GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘TASAVVUF’ Kategorisi için Arşiv

Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Posted by Site - Yönetici Şubat 23, 2012

Resimdekiler : Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hz. Evlatlari ve torunlari, Sag üstte ise Mirza Abdurrahim Ef. (Tesbihci Baba)

Süleyman Hilmi Tunahan K.S Hazretlerinin Üstazı; Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri

Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin dokuzuncu büyük rütbesi ve otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.

Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

- Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbulda kaldılar.

Bu arada Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine; henüz okul sıralarında bulunan, ileriki günlerde zuhur edecek, İslama büyük zararlar verecek Deccal’i ve İslam-ı yeniden ihya edecek Mehdi (A.S) ‘ı gösterir.

Sultan Abdülhamid Han bu sırrı bildiğinden, ileride kendisini tahtan indirdikleri zaman “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.

20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenabı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammedin, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurdur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.

- Bu zat kimdir, diye sorunca kendilerine:

- “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar, “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:

-”Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.

Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbni Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.” Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?

Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı! (Uludağ) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba (tabi olacağım)‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.

.

Selahaddin Ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s) aziz hazretleri..(Hatim yaptirirken)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | 2 Yorum »

33 Silsile-i Sadat efendilerimiz

Posted by Site - Yönetici Ocak 17, 2011

33 Silsile-i Sadat efendilerimiz

33 Silsile-i Sadat efendilerimiz

33 Silsile-i Sadat efendilerimiz

1-Ebu-Bekrissiddik.RadiyAllahü anh.
2-SELMANI FARİSİ (R.A)
3-Kasım Bin Muhammed (r.a.)
4-Ca’fer-i Sâdık (r.a.)
5-Bayezid Bistâmî (K.S)
6-EBU’L HASAN HARKANİ (K.S.)
7-EBÛ ALI FÂRMEDÎ(K.S)
8-YÛSUF-I HEMEDÂNÎ(K.S)
9- ABDÜ’L HALIK GUCDÜVANİ (K.S.)
10- HACE ARİF RİVĞİRİ. (K.S)
11:MAHMÛD-İ İNCİRFAGNEVÎ
12- HACE ALİ RAMİTİNİ (K.S.)
13.Muhammed Baba Semmasi Hazretleri
14.Seyyid Emir Gilâl (K.S)
15.MUHAMMED SAHI NAKSI BEND HAZRETLERI
16-HACE ALAADİN-İ ATTAR (K.S.)
16-HACE ALAADİN-İ ATTAR (K.S.)
17- YAKUP ÇERHİ (K.S.)
18-UBEYDULLAH-I AHRÂR K:S
19-Kâdi Muhammed Zâhid K.S.
20-Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)
21-Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)
22- HACE MUHAMMED BAKİBİLLAH (K.S.)
23- İMAM-I RABBANİ AHMED-İ FARUK-İ SERHENDİ K:S
24- HACE MUHAMMED MASUM (K.S.)
25-Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)
26-Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)
27- ŞEMSÜDDİN HABİBULLAH İBN-İ MİRZA CAN (K.S.)
28-Abdullah Dehlevî (k.s.)
29- HAFIZ EBU SAİD SAHİB (K.S.)
30- HABİBULLAH CAN-I CANAN (K.S.)
31- MUHAMMED MAZHAR-İ ŞAN CAN-I CANAN (K.S.)
32- SALAHUDDİN İBN-İ MEVLANA SİRACÜ’D-DİN (K.S.)
33.SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S)

.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMSUZ | 1 Yorum »

Tasavvuf ilaçtır

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2009

Tasavvuf ilaçtır

Tasavvuf ilaçtır

Tasavvuf ilaçtır


Tasavvuf, Rabbânî, ilahi bir ilaçtır. Onu Allahu Tealâ indirmiştir. O ilacı önce Peygamberler içmiş, sonra ümmetlerine içirmişlerdir. Onu içen şifa bulur, içmeyenin kalbi kurur. Onu tatmayan bilmez, almayan gülmez, bulan başka şey istemez. O bir sırdır, ruhta saklıdır. Onu içinde saklayıp ehli olmayana açmayanlar haklıdır. Çünkü bugünün insanına hakim olan, maddede sarhoş olmuş aklıdır.

Bizim ilaç dediğimiz ve şifa bildiğimiz tasavvuf, dinimizde “ihsan” ve “ihlas”la anlatılan mana ile aynı şeydir.

İhsan, Efendimizin (A.S.) tarif buyurduğu gibi; Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi ibadet etmek; Zât-ı Bâri tarafımızca görülmese bile, onun bizi gördüğünü yakinen bilmektir. (Buhari, Müslim) Bu hal, çok ciddi bir terbiyeden sonra elde edilecek bir devlettir.

İhlas, kalbin Allah muhabbetiyle kaplanması ve insanın her işinde Yüce Rabbinin rızasını aramasıdır. İhlas, safi kalplere ikram edilen ilahi bir hediyedir.

İşte her kalbin derdini dindirecek bu ilaç, muhabbetullahtır. Allah muhabbetinin her kalpte ayrı bir tadı, her gönülde değişik bir tecellisi vardır. Bütün kalpler, bu muhabbeti bir derece tadacak kabiliyettedir. Yani her insan, ister ve yolunca giderse ihsan sahibi olabilir. İhlası ele geçirip, sırf Allah için kulluk yapabilir.

Tasavvuf, Kur’an ve Sünnette istenen takva hayatı ve ihsan hali olduğu için, biz kelimeye değil, manaya baktık ve “onu Allah gönderdi; önce Peygamberler tatbik etti, sonra bize emretti” ifadesini kullandık.

Şimdi, ana sermayesi muhabbetullah ve ihlas olan tasavvufun, erkek-kadın, alim-cahil, amir-memur herkese nasıl ilaç olduğunu ve bütün insanların neden ona muhtaç bulunduğunu kısaca arzetmeye çalışalım.


Derdimiz Nedir?
Şunu kabul edelim ki; insan kendi başına olgunlaşamaz. Tek başına ve bakımsız büyüyen ağacın meyvesi tatlı olmaz. Bahçıvan elinde yetişmeyen gül, başa konmaz. Sarrafın işlemediği altın boyuna takılmaz.
Nefsiyle iş yapanlar, aklının kendisine yettiğini sanırlar. İstişareden kaçanlar, kontrol edilmekten korkanlar, tenkitten sıkılanlar, cemaat halinden ve disiplininden bıkanlar ham kalırlar; verimsiz ve sevimsiz olurlar.
Mesleği ve cinsiyeti ne olursa olsun, akıllı olup büluğa eren her insandan Allahu Tealâ ihlasla kulluk istiyor. Bu farzdır (Beyyine/5). Kalbinde iman, ihlas ve ilahi muhabbet olmayan herkes, derece derece hastadır. Her bir insanın hastalığı da farklıdır.
Biraz okumuşun kibri kalbini tıkar; cahilin cehaleti kendisini maskara yapar. Âbidin benliği ibadetini yakar; beynamaz yer içer, yan yatar. Zenginin başını para derde sokar; fakirin dilini zenginin parası yorar. Amir, sadece alacağı rütbeye bakar; memur gece gündüz maaşını sayıklar. Evli, karı ve çocuklardan kan ağlar; bekar ise, kadın hayaliyle yanar. İhtiyarlar ölmek istemez, dinç görünmek için çare arar; gençler hayattan tat alacağım diye haramlara dalar. Tüccarın derdi paradır, en ucuz fiyata şerefini satar; sanatkar, milleti eğlendireceğim diye insanlıktan çıkar. Siyasiler menfaatlarını korumak için sinsice planlar yapar; halk onların yalanlarına alkış tutar. Bu saydıklarımız, bir toplumun ekseriyetinde gözüken bir hal ise, durum hiç de iç açıcı değildir. Bütün bunlar insanın kalbini öldüren birer manevi hastalıktır.


İlaç
Şimdi düşünelim, hemen herkesin bir derece bulaştığı bu hastalıklara kim teşhis koyacak ve tedaviyi hangi tabib uygulayacak. Yoksa, hastalık çok ama ilaç yok mu diyeceğiz. Bu derin yaraların tedavisi doktor, sosyolog, psikolog, filozof ve şairlerin işi değil, Peygamberlerin işidir. Allahu Tealâ insanlığı bu tür hastalıklardan kurtarmak ve nefislerini terbiye için Peygamberlerini göndermiştir. Yetki ve ilacı onlara vermiştir. Hz. Rasulullah’tan (A.S.) sonra bu ilacı onun gerçek varisleri, Rabbanî alimler, kâmil mürşidler sunmaktadır. İnsanlık, veraset yoluyla Hz. Peygamberden gelen bu ilaca muhtaçtır. Çünkü Allahu Tealâ, onu bütün alem için rahmet kılmıştır. İnsanlığın bu rahmetten başka ilacı yoktur. İnkara ve direnmeye gerek yok. Canlar feda edilerek arifler tarafından günümüze kadar taşınan bu rahmete, muhabbetullaha ve ilahi edebe dönmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Doğunun felsefesi, batının tekniği insanlık için rahmet olamadı. Olacağa da benzemiyor. Felsefe ile maddenin insanı ihya edeceğini kim söyleyebilir? Bir inat ve taassupla söylense bile, doğruluğunu kim isbat edebilir?
Bir asırdır insanlığın gündeminde mide ve menfaat vardı; bundan sonra gönül ve sevgi de olacaktır. Öyle gözüküyor ki gerçekten gönül ehli olanlar, insanlığın gönlünü ve gündemini dolduracaktır. Bugün dünya, kan kusan zalimlere ve firavunlara değil, sevgi sunan Yunus Emre’ler ve Mevlâna meşreplere muhtaçtır.
Şunu söyleyelim: Para, şan, şöhret, şehvet, servet hiçbirimize şifa olmayacak ve onlarla kimsenin ızdırabı dinmeyecektir. Bizler mecburen başka bir huzur kaynağı arayacağız. İşte o huzur, kalbin Yüce Yaratıcıya verilmesi ve Onun her şeyden çok sevilmesidir. Bu işe Hz. Kur’an “tezkiye” diyor (Şems/9) ve bunun yolunun “zikir” olduğunu belirtiyor (Ra’d/28). Bu temizlik rahmet ve nur ile olmaktadır. Bir arifin irşad dairesine giren kimse, bu nurdan ve rahmetten bolca nasiplenir ve edeblenir.


Tedavi – Sonuç
Bu nur, rahmet ve feyiz deryasına adım atan alim, tevazuya bürünür, kibrini temizler, halis amele yönelir. İlim amele, amel hikmete çevrilir.
Cahil, önündeki mürşidine bakarak edeblenir; ibadete yönelir, yerince susmasını ve gereğince konuşmasını öğrenir.
Zikre başlayan zenginin önce gönlü, sonra eli açılır. Mala değil Allah’a güvenir, şükre yönelir, sevgiyle malından başkasına verir.
Fakir, sevgi ile zengin olur, sabra alışır, kanaatı tercih eder.
Evli kimse, mürşidine bakarak hak korumayı, gönül almayı öğrenir. Nefsi için eşinin hatırını yıkmaz, çocukları kırmaz, komşulara kızmaz.
Bekar kimse, Allah için mürşidine olan bağlılık ve sevgisiyle edeblenir. Kalbi kuvvetlenir, ibadetlerini severek yerine getirir, dengesini kaybetmez; iffetini muhafaza eder.
Ariflerle yakın olan ve onların işaretleriyle adım atan idareciler, ilahi desteğe mazhar olurlar; yanılmaları az olur. Ahireti unutmazlar, ölüme hazır olmayı öğrenirler. Halka hizmeti ibadet bilirler, onlara karşı şefkatli davranırlar.
Kalbine Allah sevgisi hakim olan ve irfan nuru inen devlet adamı, adil olur; haddini bilir, hukuku korur. Yalan konuşmaz, nefsini kayırmaz, insanlar arasında ayırım yapmaz.
Ariflerin meclisinden ilahi aşk ve edeb öğrenen sanatkar, inkar çukuruna düşmez, maddeyi baş üstüne koyup manayı kenara itmez. Tefekkürü derin olur, ince düşünür; insan ve eyadaki gizli sanatı okur, haz alır. Zikrin tadına varır; namazsız duramaz, daralır.
Kısaca ariflerden nur ve edeb tahsil eden herkes, az da olsa Allahu Tealâ’yı tanımanın ve sevmenin zevkine varır. Bu irfan ve sevgi, onun kalbine ilaç olur. İnsan insanlığını bulur, her derdi onunla halleder.


Usül
Ancak, bu ilacın fayda vermesi için arifler şu şartların yerine getirilmesini gerekli görüyorlar:
Hasta, hastalığını kabul edecek ve bu hastalığın bir ilacı bulunduğunu bilecek.
Hasta, kendisini tedavi edecek mütehassıs bir doktora gidecek ve ona güvenip teslim olacak.
Hasta, doktor tarafından verilen reçeteyi, gereğince uygulayacak.
Her kim böyle davranırsa, ona tasavvuf terbiyesi fayda verir. Bu kimse derdine derman bulur. Yoksa, tenkid, şüphe, itiraz, acaba, neden ve niçin hesapları içinde bocalar durur
.

Dr. Dilaver Selvi


Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hazretleriden güzel sözler ve nasihatler.

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2009

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hazretleriden güzel sözler ve nasihatler.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hazretleriden güzel sözler ve nasihatler.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hazretleriden güzel sözler ve nasihatler.

 

Keramet göklerde uçmak, suda yürümek midir? Bunu denizdeki balıklar, gökteki kargalar bile yapıyor. Esas keramet, Ümmet`i Muhammed’in hidayetine vesile olmaktır.

Bizim bu âlemde bir tek işimiz var. O da yavrularımızın kalplerine Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) sevgisi ile iman ve İslâm nurunu yerleştirmektir.

Bu dinin garip anlarında hizmet gören, saltanatını sürmeden ölmez.”

Dışımız halk ile, içimiz Hak ile...”

Her yerde birlik ve beraberlik lâzımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allah’ın nusreti, maddî ve mânevî yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.”

Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşidi` i kâmil olan kişiler de gösterişli zâhir hâllerinden değil; meyvelerinden yani yetiştirdikleri mensuplarının güzel hâllerinden anlaşılırlar. Şöhreti arşa çıksa, hakikî mürşidin misali meyvesidir.”

Hizmet muvaffak olsun da, varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun.”

Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık Allah’ın, Resûlullah’ın, Kitabullah’ın ve din`i mübin`i İslâm’ın tebliğ memurluğudur.

İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Nurdan haberi olmayan, ondan zevk almayan insan, nurun düşmanı olur.

Kâinatı saran karanlığı kaldırma zamanı gelip de, ezelî hüküm icâbı ins`ü cinnin nebîsi, Habîbü Rabbi’l`âlemîn, Kur’an`ı Kerîm’le gönderilip âleme safa verdiği gibi o Resûlullah’ın hususî yaratılmış vârisleri de, ilâ yevmi’l`kıyame devam edecek olan din`i mübini, binlerce belâya katlanarak yılmadan yürütecekler.

Süleyman Aleyhisselâm, “Yalnız başına bir orduyu mağlup etmek ne kadar zor ise, nefs`i emmâreyi mağlup etmek ondan daha zordur.” buyurdular.”

Yıl 1959, Efendi Hazretleri dünya hayatındaki son günlerini yaşamakta; fakat hâlâ koşuşturmaktadır. Sohbetler, vaazlar, dersler, talebelerin ihtiyaçları vs` Şeker hastalığına ve o yaşına rağmen hizmetten ve talebelerinden bir an olsun ayrılmıyor. Her gün dört vasıtayla Çamlıca’dan Topçular’a Tekâmül Talebelerini okutmaya gidiyor.

Küçük Çamlıca, Kısıklı neresi, Eyüp Topçular neresi! ” O zamanlar bu ulaşım imkânları da yok. Tramvayla Kısıklı’dan Üsküdar’a iniyor, Üsküdar’dan vapurla karşıya Eminönü’ne geçiyor, oradan da başka bir vasıtayla Edirnekapı’ya, oradan da Topçular’a”

İşte o son günlerinde ve yine Tekâmül Talebelerinin yanında, onlarla birlikte Kur’an hatmi yaptıktan sonra sohbet etmekte:

Evlatlarım! Buraya kadar getirdiğimiz din hizmetleri, bundan sonra sizlerin omuzlarındadır. Şu anda Ümmet` i Muhammed’in evlatları sizlerin imdadını bekliyor. Bu işin ihmâl edilecek tarafı yoktur. Bu hakikati anladıktan sonra hizmet etmeyen iyi bilsin ki, kıyamet gününde on parmağım onun yakasında olacaktır. Kıyamet günü değil huzur ` u ilahî’ye, değil huzur ` u Resûlullah’a; benim huzuruma bile çıkamayacaktır.” dedikten sonra gözyaşları içerisinde dua edip:

Evlatlarım! Tekrar geleceğim; ama ders için değil. Artık o iş tamamdır. Lâkin bir defa daha gelip size bir hadis` i kutsî bir de hadis` i şerif yazdıracağım. İnşallah Âlem` i Berzah’ta ve Livâü’l` Hamd sancağı altında yine böyle birlikte olacağız.” der.

Ertesi gün yine o yorgun ve hasta haline rağmen Kısıklı’dan Topçular’a kadar gelir ve talebeleriyle tek tek vedalaştıktan sonra, o mezkûr hadisleri yazmalarını ister:

1. Hadis` i Şerif:

Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.”

2. Hadis` i Kutsî:

Cenab` ı Hak, Davud Aleyhisselâm’a hitâben: “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.” Bu talebeleriyle dünya hayatındaki son görüşmesidir ve son nasihatleridir. Çıkarken tekrar “Evlatlarımı bir kere daha görmüş olayım.” diyerek onlara bakar ve oradan ayrılır. Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra da ebedî âleme irtihal etmişlerdir. Tarih: 16 Eylül 1959.

Hz.Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DÜŞÜNDÜREN SÖZLER, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GÜZEL SÖZLER, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Posted by Site - Yönetici Ekim 28, 2009

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Sivrihisar o yılların kültür merkezlerinden biridir. Yeni nesiller sağlam bir tedrisattan geçirilir. Ancak içlerinden biri dikkat çeker. Bu çocuk okuduğunu hafızasına nakşeder ve akıllara durgunluk veren bir seziş kabiliyeti vardır. Hocaları “Oğlum Mahmud!” derler, “Senin önün açık, hiç buralarda durma, doğru İstanbul’a!”Mahmud çeker çarığını, Dersaadet’e koşar. Zamanın gözde medreselerinden Ayasofya’nın kapısını çalar. Osmanlı’da istidadı olanların önü açıktır. Nitekim İmparatorluğun âlimleri bu pırlantayı keşfeder, hususi bir eğitimden geçirirler. Hele müderris Nasırzade hususi bir ihtimam gösterir ona.

Genç Mahmud, Edirne’de, Şam’da, Kahire’de kalır, çok alim tanır. Eşi zor bulunan sohbetlere katılır. Nitekim Ferhadiye Medresesine müderris atanır. Derken genç yaşta kadı olur Bursa’ya.

GARİP DAVA
Üftade Hazretleri’nin dergâhına devam eden bir garip vardır. Bunu öyle bir Haremeyn hasreti sarar ki sormayın. İşini gücü bırakır, hacı uğurlar, hacı karşılar. Onlara sarılır, koklar, ayaklarının tozuna sürer yüzünü. Bir tek hurmayı, bir yudum zemzemi saklar yıllarca. Söz Mükerrem Mekke ya da Münevver Medine’den açılmaya görsün, aha şuracığını bir ılıklık basar, gözleri dolar.

Ama paranın gözü körolsun. Meret bir türlü denkleşmez ki. İşte o yıl da hacılar denklerini hazırlar, yola çıkarlar. Garibin hayvanı yoktur, uzun süre peşlerinden koşar, ancak ilk molada böyle olamayacağını anlar, döner geri. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. O Hicaz sevdası ile yanıp tutuşadursun arefe gelir çatar. Milletin bayram neşesiyle sağa sola koşturdukları demlerde iyiden iyiye mahzunlaşır.

OLUR MU OLUR
Üftade Hazretleri onu bir kuytuda hıçkırırken görür. “Sen Eskici Mehmed Dede’yi bul” der, “selâmımı söyle, seni hacca götürsün!”

Garip adam “Öyle şey olur mu?” demez. Eğer Üftade Hazretleri diyorsa olur, mutlaka olur. Zerre kadar ‘acaba’sı yoktur. Sevinçle Mehmed Dede’yi bulur. Büyük veli, garip aşığın elinden tutar ve göz açıp kapayıncaya kadar Arafat’a uçarlar.

Orada hemşehrilerini bulurlar. Birlikte konaklar, birlikte otururlar. Hatta emanet alır, emanet bırakırlar. Sonra geldikleri gibi dönerler geri. Karısı adama inanmaz. O, üç günün hesabını sorar. Hatta işi büyütür, kadıya çıkar. “Bu yalancıyla yaşamak istemiyorum!” der. “Yok efendim hacca gitmiş de, tavaf etmiş de, zemzem içmiş de… Bir sürü maval işte!”

Kadı Mahmud önce adamcağızı, sonra Eskici Mehmed Dede’yi dinler. İkisi de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyleri söylerler. “Bir anda şeytanı iklim iklim dolaştıran Allah, sevdiklerini de gezdirmeye kaadirdir!”

TEKKEYE GELEN KADI
Nihayet Bursalı hacılar döner, hadiseyi doğrularlar. Kadı Mahmud bir hoş olur. Makam, mertebe gülünç gelir gözüne. O saatte gemileri yakar, niyetlenir dervişliğe. Önce Eskici Mehmed Dede’nin kapısını çalar. Ama mübarek “senin nasibin bizden değil!” der, “Üftade hazretlerine gitsen gerek!”

Kadı Mahmud adamlarına “tez atım hazırlansın!” der, kurulur eyere. Üftade Hazretlerinin dergâhına yaklaştığı sırada atının ayakları kayalara saplanır. Gelgelelim, henüz yaşadıklarını muhakeme edecek halde değildir. Atı bırakır, yürür kapıya. Karşısına ilk çıkana “Ben!” der, “Bursa kadısıyım. Geldiğimi söyleyin, Şeyh Üftade’yi göreceğim!” Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra “Üftade benim evladım!” der, “Ama bu kapı yokluk kapısıdır, eğer malını, mülkünü, itibarını, rütbeni silemeyeceksen var git işine.” Kadı Mahmut mahçup ve pişmandır. Üftade Hazretleri kadife gibi yumuşak bir sesle devam eder: “Bak yavrum bu yol çilelidir, görmüyor musun atın bile döndü geriye!”

ZOR İMTİHAN
Bunlar ne mânâlı sözler, bu ne içe işleyici sestir. İşte o an tevhid denizine yelken açar, sıyrılır yalan dünyanın girdaplarından. “Bu huzur hiç bitmese” der. Ama şimdi çetin imtihanlar bekler onu.

Koca Kadı, denilen herşeyi yapar, mesela sırmalı kaftanıyla mahalle mahalle dolaşır ciğer satar. Peşinde yalınayak veledler, arsız kediler.

Alay edenler, fıkır fıkır gülenler. Eski memurları “deli mi ne?” derler. Ama o direndikçe üstüne yürür, nefsinin burnunu sürter yerlere.

İşte helâları temizlediği günlerden birinde avluyu bir davul sesi doldurur, sonra tellâlın gür sesi duyulur. Bursa’ya atanan yeni kadıyı ilan ederler. Bir şaşaa, bir depdebe, bir gulgule…

Alçak nefis diklenmek ister. “Sen sürün bakalım” der, “Elin oğlu bıraktığın makama oturdu bile!” Ama o vesvelere güler geçer, “Boşversene!” der, “Sen buna lâyıksın. Hatta buna bile lâyık değilsin ama...”

İşte, tam o an ufuklar görünür, gökler duvak duvak açılır. Kalbine anlatılmaz bir huzur ve sürur dolar. Üftade hazretleri develer yükü kitabın veremeyeceğini bir bakışıyla talebesinin kalbine nakşeder. Artık bulutların üstünü, yerin altını görür, zikreden zerreleri işitir. İşte bu yüzden çimlere basamaz, çiçekleri koparamaz.

Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır. Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz. Hatta açar ellerini “Allah ne muradın varsa versin” der, “Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”

Hocamın duası yerine gelsin’
Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretlerine rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir. “Efendim buyurmaz mısınız?” Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, Koca Padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.

Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “Yoksa Padişahımın atına binmek ne haddime!”

Hüdayi Hazretleri hocasının vefatı üzerine Hoca Saadettin’in tavsiyelerine uyar, İstanbul’a yerleşir. Küçük Ayasofya tekkesinde talebe okutur. Sonra Fatih Medreselerinde fıkh, hadis, tefsir dersleri verir. Ama onun gönlünde sevenleri ile başbaşa olacağı bir tekke yatar. Üsküdar’da bir arazi alır ve gönlüne göre bir dergâh kurar. İstanbullular akın akın sohbetine koşar, himmetine kavuşurlar. Gel zaman, git zaman namı ötelere yayılır. Tam dört sultan (III. Murat, III. Mehmed, II. Osman ve IV. Murat Han) eşiğine gelir, diz çökerler yanıbaşına. Mübarek, o güçlü feraseti ile onlara gölge olur. Kâh tedbir gösterir, kâh hedef çizer. Ferhat Paşa ile birlikte İran seferine katılır, askeri zafere inandırır.

Gün gelir Hüdayi dergâhı Hakk aşıklarına yetmez olur. Mübarek derslerini Sultanahmed Camii’ne taşır. Ancak koca cami dahi dar gelir. I. Ahmed Han bir gece çok sıkınılıdır. Ruyasında Avusturya kralı ile güreşir, lâkin sırt üstü yere düşer. Görünüşte kabus gibi bir şeydir. Büyük bir telâşla rüyasını yazar ve Hüdayi dergahına yollar. Ancak Aziz Mahmud Hazretleri ulağı kapıda karşılar pusulayı okumadan cevabi mektubu sıkıştırır eline. Onun tabirine göre toprak “kuvvet” demektir. Sırtının yere değmesi arkalarında ki himmete işarettir. Hulasa zafer bizimdir. Nitekim zaman büyük veliyi haklı çıkarır. Osmanlı muzaffer olur.

ALTIN MI İSTİYORSUN, AL!
Aziz Mahmud Hazretlerine hanım olmak kolay değildir. Zira mübarek elindekini avucundakini dağıtır ve fukara gibi yaşar. Kadıncağız hamiledir ama karnını bile doyuramaz. Ev rutubetli ve soğuktur, dahası ne yemek yağı vardır, ne kandilin yağı. Bir gün kadının gırtlağına gelir. “Yetti gayri!” der, “sen tut Bursa Kadılığı gibi bir makamı bırak, malını mülkünü ona, buna dağıt. Sonra köleler gibi sürün. Bebeğimizi saracak çaputumuz bile yok. Yaptığın iş mi yani?” Aziz Mahmud Hüdayi sesini çıkarmaz, sadece mânâlı mânâlı güler. İşte tam o sıra kapı çalınır. Sarayağaları altın dolu torbaları eşiğe bırakırlar. “Sultanımız Efendimiz, ellerinizden öpüyorlar” derler, “Hadiseler aynen tabirinizdeki gibi gelişti. Lütfen, bunları kabul edin, sevindirin bizi!” Hanımı mahçup ve pişmandır. Eh, o altınlar da geldiği gibi gider tabii, anında bulur yerini. Üsküdar garibi bol semttir, fukara bol bol sebeblenir.

DALGALAR KUBBE KUBBE
Sultanahmet Camii’nin açılacağı gün cuma hutbesini okuma şerefi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerine verilir. Ancak o gün deniz kabına sığmaz, rüzgar kamçı kamçı dolanır. Dalgalar kubbe kubbe gelir, sahili döverler. Sular zeminde patlarlar gülle gibi. Ama Hüdayi Hazretleri fırtınaya aldırmaz, Sarayburnu’na doğru açılırlar. Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardısıra ilerler, adeta tünelden geçerler.

İşte bu ehline aşikar yol zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılır. Hoş, Üsküdarlı kayıkçıların tamamı ona intisaplıdır. Netameli havalarda “Ya Rabbi şeyhimin hatırına” der, sığınırlar Hüdayi yoluna. Sözkonusu geçit daima sakin, daima emindir.

İŞTE KERAMET
Hüdayi Hazretleri bir gün saraydadır. Feyzli bir sohbetin ardından namaz vakti girer. Mübarek taze bir abdest almaya niyetlenirler. Sultan Ahmet koşar ibrik getirir. Şehzadeler seccadeleri sererler. Valide Sultan kafes arkasında peşkir hazırlar. Kadıncağız kalbinden “Ah” der, “Ah mübareğin bir kerametini göreydim.” Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine malum olur. “Hayret!” buyururlar, “Bazıları hâlâ keramet görmek istiyor. Koca Halife-i rûy-i zemin bizim gibi bir garibe ibrik tutsunlar, muhterem anneleri peşkir hazırlasınlar. Bundan âlâ keramet mi olur.”

ÖLECEKLERİNİ BİLSİNLER
Birgün padişah, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinden dua ister. Mübarek ellerini açar “Ya Rabbi bizi sevenler, denizde boğulmasınlar, yaşlılıklarında muhtaç olmasınlar, imanlarını kurtararak ölsünler ve öleceklerini bilsinler!” diye dua eder.

Ahmed Han, ömrünün son günlerinde meçhul kimselere selam vermeye başlar. “Neler oluyor?” diye soranlara, “Hayret!” der, “Görmüyor musunuz? Sahabenin büyükleri ve Hülefa-i Raşidin yanımızdalar. Bana hazırlan diyorlar. Yarın Efendimize gidecekmişiz”.

Mübârek nice hazırlanır, onu bilemiyoruz. Ama bildiğimiz o ki ertesi gün kavuşur özlediklerine.

Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri Üsküdar’da kendi adını taşıyan dergâhın bahçesinde medfundur.

Hüdâyî dergahına ulaşmak için Üsküdar meydanından içeriye doğru biraz yürümek gerekir. Hakimiyet-i Milliye Caddesi üzerinde Yeni Valide Camii’ni geçtikten sonra biraz ilerde sağa doğru yokuş çıkan Tepsi Fırın Sokağı vardır. Merdivenli kaldırımdan yavaş yavaş çıkınca sağda üzeri tuğralı, açık yeşil-beyaz boyalı kapı görülür. Kapıdan girip birkaç basamağı çıkarken huzuru gönlünüzde hissetmeye başlarsınız. “Edeple gelen lütufla gider” sözüyle karşılar sizi Hüdâyî Hazretleri. Nasibi olan buradan aldığı edep dersini hayatının ilk rüknü yapar, aynı kapıdan çıktıktan sonra. Dergahın avlusunda bulunan kabir ehline Fatihalar gönderirken Hüdâyî Hazretleri’nin, Üsküdar’a hakim bu noktadan boğazı, Sarayburnu’nu, Haliç’i, Galata’yı hâlâ seyretmekte olduğu fark edilir. Türbeye girişte ikinci bir edep uyarısı gelir ziyaretçiye:

Bu meşhed, mecma-ı ervah-ı ecsad-ı Hüdâyî’dir;

Edeple gir azizim, türbe-i pak-i Hüdâyî’dir!”

Bir ziyaret makamı olan bu meşhed; aşk şehidinin medfun bulunduğu kıymetli bir mekan olarak, Allah’ın ahseni takvim üzere yarattığı beden ile ruhların bir araya toplandığı yerdir. Çünkü burası Hüdâyî Hazretleri’nin temiz ve mübarek türbesidir. O halde ey ziyarete gelen muhterem kişi, içeriye edeple gir!”

Hz.Allah Sefeatlerine nail eylesin . Amin.

Alinti

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, EVLİYALAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | 4 Yorum »

“Silsile” nedir, tasavvufta “silsile” neye denir?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 1, 2009

Silsile nedir, tasavvufta silsile neye denir?

"Silsile" nedir, tasavvufta "silsile" neye denir?

“Silsile” nedir, tasavvufta “silsile” neye denir?

Silsile”, kelime olarak zincir demektir. Tasavvufta lisânında tarîkat şeyhlerinin üstâz zinciri mânâsında kullanılır. Meselâ, Nakşibendî tarîkati Müceddidîn kolu silsilesi sırasıyla –tesbit edebildiğimiz doğum ve vefat tarihleriyle birlikte– şöyledir:

1. Hz. Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhü anh (?- H. 13/M. 634),

2. Selmân-ı Fârisî radıyallâhü anh (?- M. 656),

3. Hafîd-i Sıddîk-ı Ekber Kâsım radıyallâhü anh (H. 31/M. 653–H. 106/M. 721),

4. İmâm Ca‘fer-i Sâdık radıyallâhü anh (H. 83/M. 702–H. 148/M. 765),

5. Ebû Yezîd-i Tayfûri’l-Bestâmî kuddise sırruh (H. 188/M. 803–H. 261/M. 
874),

6. eş-Şeyh Ebû’l-Haseni’l-Harkânî kuddise sırruh (?–H. 425/M. 1034),

7. eş-Şeyh Muhammedü’l-Fârmedî kuddise sırruh (?–H. 478/M. 1085),

8. eş-Şeyh Yûsufü’l-Hemedânî kuddise sırruh (H. 440/M. 1048–H. 535/M. 1140),

9. Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî kuddise sırruh (?–H. 575/M. 1179),

10. Hâce Ârif Riyvegerî kuddise sırruh (?–H. 606/M. 1209), 

11. Hâce Muhammed İncîr-i Fagnevî kuddise sırruh (?–H. 715/M. 1315),

12. Hâce Alî Râmitenî kuddise sırruh (?–H. 721/M. 1328),

13. Hâce Muhammed Bâbâ Semâsî kuddise sırruh (?–H. 755/M. 1354),

14. Hâce Seyyid Emîr Kilâl kuddise sırruh (?–H. 772/M. 1370),

15. Hâce Muhammed Bahâüddîn Nakşibendî kuddise sırruh (H. 718/M. 
1318–H. 791/M. 1389),

16. Hâce Alâuddîn-i Attâr kuddise sırruh (?–H. 802/M. 1400),

17. Hâce Yâkûb-i Çerhî kuddise sırruh (?–H. 851/M. 1447),

18. Hâce Ubeydullâhi’l-Ahrâr kuddise sırruh (?–H. 895/M. 1490),

19. Hâce Muhammed Zâhid Bedahşî kuddise sırruh (?–H. 936/M. 1529),

20. Hâce Derviş Mehmed kuddise sırruh (?–H. 936/M. 1529),

21. Mevlânâ Muhammed Hâcegî Emkengî kuddise sırruh (H. 918/M. 1512-H. 
1008/M. 1599),

22. Hâce Muhammed Bâkibillâh kuddise sırruh (H. 971/M. 1563-H. 1012/M. 1603),

23. İmâm-ı Rabbânî Mücedid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî es-Serhendî kuddise sırruh (H. 971/M. 1563-H. 1034/M. 1624),

24. eş-Şeyh Muhammed Ma‘sûm kuddise sırruh (H. 1007/M. 1599-H. 1079/M. 1668),

25. eş-Şeyh Seyfeddîn Ârif kuddise sırruh (H. 1049/M. 1630-H. 1098/M. 1696),

26. eş-Şeyh Muhammed Nûru’l-Bedvânî kuddise sırruh (?-H. 1135/M. 1722),

27. eş-Şeyh Şemsüddîn Habîbullâh kuddise sırruh (H. 1111/M. 1699-H. 1195/M. 1781),

28. eş-Şeyh Abdullah Dehlevî kuddise sırruh (H. 1158/M. 1745-H. 1240/M. 1824),

29. eş-Şeyh Hâfız Saîd Sâhib kuddise sırruh (H. 918/M. 1512-H. 1008/M. 1599),

30. eş-Şeyh Habîbullâh Cân-ı Cânân kuddise sırruh (?),

31. eş-Şeyh Mazhar Îşân Cân-ı Cânân kuddise sırruh (?),

32. eş-Şeyh Salâhuddîn İbn Mevlânâ Sirâcüddîn kuddise sırruh (?),

33. eş-Şeyh Ebû’l-Fârûk Süleymân Hilmî Silistrevî kuddise sırruh (H. 1305/M. 1888-H. 1379/M. 1959).

Bu silsilede yer alan zâtlara,Silsile ricâli”, “Silsile-i zeheb (Altun silsile)” veya Silsile-i sâdât (seyyidler zinciri) denir.

Tarîkatta silsile son derece mühimdir. Silsilesini bilmeyen sâlik, nesebini bilmeyen kişi gibi addedilir.

Silsilelerden bahseden eserlere ve bunların isimleri bulunan levhalara silsilenâme denir.

Silsilede ismi geçen her mürşidin, bir önceki mürşidden fiilen terbiye görmesi, bir sonraki mürşidi fiilen irşâd etmesi şart değildir. Meselâ, Ca‘fer-i Sâdık (r.a.) Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) ile, Bâyezid hazretleri de Ebû’l-Haseni’l-Harkânî (k.s.) ile bizzat görüşmemişlerdir. Bâyezid hazretleri (v. H. 261), Ca‘fer-i Sâdık hazretlerinin (v. H. 148) vefâtından sonra dünyaya geldiklerinden dolayı, zâhiren silsilede bir kopukluk var gibidir. Ancak bu kopukluk, üveysîlikle ortadan kalkar ve mânevî bakımdan herhangi bir kesiklik bahis mevzuu olmaz. Zira Bâyezid hazretlerini, Ca‘fer-i Sâdık hazretlerinin rûhâniyetleri vefâtlarından sonra; Harkânî hazretlerini de kezâ Bâyezid hazretlerinin rûhâniyeti, irtihallerinden sonra terbiye etmiştir.

Hâce Muhammed Bahâüddîn Nakşibendî (k.s.) hazretleri ise, iki yoldan terbiye görmüştür. Bir yandan onu Emir Kilâl hazretleri fiilen terbiye etmiş, diğer yandan Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) hazretlerinin rûhâniyetinden (üveysî olarak) terbiye görmüştür. Kezâ, bu silsilenin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) hazretleri de, zincirin 32. halkası ve ma‘nen 9. büyük rütbesinini hâiz bulunan Salâhuddin ibn Mevlânâ Sirâcüddînden (k.s.) seyr u sülûklerini tamamladılar. Ancak kendilerine vâki tecelliyâtın büyüklüğünden dolayı, bizzat Salâhuddîn hazretleri tarafından, silsile-i zeheb’in 23. halkası bulunan, ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî es-Serhendînin (k.s.) rûhânî nisbetlerine teslim edildiler.

Hilâfetnâmelerde silsile ricâli tek tek ve sıra ile yazılır. Zikir meclislerinde, hürmet ve saygıya delâlet eden ünvanlarla zikredilen silsile ricâli vâsıtasıyla, Allah Teâlâdan bolca feyz geldiğine, hatta bunların rûhâniyetlerinin o meclislere katıldıklarına itikad edilir. Çünkü onlar için, aynı anda birçok yerde bulunmakta herhangi bir zorluk yoktur. (1)


DİPNOT

(1) Bursevî, İsmail Hakkı, Silsilenâme-i Celvetî, İstanbul, H. 1291; Harîrîzâde, Tibyânü’l-Vesâil, Zebîdî, el-İkdü’l-Cevher.

Halis ece : www.bilgicagi.net

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

VELİLER BAHÇESİ

Posted by Site - Yönetici Mart 14, 2009

Bu anlatımı Mersin’den bize gönderen kardeşimize sonsuz teşekkür ederiz.Bu anlatım Osmanlı yayınevinin eseridir.Bu anlatımı bize gönderen kardeşimize ve düzenlemesinde emegi geçen ben fakire bir dua edin lütfen.

 

VELİLER  BAHÇESİ

 

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, EVLİYALAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, NASİHAT, TASAVVUF, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | 2 Yorum »

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar


Her devirde olduğu gibi, bu devirde de
râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâm’da râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur… Fitnelerinden Allâh’a sığınırız.
* * *

İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ ÂLİMLERİN EN KÖTÜ OLANIDIR

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.”(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.

Dilerseniz onlara da bir göz atalım…
* * *

DÜNYADA RÂBITASIZ İNSAN YOKTUR

Meselâ deniliyor ki;

Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın me’mûrun bih olması gerekir… O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şer‘î birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şer‘iyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir… Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.”

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün…

Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur…

Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır…(3)

Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir…

Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir…

Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabb’inden yüz çevirir… Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur… Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar!

Fakat ne gariptir ki, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Ayrıca râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı def‘etme ve nûr-i İlâhî’yi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır…

Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanların Mevlâya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâh’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâh’ın Habîbi’ni ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhî’ye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Alinti : www.bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, NEFİS, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | 1 Yorum »

Râbıta nedir, ne değildir?

Posted by Site - Yönetici Nisan 9, 2008

Râbıta nedir, ne değildir?

Bu çalışmazımızda, râbıtanın lûgatte ve tasavvuf ıstılâhında ifade ettiği mânâlar, tarîkatlardaki yeri, mâhiyeti ve bunlara uygun bazı konular üzerinde duracağız.

1. KELİME OLARAK RÂBITA

Râbıta kelimesi, Arapça “rabt” mastarından ism-i fâil müfred müennestir. Cem‘îsi, revâbıt gelir. Lûgatte çeşitli mânâlarda kullanılmıştır. Şöyle ki:

1. İki şeyi birbirine bağlayan ip ve sâir bağ, bend: Bunu tutturacak bir râbıt lâzım, gibi.

2. Münâsebet, alâka: Akrabalık râbıtalarına ehemmiyet vermek; dostluk râbıtalarını kuvvetledirmek; râbıta-i muhabbet gibi. Yani kalbi, bir şeye muhabbetle-sevgiyle bağlamak ki, bu mânâda râbıta, isteyerek veya istemeyerek, her insanda mevcuttur. Ancak, kalbin bağlandığı şey; bazan güzel, bazan çirkin, bazan da mübahlardan herhangi bir şey olabilir. Çünkü bu, ya İlâhî emirdir; Hz. Allâh’ı, Resûlü’nü ve Allah dostlarını Allah için sevmek gibi… Ya da İlâhî bir nehiydir; haramlardan ve mekruhlardan hoşlanmak gibi… [Her ne kadar mekruhlar için ikâb (ceza) yoksa da, itâbı yani azarlanıp kınanmayı mûciptir.] Yahut da mubah olur; insanın eşini ve çocuğunu, fıtratında/tabiatında olan ve hiçbir zaman kendisinden ayrılmayan bir huyla sevmesi gibi.(1)

3. Mensûbiyet, intisap: Dervişin şeyhine olan râbıtası gibi.

4. Nizam, tertip, usûl, münâsebet. Meselâ:

Bu iş’te, bu adamda râbıta yoktur cümlesinde,

Milli şairimiz M. Akif”in,

“Çamlıbel sanki şehir: zâbıta yok, râbıta yok
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok
mısralarında,

Ahmed Cevdet Paşa”nın, Sonraları şark ve garpta büyük büyük vak‘alar zuhûra geldi; nice devlet ve milletlerin râbıtaları bozuldu ifâdelerinde olduğu gibi.

Binâenaleyh, “Râbıtasız adam”, “O adamın râbıtasızlığı mâlum demek; münâsebetsiz, ağırbaşlı olmayan, yol-yordam bilmeyen adam demektir. “Râbıtasız bir dâire”; nizamsız, tertipsiz bir dâire demektir. Râbıtalı söz”; tertipli, muntazam ve yerinde sarf edilmiş sözdür. Râbıtalı adam”; münâsebetli, kavli ve fiili yerli yerince olan, sözünü ve işini bilen adam, demektir.

Kezâ, Râbıtalı adam demek; Allah Teâlâ’nın, sabır-sebat-feyz ve ilhâmla kalbini kuvvetlendirdiği insan demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kehf ile alâkalı olarak, Biz de onların hidâyetini artırdık… Onların kalblerine râbıta verdik (ve böylece metin kıldık, kuvvetlendirdik)”(2) buyuruyor. Hz. Mûsâ’nın (a.s.) annesi hakkında da, Mûsâ’nın annesinin kalbi (üzüntü ve kederden) bomboş kalıverdi. Eğer biz, (va‘dimize) inananlardan olması için, kalbine râbıta vermemiş (bu vesîleyle pekiştirip kuvvetlendirmemiş) olsaydık, neredeyse iş meydana çıkacaktı”(3) buyuruluyor.

5.
İbâredeki cümleleri birbirine bağlaya edat: Bu iki cümle arasında râbıta ister, gibi.(4)

2. TASAVVUF ISTILÂHINDA RÂBITA

Tasavvufta râbıta, esas itibariyle Nakşibendî yolunun ıstılahlarındandır. Ancak diğer tarîkatlerde de lafız olarak değilse de mânâ olarak râbıta vardır.

Ehlüllâha göre râbıta; mürîdin, hâlis bir muhabbetle şeyhinin sûretini, istifâde ve istifâza mülâhazasıyla, hayal hazînesinde tasavvur etmesi… Şahsen görmemiş ise, ruhâniyetini tasavvur eylemesi(5) ve bu usûle riâyetle, kalben onun rûhâniyetinden istimdât etmesidir. Başka bir ifadeyle; dervişin şeyhine husûsi sûrette bağlanmasıdır. Yani mürîd, kendi kalbinden hilâfet sırrına mazhar olmuş üstâzının kalbine mânevî bir irtibat kurarak, onun kalbinden kendi kalbine feyz geldiğini tefekkür eder… Ve yine bu esnada devamlı olarak kalben, mürşidinin mübârek sûretini tasavvur eyler.

Yukarıdaki parağrafı biraz daha açacak olursak, mutasavvıflara göre râbıtayı şöyle de ifade edebiliriz:

Râbıta, mürîdin, kâmil ve mükemmil olan şeyhinin rûhâniyetinden feyz alacağına inanarak, onun sûretini (şekil ve şemâilini) zihninde tasavvur etmesidir. Yine râbıta; mürîdin şeyhini severek yâdetmesi (hatırlaması) ve sûretini zihninde canlandırmasıdır ki, buna râbıta-i muhabbet denir.
Mürîdin kalben şeyhi ile beraber olması ise, mânevî birlikteliktir, gönüllerin bir olması ve kaynaşmasıdır. Bu maiyet-i mâneviyeye (mânevî beraberliğe) de, râbıta-i kalbiye ismi verilir.

Mürîdin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır ki, buna fenâ fişşeyh tâbir edilir. Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın öncüsüdür. Sâlik, râbıta vesîlesiyle önce şeyhi ile, sonra da şeyhi vâsıtasıyla Allah (c.c.) ile irtibâtını kurmuş olur.(6)


3. TARÎKATLERDE RÂBITA USÛLÜNÜN TATBİKİ

Râbıta; turuk-ı aliyye tâbir edilen yüce tarîkatlerin tamâmında ve bâhusus –her hâl ve keyfiyeti Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sünen-i seniyyelerine ittibâ(7)dan ibâret olup, şerîattan hâriç, sünnetlerden fazla hiçbir usûl ve âdetleri bulunmayan– Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’de mühim bir rükündür.

Tatbik usûlüne gelince…

Bilindiği gibi kalb; sol memenin iki parmak aşağısında, üçüncü parmağın altında bulunan bir et parçasıdır. Yumurtaya ve çam kozalağına benzer. Sivri olan başı, sol kaburganın altına; kalın olan kısmı ise, içeriye doğru girmiştir. Buna sanevberî kalb denilir. Rûhânî kuvvete ise, hakîki kalb adı verilir. Sanevberî kalb, hakîki kalbe hücre ve yuva gibidir.

Mürid, kendisine ezâ ve cefâ vermeksizin tam ve kâmil bir edeple oturur… Başını ve vücudunu, azıcık kalbe meylettirir… Gözlerini kapar… Zira göz, kalbin rehberi, delîli ve kılavuzu demektir… Göz ne ile meşgul olursa, kalb de onunla meşgul olur. Bu itibarla havâss-ı zâhirin (duyu organlarının) boş ve hareketsiz olması lâzımdır. Vücudun hiçbir uzvu, kişinin kendi isteğiyle hareket etmeyecektir. Dudaklar birbirine bitişik, dil de damağa yapışık olur. İki kaşın arasındaki nefis de kalbe bağlanır. Yani mürid, bu hâl üzere kendini hazırlar; tam bir zevk ve şevk, kusursuz bir hürmet ve tâzimle şeyhinin huzûrunda bulunduğunu tasavvur ederek, onun kalbinden kendi kalbine nûrânî bir hatla feyz-i İlâhî’nin aktığını tahayyül eder. Müşahhas bir misâlle anlatmak gerekirse, mürid, mürşidinin kalbini Güneş gibi kabul edip, ondan mânevî cereyânı kendi kalbine çektiğini düşünebilir. Bunun en azı, bir çeyrek saattir; daha az olursa, tesiri de az olur.

Anlatılan bu minvâl ve miktar üzere râbıtaya devam edip, Allah’tan başka her şey unutulduktan sonra ise, kalbî zikre başlanır. Kalbî zikir sırasında bütün dikkat mânevî kalbe çevrilir. Maddî kalbin atışı, nefesin girip çıkması ile hiç alâkadar olmadan, mânevî kalbimizdeki hakîkat-ı câima-i kalbiye makamında verilen adet ne kadar ise o miktar “Allah-Allah-Allah” diyerek zikre başlanır. Zikir ânında, bu ismin sâhibinden başka hiçbir şey düşünülmez. Şayet akla başka düşünceler gelecek olursa, zikir bırakılıp istiğfâr getirilerek üç-dört dakika râbıta yapılır ve zikre öyle devam edilir. Zikir ânında da, râbıtada olduğu gibi, dil damağa yapışık olarak tutulur. Verilen adet tamamlandıktan sonra da, yapılan bu zikir, usûlünce hediye edilir.

Halis Ece : Bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 2 Yorum »

Tasavvufta İrşad ve Mürşid

Posted by Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Tasavvufta İrşad ve Mürşid


İrşad”, doğru yolu göstermek, öğretmek mânâlarına gelmektedir.
Bu mefhûmun kökü, sapıklığın zıddı olan rüşd kelimesidir. Rüşd’ün mânâsı ise, doğru yolu bulup girmek demektir. Bu yol maddî de olabilir, mânevî de…

Tasavvuf ıstılâhında ise irşad, doğru yola sevketmek veya yönlendirmek mânâsını ihtivâ eder. Bu bir nevi kılavuzluktur ki; bunlar, başta Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, Benim ümmetimin âlimleri, peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerifinin sırrına mazhar olmuş, irşâda ehil ve salâhiyettar olan onun vârisleridir; yani mürşidân-ı kirâmdır.

Onlar, hem kâmil hem de mükemmil olan hakîkat âlimleridir. Zira sadece kâmil olmak (kendisinin olgunlaşıp mükemmel olması) yetmez; mükemmil de olması lâzımdır ki başkalarını tekemmül ettirebilsin, kemâle erdirip mükemmelleştirebilsin.

MÜRŞİD NASIL OLMALI?

Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye’nin 12. halkasını teşkil eden Hâce Ali Râmitenî (k.s.) hazretlerinden:

“Mürşid, aynen kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş yetiştiricisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki, ona fazla yem yüklemesin. [Zira yemin azı faydalı olmadığı gibi, fazlası da zararlıdır.] Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kabiliyeti nisbetinde, zikir telkîn eder [ezbere değil].
“Kezâ, insanları Hakk’a dâvet eden kimse, vahşî hayvan terbiyecisi gibi sabırlı ve tecrübeli olmalıdır. Vahşî hayvan terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu, istidâdını bilip ona göre davranırsa, Hak yolunun dâvetçisi de öyle olmalıdır.”

MÜRŞİDDE OLMASI GEREKEN ON İKİ HASLET

Abdülkadir el-Cîlî (k.s.) dedi ki:

“Bir mürşid kendisinde on iki hasleti bulundurmadıkça nihâyet(1) seccadesine oturup inâyet(2) kılıcını kuşanamaz.

“Bunlardan iki haslet Allah Teâlâ’dan, iki haslet Resûlüllah’tan (s.a.v.), iki haslet Hz. Ebû Bekir’den, iki haslet, Hz. Ömer’den, iki haslet Hz. Osman’dan, iki haslet de Hz. Ali’dendir (r. anhüm).

Hz. Allah’tan olan hasletler, Settâr (ayıpları ziyadesiyle örtücü) ve Gaffâr (günahları ziyadesiyle bağışlayıcı) sıfatlarıdır.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den olan vasıflar, Şefîk (çok şefkatli) ve Refîk (ona her hususta çokça yardımcı olmak) vasıflarıdır.
Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) vasıflar, sâdık (özde ve sözde doğruluk) ve mütesaddık (tasadduk eden, bolca sadaka verme) vasıflarıdır.
Hz. Ömer’den (r.a.) olan vasıflar, çokça iyiliği emredip kötülükten nehyetme vasıflarıdır.
Hz. Osman’den (r.a.) olan sıfatlar, misâfirperverlik ve geceleri insanlar uykuda iken namaz kılmak vasıflarıdır.
Hz. Ali’den (r.a.) olması gereken vasıflar ise, âlim ve cesur olma vasıflarıdır.

İşte böyle bir zât, nefsini ve hakikat yolcularını terbiye etmesini bilir.(3)
***
Kısacası her şeyin olduğu gibi, insanları manevî bakımdan irşad edebilme selahiyetinin de şartları var. Öyle akşamdan sabaha şeyh olaçıkagelmek yok. “Her çalı dibinde bir mürşid” olmaz. Olursa kıymeti-değeri kalmaz.


Bu gibiler için Bağdatlı Rûhi ne güzel söylemiş:

Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der.

Halis Ece : bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 5 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers