GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘RABITA NEDİR ?’ Kategorisi için Arşiv

HERŞEY RABITALIDIR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 1, 2010

HERŞEY RABITALIDIR

HERŞEY RABITALIDIR

HERŞEY RABITALIDIR

Bu alemde mevcut olan bütün eşya her gün razbıta yapar. Mesela : Su,ateş,toprak ve eşcar gibi cümle mevcudat rabıta ile nurunu güneşten alır.

Dünya güneşe rabıta yapar,güneş de Arş-ı A’la’ya.

Arş-ı A’la da nurunu Cenab-ı Hakk’tan alır. Eger dünya rabıta yapmamış olsa, içindekiler yaşayamaz.Çünkü nur olmayınca nebatat yetişmez ve agaçlar meyvedar olmaz.Ay ve semadaki diger yıldızlar dahi güneşe rabıta yaparak nuru ondan alırlar.

Süleyman Hilmi Tunahan ( k.s.)

Ödemişli Merhum Ziya Sunguroglu’nun notlarından.

Bu yazıyı gönderen Betül hoca’ya teşekkür eder, sizlerinde dualarını bekleriz.

..

Yazı kategorisi: Ödemişli Merhum Ziya Sunguroglu’nun notları, BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, RABITA NEDİR ?, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar


Her devirde olduğu gibi, bu devirde de
râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâm’da râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur… Fitnelerinden Allâh’a sığınırız.
* * *

İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ ÂLİMLERİN EN KÖTÜ OLANIDIR

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.”(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.

Dilerseniz onlara da bir göz atalım…
* * *

DÜNYADA RÂBITASIZ İNSAN YOKTUR

Meselâ deniliyor ki;

Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın me’mûrun bih olması gerekir… O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şer‘î birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şer‘iyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir… Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.”

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün…

Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur…

Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır…(3)

Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir…

Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir…

Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabb’inden yüz çevirir… Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur… Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar!

Fakat ne gariptir ki, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Ayrıca râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı def‘etme ve nûr-i İlâhî’yi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır…

Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanların Mevlâya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâh’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâh’ın Habîbi’ni ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhî’ye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Alinti : www.bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, NEFİS, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | 1 Yorum »

Râbıta nedir, ne değildir?

Posted by Site - Yönetici Nisan 9, 2008

Râbıta nedir, ne değildir?

Bu çalışmazımızda, râbıtanın lûgatte ve tasavvuf ıstılâhında ifade ettiği mânâlar, tarîkatlardaki yeri, mâhiyeti ve bunlara uygun bazı konular üzerinde duracağız.

1. KELİME OLARAK RÂBITA

Râbıta kelimesi, Arapça “rabt” mastarından ism-i fâil müfred müennestir. Cem‘îsi, revâbıt gelir. Lûgatte çeşitli mânâlarda kullanılmıştır. Şöyle ki:

1. İki şeyi birbirine bağlayan ip ve sâir bağ, bend: Bunu tutturacak bir râbıt lâzım, gibi.

2. Münâsebet, alâka: Akrabalık râbıtalarına ehemmiyet vermek; dostluk râbıtalarını kuvvetledirmek; râbıta-i muhabbet gibi. Yani kalbi, bir şeye muhabbetle-sevgiyle bağlamak ki, bu mânâda râbıta, isteyerek veya istemeyerek, her insanda mevcuttur. Ancak, kalbin bağlandığı şey; bazan güzel, bazan çirkin, bazan da mübahlardan herhangi bir şey olabilir. Çünkü bu, ya İlâhî emirdir; Hz. Allâh’ı, Resûlü’nü ve Allah dostlarını Allah için sevmek gibi… Ya da İlâhî bir nehiydir; haramlardan ve mekruhlardan hoşlanmak gibi… [Her ne kadar mekruhlar için ikâb (ceza) yoksa da, itâbı yani azarlanıp kınanmayı mûciptir.] Yahut da mubah olur; insanın eşini ve çocuğunu, fıtratında/tabiatında olan ve hiçbir zaman kendisinden ayrılmayan bir huyla sevmesi gibi.(1)

3. Mensûbiyet, intisap: Dervişin şeyhine olan râbıtası gibi.

4. Nizam, tertip, usûl, münâsebet. Meselâ:

Bu iş’te, bu adamda râbıta yoktur cümlesinde,

Milli şairimiz M. Akif”in,

“Çamlıbel sanki şehir: zâbıta yok, râbıta yok
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok
mısralarında,

Ahmed Cevdet Paşa”nın, Sonraları şark ve garpta büyük büyük vak‘alar zuhûra geldi; nice devlet ve milletlerin râbıtaları bozuldu ifâdelerinde olduğu gibi.

Binâenaleyh, “Râbıtasız adam”, “O adamın râbıtasızlığı mâlum demek; münâsebetsiz, ağırbaşlı olmayan, yol-yordam bilmeyen adam demektir. “Râbıtasız bir dâire”; nizamsız, tertipsiz bir dâire demektir. Râbıtalı söz”; tertipli, muntazam ve yerinde sarf edilmiş sözdür. Râbıtalı adam”; münâsebetli, kavli ve fiili yerli yerince olan, sözünü ve işini bilen adam, demektir.

Kezâ, Râbıtalı adam demek; Allah Teâlâ’nın, sabır-sebat-feyz ve ilhâmla kalbini kuvvetlendirdiği insan demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kehf ile alâkalı olarak, Biz de onların hidâyetini artırdık… Onların kalblerine râbıta verdik (ve böylece metin kıldık, kuvvetlendirdik)”(2) buyuruyor. Hz. Mûsâ’nın (a.s.) annesi hakkında da, Mûsâ’nın annesinin kalbi (üzüntü ve kederden) bomboş kalıverdi. Eğer biz, (va‘dimize) inananlardan olması için, kalbine râbıta vermemiş (bu vesîleyle pekiştirip kuvvetlendirmemiş) olsaydık, neredeyse iş meydana çıkacaktı”(3) buyuruluyor.

5.
İbâredeki cümleleri birbirine bağlaya edat: Bu iki cümle arasında râbıta ister, gibi.(4)

2. TASAVVUF ISTILÂHINDA RÂBITA

Tasavvufta râbıta, esas itibariyle Nakşibendî yolunun ıstılahlarındandır. Ancak diğer tarîkatlerde de lafız olarak değilse de mânâ olarak râbıta vardır.

Ehlüllâha göre râbıta; mürîdin, hâlis bir muhabbetle şeyhinin sûretini, istifâde ve istifâza mülâhazasıyla, hayal hazînesinde tasavvur etmesi… Şahsen görmemiş ise, ruhâniyetini tasavvur eylemesi(5) ve bu usûle riâyetle, kalben onun rûhâniyetinden istimdât etmesidir. Başka bir ifadeyle; dervişin şeyhine husûsi sûrette bağlanmasıdır. Yani mürîd, kendi kalbinden hilâfet sırrına mazhar olmuş üstâzının kalbine mânevî bir irtibat kurarak, onun kalbinden kendi kalbine feyz geldiğini tefekkür eder… Ve yine bu esnada devamlı olarak kalben, mürşidinin mübârek sûretini tasavvur eyler.

Yukarıdaki parağrafı biraz daha açacak olursak, mutasavvıflara göre râbıtayı şöyle de ifade edebiliriz:

Râbıta, mürîdin, kâmil ve mükemmil olan şeyhinin rûhâniyetinden feyz alacağına inanarak, onun sûretini (şekil ve şemâilini) zihninde tasavvur etmesidir. Yine râbıta; mürîdin şeyhini severek yâdetmesi (hatırlaması) ve sûretini zihninde canlandırmasıdır ki, buna râbıta-i muhabbet denir.
Mürîdin kalben şeyhi ile beraber olması ise, mânevî birlikteliktir, gönüllerin bir olması ve kaynaşmasıdır. Bu maiyet-i mâneviyeye (mânevî beraberliğe) de, râbıta-i kalbiye ismi verilir.

Mürîdin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır ki, buna fenâ fişşeyh tâbir edilir. Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın öncüsüdür. Sâlik, râbıta vesîlesiyle önce şeyhi ile, sonra da şeyhi vâsıtasıyla Allah (c.c.) ile irtibâtını kurmuş olur.(6)


3. TARÎKATLERDE RÂBITA USÛLÜNÜN TATBİKİ

Râbıta; turuk-ı aliyye tâbir edilen yüce tarîkatlerin tamâmında ve bâhusus –her hâl ve keyfiyeti Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sünen-i seniyyelerine ittibâ(7)dan ibâret olup, şerîattan hâriç, sünnetlerden fazla hiçbir usûl ve âdetleri bulunmayan– Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’de mühim bir rükündür.

Tatbik usûlüne gelince…

Bilindiği gibi kalb; sol memenin iki parmak aşağısında, üçüncü parmağın altında bulunan bir et parçasıdır. Yumurtaya ve çam kozalağına benzer. Sivri olan başı, sol kaburganın altına; kalın olan kısmı ise, içeriye doğru girmiştir. Buna sanevberî kalb denilir. Rûhânî kuvvete ise, hakîki kalb adı verilir. Sanevberî kalb, hakîki kalbe hücre ve yuva gibidir.

Mürid, kendisine ezâ ve cefâ vermeksizin tam ve kâmil bir edeple oturur… Başını ve vücudunu, azıcık kalbe meylettirir… Gözlerini kapar… Zira göz, kalbin rehberi, delîli ve kılavuzu demektir… Göz ne ile meşgul olursa, kalb de onunla meşgul olur. Bu itibarla havâss-ı zâhirin (duyu organlarının) boş ve hareketsiz olması lâzımdır. Vücudun hiçbir uzvu, kişinin kendi isteğiyle hareket etmeyecektir. Dudaklar birbirine bitişik, dil de damağa yapışık olur. İki kaşın arasındaki nefis de kalbe bağlanır. Yani mürid, bu hâl üzere kendini hazırlar; tam bir zevk ve şevk, kusursuz bir hürmet ve tâzimle şeyhinin huzûrunda bulunduğunu tasavvur ederek, onun kalbinden kendi kalbine nûrânî bir hatla feyz-i İlâhî’nin aktığını tahayyül eder. Müşahhas bir misâlle anlatmak gerekirse, mürid, mürşidinin kalbini Güneş gibi kabul edip, ondan mânevî cereyânı kendi kalbine çektiğini düşünebilir. Bunun en azı, bir çeyrek saattir; daha az olursa, tesiri de az olur.

Anlatılan bu minvâl ve miktar üzere râbıtaya devam edip, Allah’tan başka her şey unutulduktan sonra ise, kalbî zikre başlanır. Kalbî zikir sırasında bütün dikkat mânevî kalbe çevrilir. Maddî kalbin atışı, nefesin girip çıkması ile hiç alâkadar olmadan, mânevî kalbimizdeki hakîkat-ı câima-i kalbiye makamında verilen adet ne kadar ise o miktar “Allah-Allah-Allah” diyerek zikre başlanır. Zikir ânında, bu ismin sâhibinden başka hiçbir şey düşünülmez. Şayet akla başka düşünceler gelecek olursa, zikir bırakılıp istiğfâr getirilerek üç-dört dakika râbıta yapılır ve zikre öyle devam edilir. Zikir ânında da, râbıtada olduğu gibi, dil damağa yapışık olarak tutulur. Verilen adet tamamlandıktan sonra da, yapılan bu zikir, usûlünce hediye edilir.

Halis Ece : Bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 2 Yorum »

İslâm’da Râbıtanın Şer’î Deliller ile İsbâtı

Posted by Site - Yönetici Nisan 4, 2008

İslâm’da Râbıtanın Şer’î Deliller ile İsbâtı

I. KİTAP İLE İSBATI

Hiçbir şeyin Kur’an-ı Kerimin dışında kalması mümkün olmadığına göre, elbette ki râbıta-i şerifenin hükmü de onda vardır. Bazı âyet-i kerimelerin ibâre, bazılarının da işâre mânâlarında râbıta-i şerifenin hükmünü bulmak mümkün. Yani bazılarında açıkça, bazılarında da işâret ve delâlet, bazılarında ise iktiza yoluyla râbıta-i şerife ifade edilmiştir.

Meselâ bu cümleden olarak, Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona (kurbiyete-yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda mücâhede edin ki, felâha erebilesiniz(1) âyet-i celilesini zikredebiliriz.

Bilindiği gibi lisânımızda
vesîle”, kendisi ile maksada-hedefe ulaşılan vâsıtadır. Müfessirler, burada geçen vesîleye çeşitli mânâlar vermişler… Bunlardan Fahr-i Râzî hazretleri, “vesîleyimürşid-i kâmilile tefsir etmiştir.

İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) de bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken, Vesîleden murad, sâlih ameller olduğu gibi, Allâh’a yakın olmak için kendisiyle tevessül edilen her şeydir, diyor. Sonra da Te’vîlât-ı Necmiyeden şunları naklediyor:

Bu âyet-i kerime, vesîleyi arama’ emrini açıklamaktadır; bu, elbette ki lâzımdır. Çünkü Allah Teâlâ’ya vusûl yani Hakk’a ermek, seyr u sülûkü tamamlamak, ancak vesîle ile elde edilir. Bu vesîle de, hakîkat âlimleri ve tarîkat şeyhleridir.(2)

Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte de meâlen şöyle buyrulmaktadır:

“Ne zaman ki Âdem (a.s.) hatâsını anlayıp,

– Yâ Rabbî, eğer beni (hâlen) mağfiret etmemiş isen, Muhammed (s.a.v.) hakkı için afvımı diliyorum, demişti. Allah Teâlâ ona,

– Ey Âdem! Ben onu henüz yaratmadığım halde, sen Muhammed’i(n kadrini-kıymetini, nezdimizdeki şân ve şerefinin yüceliğini) nereden ve nasıl bildin? diye sordu. O da,

Yâ Rabbi, sen beni yed-i kudretinle yarattığın ve rûhundan bana nefhettiğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda, Arş-ı A‘lâ’nın ayaklarında, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlüllah’ yazılmış olduğunu gördüm… Zâtının ismine, ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edeceğini (düşündüm ve bu yolla) bildim, dedi. Cenâb-ı Hak ona,

– Ey Âdem, doğru söyledin. Hakîkaten o, benim nezdimde yaratılmışların en sevimlisidir. Onun hürmetine benden (afvını) dilediğinde, ben de seni affettim. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım” buyurdu.(3)

İşte bu hadîs-i şerifte de açıkça görüldüğü üzere, dînimizde vesîle vardır… Ve bunlar da, başta Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere, onun vârisi olan hakîkat âlimleridir.

Yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmede mü’minlere, kurtuluş ve selâmet için, üç şeye riâyet etmeleri emredilmiştir:

1) Allah’tan korkmak,

2) Ona yaklaşmaya vesîle aramak,

3) Onun yolunda mücâhede etmek…

Vesîleden murad ise, mürşid-i kâmiller olduğuna göre, onların târif ettikleri râbıta-i şerifenin câiz olması bir tarafa, me’mûrun bih yani farz olması gerekir.

Ayrıca yukarıda geçtiği üzere,vesîlenin tefsirinderâbıtaya da yer veren müfessirler olmuştur. Çünkü mefhum umûmidir; mutlak olarak vesîleyi aramamız emrolunuyor Karîneden mücerret emirler ise vücub ifade eder ki, “vesîleyi arayıp bulmamız vâcip oluyor. Râbıta-i şerife ise, vesîlelerin en faziletli ve şerefli olanıdır. Zira râbıta-i şerife; müridi, Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) hakîki vârisleri olan mürşidân-ı kirâmdan zât-ı âlîlerine; ondan da, Allah Teâlâ’ya ulaştıran bir vâsıtadır. Nitekim, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, İsm-i zât ile meşgul olmanın keyfiyetini anlatırlarken, şu îzahlarda bulunurlar:

“Tâlib; hâlî ve tâhir bir mekânda (boş ve temiz bir yerde) oturur; gözlerini yumup ağzını kapayarak dilini damağına ilsak eder (bitiştirir). İstiğfar ile kalbini havâtır ve mâsivâdan hâlî kılar (iyi-kötü bütün düşüncelerden ve Allah’tan gayri her şeyden kalbini uzak tutar); bu hususta mürşidine râbıta-i muhabbetle râbıta eyleyerek rûhâniyetinden istimdât eyler (yardım taleb eder). Ki, bu istimdâd-ı hâs, mürşidi vâsıtasıyla bütün ervâh-ı silsile-i sâdâta ve ruhâniyet-i Muhammediye’ye ve Hak sübhânehû ve teâlâ’ya râci‘ ve müntehîdir.”(4) Yani müridin bu hususi istimdâdı, mürşidi vâsıtasıyla bütün silsile-i sâdât hazerâtının ve Rasûlüllah Efendimizin rûhâniyetine ve oradan da nihâyet Cenâb-ı Hakk’a ulaşır.

Ve yine, (Habîbim) söyle: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana ittibâ edin ki, Allah da sizleri sevsin”(5 âyet-i kerimesinde de râbıta-i şerifeye işâret vardır. Zira tâbi olan kişinin metbûunu, yani uyduğu zâtı görmesi, yahut da hayâlinde canlandırması îcap eder. Böyle olmadığı takdirde ise, ona ittibâ denilmez. Râbıta-i şerifede de, yukarıdan beri anlatıldığı üzere, bağlanılan zâtı hayâlinde tasavvur etmek esastır.(6)

Hâsılı; her şey Kur’an-ı Kerimde mevcut olmakla birlikte bunlardan bir kısmı avâma tebliğ edilmemiştir. Ancak havâs zümresine mensup olan zevât-ı kirâm; âyet-i kerimelerdeki bâtınî hükümlere âit işâret ve delâletleri, meselâ râbıta-i şerife, zikr-i kalbî ve benzeri ibâdetlerin varlığını bizlere haber vermişlerdir.

Daha önce de ifade olunduğu üzere, mürşid-i kâmiller, Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) hakîki vârisleridir. Vâris, mûrisinin terekesinin (mirasçısı olduğu zâtın bıraktığı malların) tamamında hakkı ve nasîbi olan kişidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), şerîat ilimlerinin hem zâhirine, hem de bâtınına mâlik bulunduğuna göre, şer‘-i şerîfin bilhassa bâtını ile alâkalı hususlarda söz söyleyebilmek için, onun hakîki vârisi olmak îcab eder.

Bu sebeple, zâhirî ilimlerden bir nebze bilgiye sahip olup da, bâtınî ilimlerden nasîbi olmayanların, mânâ âlemine taalluk eden hususlarda söz söylemeleri doğru olmaz. Zira bu gibi kimselerin, gerek âyet-i kerimelerin ve gerekse hadîs-i şeriflerin ihtivâ ettiği mânâların, bâtın ile alâkalı kısımlarını anlamaları mümkün değildir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki:

“Rabb’im bana sordu; cevap vermeye kaadir olamadım… Yed-i kudretini, hudutsuz ve keyfiyetsiz bir halde, iki omuzum arasına koydu. (…) Beni evvelînin ve ahirînin (öncekilerin ve sonrakilerin) ilmine vâris kıldı… Çeşitli ilimleri öğretti… Bunlardan birisi; kimseye söylememem üzere verilen ve benden başkasının tahammül etmesine imkân olmayan ilimdir. Diğeri; gizlenmesi ve söylenmesi hususunda, Rabb’imin beni muhayyer kıldığı (serbest bıraktığı) ilimdir. Öbürü de; havâs ve avâmdan herkese tebliğ etmekle memur bulunduğum ilimdir…”

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (k.s.) Mektûbât’ını Farsça aslından Arapçaya terceme eden Muhammed Murâdü’l-Kazânî hazretleri, Mukaddime’de bu hadîs-i şerifi naklettikten sonra şöyle diyor:

Peygamberimiz’in (s.a.v.), havâs ve avâmdan herkese tebliğe memur edildiği ilim, şerîat ve ahkâm ilmi ile diğer muhtelif ilimlerdir. Gizlemekle memur olduğu ilim, nübüvvet ilmidir. Çünkü, ondan sonra peygamber yoktur. Nübüvvet ilmini ise, peygambelerden başkası bilemez ve tahammül edemez. Tebliğde muhayyer bırakıldıkları ilim ise, velâyet ilmidir. Bu ilim; şerîatın bâtın ilmidir, hakîkat ve esrâr ilmidir… Fahr-i Kâinat (s.a.v.) bu ilmi, ashabtan bazılarına bildirmişlerdir… Nitekim muhakkikînden şeyh Abdü’l-Ganiyy-i Nablûsî (rh.), Sahîh-i Buhârî’de rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Ebû Hüreyre’nin (r.a.) şöyle dediğini nakletmektedir:

“Peygamberimiz’den (s.a.v.), muhâfaza edilmesi îcab eden iki şey hıfzettim, ezberledim… Bunlardan biri, size neşrettiğim (yani söyleyip anlattıklarımdır). Diğerine gelince; şayet onu neşredip yaymış olsaydım, (insanlar) küfrüme hükmedip (beni) katlederlerdi.”(7)

Müfessirlerden birçoğu da, yukarıda zikri geçen âyet-i kerimedekivesîleyi,sâlih amellerdiye tefsir etmişlerdir… Bu şekildeki tefsir ile de buradan râbıta-i şerifeyi anlamak ve isbat etmek mümkündür. Şöyle ki:

Ameller, ancak ihlâs ile “sâlih (güzel)” olur. İhlâs ise, gafletten uzaklaşmak, Mevlâ’dan gayriyi nefyetmekle yani kalbten sürüp atmakla mümkündür. Yine tecrübeyle sâbittir ki, râbıta-i şerife ile meşgul olduğumuz zaman, ibâdetlerimiz gafletten uzak, amellerimizin zevkine ermek mümkün olmaktadır. Gaflet içinde yapılan ibâdetlerin ise zevkine varmak mümkün olmadığı gibi, makbul de değildir.

Görülüyor ki râbıta-i şerife, gafletin izâlesini mûcip olan, onu gideren vesîlelerin en şerefli ve en üstün olanıdır. Âbid için gafletten kurtulmak maksud olunca; bu maksada ulaştıran şey’in de maksud olması lâzım gelir. Bizi bu mühim maksada götüren, gâyeye-hedefe ulaştıran en büyük vesîle, râbıta-i şerife olduğuna göre, onun da maksud ve me’mûrun bih olduğu (dînen emredildiği) hakikati ortaya çıkmış olur.(8)

Bu bahsi bir hadîs-i şerifle noktalayalım. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Ümmetimin hayırlılarından bir topluluk vardır ki, Allâh’ın rahmetinin genişliğinden dolayı, açıktan gülerlerse de, azâbının korkusundan dolayı, gizli gizli ağlarlar. Onların vücutları yerde, kalbleri semâdadır. Ruhları dünyada, akılları âhirettedir. (Yeryüzünde) sekîne(9) ile yürürler, vesîle ile Allâh’a yaklaşırlar.”(10)
* * *

II. SÜNNET İLE İSBATI Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 3 Yorum »

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

 

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar


Her devirde olduğu gibi, bu devirde de
râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâm’da râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur… Fitnelerinden Allâh’a sığınırız.
* * *

İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ ÂLİMLERİN EN KÖTÜ OLANIDIR

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.”(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.

Dilerseniz onlara da bir göz atalım…
* * *

DÜNYADA RÂBITASIZ İNSAN YOKTUR

Meselâ deniliyor ki;

Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın me’mûrun bih olması gerekir… O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şer‘î birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şer‘iyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir… Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.”

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün…

Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur…

Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır…(3)

Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir…

Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir…

Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabb’inden yüz çevirir… Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur… Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar!

Fakat ne gariptir ki, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Ayrıca râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı def‘etme ve nûr-i İlâhî’yi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır…

Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanların Mevlâya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâh’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâh’ın Habîbi’ni ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhî’ye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Halis Ece : Bilgicagi.net


DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 2 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers