektir. Sırtının yere değmesi arkalarında ki himmete işarettir. Hulasa zafer bizimdir. Nitekim zaman büyük veliyi haklı çıkarır. Osmanlı muzaffer olur.

ALTIN MI İSTİYORSUN, AL!
Aziz Mahmud Hazretlerine hanım olmak kolay değildir. Zira mübarek elindekini avucundakini dağıtır ve fukara gibi yaşar. Kadıncağız hamiledir ama karnını bile doyuramaz. Ev rutubetli ve soğuktur, dahası ne yemek yağı vardır, ne kandilin yağı. Bir gün kadının gırtlağına gelir. “Yetti gayri!” der, “sen tut Bursa Kadılığı gibi bir makamı bırak, malını mülkünü ona, buna dağıt. Sonra köleler gibi sürün. Bebeğimizi saracak çaputumuz bile yok. Yaptığın iş mi yani?” Aziz Mahmud Hüdayi sesini çıkarmaz, sadece mânâlı mânâlı güler. İşte tam o sıra kapı çalınır. Sarayağaları altın dolu torbaları eşiğe bırakırlar. “Sultanımız Efendimiz, ellerinizden öpüyorlar” derler, “Hadiseler aynen tabirinizdeki gibi gelişti. Lütfen, bunları kabul edin, sevindirin bizi!” Hanımı mahçup ve pişmandır. Eh, o altınlar da geldiği gibi gider tabii, anında bulur yerini. Üsküdar garibi bol semttir, fukara bol bol sebeblenir.

DALGALAR KUBBE KUBBE
Sultanahmet Camii’nin açılacağı gün cuma hutbesini okuma şerefi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerine verilir. Ancak o gün deniz kabına sığmaz, rüzgar kamçı kamçı dolanır. Dalgalar kubbe kubbe gelir, sahili döverler. Sular zeminde patlarlar gülle gibi. Ama Hüdayi Hazretleri fırtınaya aldırmaz, Sarayburnu’na doğru açılırlar. Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardısıra ilerler, adeta tünelden geçerler.

İşte bu ehline aşikar yol zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılır. Hoş, Üsküdarlı kayıkçıların tamamı ona intisaplıdır. Netameli havalarda “Ya Rabbi şeyhimin hatırına” der, sığınırlar Hüdayi yoluna. Sözkonusu geçit daima sakin, daima emindir.

İŞTE KERAMET
Hüdayi Hazretleri bir gün saraydadır. Feyzli bir sohbetin ardından namaz vakti girer. Mübarek taze bir abdest almaya niyetlenirler. Sultan Ahmet koşar ibrik getirir. Şehzadeler seccadeleri sererler. Valide Sultan kafes arkasında peşkir hazırlar. Kadıncağız kalbinden “Ah” der, “Ah mübareğin bir kerametini göreydim.” Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine malum olur. “Hayret!” buyururlar, “Bazıları hâlâ keramet görmek istiyor. Koca Halife-i rûy-i zemin bizim gibi bir garibe ibrik tutsunlar, muhterem anneleri peşkir hazırlasınlar. Bundan âlâ keramet mi olur.”

ÖLECEKLERİNİ BİLSİNLER
Birgün padişah, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinden dua ister. Mübarek ellerini açar “Ya Rabbi bizi sevenler, denizde boğulmasınlar, yaşlılıklarında muhtaç olmasınlar, imanlarını kurtararak ölsünler ve öleceklerini bilsinler!” diye dua eder.

Ahmed Han, ömrünün son günlerinde meçhul kimselere selam vermeye başlar. “Neler oluyor?” diye soranlara, “Hayret!” der, “Görmüyor musunuz? Sahabenin büyükleri ve Hülefa-i Raşidin yanımızdalar. Bana hazırlan diyorlar. Yarın Efendimize gidecekmişiz”.

Mübârek nice hazırlanır, onu bilemiyoruz. Ama bildiğimiz o ki ertesi gün kavuşur özlediklerine.

Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri Üsküdar’da kendi adını taşıyan dergâhın bahçesinde medfundur.

Hüdâyî dergahına ulaşmak için Üsküdar meydanından içeriye doğru biraz yürümek gerekir. Hakimiyet-i Milliye Caddesi üzerinde Yeni Valide Camii’ni geçtikten sonra biraz ilerde sağa doğru yokuş çıkan Tepsi Fırın Sokağı vardır. Merdivenli kaldırımdan yavaş yavaş çıkınca sağda üzeri tuğralı, açık yeşil-beyaz boyalı kapı görülür. Kapıdan girip birkaç basamağı çıkarken huzuru gönlünüzde hissetmeye başlarsınız. “Edeple gelen lütufla gider” sözüyle karşılar sizi Hüdâyî Hazretleri. Nasibi olan buradan aldığı edep dersini hayatının ilk rüknü yapar, aynı kapıdan çıktıktan sonra. Dergahın avlusunda bulunan kabir ehline Fatihalar gönderirken Hüdâyî Hazretleri’nin, Üsküdar’a hakim bu noktadan boğazı, Sarayburnu’nu, Haliç’i, Galata’yı hâlâ seyretmekte olduğu fark edilir. Türbeye girişte ikinci bir edep uyarısı gelir ziyaretçiye:

Bu meşhed, mecma-ı ervah-ı ecsad-ı Hüdâyî’dir;

Edeple gir azizim, türbe-i pak-i Hüdâyî’dir!”

Bir ziyaret makamı olan bu meşhed; aşk şehidinin medfun bulunduğu kıymetli bir mekan olarak, Allah’ın ahseni takvim üzere yarattığı beden ile ruhların bir araya toplandığı yerdir. Çünkü burası Hüdâyî Hazretleri’nin temiz ve mübarek türbesidir. O halde ey ziyarete gelen muhterem kişi, içeriye edeple gir!”

Hz.Allah Sefeatlerine nail eylesin . Amin.

Alinti

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Evliyalar, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | 4 Comments »

VELİLER BAHÇESİ

Posted by Site - Yönetici Mart 14, 2009

Bu anlatımı Mersin’den bize gönderen kardeşimize sonsuz teşekkür ederiz.Bu anlatım Osmanlı yayınevinin eseridir.Bu anlatımı bize gönderen kardeşimize ve düzenlemesinde emegi geçen ben fakire bir dua edin lütfen.

 

VELİLER  BAHÇESİ

 

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Evliyalar, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Tasavvuf, Tavsiyeler, Yorumlar, İslam Alimleri | 2 Comments »

Tasavvufta İrşad ve Mürşid

Posted by Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Tasavvufta İrşad ve Mürşid


İrşad”, doğru yolu göstermek, öğretmek mânâlarına gelmektedir.
Bu mefhûmun kökü, sapıklığın zıddı olan rüşd kelimesidir. Rüşd’ün mânâsı ise, doğru yolu bulup girmek demektir. Bu yol maddî de olabilir, mânevî de…

Tasavvuf ıstılâhında ise irşad, doğru yola sevketmek veya yönlendirmek mânâsını ihtivâ eder. Bu bir nevi kılavuzluktur ki; bunlar, başta Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, Benim ümmetimin âlimleri, peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerifinin sırrına mazhar olmuş, irşâda ehil ve salâhiyettar olan onun vârisleridir; yani mürşidân-ı kirâmdır.

Onlar, hem kâmil hem de mükemmil olan hakîkat âlimleridir. Zira sadece kâmil olmak (kendisinin olgunlaşıp mükemmel olması) yetmez; mükemmil de olması lâzımdır ki başkalarını tekemmül ettirebilsin, kemâle erdirip mükemmelleştirebilsin.

MÜRŞİD NASIL OLMALI?

Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye’nin 12. halkasını teşkil eden Hâce Ali Râmitenî (k.s.) hazretlerinden:

“Mürşid, aynen kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş yetiştiricisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki, ona fazla yem yüklemesin. [Zira yemin azı faydalı olmadığı gibi, fazlası da zararlıdır.] Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kabiliyeti nisbetinde, zikir telkîn eder [ezbere değil].
“Kezâ, insanları Hakk’a dâvet eden kimse, vahşî hayvan terbiyecisi gibi sabırlı ve tecrübeli olmalıdır. Vahşî hayvan terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu, istidâdını bilip ona göre davranırsa, Hak yolunun dâvetçisi de öyle olmalıdır.”

MÜRŞİDDE OLMASI GEREKEN ON İKİ HASLET

Abdülkadir el-Cîlî (k.s.) dedi ki:

“Bir mürşid kendisinde on iki hasleti bulundurmadıkça nihâyet(1) seccadesine oturup inâyet(2) kılıcını kuşanamaz.

“Bunlardan iki haslet Allah Teâlâ’dan, iki haslet Resûlüllah’tan (s.a.v.), iki haslet Hz. Ebû Bekir’den, iki haslet, Hz. Ömer’den, iki haslet Hz. Osman’dan, iki haslet de Hz. Ali’dendir (r. anhüm).

Hz. Allah’tan olan hasletler, Settâr (ayıpları ziyadesiyle örtücü) ve Gaffâr (günahları ziyadesiyle bağışlayıcı) sıfatlarıdır.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den olan vasıflar, Şefîk (çok şefkatli) ve Refîk (ona her hususta çokça yardımcı olmak) vasıflarıdır.
Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) vasıflar, sâdık (özde ve sözde doğruluk) ve mütesaddık (tasadduk eden, bolca sadaka verme) vasıflarıdır.
Hz. Ömer’den (r.a.) olan vasıflar, çokça iyiliği emredip kötülükten nehyetme vasıflarıdır.
Hz. Osman’den (r.a.) olan sıfatlar, misâfirperverlik ve geceleri insanlar uykuda iken namaz kılmak vasıflarıdır.
Hz. Ali’den (r.a.) olması gereken vasıflar ise, âlim ve cesur olma vasıflarıdır.

İşte böyle bir zât, nefsini ve hakikat yolcularını terbiye etmesini bilir.(3)
***
Kısacası her şeyin olduğu gibi, insanları manevî bakımdan irşad edebilme selahiyetinin de şartları var. Öyle akşamdan sabaha şeyh olaçıkagelmek yok. “Her çalı dibinde bir mürşid” olmaz. Olursa kıymeti-değeri kalmaz.


Bu gibiler için Bağdatlı Rûhi ne güzel söylemiş:

Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der.

Halis Ece : bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Türkiye, Yorumlar | 5 Comments »

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

 

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar


Her devirde olduğu gibi, bu devirde de
râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâm’da râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur… Fitnelerinden Allâh’a sığınırız.
* * *

İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ ÂLİMLERİN EN KÖTÜ OLANIDIR

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.”(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.

Dilerseniz onlara da bir göz atalım…
* * *

DÜNYADA RÂBITASIZ İNSAN YOKTUR

Meselâ deniliyor ki;

Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın me’mûrun bih olması gerekir… O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şer‘î birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şer‘iyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir… Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.”

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün…

Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur…

Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır…(3)

Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir…

Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir…

Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabb’inden yüz çevirir… Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur… Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar!

Fakat ne gariptir ki, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Ayrıca râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı def‘etme ve nûr-i İlâhî’yi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır…

Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanların Mevlâya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâh’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâh’ın Habîbi’ni ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhî’ye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Halis Ece : Bilgicagi.net


DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Rabıta Nedir ?, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Rabıta ne demektir?

Posted by Site - Yönetici Kasım 11, 2007

 

Rabıta ne demektir?


Rabıta, “bağ, münasebet ilgi, alâka, bağlılık, mensub olmak…” gibi anlamlara gelir. Kendi şahsiyetinden sıyrılıp, sözgelimi şeyhin veya Resulullah’ın şahsiyetiyle bütünleşme, bir bağ kurma şeklinde uygulanır.
Malum olduğu üzere, seven sevdiğini hayal eder. Onu kendine yakın hisseder. Hatta rüyalarında bile onunla olur. Onunla aynîleşmek ister. Usta-çırak, hoca-öğrenci münasebetleri de rabıtayla alakalıdır. Çırak ustasının hareketlerini, öğrenci hocasının söylediklerini hatırlamaya, sanki tekrar o ana dönmeye gayret eder.

İşte, bir müridin mürşidini hatırlaması da böyle bir rabıtadır. Bu rabıta, mürşidin suretine değil, o vücudda sergilenen İslamî özellikleredir. Daha doğrusu, öyle olmalıdır. (1) Böyle bir rabıta, mürşitteki kemâl vasıflarının müride yansımasına sebebiyet verecektir. Buna, “fena-fişşeyh” denir. Fakat mürid orada kalmamalı, “fena-firrasul” ve “fena-fillah” makamlarına yükselmeye gayret etmelidir. Yani, şeyhinde fâni olan bir mürid, ondaki güzel özellikleri kazanıp, ondan peygamberde fâni olmaya yönelmeli, daha sonra da, Allah’ta fâni olmalıdır. (2)

Bu fena (fani olma) halleri zevkî birer mesele olmakla birlikte, herkes için şu manada uygulanabilir: Bir insan kendi reyini, fikrini bırakıp hocasının, üstadının yahut şeyhinin iradesini kendi iradesine tercih ederse bu zatlarda fani olmuş olur. Aynı şekilde, bütün işlerini, hallerini ve sözlerini Allah Resulünün sünnet çizgisine göre ayarlarsa Peygamberimizde fani olmuş olur. Allah’ın emir ve yasaklar manzumesini çok iyi kavrayıp hayatının bütün safhalarının buna göre yönlendirdiği taktirde de fena-fillah makamından bir pay elde etmiş olur.

Kaynaklar:
1. Bkz. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 135-138
2. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 384-385

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Soru Ve Cevaplar, Tasavvuf, Türkiye | Leave a Comment »

33 Sene Talebelikten Sonra öğrendiğim 8 şey

Posted by Site - Yönetici Ekim 22, 2007

33 Sene Talebelikten Sonra öğrendiğim 8 şey


33 SENE TALEBELİKTEN SONRA ÖĞRENDİĞİM 8 ŞEY

Hâtim-i Esam hazretleri, hocası Şakîk-i Belhî hazretlerinin yanında 33 sene kalır, ilim tahsil eder. Hocası, bu zaman içinde ne öğrendiğini sorduğu zaman, sekiz şey öğrendiğini söyler ve bunları hocasına şöyle arz eder:

-Efendim,

öğrendiklerimden birincisi, insanlara baktım, herkesin bir şeyi seçip sevdiğini gördüm. Seçtikleri ve sevdikleri şeyler, onlara mezâra girinceye kadar, arkadaşlık ediyor. Kendi kendime dedim ki, dünyâda öyle bir dost seçmeliyim ki, mezâra benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibâdetlerden başka sâdık dost bulamadım ve ibâdetlere sarıldım.

Efendim, öğrendiklerimin ikincisi; çok kimseyi, nefsin şehvetleri peşinde koşuyor gördüm. Şu âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Allahü teâlâdan korkarak nefislerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir.)
Kur’ân-ı kerîmin doğru olduğuna tâm inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya karar verdim.
“Sizden ayrılacaktır!”

Efendim, öğrendiklerimin üçüncüsü; herkesi dünyâda bir sıkıntıya girmiş, dünyâlık toplamaya uğraşıyorlar gördüm. Sonra bir âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızâsı için yaptığınız iyilikler ve ibâdetler sizinle berâber kalacaktır!)
Dünyâ için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukarâya dağıttım!

Efendim, dördüncü olarak, insanların birbirlerini beğenmediklerini gördüm. Buna sebep, birbirlerine hased etmeleri olduğunu anladım. Ve bir âyet-i kerîmenin meâline dikkat ettim:
(Dünyâdaki maddî, ma’nevî bütün rızıklarını aralarında taksîm ettik.)
Herkesin ilim, mal, rutbe, evlât gibi rızıklarının dünyâ yaratılmadan evvel, ezelde taksîm edildiğini, çalışmayı, sebeplere yapışmayı emrettiğinden, Allahü teâlâya itâat etmiş olmak için çalışmak lâzım geldiğini, hased etmenin zararlı ve lüzûmsuz olduğunu anladım. Allahü teâlânın ezelde yaptığı taksîme ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine râzı oldum. Böylece herkesi sevdim ve sevildim
.

Efendim, öğrendiklerimin beşincisi; çok kimsenin, insanlık şerefini, kıymetini, âmir, müdür olmakta, insanların kendilerine muhtâç olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini ve bununla öğündüklerini gördüm. Bazıları da, kıymet ve şeref, çok mal ve evlâd ile olur sanarak, bunlarla iftihâr ediyorlar. Bir kısmı da, insanlık şerefi, malı, parayı insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarf etmektir sanarak, Allahü teâlânın emrettiği yerlere ve emrettiği şekilde harcedemiyorlar ve bununla öğünüyorlar gördüm. Sonra şu âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır.)
İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve takvâya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsânlarına kavuşmak için, Ondan korkarak İslâmiyetin dışına çıkmadım, harâmlardan kaçtım.

Efendim, altıncı olarak; insanların, birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikerek, fırka fırka ayrılarak, birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm. Ve şu âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Sizin düşmanınız şeytândır. Yanî sizi, Allah yolundan, Müslümânlıktan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları düşman biliniz.)
Kur’ân-ı kerîmin doğru söylediğini bildim, şeytânı ve onun gibi Müslümânlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım. Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Nitekim, bir âyet-i kerîmede meâlen;
(Ey Âdemoğulları! Şeytâna tapmayınız, o sizin en belli düşmanınızdır, diye, sizden söz almadım mı idi, bana itâat, ibâdet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak budur) buyurulmaktadır.
Onun için, Müslümânları aldatmaya uğraşanları dinlemedim ve Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarından ayrılmadım.
“Zillete katlanıyorlar!”

Efendim, öğrendiklerimin yedincisi; herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden harâm ve şüpheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakâretlere katlanıyorlar. Bir âyet-i kerîmenin şu meâlini düşündüm:
(Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yer yüzünde bir canlı yoktur.)
Kur’ân-ı kerîmin doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine güvenerek, Onun emrettiği gibi çalıştım.

Efendim, sekizinci olarak; herkesin, bir kimseye veyâ bir şeye güvendiğini gördüm. Bir âyet-i kerîmenin şu meâlini düşündüm:
(Allahü teâlâ, yalnız kendisine güvenenlerin her zamân imdâdına yetişir.)
Her zamân ve her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim. O emrettiği için çalıştım, fakat yalnız Ondan istedim…

Şakîk-i Belhî hazretleri bunları dinleyince;

-Yâ Hâtim! Allahü teâlâ, her işinde imdâdına yetişsin, ne iyi ve ne güzel yapmışsın, buyurur.

RABBİM ÖĞRENDİKLERİMİZLE AMEL ETMEYİ NASİB ETSİN.AMİN.

N.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Evliyalar, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Nasihat, Soru Ve Cevaplar, Takva, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Tevazu, İbretlik, İlginç, İslam Alimleri | 6 Comments »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 368 takipçiye katılın