GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR’ Kategorisi için Arşiv

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

Posted by Site - Yönetici Haziran 30, 2010

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

Ihlâslı, âbid ve çok tövbe eden…

Şimdi kendisinden söz ettiğimiz abid, zâhid ve çok tövbe eden şahıs Abdullah İbn Amr İbn  el-As’tır…

Babası; zekâ, deha ve kurnazlıkta üstâd olduğu kadar o da âbid-ler, zâhidler ve her şeyi açık olanlar arasında yüce bir yere sahip üstâddı…

O bütün zamanını ve hayatını ibadete vermişti…

O, imanın tadıyla kendisinden geçmiş ve artık gece gündüz onun kulluk ve ibâdetine yetmez olmuştu.,.

O, babasından önce müslüman olmuştu. Sağ elini biat etmek üzere Resûlüllah’ın (s.a.v.) sağ eline verdiğinde kalbi parlak sabah gibi Allah’ın nuruyla ve ona itaatin nuruyla aydınlanmıştı…

Önce, azar azar inen Kur’ân’a yöneldi. Kur’an’ın bazı âyetleri indiğinde onları ezberleyip anlamaya çalışırdı. Kur’ân tamamlandığında o da tamamını ezberlemişti…

Onu, sadece mahfuz bir kitabı iki kapağı arasında toplayan güçlü bir hafıza meydana getirmek için ezberlemiyordu…

Aksine, kalbinin onunla şenlenmesi ve bundan sonra onun itaatkâr kulu olması için ezberliyordu. Onun helâl kıldığını helâl kılar, haram kıldığını haram kılar. Davet ettiği her şeyde ona icabet eder sonra, olgun meyveleri olan bahçelerinde mutlu, âyet-i kerimelerinin verdiği sevinçten gönlü rahat, uyandırdığı haşyetten gözü yaşlı olarak Kur’ân okumaya ve onu düşünmeye yönelir!

Abdullah bir ermiş ve âbid olmak için yaratılmıştı. Dünyada hiç­bir şey onu bu yaratıldığı halden uzaklaştırmaya kadir değildi…

İslâm ordusu, kendilerine savaş açan müşriklerle karşılaşmak üzere bir cihada çıktığı zaman onu bir sevgilinin ruhuyla ve bir aşığın ısrarıyla şehidiiği temenni ederek safların önünde buluruz!…

Savaş bitince onu nerede görürüz? Ya camide, ya da evindeki seccadesinde, gündüz oruçludur, gece ayaktadır (yani namaz kılmaktadır). Dili, helâl da olsa dünya kelâmından hiçbir sözü bilmez. Ancak onun dili, Kur’ân’ını okurken, ona olan hamdini yaparken veya günâhından dolayı istiğfar ederken Allah’ı zikretmekten dolayı daima  ıslaktır…

İnsanları Allah’a ibâdete davet etmeye gelmiş olan Resûlüllah’ın, (s.a.v.) Abdullah’ın aşırı ibadet etmesine engel olmak için duruma müdâhale etme ihtiyacını duyması, onun kulluk ve ibadetinin boyutlarını anlamamıza kâfidir!…

Öyie olunca, Abdullah İbn Amr’ın hayatı hakkında alınacak dersi iki yönünden birisi, kulluk ve doğruluğun en ileri derecelerine ulaşmada insan ruhunu coşturan üstün bir gücü ortaya çıkarmak ise, diğer yönü de bütün üstünlük ve olgunluğu aramada i’tidâl ve orta yolu takip etmede dinin titizliğidir, böylece ruh arzu ve özlem içinde kalır…

Vücûd da sıhhat ve afiyet içinde kalır!.

Resûlüllah [s.a.v.) Abdullah İbn Amr İbn es-As’ın hayatını aynı tarzda geçirdiğini öğrenmişti…

Bu arada olmayan tek şey bir savaşa çıkmaktı. Onun bütün gün­lerini şöyle özetlemek mümkündü. Sabahtan, sabaha kadar devamlı ibadet… Oruç, namaz ve Kur’ân okumak…

Peygamber (s.a.v.) onu çağırttı ve onu İbadete i’tidalden ayrılma­maya davet ediyordu…

Resûlüllah (s.a.v.) ona şöyle dedi: «— Bana senin gündüzleri yemeyip oruç tuttuğun, gecelen  de uyumayıp namaz kıldığın  haber verilmedi mi sanıyorsun? Her ay üç gün oruç tutman sana yeter».

Abdullah:

«— Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter...» dedi.

Peygamber (s.a.v.):

«— Her cumadan itibaren iki gün oruç tutman sana yeter bu yurdu.

ResûlüIIah (s.a.v.) tekrar sordu:

«— Öğrendim ki, Kur’ân’ı  bir gecede hatmediyormuşsun?

Ömrünün uzun olmasından ve onu okumaktan usanmandan endişe ediyorum!

Kur’ân’i her ayda bir defa hatmet…

Onu her on günde bir defa hatmet…

Onu her üç günde bir defa hatmet...»

Sonra sözüne şöyle devam etti:

«— Ben hem oruç tutuyorum, hem tutmuyorum.

Namaz da kılıyorum, uyuyorum da…

Kadınlarla da evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir..

Abdullah İbn Amr uzun bir ömür sürmüştür… Yaşı ilerleyip kemikleri zayıflayınca daima Resülüilah’ın (s.a.v.) tavsiyesini hatırlar ve şöyle derdi:

«— Keşke Resûlüllah’ın (s.a.v.) ruhsatını kabul etseydim...»

Bu tip bir mü’mine, iki müsiüman topluluk arasında meydana gelen bir çarpışmada rastlamak zordur.

Öyleyse bacakları onu, Medine’den, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye karşı hazırladığı orduda yer aldığı Siffîn’e nasıl taşımıştı?

Gerçekten Abdullah’ın bu davranışı onu anladıktan sonra saygıya lâyık olacak kadar düşünmeye değer…

Abdullah İbn Amr’ın hayatı için ciddi bir tehlike teşkil etmeye varan bir şekilde ibadete nasıl yöneldiğini ve babasının zihnini devamlı meşgul eden bu durumu birçok defa Resûlüllah’a (s.a.v.) şikâyet ettiğini gördük.

Hz. Peygamber’in ibadette mutedil olmasını ve ona sürelerini kısıtladığı son defada Amr da hazırdı. ResûlüIIah (s.a.v.) Abdullah’ın elini tutup babası Amr ibnu’l-As’ın elinin içine koydu ve ona şöyle dedi:

«— Sana emrettiğimi yap ve babana itaat et».

Abdullah dini ve ahlâkı gereğince anne ve babasına itaatkâr olmasına rağmen Resûlüllah’ın bu usûlle ve bu münasebetle ona emretmesi kendine has bir etkiye sahipti.

«— Abdullah benim bundan daha fazlasına gücüm yeter» dedi.

ResûlüIIah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

SELEME İBNU’L EKVA

Posted by Site - Yönetici Haziran 9, 2010

SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

SELEME İBNU’L EKVA

Piyadelerin kahramanı

Oğlu lyas onun faziletlerini bir tek cümlede özetler: «— Babam asla yalan söylememiştir!..

Bir insanın, iyi ve salih kimseler arasındaki yüce yerini almak için bu fazileti elde etmesi yeterlidir.

Seleme İbnu’l-Ekva bunu elde etmişti, hem de lâyık olarak…

Seleme, sayılı arap okçularındandı. Aynı şekilde kahramanlık, cö­mertlik ve hayır işlemede yarışanlardandı.

O gönlünü İslâm’a teslim ettiğinde, onu ihlâsla teslim etti ve İs­lâm onu yüce kalıbına göre işledi.

Seleme ibnu’I-Ekva’ Rıdvan biatına katılanlardandı.

Peygamber (s.a.v.) ve ashabı, hicretin altıncı yılında Kabe’yi zi­yaret maksadıyla yola çıkmıştı ama Kureyş onların karşısına çıkıp Kabe’yi ziyaretlerine engel olmuştu.

Peygamber (s.a.v.) onlara, savaşmaya değil ziyarete geldiğini ha­ber vermek için Osman İbn Affan’ı göndermişti…

Osman’ın dönmesini beklerken, Kureyş’in Osman’ı öldürdüğüne dair bir haber yayıldı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.), ashabının, ölünceye kadar savaşmak üzere tek tek biatlarını kabul etmek için bir ağacın gölgesinde oturdu.

Seleme şöyle anlatır:

«— Ölünceye kadar savaşmaya biat için ağacın altına oturdum, Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettim. Sonra bir kenara çekildim. Biat eden­ler azalınca, Peygamber [s.a.vj: 'Seleme! Sana ne oluyor da biat et­miyorsun?' dedi. Ben biat ettim yâ Resûlüilah! dedim. 'Yine biat et' buyurdu. Bunun üzerine tekrar biat ettim».

Ve o, biatini en iyi şekilde yerine getirmiştir. Hatta biat etmeden önce ke!ime-i şehadeti getirmesinden itibaren o biati hakkıyla yerine getirmiştir.

Kendisi şöyle der:

«— Resûlüliah'la (s.a.v,) birlikte yedi, Zeyd İbn Harise'yle birlik­te dokuz savaşa katıldım..

Seleme, kendisi piyade, ok ve mızrak atarak savaşanların en us-talarındandı...

Onun usûlü, bugün izlenen büyük gerillâ savaşlarından bazıları­nın usûlüne benzerdi... Düşmanı kendisine saldırdığında onun önün­de geri çekilirdi. Düşman geri çekildiğinde veya dinlenmek üzere dur­duğunda suratla ona saldırırdı!...

O bu usûlle, Zukared savaşı dîye bilinen savaşta, Uyeyne İbn Hısn e!-Fizari komutasında Medine tepelerine baskında bulunan kuv­vetleri tek başına püskürtmeyi başarmıştı...

Tek başına onların peşine düşüp devamlı dövüşerek onları oya­ladı. Nihayet Resûlüllah (s.a.v.) sahabilerden müteşekkil bir güçle ona yetişmişti...

O gün Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle demişti:

«— Piyadelerimizin  en hayırlısı  Seleme ibnu'l-Ekva'dır!

Seleme, üzüntü ve kaygıyı ancak kardeşi Amir ibnu'l-Ekva'ın Hay-ber savaşında öldürülüşünde tanımıştı.

Amir müslüman ordusunun önünde şu şiirini söylüyordu: «Allah'ım sen olmasan hidâyet yolunu bulamaz,

Sadaka vermez, namaz kılmazdık,

Üzerimize bir huzur indir.

Karşılaştığımız zaman ayaklarımızı sabit kıl».

Bu savaşta Amir, kılıcıyla müşriklerden birine vurmaya gitti. Kı­lıcı elinde bükülüp ucu ölmesine sebep oldu. Müslümanlardan birisi şöyle dedi:

«— Zavallı Amir şehîdlikten mahrum oldu».

O anda Seleme çok üzüldü. Çünkü, başkaları gibi o da kendisini hatâ ile öldürmüş olan kardeşinin cihâd ecrinden ve şehitlik sevabın­dan mahrum olduğunu zannetti.

Fakat merhametli olan Peygamber (s.a.v.) hızla işleri yoluna ko­yunca, Seleme ona gitti ve şöyle sordu:

«— Ey Allah'ın elçisi! Amîr'in amelinin boşa gittiği doğru mu?.

Resûlüllah (s.a.v.] cevap verdi:

«— O, cihâd ederken öldürülmüştür.

Onun için iki ecir vardır.

Şu anda o, Cennet’in nehirlerinde yüzüyor!..

Çok cömert olan Seleme, Allah rızası için istenildiğinde oldu­ğundan daha cömertti…

Bir insan ondan, canını vermesini istese onu vermekte tereddüt etmezdi.

Halk onun bu özelliğini tanımıştı. Birisi ondan birşey elde etmek istese ona: ‘Ailah rızası için senden istiyorum’ derdi. Seleme de şu sözü söylerdi:

«Allah rızası için istemeyen ne için ister ki?»

Hz. Osman’ın [r.a.) şehîd edildiği gün, bu yiğit mücâhid, müşlü-manlara fitne kapılarının açılmış olduğunu anlamıştı.

Ömrünü kardeşleri arasında savaş yaparak geçirmişken şimdi, kardeşlerinin karşısında olan bir savaşçı olamazdı!…

Evet… Peygamber’în [s.a.v.) müşriklerle yapılan savaştaki maha­retini takdir ettiği kimsenin, bu maharetle bir mü’minle savaşmaya veya bu maharetle bir müsiümanı öldürmeye hakkı yoktu…

Bu sebepten eşyasını aldı ve Rabeze’ye gitmek üzere Medine’yi terketti… Daha önce Ebü Zerr de hicret yeri olarak aynı yeri seç­mişti…

Seleme, Rabeze’de hayatının geri kalanını yaşadı. Nihayet bir gün, hicretin yetmiş dördüncü yılında, onu Medine özlemi sardı. Ziya­ret için oraya gitti…

Orada birinci ve ikinci günü geçirdi… Ve üçüncü gün vefat etti…

Böylece, onu, kanatları altına alıp ondan önceki mübarek arka­daşları ve salih şehidlerle biriikte barındırmak için Medine’nin sev­gili ve taze toprağı çağırmıştı.

Kaynak : SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

..

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELER & ASHAB-I KRAM, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Abdullah İbnu’z – Zubeyr

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Abdullah İbnu'z - Zubeyr

Abdullah İbnu'z - Zubeyr

Abdullah İbnu’z – Zubeyr

Ne adam… …Ve ne şehîd?!

Annesi, büyük hicret yolunda Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere alevler içinde yanan çölü katederken o, annesinin karnında mü­barek bir cenindi…

Böylece Abdullah İbnu’z-Zübeyr’e daha dünyaya gelmeden ve ana rahminden çıkmadan muhacirlerle birlikte hicret etmesi nasib olmuş­tu…

Annesi Esma (r.a.) Medine tepelerindeki Küba’ya varır varmaz, doğum sancısı tutmuş ve Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı olan muhacirler Medine’ye indikleri sırada, cenin halindeki muhacir de Medîne toprak­larına inmişti…

Hicretin ilk çocuğu, Resûlüilah’ın (s.a.v.) Medine’deki evine götü­rüldü. Resûlüllah (s.a.v.) onu öptü ve ağzına mübarek tükrüğünü koy­du. Böylece Abdullah İbnu’-Zübeyr’in karnına giren ilk şey Resûlüi­lah’ın (s.a.v.) tükrüğü oldu.

Müslümanlar Medîne’de toplandılar ve çocuğu beşiğine götürdü­ler. Daha sonra, kelime-i tevhid ve tekbîr getire getire onu Medîne’-nin bütün caddelerinde dolaştırdılar.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Medîne’ye yerleşince yahudilerin canları sıkılıp, kin ve intikam duyguları kabardı. Müslüman­lara karşı sinir harbine başladılar. Kâhinlerinin müslümanlara büyü yapıp onları kısırlaştırdıklarını, artık Medine’nin yeni bir müslüman çocuğuna şahid olamayacağı dedikodusunu yaydılar…

Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gayb aleminden üzerlerine bir ziyâ! gî bi doğması, kaderin Medîne yahudiierinin iftirasını damgalayan, on­ların iftira ve yalanlarını iptal eden bir vesika oldu!..

Abdullah, Resûlüllah (s.a.v.) zamanında henüz çocukluktan kur­tulmamıştı ama onun zamanından ve ona olan sağlam bağlılığı sebe­biyle Peygamberin (s.a.v.) bizzat kendisinden, daha sonra göreceği­miz erkekliğinin bütün hammaddelerini ve hayatının prensiplerini al­mıştı.

Çocuk hızla büyüyordu. Canlılık, akıllılık ve güçlülükte olağanüstü-

Nihayet gençliğine de ulaştı. Gençliği, temizlik, namusluluk, ah­lâklılık ve hayâllerin üstüne çıkan bir kahramanlıktı…

Günler geçtikçe onun huyları değişmiyor, onunla birlikte istekleri büyümüyordu. Artık o yolunu bilen, büyük bir azimle, sağlam ve aca­yip bir imanla onu kateden bir adamdır…

Kuzey Afrika, Endülüs ve İstanbul’a yapılan seferlerde o —daha yirmi yedi yaşını geçmemişken— ebedi fetih kahramanlarından biri­siydi…

Sadece Kuzey Afrika’da yapılan savaşta, 20.000 kişilik müslüman ordusu, 120.000 kişilik bir düşman ordusuyla karşılaşmıştı…

Savaş başladı. Müslümanları büyük bir tehlike sardı…

Abdullah İbnu’z-Zübeyr düşman kuvvetlerine bir göz attı ve onla­rın kuvvetlerinin başının kim olduğunu anladı. Bu, berberilerin hüküm­darından ve ordu komutanından başkası değildi. O, askerlerine haykı­rıyor ve onları garip bir usulle ölmeye teşvik ediyordu…

Abdullah anladı ki şiddetli çarpışmayı ancak bu inatçı komuta­nın düşmesi durduracaktı…

Fakat, önünde fırtına gibi savaşan kalabalık bir ordu varken, ona

nasıl yol bulabilirdi?..

Ancak İbnu’z-Zübeyr’in cesareti ve atılganlığı asla soru sormaya hacet bırakmazdı!..

O sırada bazı arkadaşlarına seslenip:

«— Arkamı koruyun ve benimle birlikte hücum edin» dedi.

Çarpışan safları, komutana doğru ok gibi yardı. Onun yanına var­dı ve bir tek saldırıda onu yere yıktı. Sonra beraberindekilerle birlikte hükümdar ve komutanlarının etrafındaki askerleri de yere serdi. Da­ha sonra hepsi ‘Allahu ekber’, diye haykırdılar.

Müslümanlar, berberilerin komutanının ordusunu idare etmek ve askerleri savaşa teşvik etmek için durduğu yerde kendi bayraklarının dalgalandığım görünce bunun zafer demek olduğunu anladılar. Hepsi bir olup, saldırıya geçtiler. Her şey müslümanların lehine sonuçlandı…

Müslüman ordusunun komutanı Abdullah İbn Ebî Şerh, İbnu’z-Zü­beyr’in yerine getirdiği büyük görevi öğrendi ve mükâfat olarak ona, zafer müjdesini Medine’ye ve müslümanların halifesi Osman İbn Af-fan’a bizzat kendisinin götürme görevini verdi.

Savaştaki kahramanlığı, üstünlüğüne rağmen, ibadetteki kahra­manlığı karşısında duramıyordu…

Onda, gurur ve kibir uyandırabilecek bu durum, onun abid ve za­hitler arasındaki daimi ve yüce yerini bize unutturmaktaydı.

Onun ne soyu, ne gençliği, ne mevkii, ne makamı, ne malı ve ne de gücü, bütün bunların hiçbiri, Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gündüzünü oruçla, gecesini namazla geçiren ve akılları şaşırtacak şekilde Allah korkusu duyan bir âbid olmasına engel olamamıştır.

Ömer İbnu’I-Abdilaziz bir gün İbn Ebî Müleyke’ye şöyle dedi: «— Bize Abdullah İbnu’z-Zübeyr’i tarif et…»

O da şöyle söyledi: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

SÜHEYL İBN AMR

Posted by Site - Yönetici Nisan 16, 2010

SÜHEYL İBN AMR

SÜHEYL İBN AMR

SÜHEYL İBN AMR

Tuleka’dan [1]  şühedaya…

Bedir savaşında bir esir, müslümanların eline düştüğünde, Ömer

İbnu’l-Hattab Resûlüllah’a (s.a.v.) yaklaşıp:

Ya Resûlellah! Bırak, Süheyl İbn Amr’ın ön dişlerinden iki­sini sökeyim de, bir daha senin karşına dikilen bir hatip olamasın…» dedi.

Yüce peygamber [s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

«— Hayır, ya Ömer!

Ben hiç kimsenin vücudunu ayıplı hale getiremem. Peygamber de (s.a.v.) olsam, Allah beni aynı hale getiriverir!.»

Resûlüllah (s.a.v.) sözüne şunu da ilâve etti:

«— Ömer!

Umulur ki Süheyl, yarın seni memnun edecek bir duruma gelir!.

Günler geçti...

Peygamber'in (s.a.v.) verdiği haber doğru çıktı..,

Kureyş'in en büyük hatibi Süheyl İbn Amr İslâm hatipleri arasın­da büyük bir hatip haline geldi...

İnatçı müşrik, Allah korkusuyla ağlamaktan gözleri görmez hale gelen tövbekar bir mü'mine dönüştü!...

Kureyş'in önemli liderlerinden ve ordu komutanlarından olan bi­risi Allah yolunda savaşan iyi bir savaşçıya, belki Allah, geçmiş gü­nâhlarını bağışlar diye, ölünceye kadar cihada devam etmek üzere, kendi kendine söz veren bir savaşçıya dönüştü!,..

Bu inatçı müşrikle muttaki ve sehîd mü'min kimdi acaba?.

İşte bu Süheyl İbn Amr'dı...

O, Kureyş'in ileri gelenlerinden hakimlerinden (hikmet sahibi), akıl ve görüş sahiplerinden birisiydi...

Kureyş'in Hudeybiye yılında Peygamber'i (s.a.v.) Mekke'ye gir­mekten vazgeçmeye ikna.etmesi için görevlendirdiği kimse de o idi

Hicretin 6. yılının sonlarında Resûlüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte Ka'be'yi ziyaret etmek —savaşmak niyetiyle değil  herhangi bir sa­vaşa hazırlanmaksızın bir umre yapmak için Mekke'ye doğru yola çık­tılar...

Kureyş onların Mekke'ye doğru hareket ettiklerini öğrenince yol­larını  kesmek ve yönlerini değiştirmek  için yola çıktı...

Durum  gerginleşti, sinirler bozuldu... Peygamber  {s.a.v.)   ashabına:

«— Kureyş bugün beni sıla-i rahim (akrabaya ilgi göstermek) is­tedikleri bir plânı uygulamaya çağırmıyor ki, ben onlara bu imkânı verebileyim...»  dedi.

Kureyş elçi ve delegelerini Peygamber'e (s.a.v.) gönderiyorlar, Peygamber (s.a.v.) de onlara savaş için gelmediğini, sadece Ka'be'yi ziyarete geldiğini  söylüyordu...

Delegelerden birisi Kureyş'e dönüyor, ama arkasından daha inat­çı ve ikna gücü daha fazla birisini gönderiyorlardı. Nihayet Urve İbn Mes'ûd es-Sekafîyi seçtiler. Urve onların en güçlüsü ve en akıllısıydı... Kureyş, Urve'nin Peygamber'i (s.a.v.) geri dönmeye ikna edebilece­ğini zannediyordu.

Fakat o da hemen dönüp onlara şunu söylüyordu.

«— Ey Kureyş topluluğu!

Ben Kisra'mn, Kayser'in ve Necâşî'nin saraylarına gittim...

Ben nice hükümdarlar gördüm. Muhammed'e (s.a.v.) ashabının hürmet ettiği gibi, milleti tarafından hürmet edilen hiçbir hükümdar görmedim. Ben onun etrafında Muhammed'î (s.a.v.) asla teslim etme­yecek bir topluluk gördüm...

Bu konuda düşünseniz iyi olur!...»

O zaman Kureyş, çabalarının fayda vermediğine kanaat getirip durumu karşılıklı olarak görüşmeye ve anlaşma yapmaya karar verdi. Bu önemli mesele için en uygun liderlerinden birini seçti. Bu Süheyl İbn Amr'dı...

Müslümanlar, Süheyl'in geldiğini görüp onu tanıdılar. En sonun­da Süheyl'i gönderdiklerine göre, Kureyş'in anlaşma ve barış yolunu tercih ettiğini anladılar...

Süheyl Resûlüllah'ın (s.a.v.) önüne oturdu. Barışla son bulan uzun bir konuşma cereyan etti...

Süheyl Kureyş lehine çok şey kazanmaya çalıştı... Bu konuda ona, Resûfüllah'ın (s.a.v.) karşılıklı görüşme ve barışı sağlayan asîl ve şe­refli toleransı yardımcı oldu...

Günler geçip gitti.,. Nihayet hicretin sekizinci senesi geldi... Ku­reyş Resûlüllah'la (s.a.v.) olan anlaşmasını bozduktan sonra Peygam­ber (s.a.v.) ve müslümanlar Mekke'yi fethetmek için çıktılar.

Muhacirler dün zorla çıkarıldıkları yurtlarına geri dönmüşlerdi...

Hem de onları Medine'de bağırlarına basan ve kendilerine tercih eden Ensar'la birlikte dönmüşlerdi...

Gökyüzünde muzaffer bayrakları dalgalanarak İslâm'ın tümü dön­müştü...

Mekke bütün kapılarını açmıştı... Müşrikler şaşkın şaşkın  bekliyorlardı...

Daha önce, öldürmek, yakmak, işkence etmek ve aç bırakmak suretiyle müslümanlara her türlü zulmü reva gören kişiler olarak, on­ların sonlari acaba bugün nasıl olacaktı?!..

Merhametli Peygamber (s.a.v.) onları, bu küçük düşürücü duy­guların baskısı altında uzun süre bırakamazdı.

Müsamahakâr ve yumuşak bir şekilde onların yüzlerine baktı. Merhametli sesinin tonundan şefkat ve yumuşaklık saçarak onlara:

«—  Ey Kureyş topluluğu:

Benden ne umarsınız, size nasıl davranacağımı tahmin edersi­niz?» dedi. .

Bunun üzerine dün İslâm'ın düşmanı olan Süheyl İbn Amr iler­ledi ve cevap  verdi:

«— Hayır umarız, kerem  sahibi kardeş ve kerem  sahibi  kardeş oğlu!»

Allah'ın sevgilisinin dudaklarından nurdan bir gülümseme par­ladı ve onlara:

«— Gidiniz...

Siz tulekasımz [serbestsiniz)!...

Muzaffer Peygamber'in [s.a.v,) bu sözleri, duyguları canlı bir in­sanı itaat, utanma ve pişmanlıktan eritmemesi mümkün değildi...

Aynı anda, asalet ve yücelik doîu bu tavır Süheyl İbn Amr'ın bütün duygularını   harekete geçirdi  ve âlemlerin Rabbi   Allah'a  teslim oldu.

Onun o andaki ınüslümanhği kadere teslim olan yenik bir adamın müslümanlığı değildi...

Aksine—'daha sonra geleceğinin onu açıklayacağı gibi Muham-med'in (s.a.v.) büyüklüğünün ve onun prensiplerine uygun olarak, ha­reket ettiği, bayrağını ve sancağını müthiş bir sevgiyle taşıdığı dinin büyüklüğünün üstün gelip esir ettiği bir kişinin müslümanlığıydı!...

Mekke'nin fethi günü müslüman olanlara «Tuleka» adı verilmiş­tir. Yani Peygamber'in [s.a.v.) affının onları müşriklikten İslâm'a nak­lettiği kimselere bu ad verilmiştir. Çünkü Peygamber [s.a.v.) onlar hakkında şöyle demişti:

«— Gidiniz, siz Tulekasıniz [serbestsiniz).»

Ancak bu Tuleka'dan bir grup sağlam ihlâslarıyla bu çizgiyi aşıp onları Peygamber'in ashabı arasındaki ilk saflara yerleştiren fedakâr­lık, ibâdet ve temizliğin en son noktasına çıktılar. İşte bunlardan bîri Süheyl İbn Amr'di...

İslâm onu yeniden işledi...

Allah'ın verdiği  ilk özelliklerini  parlattı ve  onlara  ilâvelerde'bu­lundu. Sonra onların hepsini hakkın, iyiliğin ve imanın hizmetine verdi...

Onu birkaç  kelimeyle tarif ettiler:

«—- Cömert, namazı, orucu, sadakası, Kur'ân, okuması ve Allah korkusundan ağlaması çok olan!.»

İşte bunlar Süheyl'in yüce vasıflarıydı...

Onun daha önce değil de, Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olmasına rağmen, müslümanlığında ve imanında bütün ruhunu saran bir derecede samimi olduğunu, bir âbid, zahid, Allah ve İslâm yolun­da cihâd eden bir fedaiye dönüştüğünü görüyoruz...

Peygamber [s.a.v.) Rafîk-i A'lâ'ya kavuştuğunda, haber Mekke'ye ulaşır ulaşmaz —o gün Süheyl oradaydı— Medine'deki müslümanları saran karışıklık ve şaşkınlık oradaki müslümanları da sarmıştı.

Medine'nin şaşkınlığını Ebü Bekir (r.a.) hemen şu kesin sözleriy­le dağıtmıştı:

«— Kim Muhammed'e (s.a.v.) tapıyorsa,  şüphesiz   Muhammed [s.a.v.) ölmüştür.

Kim Allah'a tapıyorsa, şüphesiz Allah Hâyy'dır diridir. O, ölmez..

Süheyl'in, Mekke'de, Hz. Ebû Bekir'in Medine'de takındığı tavrın aynısını aldığını görünce bizi bir hayret alacaktır.

Orada bütün müslümanSarı toplayıp etkili sözleriyle onları şa­şırttı. Onlara diyordu ki: Muhammed [s.a.v.) Allah'ın gerçek elçisiydi. O emaneti yerine getirmeden ve risâleti tebliğ etmeden ölmemiştir. Mü'minlerin ona karşı vazifeleri onun yolunda yürümeleridir.

Süheyl bu tavrı, doğru sözleri ve sağlam imanıyla, Peygamber'in (s.a.v.) vefat haberi gelince Mekke'deki bazı kimselerin imanını sök­mek üzere olan fitne- ortadan kalktı.

O gün, daha önce Peygamber'in (s.a.v.) verdiği haber tam manâ­sıyla ortaya çıkmıştı.

Bedir'de esir olduğunda Süheyl'in ön dişlerinden ikisini sökmek için izin isteyen Ömer'e:

«— Bırak onu, belki o bir gün seni memnun edecek hale gelir...» demişti.

O gün, Süheyl'in Mekke'de takındığı tavır ve kalplerdeki imanı sağlamlaştıran güzel konuşması Medîne'deki müslümanlara ulaşınca, Ömer İbnu'l-Hattâb Resûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği, haberi hatırladı ve uzun süre güldü. İşte şimdi, İslâm'ın, Ömer'in (r.a.) sökmek istediği Süheyl'in dişlerinden faydalandığı gün gelmişti!...

Süheyl, Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olup imanın tadını alınca kendi kendine şu sözü verdi: _

"—Vallahi, müşriklerle birlikte yaptıklarımın aynısını müslüman-larla da yapacağım...-Müşriklerle birlikteyken yaptığım harcamaların aynısını müslümanlarla birlikteyken de yapacağım. Umulur.ki, bu du­rumum birbirini takip eder!...

O, müşriklerle birlikte uzun zaman putlarının önünde durmuştu...

Şimdi de mü'minlerle birlikte tek oian Allah'ın huzurunda saatler­ce duruyordu.

Böylece namaz üstüne namaz kılıyordu.

Oruç üstüne oruç tutuyordu...

Ruhunu yücelten, Rabbînden gelen bütün ibadetlerden tam bir haz duyuyordu...

Dün İslâm'a karşı düşmanlık ve savaş yerlerinde müşriklerle bir­likle böyle duruyordu.

O, şimdi, Allah'tan başkasına ibadet eden Acem'in ateşini Hakkın birlikleriyle söndüren ve orada ateşe tapan milletlerin sonlarını ya­kan, yine Hakk'm birlikleriyle Bizanslıların ve Acemlerin zulmünü so­na erdiren keiimei tevhidi her yerde yayan yiğit bir asker olarak İs­lâm ordusundaki yerini alıyordu...

Öyleyse, müslüman ordularıyla birlikte, savaşlara katılmak üze­re Suriye'ye gitti.

Yermûk müsiümanların katıldığı şiddetli ve.tehlikeli bir savaştı...

Süheyl İbn Amr sevinçten nerdeyse kanatlanıp uçacaktı. Günkü, o şiddetli günde cahiliye ve müşriktik hatalarını, kendileriyle sileceği şeyleri bizzat yapabilmek için bu fırsatı  bulmuştu

O vatanını kendini unutturacak bir sevgiyle severdi...

Buna rağmen, Suriye'de müslümanlar galip geldikten sonra vata­nına dönmek istemedi. Şöyle dedi:

«— Resûlüllah'in (s.a.v.) şöyle dediğini duydum: Sizden birinizin Allah yolunda bir saat durması, onun için ömrü boyunca amel etme­sinden daha hayırlıdır».

Ben ölünceye kadar Allah rızası için sınırlarda bekçilik yapaca­ğım. Mekke'ye asla dönmiyeceğim..

Süheyl sözünü yerine getirdi...

Hayatının geri kalanını, göç zamanı gelinceye kadar sınır bekçi si oiarak geçirdi. Ruhu Allah'ın rahmetine hızla uçup gitti... [2]

Kaynak :  SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR


Dipnotlar:

[1] Tulekâ»  kelimesinin   açıklaması   ilerdeki   sayfalarda   gelecektir.  «Şühedâ» ise  anlamına gelir

[2] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/93-98.

..

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELER & ASHAB-I KRAM, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

EBU MUSA EL-EŞ’ARİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 4, 2010

EBU MUSA EL-EŞ'ARİ

EBU MUSA EL-EŞ'ARİ

EBU MUSA EL-EŞ’ARİ

Ne  olursa olsun,  ihlâs…

Emirulmü’minin Ömer Ibnu’i-Hattâb kendisini vali olarak Basra’ya gönderdiğinde o, halkı toplayıp şu konuşmayı yapmıştı:

«— Mü’minierîn Emiri Ömer, beni size, Rabbinizin “kitabını, peygamberinizin (s.a.v.) sünnetini   öğretmek ve yollarınızı   temizlemek üzere gönderdi!...»

Halkı bir dehşet ve hayret kapladı. Çünkü onlar idarecinin halkı kültürlü hale getirmesi ve onlara dinlerini öğretmesinin nasıl bir gö­rev olduğunu biliyorlardı. Yalnız, yolları temizleme görevi onlar için yeni  bir şeydi, hatta enteresan ve tuhaf birşeydi.

Hasan-ı Basrî’nin, hakkında;

«— Basra’ya halk için ondan daha iyi bir yolcu gelmedi» dediği bu vali  kimdi  acaba?.

İşte o, Ebû Musa ei-Eş’ârî künyeli, Abdullah İbn Kays’ti…

Mekke’de tevhidi anlatan, bilerek Allah’a davet eden ve güzel ahlâkı emreden bir peygamberin (s.a.v.) çıktığını duyar duymaz ora­ya  gitmek üzere  memleketi Yemen’den  ayrıldı.;.

Mekke’de Resûlüllah’ın {s.a.v.) huzuruna oturdu ve ondan hidâ­yet ve kesin imanı aldı…

Kelime-i tevhidi alarak memleketine döndü. Daha sonra, Hayber’in fethi bittikten hemen sonra Resûlüllah’a (s.a.v.) gitti.

Onun gelişiyle, Cafer İbn Ebî Talib’le arkadaşlarının Habeşistan’­dan dönüşleri aynı vakte rastladı ve peygamber (s.a.v.) de onlara ka­tıldı…

Ebû Musa bu gelişinde yalnız gelmemiş, onunla birlikte, kendile­rine İslâm’ı telkin’ ettiği Yemen halkından elli küsur kişi ve onun Ebû Ruhm ve  Ebû  Burde isimli  iki kardeşi  de gelmişti…

Peygamber (s.a.v.) bu heyete bir isim verdi…

Hepsini  «Eş’ârîler» diye isimlendirdi…

Peygamber (s.a.v.) onları en yufka yürekli insanlar diye niteledi…

Çoğunlukla onları ashabına en büyük misal olarak verir onlardan şöyle söz ederdi:

«— Eş’ârîler’in bir savaşta erzakları tükenir veya ellerindeki yi­yecekler azalırsa, onlar mevcut olanları bir torbada toplar sonra onu eşit olarak taksim ederler. Onlar bendendir… Ben de onlardanım!..»

O günden itibaren Ebû Musa, kendilerine Resûlüliah’ın (s.a.v.) ashabı ve öğrencileri olmak, bütün çağ ve zamanlarda dünyaya İslâm’­ın taşıyıcıları olmak nasip olan müslüman ve mü’minler arasındaki devamlı   yerini aldı…

Ebû Musa büyük vasıfların garip bir karışımıydı…

O, savaşmaya mecbur kalırsa cesur bir asker ve yürekli mir mü-câhiddi…

O, barışçıydı, iyiydi ve son derece sakindi!…

O, anlayışlıydı, sağlam kararlıydı, zekiydi, kapalı konulan doğru anlamada iyi idi, fetva ve hüküm vermede önde gelenlerdendi. Hatta şöyle denilmişti:

«— Bu ümmetin kadıları, (hakimleri) dörttür: Hz. Ömer, Alî, Ebû Musa ve Zeyd İbn Sabit’tir».

Buna rağmen, temiz bir fıtrat sahibiydi ki, Allah rızası konusunda onu kim aldatırsa, onun için aldanırdı!…

Onun sorumluluklarına bağlılığı büyüktü… İnsanlara güveni çoktu…

Eğer hayatındaki bir olaydan bir parola seçmek istesek, mutla­ka şu cümle olurdu:

«Ne olursa olsun, ihlâs..

Cihâd  yerlerinde el-Eş’ârî,  şerefli   bir atılganlıkla sorumlulukla­rını yüklenirdi. Bundan dolayı Resûlüllah (s.a.v.) onun hakkında: «— Yiğitlerin efendisi Ebû Musa’dır» demiştir.

İşte o bize, bir asker olarak hayatından bir tablo gösteriyor:

«—Resûlüliah’la (s.a.v,) birlikte bazı savaşlara gittik. O savaş­larda ayaklarımız parçalandı. Benim ayaklarım prçalandı, tırnaklarım düştü. Hatta ayaklarımızı bez parçalarıyla sarmıştık!...»

O, iyi niyetliliği yüzünden savaş halindeki bir düşmana karşı ha­reket etmezdi…

O, böyle bir yerde işleri tam bir açıklıkla görür ve kesin bir şe­kilde karara bağlardı…

Müslümanlar İran’ı fethederlerken e!-Eş’ârî ordusunu, ona cizye vermek üzere anlaşma isteyen ve onun da bu anlaşmayı kabul ettiği İsfahan’da konaklatmıştı…

Ancak Isfahan halkı bu anlaşmasında samimi değildi… Onlar kal­leşçe bir darbe için fırsat arıyorlardı.

Fakat, Ebû Musa’nın gereken yerlerde kaybolmayan-ihtiyatı bun­ların durumunu ve geceleyin yapmak istediklerini araştırıyorlardı. On­lar darbeye niyetlenince komutan gafil avlanmadı. Bu arada onlara savaş ilân etti. Öğle olmadan büyük bir zafer kazandı.

Müslümanların Acem imparatorluğuna karşı yaptıkları savaşta Ebû Musa el-Eş’ârî’nin büyük bir kahramanlığı ve yüce bir cihâdı vardı.

Özellikle, Hürmüzan’ın ordusuyla içine çekilip orada korkunç bir ordu topladığı Tüster savaşının kahramanı Ebû Musa’ydı.

Emîrulmüminin Hz. Ömer o gün başlarında Ammar İbn Yâsîr, el-Berâ İbn Malik, Enes İbn Mâlik, Meczeetü’l-Bekrî ve Seleme İbn Ra-câ’nın bulunduğu büyük bir sayıdaki müslümam ona takviye olarak göndermişti…

İki ordu karşılaştı… Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

AMR İBNU’L-AS

Posted by Site - Yönetici Mart 9, 2010

AMR  İBNU'L-AS

AMR İBNU'L-AS

AMR  İBNU’L-AS

Mısır’ı Bizanslılardan kurtaran.

Onlar, Kureyş içinde üç kişilerdi, davasına karşı koymak ve ashabına en şiddetli işkenceleri yapmakla Resûiüllah’i (s.a.v.] cok yormuşlardı…

Resûlüllah {s.a.v.) onlar hakkında beddua etmeye ve yüce Rabbine, onlara azabını İndirmesi  için yalvarmaya başladı…

Böyle dua edip dururken, ona şu âyet-i kerime nazil oldu: «Allah’ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azap etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimdirler». (Alü İmran/12S) Peygamber [s.a.v.) bu âyetten, kendisine, onlara beddua etmekten vazgeçmesinin ve onların durumunu sadece Allah’a bırakmasının emredildiğini anladı…

Ya onlar zulümlerinde devam edecekler ve Allah’ın azabı onlara-inecekti…

Ya da tövbe ettikleri için Allah onların tövbelerini kabul edecek ve rahmeti onlara ulaşacaktı…

Allah onlar için tövbe ve rahmet yolunu seçti ve onları İslâm’a yöneltti…

Amr ibnu’I-As mücadeleci bir müsiümana, İsâm’ın yiğit komutanlarından bir komutana dönüştü…

Amr’ın niçin öy!e yaptığını anlıyamadığımız bazı tutumlarına rağmen fedakâr ve mücadeleci bir sahâbî olarak yaptıkları, gözlerimizi ve kalplerimizi ona doğru çevirtecektir.

Burada, Özellikle Mısır’da, İslâm’ı mükemmel ve şerefli bir din olarak, onun peygamberini rahmet, nimet, Allah’a davet eden, hayata doğruluk ve takva ilham eden büyük bîr doğruluk peygamberi, ola­rak gören kimseler olacaktır…

Yine, Mısır’a İsiâm’ı, İslâm’a Mısır’ı hediye etmek için kaderin kendisini bir sebep  ne sebep  kıldığı adama sevgiyle bilenerek bu imanı taşıyan kimseler olacaktır… Bu ne güzel hediyedir ve ne iyi hediye verendir.

İste o,  Amr  ibnu’l-As’tır. Allah ondan  razı   olsun…

Genellikle  tarihçiler Amr’ı  «Mısır Fatihi»  diye tarif etmişlerdir.

Ancak biz bu tarifte  ifrat ve tefrit görüyoruz. Belki Amr’a lâyık en  iyi tarif onu  Mısır’ın kurtarıcısı  adlandırmamızdır.

İslâm, modern anlayışla, ülkeleri fethetmek için fethetmiyordu. Ancak oraları insanları ve ülkeleri çok kötü işkenceye tabi tutan iki imparatorluğun hakimiyetinden kurtarıyordu. Bu iki imparatorluk, İran imparatorluğu ve Bizans imparatorluğuydu…

Mısır, özellikle, orada İslâm’ın öncüleri göründüğü gün Bizanslı­ların yağma yeriydi…

Mısır halkı  boş yere direniyordu… Memleketlerinin  tepelerinde  inançlı  birliklerin; «Allahu ekber,

Allahu ekber… sesleri gürlediğinde, hepsi gelen sabaha doğru şerefli bir kalabalık içinde koşuştular ve Kayser ve Bizanslılardan kurtuluşlarını onda bularak, ona kucak açtılar…

O halde, Amr ibnul’-As ve adamları, Mısır’ı fethetmediler, onlar sadece, akıbetinin hakka ulaşması, kaderinin adalete bağlanması, kendini’ ve hakiki durumunu Allah’ın kelimelerinin ışığında ve İslâm’ın prensiplerinde bulması için Mısır’ın önündeki yolu açtılar.

O (r.a.), savaşın sadece, kendisiyle, ülkeyi işgal eden ve halkın erzağmı yağmalayan Bizans askerleri arasında kalması için Mısır halkını ve kıptîleri  çarpışmadan  uzak tutmayı  çok  istiyordu…

Bu yüzden, onun o günkü hıristiyanların ileri gelenlerine ve bü­yük piskoposlara şu konuşmayı yaptığını  görüyoruz:

«— Allah Teâlâ Muhammedi hakk ile göndermiş ve o hakkı em­retmiştir.

O da (s.a.v.) peygamberliğini yerine getirip bizi açıklık üzerinde  yani açık ve doğru yol  üzerinde bıraktıktan  sonra gitti…

İnsanlara yumuşak davranmak onun bize emrettiği şeylerdendi. Böyle olunca, sizi İslâm’a davet ediyoruz…

Kim bizim davetimize icabet ederse, o bizdendir. Bizim lehimize olan onun da lehinedir. Bizim aleyhimize olan onun da aleyhinedir…

Kim bizim İslâm’a girme davetimizi kabul etmezse, ona cizye  yani vergi  teklif eder ve himayemize alırız…

Peygamberimiz bize, Mısır’ı fethedeceğimizi ve halkına iyi dav­ranmamızı söyledi. Bu konuda şöyle buyurmuştur: «Siz benden son­ra Mısır’ı fethedeceksiniz, oranın haîkı olan kıptîlere iyi davranınız Onlarla anlaşma ve akrabalık vardır…»

Eğer sizi kendisine davet ettiğimiz şeyi kabul ederseniz, sizin için anlaşma üstüne anlaşma vardır».

Amr sözlerini bitirir bitirmez bazı piskopos ve rahipler şöyle hay­kırdılar:

«— Peygamberinizin size tavsiye ettiği akrabalık uzak bir akra­balıktır, bunun gibisine ancak peygamberler ulaşırlar!…»

Bizanslı komutanlar boşa çıkarmak için gayret sarfetmişlerse de, Amr’dan korkanlar ve Mısır kıptîleriyle anlaşmak için iyi bir başlan­gıçtı…

Amr ibnu’l-As İslâm’a ilk girenlerden değildi. Mekke’nin fethin­den az önce Halid İbnu’l-Velîd’le birlikte müslüman olmuştu.

Gariptir ki, onun müslüman olması, Habeşistan’daki Necsşî’nin vasıtası ile başlamıştı. Çünkü Necaşî Amr’ı tanıyor ve Habeşistan’a çok sık gelmesi ve Necaşî’ye getirdiği birçok hediyeler sebebiyle ona saygı gösteriyordu. Bu ülkeye son gelişinde Arap yarımadasında tev-hîd (Allah’ın bir olduğunu) ve güzel ahlâkla seslenen bir peygamberin adı da gelmişti.

Habeşistan kralı Amr’a Muhammed’in Allah’ın gerçek elçisi oi-duğu halde, niçin ona iman etmeyip uymadığını sordu…

Amr da Necaşî’ye şunu sordu:

«— O,  gerçekten  Öyle  midir?»

“  Necaşî ona:

«_ Evet… Amr! Beni dirile de ona uy. Çünkü o, hakk üzerinde­dir. O, kendisine muhalefet edene kesinlikle üstün gelecektir» diye cevap verdi.

Amr hemen, Medine’ye dönmek, âlemlerin Rabbi Allah’a teslim olmak için gemiye bindi.

Medine’ye götüren yoida, Mekke’den gelmekte olan ve müslü-man olmak için Resûlüllah’a (s.a.v.) biat etmeye koşan Haltd ibnu’l-Velîd’le karşılaştı…

Onların gelmekte olduğunu gören Resûlüüah’ın (s.a.v.) yüzü se­vinçten parlayıp ashabına şöyle dedi:

«Mekke ciğerpârelerîni size attı…» Halid öne geçip biat etti…

Arkasından Amr ilerleyip:

«— Ya Resûlellah!

Ben sana, Allah’ın geçmiş günâhlarımı affetmesi ümidiyle biat ediyorum...» dedi.

Resûlüllah (s.a.v.) da ona:

«— Ya Amr!

Biat et, İslâm öncekileri keser, saymaz» diye cevap verdi…

Amr biat edip dehasını ve cesaretini yeni dinin hizmetine verdi…

Hz. Peygamber {s.a.v.) Refîk-i A’lâ’ya kavuştuğunda Amr Umman valisi idi…

Hz. Ömer’in halifeliği devrinde, Suriye savaşlarından sonra Mı­sır’ın Bizanslıların hakimiyetinden kurtulmasında şahit olunan kahra­manlığını gösterdi.

Keşke Amr ibnu’l-As içindeki başkan olma sevgisin* frenleyebil-seydi…

O zaman, bu sevginin onu tehlikeye atan bazı davranışlar! tamamen  önleyebilirdi.

Amr’ın başkanlık  sevgisi,  bir  noktaya kadar,  Allah vergisi  olan özelliklerinin otomatik olarak ifadesi demekti…

Hatta onun dış şekli, yürüyüş ve konuşmasındaki usûlü, onun başkanlık için yaratıldığını gösteriyordu… Hatta şöyle rivayet edil­miştir. Müminlerin emiri Ömer ibnu’l-Hattab bir gün Amr’ı gelirken görünce, onun yürüyüşüne gülüp:

«— Ebû Abdullah’a yeryüzünde başkan olarak yürümekten baş kası yakışmaz!» demişti!…

Gerçekten Ebû Abdullah (Amr) kendini bu haktan mahrum bırak­madı…

Hatta tehlikeli olaylar müslümanları siiip süpürürken bile Amr, bu olaylar karşısında bir başkan üslubuyla, hem de zekâsıyla, deha­sıyla, onu kendine güvenli hale getiren gücüyle bir emir üslubuyla davranıyordu!…

Fakat valilerini seçmede çok ihtiyatlı olan Hz. Ömer Amr’a gü­vendiği için onu Filistin ve Ürdün’e vali yapar. Sonra, Ömer kendi hayatı boyunca onu Mısır valiliğinde bırakır…

Hatta Emîrulmüminin, Amr’ın rahat yaşamada valilerinin devamlı aynı seviyede veya en azından halkın seviyesine yakın bir seviyede olmaları için onlardan istediği sınırı Amr’ın aştığını öğrendiğinde bile onu valilikte bırakmıştı…

Biz diyoruz ki: Halife Amr’ın, çok rahat bîr hayat sürdüğünü öğ rendiğinde  bile, onu  azletmedi. Ancak ona  Muhammed İbn   Mesle me’yi gönderip mallarının ve eşyalarının tümünü ikiye bölüp yarısın kendisine  bırakmasını ve  öbür yarısını  da Muhammed   îbn   Mesleme’yle Medine’deki Beytü’l-mâle göndermesini emretti.

Emîrulmüminin, Amr’ın başkanlık sevgisinin onu sorumlulukla­rında aşırılığa sevkettiğini bilseydi, temiz vicdanı bir an olsun onu valilikte tutmaya dayanamazdı.

Amr (r.a.) keskin zekâlı, ani buluşta güçlü ve derin görüşlüydü.,

Hatta Emirulmüminin Hz. Ömer (r.a.) kurnazlığı olmayan bir in­san görünce, hayretten ellerini çırpar ve şöyle derdi:

«— Sübhânellah!

Bunun yaratıcısıyla Amr İbnu’l-As’ın yaratıcısı aynı ilâh!.

Yine o, son derece cesur ve atılgandı…

Bazı yerlerde cesaretini dehasıyla karıştırır, fakat bu korkaklık veya telâşlılık zannedilirdi. Ancak Amr kendini tehlikeli darboğazlar­dan kurtarmak için müthiş bir ustalıkla hilesini yapardı!.

Müminlerin emiri Ömer, onun bu özelliklerini bilir ve onları takdir ederdi.

Bu yüzden, Mısır’a gitmeden önce onu, Suriye’ye gönderdiğinde, Emirulmüminine: Suriye’deki Bizans ordularının başında dahî cengâ-verİerden olan komutan Artabon var, denildi… Hz. Ömer’in cevabı şu oldu:

«— Biz Bizanslıların Artabon’una Arapların Artabon’unu attık. Bakalım, işler nasıl yoluna girer?!»

İşte Arapların Artabon’u ve tehlikeli dahîsi Amr’ın, ordusunu ye­nilgiye terkedip Mısır’a kaçan Bizans’ın Artabon’unu mahveden bîr galibiyetle yoluna girdi. Kısa bir süre sonra da, İslâm bayrağının, gü­venli evlerinin damlarında dalgalanması için Amr Mısır’da ona ye­tişti

Amr’ın zekâ ve dehasının parladığı ne kadar çok davranışı vardır. Biz onun hakem olayında, Ebu Musa el-Eş’ârî ile, durumu müslü-manlar arasındaki bir şuraya havale etmek için her birinin Aliyle Muâ-viye’yi azletmek üzere anlaştıklarında Ebû Musa’ya karşı tutumunu bu davranışlarından saymasak da, Ebû Musa anlaşmayı yerine getir­miş, Amr ise onu yerine getirmekten çekinmiştir.

Eğer onun kurnazlıkta ve ani buluşta ustalığına dair bir tabloya şahit olmak istersek, Mısır’da Bizanslılarla yaptığı savaş esnasında Babilyon kalesi komutanına davranışında böyle bir tablo vardır, (Baş­ka bir tarihi rivayette, anlatacağımız olay Yermûk’ta Bizanslı Artabon’Ia geçmiştir).

Artabon konuşmak için onu çağırmıştı. Bu arada bazı adamları­na, Amr kaleden ayrıldıktan hemen sonra tepesine bir kaya atmala­rını emretti. Amr’ın öldürülmesi kesinleşsin diye her şey hazırlan­mıştı…

Amr hiçbir şeyden şüphelenmeden komutanın yanına girdi. Gö­rüşmelerini yaptılar.

Kalenin dışına götüren yoldayken, surların tepesinde, hemen sakınma duygusunu harekete geçiren, kuşku veren bir hareketi far-ketti.

Hemen şaşırtıcı  bir davranışta bulundu.

Kendisini hiçbir şey korkutmamış ve hiç şüphelenmemiş gibi emin, sakin, ağırbaşlı adım ve duygularla kale komutanına döndü!…

Komutanın  yanına girip:

«— Sana açıklamak istediğim bir şeyi hatırladım. Beraberirrıdeki arkadaşlarımın arasında Peygamber’in (s.a.v.) ashabından İslâm’a ilk girenler var. Mü’minlerin emin onlara danışmadan hiçbir işe karar vermez. Savaşacakların ve askerlerin başına onları vermeden İslâm ordularından hiçbir orduyu göndermez. Benim duyduklarımın aynısını senden duymaları ve benim sahip olduğum bilgilere onların da sahip olmaları için onları sana getirmeyi düşündüm...» dedi.

Bizanslı komutan Amr’ın iyi niyetle, kendisine yaşama fırsatı ver­diğini zannetti! Böylece onun görüşünü kabul etsin ki, Amr yanında müslümanların ileri gelenlerinden, seçkin kişilerinden ve komutan­larından büyük bir sayıyla dönünce, sadece Amr’ın işini bitirmek yerine, onların  hepsinin  işini bitirsin…

Görülmeyecek bir şekilde Amr’ın öldürülmesi için hazırlanan plâ­nı erteleme emrini verdi…

Komutan izzet, ikram ile Amr’ı uğurladı, hararetle onu kucakladı… Kaleden  ayrılırken Arab’ın dahisi gülümsedi…

Sabahleyin Amr, ordusunun başında alaycı ve düşmanın başına gelenlere güler gibi kişneyerek kahkaha atan kısrağının üstünde ka­leye geldi.

Evet…  O da sahibinin kurnazlıklarından çoğunu biliyordu

Hicretin 43. yılında ölüm, Amr İbnu’l-As’a valisi olduğu Mısır’da geldi…

Göç anlarında hayatını anlatmaya başladı:

İlkin kâfir idim… Resûlüllah’a (s.a.v.) karşı en sert kişiler­dendim. Eğer o gün ölseydim. Cehennemi boylardım.

Daha sonra Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettim. İnsanlardan onun ka­dar sevdiğim ve gözümde onun kadar muhterem hiç kimse yoktu. Şa­yet benden onu tarif etmem istense bunu beceremezdim, çünkü say­gımdan dolayı ona bakamıyordum… Şayet o gün ölseydim, mutlaka Cennetlik olacağımı  umardım…

Daha sonra başıma idarecilik ve lehime mi, aleyhime mi olduğunu bilemediğim birçok şey  geldi..

Arkasından  gözünü, yalvarırcasına merhametli  ve yüce Rabbin yakarırcasma semaya kaldırdı ve şöyle dedi:

«— Allah’ım! Tertemiz (suçsuz) değilim ki özür dileyeyim. Aziz (güçiü) değilim “ki,  üstün geleyim,

Bana rahmetin (merhametin) yetişmezse mahvolurum». Devamlı yalvarıp yakardı. Nihayet ruhu Allah’a yükseldi. Son sö­zü de: ‘Lâ ilahe illallah oldu.

Amr’ın, İslâm’ın yolunu tarif ettiği Mısır toprağının altında cesedi vardır.

Amr’ın öğretmek, hüküm vermek ve idare etmek üzere oturduğu yerdeki toplantı tavanlarının altındajıâlâ devam ederken, Mısır’ın sağ­lam toprağının üstünde, içinde tek olan Allah’ın adının zikredildiği, duvarları arasında ve minberinin üstünden, Allah’ın sözlerinin ve İs­lâm’ın prensiplerinin ilân edildiği, Mısır’ın ilk camisi  Amr camii  vardır.

Kaynak :  Sahabelerin Hayatından Tablolar

Yazı kategorisi: ASHAB-I KRAM, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers