‘SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR’ Kategorisi için Arşiv
ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS
Posted by Site - Yönetici Haziran 30, 2010
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »
SELEME İBNU’L EKVA
Posted by Site - Yönetici Haziran 9, 2010
SELEME İBNU’L EKVA
Piyadelerin kahramanı
Oğlu lyas onun faziletlerini bir tek cümlede özetler: «— Babam asla yalan söylememiştir!...»
Bir insanın, iyi ve salih kimseler arasındaki yüce yerini almak için bu fazileti elde etmesi yeterlidir.
Seleme İbnu’l-Ekva bunu elde etmişti, hem de lâyık olarak…
Seleme, sayılı arap okçularındandı. Aynı şekilde kahramanlık, cömertlik ve hayır işlemede yarışanlardandı.
O gönlünü İslâm’a teslim ettiğinde, onu ihlâsla teslim etti ve İslâm onu yüce kalıbına göre işledi.
Seleme ibnu’I-Ekva’ Rıdvan biatına katılanlardandı.
Peygamber (s.a.v.) ve ashabı, hicretin altıncı yılında Kabe’yi ziyaret maksadıyla yola çıkmıştı ama Kureyş onların karşısına çıkıp Kabe’yi ziyaretlerine engel olmuştu.
Peygamber (s.a.v.) onlara, savaşmaya değil ziyarete geldiğini haber vermek için Osman İbn Affan’ı göndermişti…
Osman’ın dönmesini beklerken, Kureyş’in Osman’ı öldürdüğüne dair bir haber yayıldı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.), ashabının, ölünceye kadar savaşmak üzere tek tek biatlarını kabul etmek için bir ağacın gölgesinde oturdu.
Seleme şöyle anlatır:
«— Ölünceye kadar savaşmaya biat için ağacın altına oturdum, Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettim. Sonra bir kenara çekildim. Biat edenler azalınca, Peygamber [s.a.vj: 'Seleme! Sana ne oluyor da biat etmiyorsun?' dedi. Ben biat ettim yâ Resûlüilah! dedim. 'Yine biat et' buyurdu. Bunun üzerine tekrar biat ettim».
Ve o, biatini en iyi şekilde yerine getirmiştir. Hatta biat etmeden önce ke!ime-i şehadeti getirmesinden itibaren o biati hakkıyla yerine getirmiştir.
Kendisi şöyle der:
«— Resûlüliah'la (s.a.v,) birlikte yedi, Zeyd İbn Harise'yle birlikte dokuz savaşa katıldım...»
Seleme, kendisi piyade, ok ve mızrak atarak savaşanların en us-talarındandı...
Onun usûlü, bugün izlenen büyük gerillâ savaşlarından bazılarının usûlüne benzerdi... Düşmanı kendisine saldırdığında onun önünde geri çekilirdi. Düşman geri çekildiğinde veya dinlenmek üzere durduğunda suratla ona saldırırdı!...
O bu usûlle, Zukared savaşı dîye bilinen savaşta, Uyeyne İbn Hısn e!-Fizari komutasında Medine tepelerine baskında bulunan kuvvetleri tek başına püskürtmeyi başarmıştı...
Tek başına onların peşine düşüp devamlı dövüşerek onları oyaladı. Nihayet Resûlüllah (s.a.v.) sahabilerden müteşekkil bir güçle ona yetişmişti...
O gün Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle demişti:
«— Piyadelerimizin en hayırlısı Seleme ibnu'l-Ekva'dır!.»
Seleme, üzüntü ve kaygıyı ancak kardeşi Amir ibnu'l-Ekva'ın Hay-ber savaşında öldürülüşünde tanımıştı.
Amir müslüman ordusunun önünde şu şiirini söylüyordu: «Allah'ım sen olmasan hidâyet yolunu bulamaz,
Sadaka vermez, namaz kılmazdık,
Üzerimize bir huzur indir.
Karşılaştığımız zaman ayaklarımızı sabit kıl».
Bu savaşta Amir, kılıcıyla müşriklerden birine vurmaya gitti. Kılıcı elinde bükülüp ucu ölmesine sebep oldu. Müslümanlardan birisi şöyle dedi:
«— Zavallı Amir şehîdlikten mahrum oldu».
O anda Seleme çok üzüldü. Çünkü, başkaları gibi o da kendisini hatâ ile öldürmüş olan kardeşinin cihâd ecrinden ve şehitlik sevabından mahrum olduğunu zannetti.
Fakat merhametli olan Peygamber (s.a.v.) hızla işleri yoluna koyunca, Seleme ona gitti ve şöyle sordu:
«— Ey Allah'ın elçisi! Amîr'in amelinin boşa gittiği doğru mu?..»
Resûlüllah (s.a.v.] cevap verdi:
«— O, cihâd ederken öldürülmüştür.
Onun için iki ecir vardır.
Şu anda o, Cennet’in nehirlerinde yüzüyor!...»
Çok cömert olan Seleme, Allah rızası için istenildiğinde olduğundan daha cömertti…
Bir insan ondan, canını vermesini istese onu vermekte tereddüt etmezdi.
Halk onun bu özelliğini tanımıştı. Birisi ondan birşey elde etmek istese ona: ‘Ailah rızası için senden istiyorum’ derdi. Seleme de şu sözü söylerdi:
«Allah rızası için istemeyen ne için ister ki?»
Hz. Osman’ın [r.a.) şehîd edildiği gün, bu yiğit mücâhid, müşlü-manlara fitne kapılarının açılmış olduğunu anlamıştı.
Ömrünü kardeşleri arasında savaş yaparak geçirmişken şimdi, kardeşlerinin karşısında olan bir savaşçı olamazdı!…
Evet… Peygamber’în [s.a.v.) müşriklerle yapılan savaştaki maharetini takdir ettiği kimsenin, bu maharetle bir mü’minle savaşmaya veya bu maharetle bir müsiümanı öldürmeye hakkı yoktu…
Bu sebepten eşyasını aldı ve Rabeze’ye gitmek üzere Medine’yi terketti… Daha önce Ebü Zerr de hicret yeri olarak aynı yeri seçmişti…
Seleme, Rabeze’de hayatının geri kalanını yaşadı. Nihayet bir gün, hicretin yetmiş dördüncü yılında, onu Medine özlemi sardı. Ziyaret için oraya gitti…
Orada birinci ve ikinci günü geçirdi… Ve üçüncü gün vefat etti…
Böylece, onu, kanatları altına alıp ondan önceki mübarek arkadaşları ve salih şehidlerle biriikte barındırmak için Medine’nin sevgili ve taze toprağı çağırmıştı.
Kaynak : SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR
..
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELER & ASHAB-I KRAM, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Abdullah İbnu’z – Zubeyr
Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010
Abdullah İbnu’z – Zubeyr
Ne adam… …Ve ne şehîd?!
Annesi, büyük hicret yolunda Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere alevler içinde yanan çölü katederken o, annesinin karnında mübarek bir cenindi…
Böylece Abdullah İbnu’z-Zübeyr’e daha dünyaya gelmeden ve ana rahminden çıkmadan muhacirlerle birlikte hicret etmesi nasib olmuştu…
Annesi Esma (r.a.) Medine tepelerindeki Küba’ya varır varmaz, doğum sancısı tutmuş ve Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı olan muhacirler Medine’ye indikleri sırada, cenin halindeki muhacir de Medîne topraklarına inmişti…
Hicretin ilk çocuğu, Resûlüilah’ın (s.a.v.) Medine’deki evine götürüldü. Resûlüllah (s.a.v.) onu öptü ve ağzına mübarek tükrüğünü koydu. Böylece Abdullah İbnu’-Zübeyr’in karnına giren ilk şey Resûlüilah’ın (s.a.v.) tükrüğü oldu.
Müslümanlar Medîne’de toplandılar ve çocuğu beşiğine götürdüler. Daha sonra, kelime-i tevhid ve tekbîr getire getire onu Medîne’-nin bütün caddelerinde dolaştırdılar.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Medîne’ye yerleşince yahudilerin canları sıkılıp, kin ve intikam duyguları kabardı. Müslümanlara karşı sinir harbine başladılar. Kâhinlerinin müslümanlara büyü yapıp onları kısırlaştırdıklarını, artık Medine’nin yeni bir müslüman çocuğuna şahid olamayacağı dedikodusunu yaydılar…
Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gayb aleminden üzerlerine bir ziyâ! gî bi doğması, kaderin Medîne yahudiierinin iftirasını damgalayan, onların iftira ve yalanlarını iptal eden bir vesika oldu!..
Abdullah, Resûlüllah (s.a.v.) zamanında henüz çocukluktan kurtulmamıştı ama onun zamanından ve ona olan sağlam bağlılığı sebebiyle Peygamberin (s.a.v.) bizzat kendisinden, daha sonra göreceğimiz erkekliğinin bütün hammaddelerini ve hayatının prensiplerini almıştı.
Çocuk hızla büyüyordu. Canlılık, akıllılık ve güçlülükte olağanüstü-
Nihayet gençliğine de ulaştı. Gençliği, temizlik, namusluluk, ahlâklılık ve hayâllerin üstüne çıkan bir kahramanlıktı…
Günler geçtikçe onun huyları değişmiyor, onunla birlikte istekleri büyümüyordu. Artık o yolunu bilen, büyük bir azimle, sağlam ve acayip bir imanla onu kateden bir adamdır…
Kuzey Afrika, Endülüs ve İstanbul’a yapılan seferlerde o —daha yirmi yedi yaşını geçmemişken— ebedi fetih kahramanlarından birisiydi…
Sadece Kuzey Afrika’da yapılan savaşta, 20.000 kişilik müslüman ordusu, 120.000 kişilik bir düşman ordusuyla karşılaşmıştı…
Savaş başladı. Müslümanları büyük bir tehlike sardı…
Abdullah İbnu’z-Zübeyr düşman kuvvetlerine bir göz attı ve onların kuvvetlerinin başının kim olduğunu anladı. Bu, berberilerin hükümdarından ve ordu komutanından başkası değildi. O, askerlerine haykırıyor ve onları garip bir usulle ölmeye teşvik ediyordu…
Abdullah anladı ki şiddetli çarpışmayı ancak bu inatçı komutanın düşmesi durduracaktı…
Fakat, önünde fırtına gibi savaşan kalabalık bir ordu varken, ona
nasıl yol bulabilirdi?..
Ancak İbnu’z-Zübeyr’in cesareti ve atılganlığı asla soru sormaya hacet bırakmazdı!..
O sırada bazı arkadaşlarına seslenip:
«— Arkamı koruyun ve benimle birlikte hücum edin» dedi.
Çarpışan safları, komutana doğru ok gibi yardı. Onun yanına vardı ve bir tek saldırıda onu yere yıktı. Sonra beraberindekilerle birlikte hükümdar ve komutanlarının etrafındaki askerleri de yere serdi. Daha sonra hepsi ‘Allahu ekber’, diye haykırdılar.
Müslümanlar, berberilerin komutanının ordusunu idare etmek ve askerleri savaşa teşvik etmek için durduğu yerde kendi bayraklarının dalgalandığım görünce bunun zafer demek olduğunu anladılar. Hepsi bir olup, saldırıya geçtiler. Her şey müslümanların lehine sonuçlandı…
Müslüman ordusunun komutanı Abdullah İbn Ebî Şerh, İbnu’z-Zübeyr’in yerine getirdiği büyük görevi öğrendi ve mükâfat olarak ona, zafer müjdesini Medine’ye ve müslümanların halifesi Osman İbn Af-fan’a bizzat kendisinin götürme görevini verdi.
Savaştaki kahramanlığı, üstünlüğüne rağmen, ibadetteki kahramanlığı karşısında duramıyordu…
Onda, gurur ve kibir uyandırabilecek bu durum, onun abid ve zahitler arasındaki daimi ve yüce yerini bize unutturmaktaydı.
Onun ne soyu, ne gençliği, ne mevkii, ne makamı, ne malı ve ne de gücü, bütün bunların hiçbiri, Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gündüzünü oruçla, gecesini namazla geçiren ve akılları şaşırtacak şekilde Allah korkusu duyan bir âbid olmasına engel olamamıştır.
Ömer İbnu’I-Abdilaziz bir gün İbn Ebî Müleyke’ye şöyle dedi: «— Bize Abdullah İbnu’z-Zübeyr’i tarif et…»
O da şöyle söyledi: Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
SÜHEYL İBN AMR
Posted by Site - Yönetici Nisan 16, 2010
SÜHEYL İBN AMR
Tuleka’dan [1] şühedaya…
Bedir savaşında bir esir, müslümanların eline düştüğünde, Ömer
İbnu’l-Hattab Resûlüllah’a (s.a.v.) yaklaşıp:
Ya Resûlellah! Bırak, Süheyl İbn Amr’ın ön dişlerinden ikisini sökeyim de, bir daha senin karşına dikilen bir hatip olamasın…» dedi.
Yüce peygamber [s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:
«— Hayır, ya Ömer!
Ben hiç kimsenin vücudunu ayıplı hale getiremem. Peygamber de (s.a.v.) olsam, Allah beni aynı hale getiriverir!.»
Resûlüllah (s.a.v.) sözüne şunu da ilâve etti:
«— Ömer!
Umulur ki Süheyl, yarın seni memnun edecek bir duruma gelir!.
Günler geçti...
Peygamber'in (s.a.v.) verdiği haber doğru çıktı..,
Kureyş'in en büyük hatibi Süheyl İbn Amr İslâm hatipleri arasında büyük bir hatip haline geldi...
İnatçı müşrik, Allah korkusuyla ağlamaktan gözleri görmez hale gelen tövbekar bir mü'mine dönüştü!...
Kureyş'in önemli liderlerinden ve ordu komutanlarından olan birisi Allah yolunda savaşan iyi bir savaşçıya, belki Allah, geçmiş günâhlarını bağışlar diye, ölünceye kadar cihada devam etmek üzere, kendi kendine söz veren bir savaşçıya dönüştü!,..
Bu inatçı müşrikle muttaki ve sehîd mü'min kimdi acaba?.
İşte bu Süheyl İbn Amr'dı...
O, Kureyş'in ileri gelenlerinden hakimlerinden (hikmet sahibi), akıl ve görüş sahiplerinden birisiydi...
Kureyş'in Hudeybiye yılında Peygamber'i (s.a.v.) Mekke'ye girmekten vazgeçmeye ikna.etmesi için görevlendirdiği kimse de o idi
Hicretin 6. yılının sonlarında Resûlüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte Ka'be'yi ziyaret etmek —savaşmak niyetiyle değil herhangi bir savaşa hazırlanmaksızın bir umre yapmak için Mekke'ye doğru yola çıktılar...
Kureyş onların Mekke'ye doğru hareket ettiklerini öğrenince yollarını kesmek ve yönlerini değiştirmek için yola çıktı...
Durum gerginleşti, sinirler bozuldu... Peygamber {s.a.v.) ashabına:
«— Kureyş bugün beni sıla-i rahim (akrabaya ilgi göstermek) istedikleri bir plânı uygulamaya çağırmıyor ki, ben onlara bu imkânı verebileyim...» dedi.
Kureyş elçi ve delegelerini Peygamber'e (s.a.v.) gönderiyorlar, Peygamber (s.a.v.) de onlara savaş için gelmediğini, sadece Ka'be'yi ziyarete geldiğini söylüyordu...
Delegelerden birisi Kureyş'e dönüyor, ama arkasından daha inatçı ve ikna gücü daha fazla birisini gönderiyorlardı. Nihayet Urve İbn Mes'ûd es-Sekafîyi seçtiler. Urve onların en güçlüsü ve en akıllısıydı... Kureyş, Urve'nin Peygamber'i (s.a.v.) geri dönmeye ikna edebileceğini zannediyordu.
Fakat o da hemen dönüp onlara şunu söylüyordu.
«— Ey Kureyş topluluğu!
Ben Kisra'mn, Kayser'in ve Necâşî'nin saraylarına gittim...
Ben nice hükümdarlar gördüm. Muhammed'e (s.a.v.) ashabının hürmet ettiği gibi, milleti tarafından hürmet edilen hiçbir hükümdar görmedim. Ben onun etrafında Muhammed'î (s.a.v.) asla teslim etmeyecek bir topluluk gördüm...
Bu konuda düşünseniz iyi olur!...»
O zaman Kureyş, çabalarının fayda vermediğine kanaat getirip durumu karşılıklı olarak görüşmeye ve anlaşma yapmaya karar verdi. Bu önemli mesele için en uygun liderlerinden birini seçti. Bu Süheyl İbn Amr'dı...
Müslümanlar, Süheyl'in geldiğini görüp onu tanıdılar. En sonunda Süheyl'i gönderdiklerine göre, Kureyş'in anlaşma ve barış yolunu tercih ettiğini anladılar...
Süheyl Resûlüllah'ın (s.a.v.) önüne oturdu. Barışla son bulan uzun bir konuşma cereyan etti...
Süheyl Kureyş lehine çok şey kazanmaya çalıştı... Bu konuda ona, Resûfüllah'ın (s.a.v.) karşılıklı görüşme ve barışı sağlayan asîl ve şerefli toleransı yardımcı oldu...
Günler geçip gitti.,. Nihayet hicretin sekizinci senesi geldi... Kureyş Resûlüllah'la (s.a.v.) olan anlaşmasını bozduktan sonra Peygamber (s.a.v.) ve müslümanlar Mekke'yi fethetmek için çıktılar.
Muhacirler dün zorla çıkarıldıkları yurtlarına geri dönmüşlerdi...
Hem de onları Medine'de bağırlarına basan ve kendilerine tercih eden Ensar'la birlikte dönmüşlerdi...
Gökyüzünde muzaffer bayrakları dalgalanarak İslâm'ın tümü dönmüştü...
Mekke bütün kapılarını açmıştı... Müşrikler şaşkın şaşkın bekliyorlardı...
Daha önce, öldürmek, yakmak, işkence etmek ve aç bırakmak suretiyle müslümanlara her türlü zulmü reva gören kişiler olarak, onların sonlari acaba bugün nasıl olacaktı?!..
Merhametli Peygamber (s.a.v.) onları, bu küçük düşürücü duyguların baskısı altında uzun süre bırakamazdı.
Müsamahakâr ve yumuşak bir şekilde onların yüzlerine baktı. Merhametli sesinin tonundan şefkat ve yumuşaklık saçarak onlara:
«— Ey Kureyş topluluğu:
Benden ne umarsınız, size nasıl davranacağımı tahmin edersiniz?» dedi. .
Bunun üzerine dün İslâm'ın düşmanı olan Süheyl İbn Amr ilerledi ve cevap verdi:
«— Hayır umarız, kerem sahibi kardeş ve kerem sahibi kardeş oğlu!»
Allah'ın sevgilisinin dudaklarından nurdan bir gülümseme parladı ve onlara:
«— Gidiniz...
Siz tulekasımz [serbestsiniz)!...
Muzaffer Peygamber'in [s.a.v,) bu sözleri, duyguları canlı bir insanı itaat, utanma ve pişmanlıktan eritmemesi mümkün değildi...
Aynı anda, asalet ve yücelik doîu bu tavır Süheyl İbn Amr'ın bütün duygularını harekete geçirdi ve âlemlerin Rabbi Allah'a teslim oldu.
Onun o andaki ınüslümanhği kadere teslim olan yenik bir adamın müslümanlığı değildi...
Aksine—'daha sonra geleceğinin onu açıklayacağı gibi Muham-med'in (s.a.v.) büyüklüğünün ve onun prensiplerine uygun olarak, hareket ettiği, bayrağını ve sancağını müthiş bir sevgiyle taşıdığı dinin büyüklüğünün üstün gelip esir ettiği bir kişinin müslümanlığıydı!...
Mekke'nin fethi günü müslüman olanlara «Tuleka» adı verilmiştir. Yani Peygamber'in [s.a.v.) affının onları müşriklikten İslâm'a naklettiği kimselere bu ad verilmiştir. Çünkü Peygamber [s.a.v.) onlar hakkında şöyle demişti:
«— Gidiniz, siz Tulekasıniz [serbestsiniz).»
Ancak bu Tuleka'dan bir grup sağlam ihlâslarıyla bu çizgiyi aşıp onları Peygamber'in ashabı arasındaki ilk saflara yerleştiren fedakârlık, ibâdet ve temizliğin en son noktasına çıktılar. İşte bunlardan bîri Süheyl İbn Amr'di...
İslâm onu yeniden işledi...
Allah'ın verdiği ilk özelliklerini parlattı ve onlara ilâvelerde'bulundu. Sonra onların hepsini hakkın, iyiliğin ve imanın hizmetine verdi...
Onu birkaç kelimeyle tarif ettiler:
«—- Cömert, namazı, orucu, sadakası, Kur'ân, okuması ve Allah korkusundan ağlaması çok olan!.»
İşte bunlar Süheyl'in yüce vasıflarıydı...
Onun daha önce değil de, Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olmasına rağmen, müslümanlığında ve imanında bütün ruhunu saran bir derecede samimi olduğunu, bir âbid, zahid, Allah ve İslâm yolunda cihâd eden bir fedaiye dönüştüğünü görüyoruz...
Peygamber [s.a.v.) Rafîk-i A'lâ'ya kavuştuğunda, haber Mekke'ye ulaşır ulaşmaz —o gün Süheyl oradaydı— Medine'deki müslümanları saran karışıklık ve şaşkınlık oradaki müslümanları da sarmıştı.
Medine'nin şaşkınlığını Ebü Bekir (r.a.) hemen şu kesin sözleriyle dağıtmıştı:
«— Kim Muhammed'e (s.a.v.) tapıyorsa, şüphesiz Muhammed [s.a.v.) ölmüştür.
Kim Allah'a tapıyorsa, şüphesiz Allah Hâyy'dır diridir. O, ölmez...»
Süheyl'in, Mekke'de, Hz. Ebû Bekir'in Medine'de takındığı tavrın aynısını aldığını görünce bizi bir hayret alacaktır.
Orada bütün müslümanSarı toplayıp etkili sözleriyle onları şaşırttı. Onlara diyordu ki: Muhammed [s.a.v.) Allah'ın gerçek elçisiydi. O emaneti yerine getirmeden ve risâleti tebliğ etmeden ölmemiştir. Mü'minlerin ona karşı vazifeleri onun yolunda yürümeleridir.
Süheyl bu tavrı, doğru sözleri ve sağlam imanıyla, Peygamber'in (s.a.v.) vefat haberi gelince Mekke'deki bazı kimselerin imanını sökmek üzere olan fitne- ortadan kalktı.
O gün, daha önce Peygamber'in (s.a.v.) verdiği haber tam manâsıyla ortaya çıkmıştı.
Bedir'de esir olduğunda Süheyl'in ön dişlerinden ikisini sökmek için izin isteyen Ömer'e:
«— Bırak onu, belki o bir gün seni memnun edecek hale gelir...» demişti.
O gün, Süheyl'in Mekke'de takındığı tavır ve kalplerdeki imanı sağlamlaştıran güzel konuşması Medîne'deki müslümanlara ulaşınca, Ömer İbnu'l-Hattâb Resûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği, haberi hatırladı ve uzun süre güldü. İşte şimdi, İslâm'ın, Ömer'in (r.a.) sökmek istediği Süheyl'in dişlerinden faydalandığı gün gelmişti!...
Süheyl, Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olup imanın tadını alınca kendi kendine şu sözü verdi: _
"—Vallahi, müşriklerle birlikte yaptıklarımın aynısını müslüman-larla da yapacağım...-Müşriklerle birlikteyken yaptığım harcamaların aynısını müslümanlarla birlikteyken de yapacağım. Umulur.ki, bu durumum birbirini takip eder!...
O, müşriklerle birlikte uzun zaman putlarının önünde durmuştu...
Şimdi de mü'minlerle birlikte tek oian Allah'ın huzurunda saatlerce duruyordu.
Böylece namaz üstüne namaz kılıyordu.
Oruç üstüne oruç tutuyordu...
Ruhunu yücelten, Rabbînden gelen bütün ibadetlerden tam bir haz duyuyordu...
Dün İslâm'a karşı düşmanlık ve savaş yerlerinde müşriklerle birlikle böyle duruyordu.
O, şimdi, Allah'tan başkasına ibadet eden Acem'in ateşini Hakkın birlikleriyle söndüren ve orada ateşe tapan milletlerin sonlarını yakan, yine Hakk'm birlikleriyle Bizanslıların ve Acemlerin zulmünü sona erdiren keiimei tevhidi her yerde yayan yiğit bir asker olarak İslâm ordusundaki yerini alıyordu...
Öyleyse, müslüman ordularıyla birlikte, savaşlara katılmak üzere Suriye'ye gitti.
Yermûk müsiümanların katıldığı şiddetli ve.tehlikeli bir savaştı...
Süheyl İbn Amr sevinçten nerdeyse kanatlanıp uçacaktı. Günkü, o şiddetli günde cahiliye ve müşriktik hatalarını, kendileriyle sileceği şeyleri bizzat yapabilmek için bu fırsatı bulmuştu
O vatanını kendini unutturacak bir sevgiyle severdi...
Buna rağmen, Suriye'de müslümanlar galip geldikten sonra vatanına dönmek istemedi. Şöyle dedi:
«— Resûlüllah'in (s.a.v.) şöyle dediğini duydum: Sizden birinizin Allah yolunda bir saat durması, onun için ömrü boyunca amel etmesinden daha hayırlıdır».
Ben ölünceye kadar Allah rızası için sınırlarda bekçilik yapacağım. Mekke'ye asla dönmiyeceğim...»
Süheyl sözünü yerine getirdi...
Hayatının geri kalanını, göç zamanı gelinceye kadar sınır bekçi si oiarak geçirdi. Ruhu Allah'ın rahmetine hızla uçup gitti... [2]
Kaynak : SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR
Dipnotlar:
[1] Tulekâ» kelimesinin açıklaması ilerdeki sayfalarda gelecektir. «Şühedâ» ise anlamına gelir
[2] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/93-98.
..
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELER & ASHAB-I KRAM, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »
EBU MUSA EL-EŞ’ARİ
Posted by Site - Yönetici Nisan 4, 2010
EBU MUSA EL-EŞ’ARİ
Ne olursa olsun, ihlâs…
Emirulmü’minin Ömer Ibnu’i-Hattâb kendisini vali olarak Basra’ya gönderdiğinde o, halkı toplayıp şu konuşmayı yapmıştı:
«— Mü’minierîn Emiri Ömer, beni size, Rabbinizin “kitabını, peygamberinizin (s.a.v.) sünnetini öğretmek ve yollarınızı temizlemek üzere gönderdi!...»
Halkı bir dehşet ve hayret kapladı. Çünkü onlar idarecinin halkı kültürlü hale getirmesi ve onlara dinlerini öğretmesinin nasıl bir görev olduğunu biliyorlardı. Yalnız, yolları temizleme görevi onlar için yeni bir şeydi, hatta enteresan ve tuhaf birşeydi.
Hasan-ı Basrî’nin, hakkında;
«— Basra’ya halk için ondan daha iyi bir yolcu gelmedi» dediği bu vali kimdi acaba?.
İşte o, Ebû Musa ei-Eş’ârî künyeli, Abdullah İbn Kays’ti…
Mekke’de tevhidi anlatan, bilerek Allah’a davet eden ve güzel ahlâkı emreden bir peygamberin (s.a.v.) çıktığını duyar duymaz oraya gitmek üzere memleketi Yemen’den ayrıldı.;.
Mekke’de Resûlüllah’ın {s.a.v.) huzuruna oturdu ve ondan hidâyet ve kesin imanı aldı…
Kelime-i tevhidi alarak memleketine döndü. Daha sonra, Hayber’in fethi bittikten hemen sonra Resûlüllah’a (s.a.v.) gitti.
Onun gelişiyle, Cafer İbn Ebî Talib’le arkadaşlarının Habeşistan’dan dönüşleri aynı vakte rastladı ve peygamber (s.a.v.) de onlara katıldı…
Ebû Musa bu gelişinde yalnız gelmemiş, onunla birlikte, kendilerine İslâm’ı telkin’ ettiği Yemen halkından elli küsur kişi ve onun Ebû Ruhm ve Ebû Burde isimli iki kardeşi de gelmişti…
Peygamber (s.a.v.) bu heyete bir isim verdi…
Hepsini «Eş’ârîler» diye isimlendirdi…
Peygamber (s.a.v.) onları en yufka yürekli insanlar diye niteledi…
Çoğunlukla onları ashabına en büyük misal olarak verir onlardan şöyle söz ederdi:
«— Eş’ârîler’in bir savaşta erzakları tükenir veya ellerindeki yiyecekler azalırsa, onlar mevcut olanları bir torbada toplar sonra onu eşit olarak taksim ederler. Onlar bendendir… Ben de onlardanım!..»
O günden itibaren Ebû Musa, kendilerine Resûlüliah’ın (s.a.v.) ashabı ve öğrencileri olmak, bütün çağ ve zamanlarda dünyaya İslâm’ın taşıyıcıları olmak nasip olan müslüman ve mü’minler arasındaki devamlı yerini aldı…
Ebû Musa büyük vasıfların garip bir karışımıydı…
O, savaşmaya mecbur kalırsa cesur bir asker ve yürekli mir mü-câhiddi…
O, barışçıydı, iyiydi ve son derece sakindi!…
O, anlayışlıydı, sağlam kararlıydı, zekiydi, kapalı konulan doğru anlamada iyi idi, fetva ve hüküm vermede önde gelenlerdendi. Hatta şöyle denilmişti:
«— Bu ümmetin kadıları, (hakimleri) dörttür: Hz. Ömer, Alî, Ebû Musa ve Zeyd İbn Sabit’tir».
Buna rağmen, temiz bir fıtrat sahibiydi ki, Allah rızası konusunda onu kim aldatırsa, onun için aldanırdı!…
Onun sorumluluklarına bağlılığı büyüktü… İnsanlara güveni çoktu…
Eğer hayatındaki bir olaydan bir parola seçmek istesek, mutlaka şu cümle olurdu:
«Ne olursa olsun, ihlâs...»
Cihâd yerlerinde el-Eş’ârî, şerefli bir atılganlıkla sorumluluklarını yüklenirdi. Bundan dolayı Resûlüllah (s.a.v.) onun hakkında: «— Yiğitlerin efendisi Ebû Musa’dır» demiştir.
İşte o bize, bir asker olarak hayatından bir tablo gösteriyor:
«—Resûlüliah’la (s.a.v,) birlikte bazı savaşlara gittik. O savaşlarda ayaklarımız parçalandı. Benim ayaklarım prçalandı, tırnaklarım düştü. Hatta ayaklarımızı bez parçalarıyla sarmıştık!...»
O, iyi niyetliliği yüzünden savaş halindeki bir düşmana karşı hareket etmezdi…
O, böyle bir yerde işleri tam bir açıklıkla görür ve kesin bir şekilde karara bağlardı…
Müslümanlar İran’ı fethederlerken e!-Eş’ârî ordusunu, ona cizye vermek üzere anlaşma isteyen ve onun da bu anlaşmayı kabul ettiği İsfahan’da konaklatmıştı…
Ancak Isfahan halkı bu anlaşmasında samimi değildi… Onlar kalleşçe bir darbe için fırsat arıyorlardı.
Fakat, Ebû Musa’nın gereken yerlerde kaybolmayan-ihtiyatı bunların durumunu ve geceleyin yapmak istediklerini araştırıyorlardı. Onlar darbeye niyetlenince komutan gafil avlanmadı. Bu arada onlara savaş ilân etti. Öğle olmadan büyük bir zafer kazandı.
Müslümanların Acem imparatorluğuna karşı yaptıkları savaşta Ebû Musa el-Eş’ârî’nin büyük bir kahramanlığı ve yüce bir cihâdı vardı.
Özellikle, Hürmüzan’ın ordusuyla içine çekilip orada korkunç bir ordu topladığı Tüster savaşının kahramanı Ebû Musa’ydı.
Emîrulmüminin Hz. Ömer o gün başlarında Ammar İbn Yâsîr, el-Berâ İbn Malik, Enes İbn Mâlik, Meczeetü’l-Bekrî ve Seleme İbn Ra-câ’nın bulunduğu büyük bir sayıdaki müslümam ona takviye olarak göndermişti…
İki ordu karşılaştı… Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
AMR İBNU’L-AS
Posted by Site - Yönetici Mart 9, 2010
AMR İBNU’L-AS
Mısır’ı Bizanslılardan kurtaran.
Onlar, Kureyş içinde üç kişilerdi, davasına karşı koymak ve ashabına en şiddetli işkenceleri yapmakla Resûiüllah’i (s.a.v.] cok yormuşlardı…
Resûlüllah {s.a.v.) onlar hakkında beddua etmeye ve yüce Rabbine, onlara azabını İndirmesi için yalvarmaya başladı…
Böyle dua edip dururken, ona şu âyet-i kerime nazil oldu: «Allah’ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azap etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimdirler». (Alü İmran/12S) Peygamber [s.a.v.) bu âyetten, kendisine, onlara beddua etmekten vazgeçmesinin ve onların durumunu sadece Allah’a bırakmasının emredildiğini anladı…
Ya onlar zulümlerinde devam edecekler ve Allah’ın azabı onlara-inecekti…
Ya da tövbe ettikleri için Allah onların tövbelerini kabul edecek ve rahmeti onlara ulaşacaktı…
Allah onlar için tövbe ve rahmet yolunu seçti ve onları İslâm’a yöneltti…
Amr ibnu’I-As mücadeleci bir müsiümana, İsâm’ın yiğit komutanlarından bir komutana dönüştü…
Amr’ın niçin öy!e yaptığını anlıyamadığımız bazı tutumlarına rağmen fedakâr ve mücadeleci bir sahâbî olarak yaptıkları, gözlerimizi ve kalplerimizi ona doğru çevirtecektir.
Burada, Özellikle Mısır’da, İslâm’ı mükemmel ve şerefli bir din olarak, onun peygamberini rahmet, nimet, Allah’a davet eden, hayata doğruluk ve takva ilham eden büyük bîr doğruluk peygamberi, olarak gören kimseler olacaktır…
Yine, Mısır’a İsiâm’ı, İslâm’a Mısır’ı hediye etmek için kaderin kendisini bir sebep ne sebep kıldığı adama sevgiyle bilenerek bu imanı taşıyan kimseler olacaktır… Bu ne güzel hediyedir ve ne iyi hediye verendir.
İste o, Amr ibnu’l-As’tır. Allah ondan razı olsun…
Genellikle tarihçiler Amr’ı «Mısır Fatihi» diye tarif etmişlerdir.
Ancak biz bu tarifte ifrat ve tefrit görüyoruz. Belki Amr’a lâyık en iyi tarif onu Mısır’ın kurtarıcısı adlandırmamızdır.
İslâm, modern anlayışla, ülkeleri fethetmek için fethetmiyordu. Ancak oraları insanları ve ülkeleri çok kötü işkenceye tabi tutan iki imparatorluğun hakimiyetinden kurtarıyordu. Bu iki imparatorluk, İran imparatorluğu ve Bizans imparatorluğuydu…
Mısır, özellikle, orada İslâm’ın öncüleri göründüğü gün Bizanslıların yağma yeriydi…
Mısır halkı boş yere direniyordu… Memleketlerinin tepelerinde inançlı birliklerin; «Allahu ekber,
Allahu ekber… sesleri gürlediğinde, hepsi gelen sabaha doğru şerefli bir kalabalık içinde koşuştular ve Kayser ve Bizanslılardan kurtuluşlarını onda bularak, ona kucak açtılar…
O halde, Amr ibnul’-As ve adamları, Mısır’ı fethetmediler, onlar sadece, akıbetinin hakka ulaşması, kaderinin adalete bağlanması, kendini’ ve hakiki durumunu Allah’ın kelimelerinin ışığında ve İslâm’ın prensiplerinde bulması için Mısır’ın önündeki yolu açtılar.
O (r.a.), savaşın sadece, kendisiyle, ülkeyi işgal eden ve halkın erzağmı yağmalayan Bizans askerleri arasında kalması için Mısır halkını ve kıptîleri çarpışmadan uzak tutmayı çok istiyordu…
Bu yüzden, onun o günkü hıristiyanların ileri gelenlerine ve büyük piskoposlara şu konuşmayı yaptığını görüyoruz:
«— Allah Teâlâ Muhammedi hakk ile göndermiş ve o hakkı emretmiştir.
O da (s.a.v.) peygamberliğini yerine getirip bizi açıklık üzerinde yani açık ve doğru yol üzerinde bıraktıktan sonra gitti…
İnsanlara yumuşak davranmak onun bize emrettiği şeylerdendi. Böyle olunca, sizi İslâm’a davet ediyoruz…
Kim bizim davetimize icabet ederse, o bizdendir. Bizim lehimize olan onun da lehinedir. Bizim aleyhimize olan onun da aleyhinedir…
Kim bizim İslâm’a girme davetimizi kabul etmezse, ona cizye yani vergi teklif eder ve himayemize alırız…
Peygamberimiz bize, Mısır’ı fethedeceğimizi ve halkına iyi davranmamızı söyledi. Bu konuda şöyle buyurmuştur: «Siz benden sonra Mısır’ı fethedeceksiniz, oranın haîkı olan kıptîlere iyi davranınız Onlarla anlaşma ve akrabalık vardır…»
Eğer sizi kendisine davet ettiğimiz şeyi kabul ederseniz, sizin için anlaşma üstüne anlaşma vardır».
Amr sözlerini bitirir bitirmez bazı piskopos ve rahipler şöyle haykırdılar:
«— Peygamberinizin size tavsiye ettiği akrabalık uzak bir akrabalıktır, bunun gibisine ancak peygamberler ulaşırlar!…»
Bizanslı komutanlar boşa çıkarmak için gayret sarfetmişlerse de, Amr’dan korkanlar ve Mısır kıptîleriyle anlaşmak için iyi bir başlangıçtı…
Amr ibnu’l-As İslâm’a ilk girenlerden değildi. Mekke’nin fethinden az önce Halid İbnu’l-Velîd’le birlikte müslüman olmuştu.
Gariptir ki, onun müslüman olması, Habeşistan’daki Necsşî’nin vasıtası ile başlamıştı. Çünkü Necaşî Amr’ı tanıyor ve Habeşistan’a çok sık gelmesi ve Necaşî’ye getirdiği birçok hediyeler sebebiyle ona saygı gösteriyordu. Bu ülkeye son gelişinde Arap yarımadasında tev-hîd (Allah’ın bir olduğunu) ve güzel ahlâkla seslenen bir peygamberin adı da gelmişti.
Habeşistan kralı Amr’a Muhammed’in Allah’ın gerçek elçisi oi-duğu halde, niçin ona iman etmeyip uymadığını sordu…
Amr da Necaşî’ye şunu sordu:
«— O, gerçekten Öyle midir?»
“ Necaşî ona:
«_ Evet… Amr! Beni dirile de ona uy. Çünkü o, hakk üzerindedir. O, kendisine muhalefet edene kesinlikle üstün gelecektir» diye cevap verdi.
Amr hemen, Medine’ye dönmek, âlemlerin Rabbi Allah’a teslim olmak için gemiye bindi.
Medine’ye götüren yoida, Mekke’den gelmekte olan ve müslü-man olmak için Resûlüllah’a (s.a.v.) biat etmeye koşan Haltd ibnu’l-Velîd’le karşılaştı…
Onların gelmekte olduğunu gören Resûlüüah’ın (s.a.v.) yüzü sevinçten parlayıp ashabına şöyle dedi:
«Mekke ciğerpârelerîni size attı…» Halid öne geçip biat etti…
Arkasından Amr ilerleyip:
«— Ya Resûlellah!
Ben sana, Allah’ın geçmiş günâhlarımı affetmesi ümidiyle biat ediyorum...» dedi.
Resûlüllah (s.a.v.) da ona:
«— Ya Amr!
Biat et, İslâm öncekileri keser, saymaz» diye cevap verdi…
Amr biat edip dehasını ve cesaretini yeni dinin hizmetine verdi…
Hz. Peygamber {s.a.v.) Refîk-i A’lâ’ya kavuştuğunda Amr Umman valisi idi…
Hz. Ömer’in halifeliği devrinde, Suriye savaşlarından sonra Mısır’ın Bizanslıların hakimiyetinden kurtulmasında şahit olunan kahramanlığını gösterdi.
Keşke Amr ibnu’l-As içindeki başkan olma sevgisin* frenleyebil-seydi…
O zaman, bu sevginin onu tehlikeye atan bazı davranışlar! tamamen önleyebilirdi.
Amr’ın başkanlık sevgisi, bir noktaya kadar, Allah vergisi olan özelliklerinin otomatik olarak ifadesi demekti…
Hatta onun dış şekli, yürüyüş ve konuşmasındaki usûlü, onun başkanlık için yaratıldığını gösteriyordu… Hatta şöyle rivayet edilmiştir. Müminlerin emiri Ömer ibnu’l-Hattab bir gün Amr’ı gelirken görünce, onun yürüyüşüne gülüp:
«— Ebû Abdullah’a yeryüzünde başkan olarak yürümekten baş kası yakışmaz!» demişti!…
Gerçekten Ebû Abdullah (Amr) kendini bu haktan mahrum bırakmadı…
Hatta tehlikeli olaylar müslümanları siiip süpürürken bile Amr, bu olaylar karşısında bir başkan üslubuyla, hem de zekâsıyla, dehasıyla, onu kendine güvenli hale getiren gücüyle bir emir üslubuyla davranıyordu!…
Fakat valilerini seçmede çok ihtiyatlı olan Hz. Ömer Amr’a güvendiği için onu Filistin ve Ürdün’e vali yapar. Sonra, Ömer kendi hayatı boyunca onu Mısır valiliğinde bırakır…
Hatta Emîrulmüminin, Amr’ın rahat yaşamada valilerinin devamlı aynı seviyede veya en azından halkın seviyesine yakın bir seviyede olmaları için onlardan istediği sınırı Amr’ın aştığını öğrendiğinde bile onu valilikte bırakmıştı…
Biz diyoruz ki: Halife Amr’ın, çok rahat bîr hayat sürdüğünü öğ rendiğinde bile, onu azletmedi. Ancak ona Muhammed İbn Mesle me’yi gönderip mallarının ve eşyalarının tümünü ikiye bölüp yarısın kendisine bırakmasını ve öbür yarısını da Muhammed îbn Mesleme’yle Medine’deki Beytü’l-mâle göndermesini emretti.
Emîrulmüminin, Amr’ın başkanlık sevgisinin onu sorumluluklarında aşırılığa sevkettiğini bilseydi, temiz vicdanı bir an olsun onu valilikte tutmaya dayanamazdı.
Amr (r.a.) keskin zekâlı, ani buluşta güçlü ve derin görüşlüydü.,
Hatta Emirulmüminin Hz. Ömer (r.a.) kurnazlığı olmayan bir insan görünce, hayretten ellerini çırpar ve şöyle derdi:
«— Sübhânellah!
Bunun yaratıcısıyla Amr İbnu’l-As’ın yaratıcısı aynı ilâh!.
Yine o, son derece cesur ve atılgandı…
Bazı yerlerde cesaretini dehasıyla karıştırır, fakat bu korkaklık veya telâşlılık zannedilirdi. Ancak Amr kendini tehlikeli darboğazlardan kurtarmak için müthiş bir ustalıkla hilesini yapardı!.
Müminlerin emiri Ömer, onun bu özelliklerini bilir ve onları takdir ederdi.
Bu yüzden, Mısır’a gitmeden önce onu, Suriye’ye gönderdiğinde, Emirulmüminine: Suriye’deki Bizans ordularının başında dahî cengâ-verİerden olan komutan Artabon var, denildi… Hz. Ömer’in cevabı şu oldu:
«— Biz Bizanslıların Artabon’una Arapların Artabon’unu attık. Bakalım, işler nasıl yoluna girer?!»
İşte Arapların Artabon’u ve tehlikeli dahîsi Amr’ın, ordusunu yenilgiye terkedip Mısır’a kaçan Bizans’ın Artabon’unu mahveden bîr galibiyetle yoluna girdi. Kısa bir süre sonra da, İslâm bayrağının, güvenli evlerinin damlarında dalgalanması için Amr Mısır’da ona yetişti
Amr’ın zekâ ve dehasının parladığı ne kadar çok davranışı vardır. Biz onun hakem olayında, Ebu Musa el-Eş’ârî ile, durumu müslü-manlar arasındaki bir şuraya havale etmek için her birinin Aliyle Muâ-viye’yi azletmek üzere anlaştıklarında Ebû Musa’ya karşı tutumunu bu davranışlarından saymasak da, Ebû Musa anlaşmayı yerine getirmiş, Amr ise onu yerine getirmekten çekinmiştir.
Eğer onun kurnazlıkta ve ani buluşta ustalığına dair bir tabloya şahit olmak istersek, Mısır’da Bizanslılarla yaptığı savaş esnasında Babilyon kalesi komutanına davranışında böyle bir tablo vardır, (Başka bir tarihi rivayette, anlatacağımız olay Yermûk’ta Bizanslı Artabon’Ia geçmiştir).
Artabon konuşmak için onu çağırmıştı. Bu arada bazı adamlarına, Amr kaleden ayrıldıktan hemen sonra tepesine bir kaya atmalarını emretti. Amr’ın öldürülmesi kesinleşsin diye her şey hazırlanmıştı…
Amr hiçbir şeyden şüphelenmeden komutanın yanına girdi. Görüşmelerini yaptılar.
Kalenin dışına götüren yoldayken, surların tepesinde, hemen sakınma duygusunu harekete geçiren, kuşku veren bir hareketi far-ketti.
Hemen şaşırtıcı bir davranışta bulundu.
Kendisini hiçbir şey korkutmamış ve hiç şüphelenmemiş gibi emin, sakin, ağırbaşlı adım ve duygularla kale komutanına döndü!…
Komutanın yanına girip:
«— Sana açıklamak istediğim bir şeyi hatırladım. Beraberirrıdeki arkadaşlarımın arasında Peygamber’in (s.a.v.) ashabından İslâm’a ilk girenler var. Mü’minlerin emin onlara danışmadan hiçbir işe karar vermez. Savaşacakların ve askerlerin başına onları vermeden İslâm ordularından hiçbir orduyu göndermez. Benim duyduklarımın aynısını senden duymaları ve benim sahip olduğum bilgilere onların da sahip olmaları için onları sana getirmeyi düşündüm...» dedi.
Bizanslı komutan Amr’ın iyi niyetle, kendisine yaşama fırsatı verdiğini zannetti! Böylece onun görüşünü kabul etsin ki, Amr yanında müslümanların ileri gelenlerinden, seçkin kişilerinden ve komutanlarından büyük bir sayıyla dönünce, sadece Amr’ın işini bitirmek yerine, onların hepsinin işini bitirsin…
Görülmeyecek bir şekilde Amr’ın öldürülmesi için hazırlanan plânı erteleme emrini verdi…
Komutan izzet, ikram ile Amr’ı uğurladı, hararetle onu kucakladı… Kaleden ayrılırken Arab’ın dahisi gülümsedi…
Sabahleyin Amr, ordusunun başında alaycı ve düşmanın başına gelenlere güler gibi kişneyerek kahkaha atan kısrağının üstünde kaleye geldi.
Evet… O da sahibinin kurnazlıklarından çoğunu biliyordu
Hicretin 43. yılında ölüm, Amr İbnu’l-As’a valisi olduğu Mısır’da geldi…
Göç anlarında hayatını anlatmaya başladı:
— İlkin kâfir idim… Resûlüllah’a (s.a.v.) karşı en sert kişilerdendim. Eğer o gün ölseydim. Cehennemi boylardım.
Daha sonra Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettim. İnsanlardan onun kadar sevdiğim ve gözümde onun kadar muhterem hiç kimse yoktu. Şayet benden onu tarif etmem istense bunu beceremezdim, çünkü saygımdan dolayı ona bakamıyordum… Şayet o gün ölseydim, mutlaka Cennetlik olacağımı umardım…
Daha sonra başıma idarecilik ve lehime mi, aleyhime mi olduğunu bilemediğim birçok şey geldi...»
Arkasından gözünü, yalvarırcasına merhametli ve yüce Rabbin yakarırcasma semaya kaldırdı ve şöyle dedi:
«— Allah’ım! Tertemiz (suçsuz) değilim ki özür dileyeyim. Aziz (güçiü) değilim “ki, üstün geleyim,
Bana rahmetin (merhametin) yetişmezse mahvolurum». Devamlı yalvarıp yakardı. Nihayet ruhu Allah’a yükseldi. Son sözü de: ‘Lâ ilahe illallah oldu.
Amr’ın, İslâm’ın yolunu tarif ettiği Mısır toprağının altında cesedi vardır.
Amr’ın öğretmek, hüküm vermek ve idare etmek üzere oturduğu yerdeki toplantı tavanlarının altındajıâlâ devam ederken, Mısır’ın sağlam toprağının üstünde, içinde tek olan Allah’ın adının zikredildiği, duvarları arasında ve minberinin üstünden, Allah’ın sözlerinin ve İslâm’ın prensiplerinin ilân edildiği, Mısır’ın ilk camisi Amr camii vardır.
Kaynak : Sahabelerin Hayatından Tablolar
…
Yazı kategorisi: ASHAB-I KRAM, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: AMR İBNU'L-AS | » yorum bırak;

























