GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘SULEYMAN HiLMi TUNAHAN’ Kategorisi için Arşiv

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Kronolojisi

Posted by Site - Yönetici Nisan 9, 2012

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Kronolojisi

 

Tarih (Miladi/Rumi)

1888/1304 Süleyman Efendi (k.s.), Silistre’nin Hezargrad kasabasının Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldi.

1902/1318 Silistre Rüşdiye Mektebi’ni bitirdi.

1907/1323 Tahsiline devam etmek üzere İstanbul’a geldi.

1913 Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icazet aldı.

1914/1330 Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri Kısm-ı Âli (Sahn) Medresesi’ne girdi. Doğrudan üçüncü sınıftan başladı.

1916/1332 Medresetü’l-Mütehassısîn’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne kaydoldu.

1918/1334 İstanbul Müderrisliği Ruûsu verildi.

1919/1335 Süleymaniye Medresesi’nin Tefsir-Hadis şubesinden mezun oldu.

1926 Doğduğu yer olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1928 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Bilfiil irşad vazifesine başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında 3 gün geçirdi.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında 8 gün tutuldu.

1949 Kur’an Kursu açılmasına, sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girdi.

1951 Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındılar. Çamlıca’da, bir iş adamının eski köşkünün birinci katında ilk Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar Müftülüğü’ne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezayir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize dua edelim” dediği için, karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hadisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında iken 59 gün hapsedildi. Yargılandı, beraat etti.

1959 (16 Eylül Çarşamba) İstanbul Kısıklı’daki, Hane-i Saadetlerinde 72 yaşında oldukları halde dâr-ı bekâya irtihâl eylediler.

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ’NİN KAYDA ALINAN TEK VA’AZ’I !…

Posted by Site - Yönetici Şubat 28, 2012

SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ’NİN KAYDA ALINAN TEK VA’AZ’I!…

Bilindiği gibi, 03 Mart 1924 tarihinde, Osmanlı Medrese’leri kapatıldığında, Sahib-i Zamân, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri, Osmanlı Medrese’lerinin Âlî kısmında, Tefsir ve Hadis Mütahassisi idi. (Yâni, Tefsir ve Hadis Profesörü) Medreseler kapatıldığında, kendisine diğer Medrese-i Kudât me’zunu arkadaşları gibi, hâkimlik, müddeiumumilik, Mahkeme-i Temyîz’de (günümüzde karşılığı Yargıtay’dır) azalık, dâire başkanlığı, Şûrây-i Devlette (günümüzde karşılığı Danıştay’dır) azalık, dâire başkanlığı, Şûrây-i Devlet Başkanlığı, Noter’lik ve serbest avukatlık teklif edilmişti.

Arkadaşlarından ba’zıları koşa koşa, kendilerine teklif edilen bu hukûkî ve idârî makamları ve mansıpları kabul ettiler.
İstanbul’da, sayıları 500 kadar Medrese Müderrisi, dersiâm bulunuyordu ve bunların ekserisi, Müderris’ler, dersiâm’lar cemiyetine aza idiler.
Medrese’lerin kapatılmasını ta’kiben, Süleyman Efendi Hazretleri ve birkaç arkadaşı Müderris’ler Cemiyetini toplantıya da’vet ettiler. Toplantıda, “Devletimiz yeni kurulmuştur, yeni dönemde bizlere maaş ödeyecek bütçesi olmayabilir, bizler herhangi bir ücret talep etmeksizin, fahrî olarak, hiç değilse, Medrese’lerden me’zun olmasına bir-iki sene kalmış olanları okutmaya devam edelim, hiç değilse onların me’zun olmalarını ve Anadolu’nun muhtelif yerlerdeki kadrolara ta’yin edilmelerini te’min edelim,” teklifinde bulunmuşlar. “Eğer, bu istikâmette bir karar alınacaksa, bir telgraf ile bu talebin merkezi Hükûmete bildirilmesi ve cevabının beklenilmesini” teklif ettiler. Bu da’vete, 500’den fazla müderris’ten pek azı katılmış, katılanların da ekserisi, “Israrlı olmayalım, bu bir devrimdir, âkibetimizin ne olacağı belli değildir, isteyenler, devletin teklif ettiği vazifeleri kabul edebilirler, dileyenler de bir müddet vasat aydınlanıncaya kadar köşemize çekilelim.” tarzında görüş bildirmişlerdi.

Buna rağmen, Süleyman Efendi Hazretleri ve az sayıdaki arkadaşı bir telgraf ile taleplerini Ankara’ya, Merkezi Hükûmete bildirirler.
Kendilerine 24 saat zarfında, “Acil” kaydıyla, Ankara-İstanbul arasındaki karakollar vasıtasıyla, (Karakoldan-karakola ulak’lar vasıtasıyla) cevap, İstanbul’a, Müderrisler Cemiyeti’ne ulaştırılmıştır.

Ankara’dan husûsî ulakla ve âcilen gönderilen cevâbî yazıda, “Medrese’ler tamamen kapatılmıştır, eğitim ve öğretim bütünüyle maarif nezâretine tevdî edilmiştir. Aksine davranış, şiddetle cezayı mültezimdir,” denilmişti.
Bu cevap karşısında, daha önce Süleyman Efendi Hazretleri’nin yanında yer alan müderrisler de “Biz söylemiştik, zaman çok kötü artık bizler de diğer arkadaşlarımız gibi, ya devletin bize teklif ettiği hukûkî ve idârî vazifelerden birisini kabul edeceğiz, ya da memleketlerimize, kasaba ve köylerimize döneceğiz. Bizim kusurumuza bakma sen Silistreli!” diyerek çark etmişlerdi.

Devlette, hukûkî ve idârî vazife alanların dışında kalan ve ekserisi, memleketlerine dönen dersiâm’lara, Devlette herhangi bir vazife kabul etmeseler de, bütün dersiâm’lara “Dersiâm’lık Maaşı” bağlandı ve kendilerine bulundukları yerlerin müftülerine haber vermek şartıyla va’az etme yetkisi verildi.
Anadolu’nun muhtelif yerlerindeki tesbitlerimize göre, dersiamlık unvanına sahip olanlar’dan, devlette herhangi bir vazife almayanlardan ba’zıları, memleketlerine döndüklerinde, ellerindeki kitaplarını toprağa gömmüşler, ilçelerinde ve kasabalarında cemaate va’az etmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar, halk’tan birisi olarak ömürlerini tamamlamışlardı.

Süleyman Efendi Hazretleri, 1924’den i’tibâren İstanbul’da, İstanbul Müftülüğü’nün bilgisi dahilinde, başta İstanbul’un, Ayasofya, Sultanahmed, Beyazıd, Süleymaniye, Fatih ve Yenicami gibi “Selâtîn” (Sultan’ların kendi nâm ve hesabına şahsî servetleriyle yaptırdıkları cami’ler) Camiî’lerinde Dâr-ı Bekâ’ya intihâl buyurdukları, 16 Eylül 1959 tarihine kadar va’azetmişlerdir. Filhakîka, Tek Parti, Mütegallibe, Ceberûtî devrinde zaman zaman korkmadan, çekinmeden hakîkatleri haykırdığı için, va’azetmesi engellenmiş, Diyânet İşleri Reisliğine, İstanbul Müftülüğü’ne baskı yapılarak va’az etmesi engellenmiştir.
1943 yılında Dahiliye Vekâletinin Diyânet İşleri Başkanlığı’na yazdığı bir yazı ile va’az vesikası geri alınır, İstanbul camilerinde va’az etmesi yasaklanır.
1938-1946 yılları arası Tek Parti Mütegallibe’nin Türkiye’de tam saha pres faşizmi uyguladığı yıllardır. 1950’lere girilirken, 1946 seçimleri bir nev’i ışık kulesiydi. Demokrasi adına, çok ayıplı, hileli bir seçim olmasına rağmen, bu seçimde mebus intihap olunan, Merhum Prof.Dr. Tahsin Banguoğlu ve arkadaşları, hükûmette yer aldılar. Okullar’da din derslerini, İmam-Hatip okullarının açılmasını, Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlâhiyat Fakültesi kurulmasını gündeme aldılar. Kısmî bir ferahlama oldu.

Bunun üzerine 14.04.1948 tarihli bir dilekçe ile yeniden va’az edebilmek için Diyânet İşleri Reisliği’ne müracaat etti. “Mütehassisîn Medresesinden me’zun dersiâm, ayrıca Medresetü’l-Kuzattan da me’zun bulunmaktayım. Kânûnen, Kayd-ı Hayat şartıyla aldığım dersiâm maaş’ı benim tabii vâiz olduğumun en kat’î delilidir.

Dersiâmlar memleketin tabiî vâizleri olup, hiç bir kayd ve şarta tâbi olmaksızın camilerde va’az edebilecekleri muhakkaktır.
Bir müddetten beri bu tabiî vazifemi yapamıyordum. Bugün yapmak istiyorum. İstanbul camilerinden hangisinde ve hangi saatte ifây-ı vazife edebileceğimin ta’yini için İstanbul Müftülüğü’ne emir verilmesini diler saygılarımı sunarım.”
Efendi Hazretleri’nin bu dilekçesine Diyânet İşleri Reisliği 11.06.1948 tarih ve 123/2784 numara ile şöyle cevap verir:
Süleyman Hilmi Tunahan,
İstanbul Şehzâdebaşı Karakol arkası Selimpaşa Yokuşu…
14.04.1948 günlü dilekçenize cevaptır;
Vâizlik hakkındaki dileğinizin yerine getirilemeyeceği beyan olunur.
24 Mart 1950 yılında, kadîm bir CHP’li, Fatih Kızılaycı’larından, Süleyman Nami Çaldan, devrin CHP, Tek Parti Müttegalibe’nin Başbakanı’na bir mektup yazarak, Süleyman Efendi Hazret’lerine yeniden va’az etme izni verilmesini talep etmektedir.
Süleyman Nami Çaldan bu mektubunda; “Sayın Büyüğüm, halk üzerinde oldukça te’sirleri görülen İstanbul vâiz’lerinin bu işte bizlere faydalı olacakları kanaatiyle ve muhitin eskisi olmam, yaşımın da ilerlemiş bulunması bu vâizlerle dostluk derecemi daha esaslı bir duruma sokmuştur. Her fırsatta kendilerine yaptığım ikazlar, partimiz lehine iyi neticeler vermektedir. Yalnız Fatih Mıntıkasının, halk tarafından çok sevilen, Dersiamlarından Süleyman Efendi’nin üç sene evvel İstanbul Polis Müdürü bulunan Zeki ile aralarınan açık olması yüzünden elindeki va’az vesikası alınmış olduğundan o zamandan beri va’az edememektedir.
Süleyman Nami Çaldan’ın bu mektubu Başbakanlık tarafından Diyânet İşleri Başkanlığı’na havale edilmiş, bunun üzerine Diyânet İşleri Başkanlığı Süleyman Nami Çaldan’a şöyle bir mektup yazmıştır. (Resmî Yazı)
Sayın Süleyman Nami Çaldan,
Sayın Başbakan’ımıza yazdığınız mektup üzerine Süleyman Hilmi Tunahan’ın va’az etmesinde Başkanlığımızca bir engeli görülmediğinden bahisle işin ilgililere tebliği hakkında İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazılmıştı. Bu kerre aldığımız karşılıkta adı geçenin son durumunun İstanbul Valiliği’nden sorulduğu ve gelecek cevaba göre işlem yapılacağı bildirilmektedir. Valilikle hemen temas edilerek müsâid bir cevap yazdıracak olursanız va’az’a çıkması sağlanacaktır.
Tek Parti Mütegallibe, Ceberût devrinin özelliğine dikkat! Diyânet İşleri Başkanlığı, esâsen, Dersiâm olması i’tibâriyle zâten va’az etme yetkisine sahip bir zat hakkında, Kadîm bir CHP’liden, İstanbul Kızılay’ı mensubu bir zattan, bu mübârek zât hakkında müsbet bir cevap verilsin,” diye resmen tavasutta bulunmasını rica ediyor.

Ne var ki, kadîm CHP’li, Fatih’li Kızılay’cı vatandaşın çabaları da yetmedi, Süleyman Efendi Hazretleri’ne Tek Parti Mütegallibe ve Ceberûtî idare devrinde İstanbul’da va’az etme izni çıkmadı.
Diyânet İşleri Başkanlığı’nın, müsbet görüşünü Dahiliye Vekâletine bildirmesine rağmen, izin verilmemiş, Diyânet İşleri Reisliği durumu, İstanbul Müftülüğü’ne şöyle bildirmiştir:
Diyânet İşleri Reisliği 24.05.1950 A 123/04785
İstanbul Müftülüğüne,
Dersiâm Süleyman Hilmi Tunahan’ın vâiz’lik yapmasının mahzurlu olduğu, İstanbul Vâliliği ifadesine atfen İçişleri Bakanlığı’ndan bildirilmiştir. Keyfiyetin adı geçene tebliği beyan olunur.”
Efendi Hazretleri’ne, İstanbul camilerinde va’az etme izni ancak, Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden dört ay sonra verilebilmiştir.
Diyânet İşleri Başkanlığı, 09 Eylül 1950 tarih ve A 123/11233…
İstanbul Müftülüğü’ne,
Başkanlığın 24.05.1950 gün ve 4785 sayılı yazımıza ektir.
Dersiâm Süleyman Hilmi Tunahan’ın vâki müracaatı üzerine durumun incelenerek va’az vesikasının verilmesinde sakınca görülmediği İçişleri Bakanlığı’nın 01.09.1950 gün ve Emniyet Genel Müdürlüğü Ş.14580 sayılı yazılarıyla bildirilmiştir.
Keyfiyetin adı geçene tebliğiyle va’az vesikasının verilmesi beyân olunur.”
Ve! Bu tarihten i’tibâren Dâr-ı Bekâ’ya irtihaline kadar, Efendi Hazret’leri İstanbul’un camilerinde va’az etmiştir.

Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri’nin, İrtihal-i Dâr-ı Bekâ eyledikleri, Tasarruf-u Hakîkiye geçtikleri yıl olan 1959 yılında, İstanbul’da, Yeni Camiî Şerifindeki va’az’larının bir bölümü ve va’az akabindeki du’aları kayda alınmıştır.
Hayfâ ki, 1940’lı, 1950’li yıllarda, henüz teknik ve teknoloji günümüzde olduğu gibi inkişâf etmemişti. Ses ve görüntü kaydedebilen cihazlar olmadığı gibi, yalnız ses kaydı yapılabilen cihazlar da henüz üretilmiyor, ya da dünyada üretilse bile memleketimizde bulunmuyordu.
Ancak 1950’li yılların sonlarına doğru, Süleyman Efendi Hazretleri’nin sadık bağlılarından birisi böyle bir cihaz te’min etmiş ve bu cihazı ile Efendi Hazretleri’nin va’az’ının bir bölümünü ve du’a’larını kayda alarak İmam-ı Rabbânî Evladına emsalsiz bir hediye bırakmıştır.
Efendi Hazretleri’nin kayda alınan bu tek va’az’ının tape edilebilen kısmını aynen veriyorum:
Şimdi biraz evvelinde gözlerim şey oldu, şimdi düzeldi amma, ben de göz yoruldu mu, kusura bakmayın!
Yalnız iki şey hediye vereyim,
Dikkat! Evinizden çıktığınız zaman,
Unutmayın! Çok rica ederim! ‘Lâilâhe illallah ilah’ dua’sını oku! (Bu dua’nın tamamı, “Lâilâhe illallah-u Vahdehû Lâşerike leh, Lehü’l-Mülkü ve velehü’l-Hamdü, Yuhyî ve Yümît vehüve Hayyün lâ Yemûtü Biyedihi’l-Hayr vehüve alâ Külli şey’in Kadîr”)
Buhârî Şeref’te, Müslim-i Şerif’te, bütün muhaddisler hepsi hayran kalıyorlar bunu…
Elfe Elfe hasenât,
Elfe Elfe Seyyiât,
Elfe Elfe derecât
Elfe Elfe’nin Türkçe tercümesi;
Milyon demek.
Milyonlarca sevap,
Milyonlarca derece,
Milyonlarca hasenât.
Acaba bunu Resûlüllah niçin böyle söyledi diye herkes bütün müfessirler, yâni hadis müfessirleri, hayran olmuşlar, nihâyet şuuruna kâil olmuşlar. Bunu evinden çıktığı zaman okumak, insanları çarşuyu pazarda dikkat et! Çarşuyu pazarda çok fecî ve fena halleri müşahede edecek…
En azim şefaatlerden bir şefaat…
Çocuğunuza çoluğunuza öğretiniz efendiler… Deyiniz ki, bunu bunu okuyunuz. Tekrar oku.
O günkü akşam evine dönünceye kadar olan, kazandıklarından, ellerinden, ayaklarından kazandıklarının hepsini Allah-u Celâl affedeceğini beyan buyuruyor. Öyleyse buna dikkat etmek hepimiz için lâzımdır.
İkincisi… Maalesef Resûlüllah Efendimizin hadisinden amel etmedikleri için insanlar birçok hastalıklara mübtelâ oluyorlar.
Meselâ, insan gerek küçük zarûretini def etmek için gerek büyük zarûretini def etmekten çıktıktan sonra…
Helâdan çıktıktan sonra okuncak du’a
Oku
Bunu okumak,
Bunu okumazsan,
Yarın Efendim başlar…
Prostat oldu,
Şu oldu, bu oldu…
Bunların hepsinin sebebi; Resûlüllah Efendimizin haber verdiğini, bunu okumuyorlar, kardeşlerim çok rica ederim zarûretinden çıktığın zaman…
Du’a’yı oku, bunu birbirinizden yazınız, ezberleyiniz, bir daha tekrar oku..
Prostat da görmezsin, şu derdi de görmezsin bu derdi de görmezsin.
Canın yanar, yâhu Allah’a bir hamdet. Neden bu? Acaba niçin?
Cenab-ı Hakk, şu vücuda 384 tane 85 değil, 83 değil, melâike, bunların iki tanesi def’i zarûretin için, iki tanesini tahsis etmiş, bunlar tenezzülen bunu kabul ettikleri için. Dikkat et! Tenezzülen bunu kabul ettiği için, en yüksek rütbe vermiş Hazret-i Allah…
Ben Can sever doktora bunu söyledikten sonra, kalktı böyle;
Amanın! Ne esrarı ilâhî… Bu Resûlüllah’ın hadisi diye…
Ben bunun için bir kitap yazacağım.” dedi.
Dinle hekimi! Bir daha söylüyorum. En yüksek, en büyük rütbe melâikesi, bizim zarûretimizin def’i için me’mur olduklarından dolayı, Hazret-i Allah onlara en büyük rütbe vermiş..
Zaruretin def’i için Allah’a şükretsek, hamdetsek, lâzım mı değil mi söyleyin bana?
Tekrar oku.
Yâ Rebbelâlemîn! Bunları okuyamasalar da şu derste oturdukları için, bu okunanları onların defterine yaz da, ilhak eyle Yâ Rabbî!.
Bu şereften onları mahrum eyleme Ya Rabbî!
Cümlemizi afiyette, cümlenizi sıhhate dâim eylesin Cenab-ı Hakk…
(Zarûretini, def’i hâcetini bitirip helâ’dan çıktıktan sonra okunması gereken du’a kısaca şudur: “Elhamdülillâhillezî Ezhebe Anni’l-Ezâ ve Afânî Min Zâlik”, (Hamd, O, Allah’a mahsustur ki, benden ezayı giderdi ve beni o eziyet veren şeyden kurtardı…)

Efendi Hazretleri’nin bu ma’na ve hikmet dolu va’az’ını kayda alan zât, Tensib-i İlâhî ile 1940’lı yıllarda, Nasib-i Ezelî’si ile Asr’ın Müceddidi’ne intisap etme şerefine nâil olan, Bartınlı Merhûm Lütfullah Kocabaş’tır. Merhûm Lütfullah Kocabaş, Bartın eşrafından olup, Bolu, Zonguldak, Kastamonu, daha sonraki yıllarda il yapılan, Bartın ve Karabük illerine, Batı Karadeniz’e ilk gramafonu, ilk telefon cihazını, ilk radyoyu, ilk teybi getiren adamdır. 1950’li yıllarda, Müceddid, İstanbul’un Anadolu yakasına geçmesinden sonra, Konyalı’nın Tayyar Bey’in, köşklerinde Küçükçamlıca, Çilehâne’de, Bulgurlu Köyü civarında, Kırklar olarak adlandırılan küçük köy evlerinde talebe okuturken, onların iaşe ve ibâte’lerine, en fazla yardım edenlerden birisi de Merhûm Lütfullah Kocabaş idi. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden İstanbul’a gelen kamyon ve otobüsler, İzmit’ten itibâren günümüzdeki E-6 yolunu, TEM otoyolunu ta’kiben, Mollâ Fenârî’yi ta’kiben, Samandıra, Sarıgazî, Dudullu, Ümraniye ve Bulgurlu köylerini geçerek, Kısıklı’dan Bağlarbaşı üzerinden Üsküdar’a inerlerdi. Üsküdar’dan feribotlarla ancak Kabataş’a geçebilirlerdi. Bartın’dan, Zonguldak’tan gelen kamyonlar ve otobüsler Kısıklı’da dururlar, Lütfullah Kocabaş’ın gönderdiği erzağı, kovalar dolusu yoğurt, peynir, kuru gıda ve başkalarını indirirdiler…

Lütfullah Kocabaş, Süleyman Efendi Hazretleri’ne, Vâlide Sultan’a, Sultan Ablalarımıza, Kemâl ve Kâmil Beyağabey’lerimize çok yakın birisiydi. 1953 yılında, Feriha Ferhan Sultan ile Merhûm Hüseyin Kamil Denizolgun Beyağabeyimizin nişan ve düğünlerini organize edenlerden birisiydi.
Bu yakınlık sebebiyle Müceddid’in irtihali sırasında da İstanbul’daydı. Süleyman Efendi Hazretleri’nin yıllar boyu kullandığı Asa’sının ve tesbihinin, teberrüken kendisine verilmesini istedi. Aile de anlayışla karşıladı ve mukaddes birer emânet olarak ölünceye kadar Bartın’daki evinde muhafaza etti. Vefatından sonra, Merhûme refikaları Fatma Hanım aynı titizlikle bu emânetlere sahip çıktı. Fakat, Merhûme Fatma Hanımın da irtihalinden sonra, bu emânetlerin kime intikal ettiği, kimde muhafaza edildiği hususunda maalesef herhangi bir malumata sâhip değiliz.

Bir vesiyle ile Bartın’a gittiğimizde, Bartın Mezarlığı’nda medfûn bulunan Lütfullah Ağabey ve Merhume Refikası, Fatma Anne’nin kabirlerini ziyaret ettik. Bartın’da bulunan damatlarına, torunlarına sorduk, maalesef doyurucu bir cevap alamadık. Zonguldak’ta ikâmet eden, Zonguldak eski Milletvekillerinden, Turgut Özal döneminin Anavatan Partisi Milletvekili, Pertev Aşçıoğlu’nun eşi de olan en büyük ablalarında olabileceğini söylediler.
Lütfullah Kocabaş’ın ailesine, vârislerine bıraktığı dünyalık malların yanında, ma’nevî değeri çok yüksek bu emânetleri, yâdigar’ları muhafaza etmeleri icabetmez miydi?!…

Kaynak : Mustafa AKKOCA  – Önce vatan gazetesi yazarı

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | Etiketler: | 2 Yorum »

Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Posted by Site - Yönetici Şubat 23, 2012

Resimdekiler : Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hz. Evlatlari ve torunlari, Sag üstte ise Mirza Abdurrahim Ef. (Tesbihci Baba)

Süleyman Hilmi Tunahan K.S Hazretlerinin Üstazı; Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri

Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin dokuzuncu büyük rütbesi ve otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.

Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

- Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbulda kaldılar.

Bu arada Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine; henüz okul sıralarında bulunan, ileriki günlerde zuhur edecek, İslama büyük zararlar verecek Deccal’i ve İslam-ı yeniden ihya edecek Mehdi (A.S) ‘ı gösterir.

Sultan Abdülhamid Han bu sırrı bildiğinden, ileride kendisini tahtan indirdikleri zaman “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.

20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenabı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammedin, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurdur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.

- Bu zat kimdir, diye sorunca kendilerine:

- “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar, “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:

-”Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.

Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbni Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.” Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?

Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı! (Uludağ) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba (tabi olacağım)‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.

.

Selahaddin Ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s) aziz hazretleri..(Hatim yaptirirken)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | 2 Yorum »

İhsan Kayseri’den çarpıcı bir dosya

Posted by Site - Yönetici Ocak 24, 2012

İhsan Kayseri’den çarpıcı bir dosya

Gazeteci-Yazar ihsan Kayseri Memleket Dergi’de Süleyman Hilmi Tunahan’la ilgili çarpıcı bilgiler verdi. İşte çok konuşulacak o yazı…

Hazreti Mevlana: Beni ziyaret ettirmek üzere hazır ol: Merhum babam Yusuf Kayseri’nin sevgili dostlarından birisi de Düzceli İbrahim Hoca’dır. Hafız İbrahim Dinç “Düzceli” olduğu için, “Düzceli İbrahim Hoca” diye anılmıştır. Soyadını çok kişi de bilmez, “Düzceli İbrahim Hoca” dediğiniz zaman herkes bilir ve hatırlar. İbrahim Dinç Hocaefendi, Düzce’nin Cele Köyünde dünyaya gelmiştir. İstanbul’da Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretlerinde uzun yıllar dini eğitim almış, hafız olduktan sonra Efendi Hazretleri tarafından Konya’ya görevli olarak 1951 yılında gönderilmiştir. O yıllardan beri de Konya’da görev yapmıştır. Topraklık Yakutlu Camiinde görevde bulunmuş ve hocası Süleyman Hilmi Tunahan’ın izinden giderek hafız yetiştirmiş, kendisini bu yola adamıştır.

Geçtiğimiz günlerde, Rampalı Çarşı’da sahaflık yapan, Doğan Kitabevi’nin sahibi Muammer Doğan’ın işyerinde karşılaştık. İbrahim Dinç Hocaefendi’nin elini öptüm, o da benim gözlerimden öptü, karşılıklı oturduk, birbirimize bakarak gözlerimizden yaşlar geldiğini fark ettim. Bir zaman sonra o sessiz havada Muammer Doğan’ın güzel sesi ile kendime geldim. “Niçin gözlerinizden yaşlar akıyor?” dedi. İbrahim Dinç Hocaefendi, “İhsan bey kardeşime bakıyorum, babası Yusuf ağabey gözlerimin önüne geliyor, onun için gözlerimden yaş gelmiştir” cevabını verdi. Muammer Doğan bu kez bana yöneldi. Bakışlarından soru sorduğunu anlayarak şu cevabı verdim;
İbrahim Hocama baktım, babamı gördüm yüzünde, bu gözler uzun yıllar babamı görmüş bir göz olduğu için, benim gözlerimden de bu yaş, bu yüzden aktı” dedim…

Düzceli İbrahim Hocaefendi’yi ben Konya’ya geldiği günlerden beri tanırım. Fakat bu kadar sohbetinde bulunmuşum, bu kadar arkasında namaz kılmışım ama o günkü tadı yaşadığımı hatırlamıyorum. Rampalı Çarşı’daki Muammer Doğan’ın sahaf dükkanının tadı bambaşka idi.

Habercilik yaptığım yıllarda böyle konulara girip insanların hatıraları, başından geçmiş ilginç olayları sormak yerine, günlük haberlerle ilgilendiğimiz için ancak haber peşinde koşar dururduk. Varsa, yoksa haber. Nerede haber, orada biz… Şimdi ise öyle değil, haberciliği bir kenara bıraktık, insanların hatıralarıyla ilgileniyor; Konya kültürüne hizmet edenleri anlamak için gayret gösteriyoruz.

Düzceli İbrahim Hocaefendi’ye sordum; “Başınızdan geçen ilginç bir olay var mı?” diye. İyi ki de sormuşum, bakın İbrahim Dinç Hocaefendi bize çok ilginç bir olay anlattı.

Konya’da 1951’den beri dini hizmetlerde çalışan ve halen Topraklık Yakutlu Cami imam Hatibi bulunan İbrahim Dinç, üstazı Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’nin Konya’yı ziyaretlerini şöyle anlatıyor: Üstazım Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri (K.S.) 1957 yılında davetimiz üzerine Konya’ya, Beypazarılı Hacı Baha Bey ile birlikte teşrif buyurdular. Merhum H. İbrahim Gedik Bey’in evinde iki gece misafir kaldılar. Bir akşam kalabalık bir cemaat toplandı, uzun süren pek feyizli bir sohbette bulundular.

İki gün, H. İbrahim Gedik Bey’in evinde kalan Efendi Hazretleri (K.S.) üçüncü gün bu acize hitaben “Evladım İbrahim, bu akşam sizde misafir kalacağız” deyip, Kadılar Sokak’taki fakirhaneye şeref verdiler. Evimizin yakınındaki kira ile tuttuğumuz binadaki kursumuzda sabah namazını müteakip Evrad-ı Şerif okudular. Çok feyizli ve ruhani bir hava mevcuttu. Orada hazır olan cemaatin hepsi huzur ve huşu içerisinde dinlediler. O anda bütün cemaati manevi bir hava kaplamıştı. Feyz-i Muhammedi, nur-u ilahi adeta zehir gibi akıyordu. Sabah kahvaltısından sonra Hacı Süleyman Öztoprak amcanın halasının vefatı haberi üzerine, Efendi Hazretleri (K.S.) “O hanım mevtanın cenaze namazını kılmak bize de vacip oldu” buyurdular. Sultan Selim Camiinde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra H. İbrahim Gedik, Hacı Baha Bey, Efendi Hazretleriyle beraber yürüyorlar, ben aciz de peşlerini takip ediyordum. Gidişimiz Hazreti Mevlana’yı ziyaret maksadıyla idi. Günlerden Salıydı. O tarihlerde Mevlana Türbesi Salı günleri ziyarete kapalı tutuluyordu. Bizim Hz. Mevlana’yı ziyarete gidişimizi öğrenen arkadaşlarımızdan birisi H. İbrahim Gedik Bey’e hitaben dediler ki: “H.İbrahim Bey, bugün Mevlana Türbesi ziyarete kapalıdır. Kimseye açılmaz. Efendi Hazretlerini oraya kadar zahmet ettirmeyin.

Bu ses İmam Hasan Çekin Efendinin sesiydi. Efendi Hazretleri bu sesi duyduğu halde, hiç itibar etmeyip yürümelerine devam ettiler. Aynı zat duymadılar zannederek daha yüksek bir sesle sözü tekrarlayınca Efendi Hazretleri (K.S.) H.İbrahim Gedik Bey’e dönerek şöyle buyurdular: “Mevlana Hazretleri misafirperverdir. Misafirlerini geri çevirmez. O bizi kabul buyururlar.

Hayret etmiştik. Efendi Hazretleri Mevlana Türbesi’nin dış kapısına kadar yürüdüler. Müdür Muavini Necip Elgin Beyefendi Mevlevilerin usulü üzere ellerini bağlamış Kemal-i edep ve hürmetle eğilerek:

-Buyurunuz Efendi Hazretlerimiz, diye karşıladı.
O anda biz kendimizi kaybettik. Sebebine gelince o gün Salı günü, Hz. Mevlana Türbesi’nin kimseye açılması mümkün değildi. İkincisi de Müze Müdür Muavini Necati Elgin Beyefendinin Süleyman Efendi Hazretlerini nasıl ve ne zaman tanımış olmasıydı? Hayret ettik. O zaman ben gayr-i ihtiyari olarak İbrahim Gedik Bey’in yanına yaklaşıp dedim ki:

- Hacı Amca, Müze Müdürü Necati Bey’e, Süleyman Efendi hazretlerini nereden tanıdığını sorar mısınız?
Hacı İbrahim Gedik Bey, Müze Müdürüne hitaben “Efendi Hazretlerini eskiden tanıyorsunuz herhalde” deyince, Müze Müdürü Necati Elgin Beyefendi şöyle konuştular:

-Maalesef bu ana kadar Efendi Hazretleri ile müşerref olmamıştım, ancak bu gece mana aleminde Hazreti Mevlana zuhur ettiler ve buyurdular ki “KALK EVLADIM NECATİ KALK. KUTBÜL AKTAP SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ BENİ ZİYARETE GELİYOR. Beni ziyaret ettirmek üzere hazır ol.

Müze Müdürü Necati Elgin Beyefendi heyecanlı konuşmasına şöyle devam ettiler.

- Gaflet edip uyuyakalmışım. Aynı şekilde Mevlana hazretleri tekrar ikazda bulundular. Yine uyuyakalmışım bu defa üçüncüsünde, yakamdan tutarak Hz. Mevlana kendisi bizzat kaldırdılar. Kalktım, abdestimi aldım. Sabah ezanları okunuyordu. Namazımı kıldım, Türbeye vardım. Kapıyı açıp odamda bekledim. Kuşluk oldu, öğle oldu, kimse gelmedi. Üzüntü içinde öğle namazımı kıldım. Herhalde türbe kapalıdır düşüncesiyle gelmeyecekler diye düşündüm ve çıkıp gitmek üzereyken zil çalındı. Bildim ki Mevlana Hazretlerinin tavsif ettiği zat geldi. Bu zat Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri idi. Böylece ilk defa müşerref oluyorum.

KAPIDAKİ MÜHRÜ KOPARDI

Müze Müdürü Necati Elgin Beyefendi, o gün türbenin açılması yasak olduğu ve kapı mühürlü bulunduğu halde, her türlü mesuliyeti üzerine alarak KAPIDAKİ MÜHRÜ KOPARDI ve türbeyi ziyarete açtı. Efendi Hazretleri (K.S.) doğruca Hz. Mevlana’nın huzuru maneviyelerine vardılar. Orada da bir müddet tefekkür ve murakabeden sonra duada bulundular. Bizler de dualarına ‘amin’ dedik. H.İbrahim Gedik Bey, Efendi Hazretlerine “şöyle türbeyi bir dolaşalım” deyince Efendi hazretleri buyurdular ki:

- O zaman ziyaretin bir manası kalmaz. Biz Hazret-i Mevlana’yı ziyarete geldik.

Böyle diyerek duadan sonra izleri üzere dönüp ayrılırken, ağlamaklı olan H. İbrahim Gedik’e ve bize şunları söylediler:

- Bu halleri görerek sakın ha kerametimize hükmetmeyin. Cenab-ı Hakkın kendi dinine, kendi kitabına hizmet eden kullarına iltifatından başka bir şey değildir bu…

Müze Müdürü Necati Elgin Beye, veda edip ayrılırken şöyle buyurdular:

- Siz Evrad-ı Mevleviyi okuyorsunuz. Biraz da Evrad-ı Behaiye (Nakşi evradı) okuyunuz, iyi olur.

Necati Elgin Bey de gerçekten Evrad-ı Mevlevi okuduğunu söyledi. Ve söz alarak dedi ki:

-Yıllardır bu müzede idarecilik yapmaktayım Yerli yabancı binlerce alim profesör ve devlet adamı gelip ziyaret etmekteler. Fakat bu zat-ı şerifteki kemalatı hiçbirisinde görmedim…

HASTALIĞIM ŞİFA BULUYOR

Ben bu sıralarda çok baş ağrıları çekmekteydim, kalbimde çarpıntı vardı. Bu hastalığımı Efendi Hazretlerine arz edeyim diye niyet ediyor, fakat bir türlü söyleyemiyordum. Nihayet Efendi Hazretleri Çumra’ya gidip geldikten sonra garaja uğurlamak için gittiğimizde Efendi Hazretleri otobüse binmişti. Bir müddet sonra indiler ve gelerek “Evladım bir diyeceğin var, söyle” deyince, ben de baş ağrısından ve kalp çarpıntısından şikayetimi arz ettim. Dua ve teveccüh ederek “Geçer, endişe etmeyiniz” buyurdular. Çok sürmedi başımın ağrısı kesildi, o günden itibaren rahatsızlığımda olmadı, Allaha şükür.
Hz. Üstadımızın evinde misafir kaldıkları Hacı İbrahim Gedik Bey ile Efendi Hazretlerinin Konya’dan ayrılışından sonra görüştüğümde kendisinden durumu nasıl gördüğünü sordum. Şöyle ifade ettiler. “Süleyman Efendiye tahsis ettiğim odamdaki yatak akşamki hazırladığım gibi hiç açılmamış bir vaziyette duruyordu. O geceki gördüğüm harikulade hallerin tesiri ile ben de sabaha kadar uyuyamadım. Zaman zaman dışarıya çıkıp misafirimin kaldığı odanın kapısına geldiğimde o zatı muhteremin ağlayarak Cenabı HakkaYarabbi şu Konya’nın kazalarına, köylerine ve ümmeti Muhammed’e hizmet etmek için Kur’an kurslarının açılmasını ihsan etdiye yalvarıyordu. Aradan bir hafta geçmişti, rüyamda Süleyman Efendinin namaz kılıp Allah’a iltica ettiği seccadenin serili bulunduğu köşede Rasulullah (sav)’ı gördüm. Hala o manevi havanın tesiri altındayım.“

SÜLEYMAN OKUR’DAN BİR HATIRA

Milli Bisikletçi sanayici-işadamı Süleyman Okur bu rüyaya benzer bir olay anlatmıştı. Onu da siz okurlarımla paylaşmak istiyorum:

“Bir tarihte Konya’da görev yapan bir bürokrat “Yarın Kılcı Nuri Efendi hazretlerini ziyarete gideyim” diye düşünmüş ve bu düşüncesini eşine bile söylememiş. Ertesi gün de bir saat gelmiş, o bürokrat Kılcı Nuri Efendi’nin mezarının bulunduğu kabristana gitmiş, yanına da kimseyi almadan. Bakmış ki, mezarın başında birkaç kişi beklemekteler. Selam vermiş ve “Hayırdır, ne bekliyorsunuz?” diye sormuş. İçlerinden birisi şöyle cevap vermiş: “Nuri Efendi hazretleri bu akşam benim rüyama geldi ve kendisini bir ziyarete gelecek olduğunu, mezarın çevresini şöyle bir düzenlememizi emretti. Biz de merak ettik, acaba kim gelecek diye bu saate kadar da kimse gelmedi. Demek ki, sizin geleceğiniz Nuri Efendi’ye iletilmiş olacak ki bize rüyada talimat verdi ve mezarımı ziyarete gelecek olan kişiye gerekli hürmeti gösterin, dedi. Biz de burada beklemeye başladık” demiş. O bürokrat Nuri Efendi Hocaya fatiha göndererek mezarı başından ayrılmış.
Rüyalar gerçeğin aynasıdır. Rüya diye geçiştirmeyelim…

Kaynak : Memleket Gazetesi

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Umerayı ikazdan çekinmedi!‏

Posted by Site - Yönetici Eylül 18, 2011

Umerayı ikazdan çekinmedi!‏

Umerayı ikazdan çekinmedi!‏

Umerayı ikazdan çekinmedi!‏

Yazımızın bugünkü bölümünde Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’yle ilgili çarpıcı ve takdir edici beyanlarını ilgiyle okuyacaksınız

İstikamet, ilim, muhabbet ve tefekkür gibi özellikleri üzerinde ittifak edilen Tunahan Hazretleri’nin, gözünü budaktan sakınmayan bir edayla, dönemin yöneticilerine Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Ebubekir’in cömertliğiyle fedakarlığını ve Hz. Ali’nin cesaretinitavsiye ettiğini görüyoruz.

Halifelerden nakiller yaparak umeranın kendini düzeltmesini isterdi Süleyman Efendi, belirli makam ve mevkiye gelenlerdeki zaafları, hırs ve ihtirasları görünce; onlara Hz.Ömer, Hz. Ebubekir, Hz.Ali’den nakiller yapar ve bunların ışığında umeranın kendilerini düzeltmelerini arzu buyururlardı. “İdareci iken halktan birisi imiş gibi hareket eden, halk içinde iken de idareci imiş gibi saygı gösterilen kimseleri tavzif edeceğim” (Hz. Ömer (r.a.))

Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım halde size devlet başkanı seçildim. Eğer dürüst hareket edersem bana yardım edin. Şayet hatalarım olursa bunları düzeltin. Doğruluk, emanete riayet etmektir. Yalancılık ise, emanete riayetsizliktir. Allah’a ve Rasulüne asi olduğum zamanda bana itaat etmemelisiniz.” (Hz. Ebubekir (r.a.))

Eğer devlet başkanı zulüm yapmadan otorite sağlayamazsa, zaafa düşmeden mülayim olamazsa, israfa kaçmadan cömertlik edemezse, cimrilik etmeksizin tutumlu olamazsa bu devlet yaşayamaz.”

Sizi saltanat sürmek tahakküm ve tasallut etmek için vazifelendirmedim. Siz hidayet rehberi olacaksınız. Müslümanların hukukunu temin etmekle mükellefsiniz.” (Hz.Ömer (r.a.))
Nimetler içinde bulunuşun, önemli işlere dalışın, onları unutturmasın sana. Büyük işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışının mazereti olamaz. Böyle bir özür de kabul edilmez. Sana gelip hallerini anlatamayanları sen ara, bul, düşün. Haksız olarak kan dökmekten sakın.” (Hz. Ali (r.a.))Kendisine sıkıntı verenlere bile muhabbetle yaklaşıyorKendisini sevenler ve hürmet gösterenler bir yana, kendisine sıkıntı verenlere bile tebessüm ve muhabbetle yaklaşır, mümkün olduğunca gönüllerini alırdı. Evine aramaya gelen polis memurlarına kahve ikram etmesi, ev halkının yadırgamalarına karşı da “Onlar memurdurlar, vazifelerini yapıyorlar, yorulmuşlardır” diye karşılık vermesi, bunun en güzel örneklerindendir. Yine bir iftar öncesinde, evinin karşısındaki kahvede oturan ve kendisini takiple vazifeli olan sivil polis memuruna giderek, “Oğlum sen oruçlusun, akşam da yaklaştı, benim arkamdan gel de bizde iftar edersin” deyip evine davet etmesi, polis memurunu son derece şaşırtmış ve duygulandırmıştı. Daha sonra bu polis, evlatları arasına katılacaktı.

İTTİFAK EDİLEN ÖZELLİKLERİ: İSTİKAMET, İLİM, MUHABBET VE TEFEKKÜR

Daha nice nakledilecek örnekler verilebilir. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri tasavvufta İmam-ı Rabbani’ye bağlıydı. Talebelerine “İmam-ı Rabbani evlatlarısınız..” demiştir. İmam-ı Rabbani’yi ve onun tecdidini bilmeyen, Süleyman Efendi’yi anlayamaz da, anlatamaz da. Doğru tasavvufu (ehl-i sünnet tasavvufunu) anlamak için bu hususun bilinmesi lazımdır. Sıhhatli nakiller ve hatıralar ışığında belli başlı mütefekkirler Süleyman Efendi Hazretleri’nde dört mümeyyiz ve hakim vasıf tesbit etmişlerdir. İstikamet, ilim, muhabbet ve tefekkür. Münhasıran kerametinden ve mücerret haliyle aksiyonundan bahsetmek, onu anlamamaktır. Kerametler gelir geçer, kalıcı olan istikamettir. Aksiyon şartlara tabidir. Başlar, biter, dönüşür; devamlılık, aksiyona vücut veren ruhtadır. Muhtevadadır. Maneviyat büyüklerini anlamak ve anlatmak konusunda ciddî sıkıntılarımız vardır.

Dini benimsemek yaşamakla olur.Necip Fazıl’ın cümleleriyle

Süleyman Efendi ve mücadelesiNecip Fazıl “Son Devrin Din Mazlumları” kitabının Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri bölümünde, “Kıymet Hükmü” bahsinde, “Zahiri cephesiyle Süleyman Efendi, gayet güzel bir dış yapı içinde, fevkalade şahsiyetli tavır ve edalara sahip bir zat… Bu zatın yine dış plandaki İslamî ilimlere nüfuzu, onları iç plandaki hikmetlerine ulaştırıcı çapta derin… Temaslarımın bende bıraktığı perçinli intiba olarak kaydedebilirim ki, onun İslam vecd ve şevki dışında 71 yıllık ömrüne nisbetle 24 saatlik bir başıboşluk hayatı olabileceğine inanmam. Kendini bir davaya vakfetmiş ve onun dışında hayat ve faaliyet kabul etmemiş olmanın tam misali. Böyle olduğu için de tesir ve sirayet kabiliyeti pek büyük. Davasına o kadar bağlı ve o dava içinde o türlü fani ve müstehlik (harcanmış) halde ki, bana defalarca şahıs ve nefs kaygısının kendisinde nasıl sıfıra indiğini şöyle ifade etti: Dava muvaffak olsun da isterse bizim yerimiz caminin papuçluğu olsun!…
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’ne bağlı gezdiğim yurtlarla alakalı intibam ise; Küfür kalesinin kapısı önünde bir cenkleşmedir giderken, bu kurslar kanuna tam uygun olarak, yoğurduğu ruh ve yetiştirdiği iptidai madde bakımından Fatih’in gemilerini karadan Haliç’e indirmesi kadar muazzam bir buluştur. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri şer’i hiddet ve gayrette misilsizlerden. O’nu bilhassa din aksiyonunda doğrudan doğruya eşsiz bir Allah ve Resûl dostu olarak selamlar ve açtığı mukaddes ölçüleri talim yolunun bir gün ana cadde haline gelmesini Allah’tan niyaz ederim.”Ayrıca; Necip Fazıl Kısakürek’in 1965′lerde konferansları vesilesiyle uğradığı yurtlarla ilgili intibalarını öğrenmek isteyenler, “1001 ÇERÇEVE Çepçevre Anadolu ve Gençlik” kitabına müracaat edebilirler.

Yaşar Değirmenci / Yeni Akit

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 2 Yorum »

VAAZ – Süleyman Hilmi Tunahan,Hayati,Hizmetleri.Seyfettin Alkan

Posted by Site - Yönetici Eylül 15, 2011

VAAZ – Süleyman Hilmi Tunahan,Hayati,Hizmetleri.Seyfettin Alkan

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, ViDEO, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Seyfettin Alkan-Hz. Üstazimizin Sene-i Irtihali,Büyükleri Hatirlamak,Peygamber Varisleri.

Posted by Site - Yönetici Eylül 15, 2011

Seyfettin Alkan-Hz. Üstazimizin Sene-i Irtihali,Büyükleri Hatirlamak,Peygamber Varisleri.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, HÜSEYİN KUMAŞ - VAAZ, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, ViDEO, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinden TAVSİYE DUALAR

Posted by Site - Yönetici Şubat 21, 2011

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinden TAVSİYE DUALAR

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinden TAVSİYE DUALAR

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinden TAVSİYE DUALAR

Ebu-l Faruk  Süleyman Hilmi Tunahan k.s. Hazretlerinden

Ey Cemaatı müslimin !

Allahımızın şu üç aylarında , şu üç mihrablı camide, sizlere üç hediyem olsun :

1- Cemaatle namaz kılarken, İFTİTAH TEKBİRinden sonra, SÜBHANEKE yi müteakiben, EUUZUBİLLAHI MINEŞŞEYTANİRRACİİM ide okuyup, BESMELE´yi  imam efendiye bırakınız.

EUZU sebebiyle şeytanın vesvesesinden emin olursunuz.

2- Namazda, Kade-i ahirede, TAHİYYAT, SALLİ BARİK ve RABBENA lardan sonra TEŞRİK TEKBİRİ getirip öyle selam veriniz.

3- Salati vitirde KUNUT DUA larını okuduktan sonra, rukua varmazdan önce SALATI-MÜNCIYE´yi okuyup öyle rukua varınız.

Zira, Salati-vitr, gecenin son namazı olduğundan günde beş vakit kıldığımız namazın sonunda, vazifeli melekler alıp, vechi Rahmana arz´a götürürken, Rasulullah Efendimiz üzerine getirilen salevatı şerife mührünü namazların ahirinde götürdüklerinde, tereddüt etmeden Cenabı Hakka arz ederler.

Namazlarımızın kabülüne vesile olur.

Bu  Hediyelerimi  kabul edip yaptığınızda, hasıl olan sevab size aittir. Eğer bir vebal varsa, Oda benim boynumadır ” buyurmuşlardır.

Yine Efendi Hz.leri ( k.s.) buyururlar ki :

Namazın akabinde tesbih duası için okuduğumuz AYETÜL KÜRSİ yi müteakiben, İHLASI ŞERİF, FELAK, NAS surelerini de okuyunuz.

Zira bunları okuduktan sonra tesbihlere geçilirse, Cenabı Hakk, gerek içimizdeki hastalıklara ve gerekse dıştan gelecek hastalıklara, bela ve musibetlere bu sureler sebebiyle mani olur. Nefsimizden ve dıştan gelecek hastalıklara şifa ihsan eder, bela ve musibetlerden muhafaza buyurur.

Ayrıca ; iki rekat son sünneti olan vakit namazlarının , bu son  sünnetlerinin edasında da , Fatiha´dan sonra zammı sure olarak FELAK ve NAS surelerini okuyunuz.Bunun esrarı ; sihirden korunmaktır.

Yani buna devam edenler sihrin kötü tesirlerinden hıfz u himaye olunurlar.

 

Ebu-l Faruk  Süleyman Hilmi Tunahan k.s. Hazretlerinden

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DUALAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZ. SÖZLERİ‏

Posted by Site - Yönetici Ocak 17, 2011

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZ. SÖZLERİ‏

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZ. SÖZLERİ‏

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZ. SÖZLERİ‏

Bizim Vazifemiz Aşı Yapmaktır„Bizim vazifemiz aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşâd olmaz. Zorla yapılan iş semere vermez. Aşı ise iki kısımdır.

1. Nur,

2. Zulmet.

Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahim olan bu işle başlarına bela bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz nûr aşısıyla meşgûlüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tenbih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle meyvesi değişip, menfaat hasıl olur.“

· „Bizim yolumuz, iman, İslâm ve Ahlak-ı Muhammed iyeyi aşılamaktan ibarettir.“

· „Bizim bu âlemde biricik emelimiz var. O da Ümmet-i Muhammed’in evlatlarının kalplerine Fuyuzat-ı Muhammed iye’yi aşılamaktır.

Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN | 2 Yorum »

Biz Onu Çoban Abdullah’a Verdik

Posted by Site - Yönetici Ocak 14, 2011

Biz Onu Çoban Abdullah'a Verdik

Biz Onu Çoban Abdullah'a Verdik

Biz Onu Çoban Abdullah’a Verdik

Bâyezîd-i Bestâmî (kuddise sırruh) hazretlerinden, birisi kerâmet talebinde bulundu. Hazret-i Şeyh:

Biz onu çoban Abdullah’a verdik. Git, sana göstersin, dedi ve gönderdi.

O adam, kerâmet talebiyle çobanın yanına geldiğinde, elindeki çomağı kırıp, sağına-soluna diken çoban, çomaklardan zuhûra gelen üzümleri göstererek:

Şu sağımdaki beyaz üzüm benim amelim… Şu solumdaki siyah üzüm de senin amelinin iktizâsıdır, dedi.

Sonra adam, sürü etrafında dolaşan ve koyunlara ziyan vermeyen kurtlara bakarak:

• Kurtla koyun ne zaman barıştı? diye sorunca, Abdullâh-i Râî hazretleri şu düşündürücü cevabı vermiştir:

Allah ile çobanın barıştığı zaman…

 

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZ. SÖZLERİ‏

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, YORUMLAR, YORUMSUZ | 2 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers