GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ’ Kategorisi için Arşiv

Peygamberimiz İçin Vacib, Haram, Mubah,Kılınan Özellikler.

Posted by Site - Yönetici Nisan 5, 2010

Peygamberimiz İçin Vacib, Haram, Mubah,Kılınan Özellikler.

Peygamberimiz İçin Vacib, Haram, Mubah,Kılınan Özellikler.

Bunların Bazıları Peygamberimiz İçin Vacib, Bazıları Haram, Bazıları Mubah, Bazıları Da Keramet Olan Özelliklerdir Ve Bundan Önce Anlatılmamış Olanlardır

Bu nevi özellikleri âlimlerimizden bâzıları, müstakil eserler yaza­rak bildirmişlerdir. Bilhassa bu konuya dokunanlar, Şafiî mezhebi âlimleri olmuş ve onlar da bunları özellikle fıkıh kitaplarının “Nikah” bölümünde belirtmişlerdir. Fakat kendi konusuna giren meselelerin hepsini yazmamışlardır. Ben ise bunu, burada herhangi bir eksik bı­rakmaksızın belirtmeye çalışacağım, İnşallah…

Bu nevî özelliklerden bâzılarının Peygamberimiz üzerine vâcib ol­masının hikmeti: Peygamberimizin Allah’a olan yakınlığının daha da artması ve derecesinin daha fazla yükselmesidir. Nitekim sahih olarak rivayet edilen hadîslerin birinde aynen şöyle buyurulmuştur:

Bana yakınlık kazanan kullarımdan hiç biri, Benim onlara farz kıldığım ibâdetlerle kazandıkları yakınlık gibi, hiçbir şeyle yakınlık ka­zanmış olamazlar...” [1][1]

Yine, hadîs olarak söylenen bir söz vardır ki, şu anlamdadır: “Farz’ın sevabı, yetmiş mendubun sevabına denk gelir.” İşte bu rivayetlere dayanarak, bâzı özelliklerin Peygamberimiz’e vacip kılınmış olmasının hikmetini, o şekilde anlamak ve ifâde etmek mümkün görül­mektedir. Burada bunu böylece belirttikten sonra, şimdi bu bölümdeki özelliklerden önce Peygamberimiz’e vâcib olan özellikleri görelim:[2][2]

Peygamberimizin Özelliklerinden; Gece Namazının, Vitir Namazının, Sabah Namazının Sünneti Dediğimiz İki Rekatın, Kuşluk Namazının, Misvak Kullanmanın Ve Kurban Kesmenin Kendisine Vacib Olması

Yüce Allak, Kitâb-ı Kerim’indeki bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Gecenin bir kısmında, sana mahsûs bir nafile namaz kılmak üzere uyan, belki böylece Rabb’in seni, övülmüş bir makama ulaştırır![3][3]

îşte bu âyetle ilgili olarak Taberânî Ebû Ümâme’nin de şöyle dedi­ğini rivayet etmektedir: “Bu gece namazı, Peygamber (s.a.v.) için bir nafile, sizler için de bir fazilet idi.”

Yine Taberânî ve Beyhakî, Aişe’den şöyle rivayet ederler; “Peygam­ber (s.a.v.): “Üç şey vardır ki, bunlar benim için farz, sizin üzerinize ise sünnettir: Vitir namazı, misvak kullanmak ve gece namazı” buyurdu.[4][4]

Ebû Dâvud, îbni Huzeyme, îbni Hibbân, Hâkim ve Beyhakt’nin Abdullah bin Hamala el-Gasîl’den olan rivayetleri de şöyledir: Pey­gamber (s.a.v.), önceleri her namaz için yeni bir abdest alırdı. Emir böyleydi. Abdesti olsun olmasın, her namaz için mutlaka abdest almakla mükellefti. Bu kendisine zor gelmişti. Bunun yerine, misvakla emro-lundu. O da, abdesti varsa, abdest almaz, fakat mutlaka dişlerini mis­vaklardı. Ancak abdesti bozulduğu zaman abdest alırdı.”[5][5]

Peygamberimizin, Ashabı İle İstişarede Bulunmasının Kendisine Vacib Kılınması

Peygamberimizin üzerine vâcib kılınan Özelliklerden biri de, O’nun ashabı ile istişarelerde bulunmasıdır. Nitekim Yüce Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “…Ve yapacağın işler hakkında da on­larla istişarelerde bulun...” [6][6]

îbni Adiyy ve Beyhaki’nin konuyla ilgili îbni Abbas’tan naklettik­leri hadîs şöyledir; Bu âyet-i celîle nazil olduğu zaman, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular:

Aslında Allah ve resulü, istişarede bulunmaktan ganîdirler! Fa­kat yüce Allah bunu, bize emretmekle; ümmetim için bir rahmetin te­cellîsine vesîle kılmıştır.[7][7]

Hâkim Tirmizî’de Aişe’den şöyle nakletmiştir: Bir defasında Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah bana, farzların aynen edâ edilip yerine getirilmesini emrettiği gibi, insanlarla istişarede bulunup onları güzelce idare etmemi de emretmiştir.” [8][8]

îbni Ebû Hatim de bu konuda Ebû Hüreyre’den şu rivayette bulu­nur: “Ben, Resûlüllah’m (s.a.v.) ashabı ile istişare ettiği kadar, bir baş-’ kasının istişareye önem verdiğini hiç görmedim!” [9][9]

Hâkim Ali’den rivayetle Peygamberimiz’in şöyle dediğini nakleder: “Eğer ben, istişare etmeksizin yerime geçecek olan halîfeyi tâyin edecek olsaydım, hiç şüphesiz Ümmü Abd’in oğlunu (Abdullah tbni Mes’ûd’u) tâyin ederdim!” [10][10]

Ahmed, Abdurrahmân bin Ganem’den rivayet eder: O şöyle de­miştir: Peygamber (s.a.v.), Ebû Bekir ve Ömer’e hitaben şöyle buyurdu: “Eğer siz ikiniz bir iş üzerine ittifak ederseniz, ben size muhalefet et­mem![11][11]

Hâkim, Hubâb bin Münzir’den şöyle nakleder; “Ben, Feygamber’e (s.a.v.) iki hususu işaret ettim (tavsiyede bulundum.) O da bu her iki hususu kabul buyurdu.

Birincisi: Bedir’e kendisiyle beraber ben de çık­mıştım. Askerini suyun beri tarafına yerleştirdiği zaman, ben kendisine yaklaşıp: “Ey Allah’ın Resulü, siz askeri buraya Allah’tan aldığınız bir vahye dayanarak mı, yoksa kendi düşünce ve tedbîriniz olarak mı yer­leştirdiniz?” dedim… O da bana: “Kendi düşüncem olarak yâ Hubâb!” diyerek cevap verdi. Ben de bunun üzerine dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü, doğru olanı; askerini suyun öbür tarafına yerleştirip suyu ar­kamıza almamızdır. Bu suretle suyun bulunduğu yeri, kendi kontrolü­müzde tutmuş oluruz.” Peygamberimiz, benim bu tavsiyemi derhal kabul buyurdu.

ikincisi: Cebrail gelip O’na sormuş: “Ey Allah’ın Resulü, siz, dünyâda ashabınızla birlikte olmayı ve kalmayı mı tercîh edersiniz, yoksa Rabbiniz’e dönüp O’nun size va’d buyuduğu Naîm cennetinde bu­lunmayı mı?” O, bu hususu ashabı ile istişarede bulundu. Ashâb da: “Ey Allah’ın Resulü, şüphesiz bizler seninle beraber olmayı severiz. Bize ilâhî vahiy olarak verdiğiniz haberleri vermeye devam eder, düşmanla­rımızın eksik taraflarından bizleri haberdâr kılar, aynı zamanda Al­lah’ın bize yardımcı olması için hakkımızda duacı olursunuz” dediler. Bu sırada Resûlüllah bana hitaben: “Sen ne diye konuşmuyorsun, yâ Hubâb?” buyurdu. Ben de dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü, sen, Rabbinin senin için seçtiği hangisi ise, onu seç.” Resûlüllah, benim bu tavsiyemi de kabul buyurdu.

îbni Sa’d da Yahya bin Saîd’den şöyle rivayette bulunur: Bedir Günü Peygamber (s.a.v.) insanlarla istişarede buludu. Bu sırada Hubâb bin Münzir ayağa kalkıp dedi ki: “Biz, savaş bakımından tecrübeli kim­seleriz. Buradaki irili ufaklı kuyulan kapatıp kaybetmeliyiz. Büyük ku­yuyu bırakıp başında nöbet tutmalı ve bu kuyunun ileri tarafında da düşmanı karşılamalıyız… En uygunu, böyle yapmaktır.” (Peygamberi­miz de onun bu tavsiyesini kabul etmiştir.)

Sonra peygamberimiz, ashabı ile Kurayza Gününde de istişarede bulundu. Yine Hubab bin Münzir ayağa kalkıp: “Evlerin Ön tarafında mevzilenmeli ve oradakilerden düşmana gidecek olan haberi de kesmiş olmalıyız.” Resûlüllah (s.a.v.), onun bu fikrini de kabul buyurmuştur.

Hâkim, Abdü’l-Hamid bin Ebû Abs tarikiyle onun büyük dedesin­den bir haber nakleder. Buna göre Resûlüllah Efendimiz şöyle buyur­muştur: “Kâ’b bin Eşrefin, kim benim için hakkından gelecek? Çünkü o Allah ve Resulüne çok ezâ verdi!” Muhammed bin Mesleme, bunun üze­rine sordu: “Ey Allah’ın Resulü, onu öldürmemi ister misin?” Peygam­berimiz de: “Madem bu hususta Sa’d bin Muâz’a git de onunla istişarede bulun!” buyurdu. O da gidip onunla istişare etti… Sa’d bin Muâz da, durumu değerlendirip: “Haydi, Allah’ın lütfedeceği bereket ve başarı ü-zerine, yürü ve vazifeni yerine getir!” dedi. (O da, Silkân bin Selâme, Abbâd bin Bişr ve Haris bin Evs gibi arkadaşlarını alarak gitti ve Al­lah’ın düşmanının hakkından geldiler.) [12][12]

îmâm-ı Mâverdî der ki: “Peygamberimiz’in hangi hususlarda ashabı ile istişare etmekle me’mûr bulunduğunda, âlimlerimizin ihtilâfı olmuştur. Bâzıları:Bu, sâdece harb ve düşmanlarıyla ilgili hususlarda idi” demiştir. Bâzıları ise: “Gerek harb ve dünyâ işlerinde, gerekse dîn işlerinde olsun, ashabı ile istişarede bulunmuştur” demiştir. Bâzıları ise: “Dîn işlerinde olan istişaresi; onları ilahî ahkâmın sebeb ve hikmetleri üzerinde uyarıp yetiştirmek, ictihâd yollarını onlara öğretip onları müctehid mertebesine ulaştırmak için idi” demişlerdir.”[13][13]

Peygamberimizin, Kendisine Vacib Olan Özelliklerinden Biri De, Düşman Karşısında Sabredip Dayanması, Dine Aykırı Bir Şeyi Nehyedip Değiştirmesidir

Peygamberimiz üzerine vâcib olan özelliklerinden biri de, düşman karşısında sabredip dayanmasıdır. Keza dîne aykırı bir şey gördüğü za­man, derhal onu nehyedip değiştirmesi de O’nun üzerine vâcib olan ö-zelliklerdendir. Düşmandan bir zarar geleceği veya münker bir fiili değiştirirken bir zarara uğrayacağı korkusu olsa bile, bu kendisinden sakıt lmaz. Halbuki O’nun ümmetinden herhangi bir kimsenin; zarar görmemek ve bir korku bulunmamak şartıyla münkeri değiştirme vazifesi vardır. Bir zarar ve tehlike olunca ise, diğerlerinden bu vecibe sakıt olmaktadır. Peygamberimizin özelliği ise bu şartlarda bile bu ve­cibelerin kendisinden sakıt olmamasıdır.

Çünkü Yüce Allak, dâima O’nu koruyacağını va’d buyurmuştur. Nitekim bir âyeti celîlesinde şöyle buyurmuştur: “...Allah seni insanlar­dan (onların şer ve zararlarından) korur!...” [14][14]îşte bu âyet gereği, düşmanlar veya dîne karşı kötülük irtikâb edenler, az olsunlar, çok ol­sunlar, O’na bir zarar ve şer ulaştıramazlar. Diğerleri ise, şüphesiz böyle değildirler. [15][15]

Kaynak : Peygamberimizin mucizeleri – imam suyuti

Dipnotlar Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Peygamberimizin Üzerine Vacib Olan Özelliklerden Biri De, Borçlu Ölen Bîr Müslümanın Borcunu Ödemesidir

Posted by Site - Yönetici Mart 17, 2010

Peygamberimizin Üzerine Vacib Olan Özellikler

Peygamberimizin Üzerine Vacib Olan Özellikler

Peygamberimizin Üzerine Vacib Olan Özelliklerden Biri De, Borçlu Ölen Bîr Müslümanın Borcunu Ödemesidir

Evet, Peygamberimiz’in özelliklerinden biri de borçlu olarak ölmüş ve karşılığı mal bırakmamış bir müslümanın borcunu ödemesidir. Nitekim îbni Mâce’nin Câbir bin Abdullah’tan rivayet ettiği bir hadîslerinde ayner şöyle buyurmuşlardır:

Bir müslüman öldüğü zaman, bir miktar mal bırakmış olursa, bu bıraktığı mal, onun ehlinindir. (Vârislerinindir.) Eğer borç bırakır, bunun karşılığı olarak da mal bırakmamış olursa, onun bu borcunu Ödemek bana aittir! Bıraktığı çoluk çocuğuna bakmak da bana aittir.“  [16]

Buhari ve Müslim Ebû Hüreyre’den şöyle rivayet ederler: Müslümanlardan biri vefat ettiği zaman, Peygamber’e (s.a.v.) getirildi. Peygamberimiz de onun namazım kıldırmazdan önce: “Borcunu ödeyecek miktarda mâl bırakmış mıdır?” diye sorardı. Eğer, kendisine “Evet” cevabı verilirse, getirilen o cenazenin namazını kıldırırdı. Eğer “Borç bırakmıştır amma, mal bırakmamıştır!” cevâbı verilecek olursa, o cenazenin namazım kılmaz ve müslümanlara hitaben: “Arkadaşınızın namazını siz kılınız!” buyururdu Fakat islâmî fetihler başlayıp Beytü’l-Mâl meydana geldikten sonra, Peygamber Efendimiz’in cenazelerle ilgili sözü de değişti. Bu sefer şöyle buyurmaya başladı:

Ben, müslümanlara kendi öz canlarından daha yakın bulunmaktayım! Mü’minlerden her kim vefat eder ve geride borç bırakacak olursa, onun borcunu ödemek benim üzerime vâcibdir! Eğer mal bırakacak olursa, şüphesiz bu mâl, onun vârislerine aittir!” [17]

Peygamberimizin Ailelerini Muhayyer Kılması Ve “Allah Ve Resulünü Seçenleri” Tutması Ve Asla Onları Boşamaması Da Kendisi İçin Vacibdi…

Anmed ve Müslim, Câbir’in şöyle dediğini bildirirler: Ebû Bekir ve Ömer Peygamber’in (s.a.v.) yanina gittiler. Peygamberimizin etrafında ise hanımları vardı. Kendisi ise hiç konuşmuyordu. Ömer dedi ki: “Ben, Resûlüllah’ın yanına sokulup O’nunla konuşacağım… Belki kendisini güldürebilirim…” Sokuldu ve konuştu… Şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü, Zeyd’in kızı olan hanımım bana, dünyalık talebinde bulundu. Ben de kensinin sırtına bir yumruk attım…” Peygamber Efendimiz bunu duyunca güldü ve: “işte etrafımdaki benim hanımlarım da, benden nafaka istemek için toplanmış bulunuyorlar!” buyurdu. Bunu duyan Ebû Bekir ve Ömer, Peygamberimiz’in hanımları arasında bulunan kızlarını dövmek istediler ve onların üzerlerine yürüyerek: “Siz, ne cesaretle, Pey-gamberimiz’in yanında olmayan bir şeyi O’ndan istiyorsunuz?” diyerek bağırdılar. İşte bu olay üzerine Yüce Allah, Peygamber Efendimiz’e, hanımlarını, Allah ve Resulü ile dünyâ malı arasında bir seçim yapmaya çağırmasını emretti ve ilgili âyetini inzal buyurdu. Bu âyet şu mealde idi: “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle: Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a (boşama bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım!“  [18]

Peygamberimiz de, Allah’ın emri gereği eşlerini iki seçim arasında muhayyer (serbest) bıraktı… Önce ise Aişe’den başladı. Ona dedi ki: “Sana Allah’ın emrini tebliğ ediyorum… Fakat seçimini yaparken acele etme… Ana ve babana danışırsan, senin için daha iyi olacağı kanâatindeyim…” Peygamberimiz ona böyle söyledi ve Allah’ın inzal buyurduğu ilgili âyeti okudu. Aişe validemiz ise, hiç tereddüt etmeksizin: “Ben, Senin hakkında mı anam babamla istişare edeceğim? Ben, hiç kimseyle istişare etmeksizin Allah’ı ve Resûlü’nü seçiyorum! Kararını budur ve kesindir!” cevâbını verdi.”

îbni Sa’d Ebâ Cafer’den şöyle rivayet eder: “Bir gün Peygamberimiz’in hanımları kendi aralarında konuşurken, Peygamberin vefatından sonra, nikâhta kadına bir hak olarak terettüp eden mehr bakımından, en pahalı kadınlar biz oluruz… şeklinde konuştular. Bu Yüce Allah’ın gayretine dokundu ve Peygamberine, onları yirmi dokuz gün yalnız bıraktıktan sonra muhayyer kılması için emretti… Peygamberimiz de kendilerini çağırıp durumu anlattı ve onları muhayyer bıraktı...”

Yine îbni Sa’d, Amr bin Şuayb kanalıyla onun dedesinden şöyle nakleder: “Peygamber Efendimiz kadınlarını toplayıp iki seçim arasında muhayyer kıldığı zaman, önce Aişe’yi çağırıp durumu anlattı… Aişe ve diğerleri, hep Allah’ı ve Resulü’nü seçtiler. Ancak el-Amiriye, dünyâyı ve kendi kavmini seçti ve kavmine döndü… Fakat sonra buna çok pişman olup: “Ben bir şakıyyeyim; bedbahtım… Allah ve Resûlü’nü bırakıp dünyayı seçtim” derdi. Deve dışkısı toplar onları satardı. Bâzan Peygamberimiz’in eşlerine gelir onlardan birşey ister ve: “Ben bir şakıyyeyim!” diye konuşurdu…” -

(Yine Ibni Sa’d'ın, tbni Mennâh’tan rivayetine göre, Allah ve Resûlü’nü değil de dünyâsını seçen bu hanım, sonraları aklını yitirmiş, ve ölünceye kadar dâ bu durumdan kurtulamamıştır.)

îbni Sa’d, bu sefer de Ikrime’den şöyle bir haber naklediyor: Resûlüllah Efendimiz, eşlerini muhayyer bıraktığı zaman, Yüce Allah şu âyetini indirdi:Habîbim! Bundan sonra artık sana başka kadınlarla evlenmek, bu kadınlarını başka eşlerle değiştirmek helal değildir.“  [19]işte bu âyetiyle Yüce Allah; o sırada Peygamberimiz’in nikâhında bulunan dokuz kadın ki, bunlar hep Allah ve Resûlü’nü seçmişlerdir, bunlardan başka kadınlarla evlenmesini Efendimiz’in üzerine haram kılmış oldu.”  [20]

îbni Sa’d'ın Aişe’den de bir rivayeti var.- O şöyle demiştir: Peygamberimiz (s.a.v.) vefat etmeden önce, başka kadınlar alabilmesi için Yüce Allah tarafından serbest bırakılmıştı. Bir başkasının nikahında olmayan herhangi bir kadınla evlenebilecekti. Fakat evlenmedi. Bu izni kendisine veren şu mealdeki âyet idi: “Onlardan dilediğini geri bırakır dilediğini de yanma eş olarak alabilirsin.”  [21]

(Ibni Sa’d'ın; Ümmü Seleme, tbni Abbas, Ata bin Yesâr ve Muhammed bin Ömer bin Ali bin Ebû Tâlib’ten de bu anlamda bir rivayeti vardır.)

Peygamberimizpin bu şekilde eşlerini muhayyer kılmasının hikmeti üzerinde, âlimlerimiz muhtelif görüşler bildirmişlerdir, tmam-ı Gazali demiştir ki: “Kişinin eşi hakkındaki gayreti, onu başkasından kıskanır olması; onun kalbinde sıkıntı ve kin duygularının meydana gelmesine sebep olur. Peygamberimizin kalbinde böyle bir şeye mahal bmkmamak üzere Yüce Allah; O’na hanımlarını muhayyer kılmasını emretmiş, onlar da onu seçmişler. Dünyada ve ahirette O’nun eşleri ol¬muşlardır.”

İmam-ı Râfîi ise şöyle demektedir: ‘Yüce Allah, Peygamberimizi fakirlikle zenginlik arasında muhayyer bırakmış, O da fakirliği seçmiş, fakirliğin getireceği çeşitli sıkıntılara katlanmayı tercih etmişti. Bu sefer eşlerini muhayyer kılması emredilmiş, o da eşlerini muhayyer kılmış, eşleri de severek fakirliğe (nafaka istememeğe) razı olmuşlardır. Böylece, O’nun eşleri de, kendi serbest iradeleriyle, vaktiyle o’nun kendi nefsi için seçip razı olduğu şeye razı olmuşlardır.”

Bazıları da bu hususta şöyle demişlerdir: “Peygamberimiz’in onları muhayyer kılmasının hikmeti: Onların kendisi için en hayırlı eşler olması içindir,” Nitekim El-Ravza adlı kitapta ve diğerlerinde bildirildiği gibi, onlar bu en güzel seçimi yaparak, hem o’nun en hayırlı eşleri olmuşlar, hem de cennetlik olmuşlardır. Nitekim: “Biliniz ki Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir mükafat hazırlamıştır!“  [22] mealindeki âyette de buna işaret ve delâlet bulunmaktadır!” Sonra Yüce Allah; Peygamber Efendimiz’e eşlerinin üzerine eş almasını haram kılmak ve onları boşayıp yerlerine başka kadınlar nikahlamasını yasaklamak suretiyle imtihana tabi tuttuğu Peygamber eşlerini böylece şereflendirmiş oldu. Daha sonra ise, Resûlüllah’m eşleri üzerinde tam bir iyilik ve minneti olması bakımından nazil olan bir âyetle, bu yasak kaldırılmıştır. Peygamberimiz de yasak olmamasına rağmen, eşlerinin üzerine bir başkasını almadığı gibi, onlardan herhangi birinin yerini de değiştirmemiştir. Yukarıda sözü edilen yasağı kaldıran âyet şu mealdedir: “Ey peygamber, Biz sana, mehrlerini verdiğin eşlerini helâl kılmışızdır.“  [23] Böylece hanımları üzerindeki minnet de, Peygamberimiz’e ait olmuştur.” [24]

Ahmed, Tirmizi, îbni Hıbban ve Hâkim Aişe’den şöyle rivayet e-derler: “Peygamber (s.a.v.) vefat etmezden önce, başka kadın alması kendisine helâl kılınmıştı.”

Bu rivayetin isnadı sahihtir.

Peygamber Efendimiz’e nikahlanması helâl kılinan kadınların, hangi kadınlar olduğu üzerinde ihtilâf edilmiştir. Bir başkasının nikahında olmayan bütün kadınlar mı, yoksa sadece hicret etmiş olan kadınlar mı, diye üzerinde ittifaka varılamamış ve böylece iki görüş belirmiştir. Her iki görüşü de îmam el-Mâverdi nakletmiştir. ikinci görüşe göre, demek oluyor ki; hicret etmemiş bir kadınla evlenmenin haram oluşu da, Peygamberimiz’e has bir şey olmakta ve bu görüşü Tirmizi’nin Ümmü Hâni’den olan rivayeti teyid etmektedir. Bu riyayet şöyledir: “Ben, hicret eden kadınlar arasında bulunmadığım için, Resûlüllah’a helal kılınmış bulunanlardan değildim,” Fakat buna rağmen, birinci görüş tercih edilmiş ve: “Nikah meselesinde ümmetten birine helal olanın, Peygamber’e helal olmayarak bu hususta o’nun ümmetinden eksik kalması, doğru değildir. Hem o, bundan sonra Safiye ile evlenmiştir. Safîye ise, hicret eden kadınlardan değildi” denilmiştir.

Evet, böyle denilerek bu kavil tercih edilmiştir amma, buna da şu cevab ve itiraz verilmiştir: “Peygamberimiz, nikah mevzuunda ümmetinden daha eksik olamaz” denilmesi, çok sağlam bir söz değildir. Zira ümmetine ehl-i kitaptan olan bir kadınla evlenmesi caiz iken, Peygamber hakkında bu caiz değildir. Peygamberimiz’in Safîye’yi nikahlamış olmasına gelince: Bu, âyetin inişinden önce idi. Binâenaleyh, ileri sürülen iddia hakkında delil olmaz. Tarihen bilinen bir husustur ki, Peygamberimiz Safîye’yi yedinci hicret yılında Hayber’de nikahlamıştır, ilgili âyet ise, dokuzuncu senede nazil olmuştur.”

Şafii mezhebi âlimleri: “Peygamberimiz için, hanımlarından bazısını boşamak ve yerine başka bir kadınla evlenmek mübâh kılınmış idi. Bunu haram kılan âyet, bir başka âyetle neshedilmiştir” derler. Hanefi mezhebi imamı Ebû Hanife ise, Şâfiilerin bu görüşünü kabul etmemiş ve şöyle demiştir: “Bunun, Peygamber Efendimiz için haram oluş hükmü devam etti ve neshedilmedi.”  [25]

Yukarıda arzedilen iki görüşten bize göre en sağlamı ve İmam-ı Şafii’nin kelâmı ve Mâverdi’nin kesin olarak hükmettiği şudur: “Peygamber’in (s.a.v.) üzerine, o’nu tercih etmiş bulunan eşlerini boşamak haram idi. Nitekim o’nu seçmeyen bir eşini de tutması haram idi. (Bu mes’ele az ileride müstakil olarak da ele alınacaktır.) Imam-ı Şafii’nin mezhebinde bulunan âlimler ise bu hususta iki şık üzerinde durmuşlardır. Birinci şık: O’nu seçmeyen eşinden ayrıldıktan sonra, artık dünyayı tercih etmiş bulunan bu eşini bir daha ebediyen nikahına alması Efendimiz’in üzerine haram olması idi. Artık ahirette dahi bu, O’nun eşi olamazdı. Bu birinci kavle göre, işte bu husus da O’nun özelliklerinden birini teşkil ediyordu. Zira o’nun ümmetinden olan herhangi bir kimsenin eşi, bu şekilde muhayyer bırakıldıktan sonra, kocasını seçmemiş ve bu suretle kocasından ayrılmış olsa; ebediyen bu kocasına haram olmaz. Bir başkasıyla evlenip, ondan da ayrıldıktan sonra, bu eski kocasıyla tekrar evlenmek isterse, evlenebilir. Fakat Peygamberimizin durumu¬nun böyle olmadığını gördük. [26]

Peygamberimize Vacib Olan Bazı Özelliklerine Ait Bir Bölüm

Denilmiştir ki: “Peygamberimiz’in özelliklerinden biri de, O’nun hoşuna giden bir şey gördüğü zaman,Lebbeyk! înnel-ayşe ayşü’l âhirâtidemesi, üzerine vacibdi.” Bunu, el-Râfii nakletmiştir.  [27]

Yine denilmiştir ki: “Peygamberimiz’in farz namazlarını, hiç bir halel ve eksik bırakmaksızın edâ etmesi üzerine vâcib idi.” Bunu da bu şekilde nakleden el-Mâverdi olmuştur. Başkaları da bunu benimsemiştir.  [28]

Îbnü’l-Kâs’m Telhis adlı kitabında anlattığına, el-Kaffâl’m dediğine ve Nevevi’nin Zevâidur-Ravza’da naklettiğine göre; Peygamber’e (s.a.v.) vahiy geldiği zaman, kendisinden ve dünyasından geçerdi. Fakat bu halde dahi kendisinden namaz, oruç ve diğer hükümler sakıt olmazdı.” Bunun böyle olduğunu, Ibni Seb’ ise, kesinlikle hükmetmiştir.  [29]

Peygamberimiz’in üzerine vacib olduğu kabul edilen özelliklerinden biri de, niyet edip başlamış olduğu nafile ibâdetlerden herhangisi olursa olsun, onu tamamlamasıdır. Bu da Ravza adlı kitapta anlatılmıştır.”  [30]

O’nun vacib olan özelliklerinden biri de, insanlarla haşirneşir o-lurken, onların arasında bulunup onlarla konuşurken bile Allah’ı müşâhade etmekten hiç ayrılmamasıdır.  [31]

Keza o, bütün insanların tamamı itibariyle mükellef bulundukları ilim ve irfana, tek basma mükellef idi ve herhangi bir şeye, en güzel karşılık ne ise, onunla karşılık vermekle mükellef idi.  [32] Keza bir diğer özelliği de, bazen kalbine darlık veya dalgınlık gelirdi. O da Rabbi’ne günde yetmiş defa istiğfarda bulunurdu. [33]

Bunların hepsini, Şafii mezhebi âlimlerinden Îbnü’1-Kâs, Telhis adlı kitabında anlatmıştır. îbni Seb de… Allame Cürcani ise, el-Şâfîi adlı eserinde, O’nun özelliklerinden biri olarak da şunu söylemiştir: ‘İmamlığın fazileti, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’in hakkında, müezzinlikten daha üstündür. Başkaları hakkında ise böyle değildir. Zira Peygamber Efendimiz, sehiv ve galat üzerinde bırakılmaz. Başkaları ise, sehiv ve galatından haberdar olmamış olabilirler,”

Ben de derim ki: Peygamberimizin bu özelliği üzerinde; kesin ola¬rak bunun böyle olduğuna hükmetmek suretiyle ihtilafa mahal bırakmamak lazımdır. Fakat başkaları hakkında, imamlık mı af dal, yoksa müezzinlik mi afdal diye, ihtilaf edilebilir.” [34

KAYNAK : Peygamberimizin mucizeleri – imam suyuti

Dipnotlar : Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Peygamberimizin Kendisine Haram Olanlar

Posted by Site - Yönetici Mart 5, 2010

Peygamberimizin Kendisine Haram Olanlar

Peygamberimizin Kendisine Haram Olanlar

Peygamberimizin Kendisine Haram Olanlar

Bunun hikmeti de şöyle açıklanmıştır: “Peygamberimiz’e has olmak üzere bazı şeylerin haram kılınmış olması, hiç şüphesiz O’nun şeref ve keremini artırmak, O’nu, küçük düşürücü bazı şeylerden korumak ve ahlakın en güzellerine yöneltmektir. Aynı zamanda, haram olan bir şeyin terkedilmesindeki sevab, şüphesiz mekruh olan bir şeyin terkedilmesindeki sevaptan daha büyüktür.” [35]

Peygamberimize zekat ve sadakaların haram kılınması

Evet, Peygamber’in (s.a.v.) özelliklerinden biri de, O’na ve O’nun ev halkına, kendisinin ve ailesinin kölelerine, âzadlılarma, zekâd ve sadaka almanın haram kılınmış olmasıdır. Bu hususta Müslim, Muttalib bin Rabia’dan rivayetle, Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu bildirmektedir:

Bu, sadakalar, insanların mallarının kirleridir. Muhammed’e ve O’nun âline helâl değildir!

îbni Sa’d'ın Ebû Hüreyre, Aişe ve Abdullah bin Büsr’den naklettiği rivayete göre, “Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmezdi.”

(Yine îbni Sa’d, Hasan’dan rivayetle, Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yüce Allah, bana ve benim ev halkıma sadakayı haram kılmıştır!“)

îmam-ı Ahmed de Ebû Hüreyre’nin şöyle söylediğini nakleder: “Peygamber (s.a.v.), dışarıdan yemek getirildiği zaman, onun hediye olup olmadığım sorardı. Eğer hediye olduğu söylenirse, o yemekten yerdi. Eğer, sadaka olduğu söylenecek olursa, ondan yemezdi.

Taberâni’nin îbni Abbas’tan olan rivayeti de şöyledir: “Peygamber (s.a.v.), Erkam el-Zühri’yi, zekat toplamak üzere görevlendirdi. O da yanında Peygamberimiz’in âzadlısı Ebû Râfî’i götürmek istedi. Ebû Rafı’ ise Peygamberimiz’e sormaya gitti. Peygamberimiz kendisine dedi ki:Ey Ebû Rafı’, sadaka (zekât), Muhammed’e ve O’nun âline haramdır!

(Bunu, Ahmed ve Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Ancak Ebû Davud’un rivayetinde: “Gerçekten sadaka bize helal değildir ve bir topluluk ve ailenin, âzadlısı da; onlardan sayılır” denilmiştir.)  [36]

Müslim ve îbni Sa’d Muttalib bin Rabia’dan şöyle rivayet eder: Ben ve Fadl bin Abbas Hz. Peygamber’e gidip müracat ettik ve dedik ki: “Ey Allah’ın Resulü, biz sana, bize zekat toplama hususunda emir ve yetki vermeni istemek için geldik.” Peygamber Efendimiz, biraz sükut etti, sonra başını yukarı kaldırdı. Biz ise kendisiyle konuşmak istiyorduk. Zeynep validemiz de bize işaretle, O’nu konuşturmamamız hakkında perdesi arkasından tenbihte bulunuyordu. Biz de bekledik. Sonra Peygamberimiz bize dönerek buyurdu ki: “Sadakalar, Muhammed’e, O’nun âline helal değildir! Bunlar, insanların mallarının kiridir.”

Alimlerimiz bu konuda demişlerdir ki: “Zekat ve sadakalar, insanların mallarının kirleri olduğu içindir ki, Peygamber Efendimiz’in yüksek makamları bundan korunmuştur. Peygamberimiz sebebiyle o’nun ev halkı da bundan korunmuştur. Sonra sadakalar, verilecek kimselere acınarak verilir ve alan kişi için bunda, ne de olsa bir zül vardır. ‘Bu sebeble Peygamberimiz ve o’nun yakınları, alan için zül bu-lunan sadakadan korunmuş, bunun aksine alan için izzet, veren için zül bulunan ganimet malları kendilerine helal kılınmıştır.

Alimlerimiz, diğer peygamberlerin durumlarının da böyle olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları ki Hasan-ı Basri de onların ara¬sında bulunmaktadır, birinci kavli seçmişlerdir. Yani sadaka ve zekatın diğer peygamberlere de haram olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise ki Süfyan bin Uyeyne de bunlar arasında bulunmaktadır, ikinci kavli seçip: “Bu, Peygamberimiz’in bir Özelliğidir. Yani o’na mahsustur, önceki peygamberlere zekat ve sadakalar haram değildi” görüşünü ileri sürmüşlerdir.  [37]

Sonra Peygamberimiz’e haram oluşu bakımından, zekat ve nafile sadakalar aynıdır. Fakat ev halkı hususunda, nafile sadakaların da haram olup olmadığı konusunda, mezhebimiz âlimlerince (Şafiî) ihtilaf edilmiştir. Mezhebimizde, en sahih görülen kavle göre, Peygamberimiz’in ev halkına nafile sadakalar haram değildir. Onlara, sadece zekat almaları haramdır. Yine bizim mezhebimizdeki bir kavle ve Mâliki mezhebine göre, onlara nafile sadakalar da haramdır. Üçüncü bir kavle göre ise, onlara özel olan sadakalar haramdır; eğer sadaka umum müslümanların menfaati içinse, mesela yapılan mescidler, açılan kuyular gibi, bunlardan onların faydalanmaları da helal olur. Ibni Salâh’m bildirdiğine göre, keffâret ve nezirler, keza zekât tahsili için verilecek görevler de, en sahih kavle göre, Hâşimiler’e helal değildir. Az önce geçen hadisler de bunu teyid eder mahiyettedir. [38]

Peygamberimize Ve Onun Ev Halkına, İsmail Oğullarından Birinin Fidyesinin Haram Olması

Hakkında rivayet edilen bir hadise göre, Peygamber Efendi m iz’e ve o’nun yakınlarına; ismail oğullarından birinin fidyesinin de haram olduğu anlaşılmaktadır. Bu rivayet şöyledir:

Ahmed, İmran bin Husayn’dan nakleder, O şöyle der: “Bana ada¬mın biri anlatmıştı: İsmail oğullarına mensub kabilenin birinde ihtiyar bir adam varmış. Adamın oğlu, kaçarak Resûlüllah’m yanma gitmiş. Adam, oğlunu getirmesi için birini göndermiş. Fidye istenirse diye, fidyesini de birlikte göndermiş. Aracı adam, Resûlüllah’a gelip durumu anlatmış. Resûlüllah Efendimiz de:işte adamın oğlu! Götürüp babasına teslim edebilirsin” buyurmuş. Adam: “Fidyesini istemeyecek misiniz?” demiş. Resûlüllah da: “Bana ve benim ev halkıma, ismail oğullarından birinin fidyesini yemek, helal değildir” buyurmuştur. [39]

Peygamberimizin Bir Özelliği De, Kokusu Hoş Olmayan Bir Şeyi Yemesinin, Haram Oluşu İdi

Evet, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Özelliklerinden biri de; kokusu hoş olmayan bir şeyi yemesinin, kendisine haram oluşu idi. Nitekim Ahmed ve Hâkim Câbir bin Semura’dan şöyle rivayet eder: “Peygamber (s.a.v.), Ebû Eyyub’un evine indiği zaman, Peygamberimiz yediği yemeğin artanını Ebû Eyyub’a gönderirdi. O da Resûlüllah’ın yemekte kalan parmak izleriyle teberrük ederdi. Birgün, yemekte Resûlüllah’m parmak izlerini göremeyince, O’na gidip sordu: “Ey Allah’ın Resulü, yemekte parmağınızın izini göremedim. Siz bu yemekten yememişsiniz” dedi. Peygamberimiz de ona şu karşılığı verdi: “Bu yemekte sarımsak vardı.” Ebû Eyyub tekrar sordu: “Sarmısak haram mıdır?” Peygamber Efendimiz de: “Hayır, haram değildir. Fakat sen benim gibi değilsin. Bana melek gelir” buyurdu. (Ve onlara bu yemeği yemelerini emretti. Es-Siratün-Nebeviye Ibni Hişam,  [40]

Buhari ile Müslim ise, Cabir’den şöyle naklederler: Peygamber Efendimiz’e içinde bazı yeşillikler bulunan bir yiyecek getirildi. Peygamberimiz, onun kokusunu iyi bulmadı ve bu yeşilliklerin ne olduğunu sordu. Kendisine bilgi verildi. O da: “Bunu ashabıma götürünüz, onlar yesinler” buyurdu. Peygamberimiz, kokusu hoş olmayan bu yiyeceği yemek istemedi ve bu münasebetle: “Ben, bazen meleklerle buluşurum! Sizin gibi değilim” buyurdu.  [41]

Peygamberimizin Dayanarak Yemek Yemesinin Haram Oluşu

Peygamber’in (s.a.v.) özelliklerinden biri de, dayanarak yemek ye¬mesinin haram oluşudur. Bu hususta sahih hadisler vardır. Bunlardan bazılarını görelim:

Buharı, Ebû Cüheyfe tarikiyle, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Bana gelince: Ben, dayanarak yemek yemem.” [42]

tbni Sa’d ise, tbni Amr’in “Peygamber (s.a.v.) Efendimizin dayanarak yemek yediği hiç görülmemiştir!” dediğini rivayet eder.

Yine îbni Sa’d, Ebû Yala, güzel bir senedle Aişe’den şöyle rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.) bana hitaben dedi ki: “Ey Aişe, eğer ben istemiş olsam, benimle beraber yürüyen altından dağlar olurdu. Bana bir melek gelip şöyle dedi:Allah, sana selamını okumakta ve seni, melik bir peygamber olmakla, kul ve peygamber olmak arasında seçim sapmakla serbest bırakmaktadır.” O sırada yanımda bulunan Cebrâîl de bana, tevâzû göstermemi işaret ediyordu. Ben de, kul bir peygamber olmayı seçtiğimi söyledim…” Aişe validemiz derler ki: “işte ]bu olaydan sonra Peygamber Efendimiz, hiç dayanarak yemek yememiştir. Yine bu olaydan sonradır ki, Peygamberimiz: “Ben, bir kulun yediği gibi yerim! Ve bir kulun oturduğu gibi otururum!” buyururlardı.

Yine îbni Sa’d Zührî’den nakleder: O şöyle der: “Bize ulaşan haberlere göre, Peygamber Efendimiz’e, daha önce hiç gelmemiş olan bir melek iner, yanında Cebrâîl de bulunur. Melek Peygamberimiz’e hitaben: “Allah seni, melik bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olma arasında muhayyer bırakmıştır. Bunlardan hangisini seçersin?” der. Peygamberimiz bu sırada, Cebrail’e bakar. O da: “Kul peygamber olmayı seç!” diye işarette bulunur. Peygamberimiz de: “Kul peygamber olmayı seçiyorum” buyurur, işte bu olaydan sonra, peygamberimiz’in ölünceye kadar dayanarak yemek yemediğini söylerler.”  [43]

(Taberâni, Ebû Nuaym ve Beyhakî îbni Abbas’tan rivayet ederler. Onların bu rivayeti de, aşağı-yukarı bundan önceki rivayet gibidir.)

îbni Sa’d'ın, birdeAtâ bin Yesâr’dan rivayeti var. O, şöyle demiştir: “Birgün Peygamberimiz Mekke’nin üst tarafında idi ve dayanmış olarak yemeğini yiyordu. Bu sırada Cebrail gelip:Ey Muhammed, hükümdarlar gibi mi yemek yiyorsun!” dedi. Peygamberimiz de bunun üzerine derhal oturdu.”

îbni Adiyy ile îbni Asâkîr’in Enes’ten rivayetleri de şöyledir: Cebrail Peygamberimiz’e geldiği bir sırada, Peygamber (s.a.v.) dayanmış olarak yemeğini yemekte idi. Peygamberimiz’e hitaben: “Dayanarak yemek, nimete dalmak (keyfîlik)tir!” dedi. Peygamberimiz de bunun ü-zerine derhal doğrulup oturdu. Artık bundan sonra, dayanarak yemek yediği hiç görülmedi ve şöyle buyurdu: “Ben ancak bir kulum. Kul gibi yer, kul gibi içerim.

Dayanarak yemenin şeklini tarif etmek maksadıyla el-Hattâbî şöyle demiştir: “Buradaki dayanarak yemenin mânâsı: Altındaki yaygıya veya mindere iyice yerleşik bir şekilde oturmaktır...” Hattâbî’nin bu tarifini Beyhakî de kabul etmiştir. Keza îbni Dıhye ve Kâdî Ayyâd da kabul etmişler ve muhakkik âlimlere göre, manânın bu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise: “Bundan maksad, yanını yere dayamış, yâni yannamış olarak yemektir” demişlerdir.  [44

KAYNAK :  Peygamberimizin mucizeleri – imam suyuti

Dipnotlar Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 1 Yorum »

Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri – İmam Suyuti

Posted by Site - Yönetici Şubat 22, 2010

PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ

PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ

Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri – İmam Suyuti

Peygamberimizin, yazı yazmasının ve şiir söylemesinin kendisine haram olması

Peygamberimizin bir özelliği de, yazı yazmasının ve şiir söyleme­sinin kendisine haram olmasıdır. Yüce Allah bu hususta şöyle buyur­maktadır:

Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de buldukları o elçi’ye o ümmî peygamber’e uyarlar.” [45]

Ey Muhammed, sen bundan önce bir kitâb okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı, bâtılcılar o zaman kuşkulanırlardı.” [46]

Biz ona (Muhammed’e) şiir öğretmedik, şiir ona yakışmaz da...” [47]

tbn Ebû Hatim, Mücâhid’în şöyle dediği haberini nakletmiştir: “Kitâb ehli olanlar, kendi kitaplarında Peygamberimiz’in okur-yazar ol­madığını görürler ve bunu söylerlerdi, işte bununla ilgili olarak: “Sen, bundan önce bir kitâb okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun!” mealindeki âyet inmiştir.”

îmâm-ı Râfîî ise bu konuda şöyle der:

Peygamberimiz’in bir Özelliği olarak, yazı yazmasının kendisine haram olabilmesi için, O’nun yazı yazar olduğunu söylememiz gerekir. Halbuki O, yazı bilmezdi.

îmâm-ı Nevevî ise, bunu tenkid eder ve şöyle der: ‘Yazı yazmasını bilmediği halde, yazmanın kendisine haram kılınmış olması mümteni’ (imkansız) değildir. Bundan maksad, okur-yazar olmanın sebeblerine tevessül etmemesidir ve doğrusu da, O okur-yazar değildi...” [48]

Bâzıları ise bunun aksini söylemişler ve: “Hudeybiye andlaşması-nın yazıldığı sırada Kureyş temsilcisinin itirazı üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Bu, Muhammed bin Abdullah’ın andlaşmasıdır” diyerek yaz­mıştı. Zira Ali, böyle yazmaktan çekinmişti” demişlerdir. Onlara verile­cek cevab ise şudur: “Bu andlaşma ile ilgili olarak “…Yazdı” denilmesinden maksad, emir verip yazdırdı demektir [49]

Ebû Mes’ûd Dımeşkî de, Hudeybiye Musâlehasıyla ilgili olarak: ‘Yâni Peygamberimiz kalemi eline aldı, fakat güzelce yazmasını bilmi­yordu. Buna rağmen “Resûlüllah” yerine “Muhammed” kelimesini yazdı” der.

Ömer bin Şeybe’nin bu husustaki sözü ise şöyledir: “Peygamber (s.a.v.), Hudeybiye’de, kendi eliyle yazdı. Halbuki O, daha önce yazmayı hiç bilmiyordu. Tam yazmak istediği sırada, bir mucize olarak yazması­nı bildi ve yazdı.” Onun bu sözünü kabul edenler de olmuştur: Hadîs âlimlerinden Ebû Zerr el-Herevî, Ebu’l-Feth el-Nisâbûrî, Kâdî Ebu’l-Velîd el-Luhamî, Kâdi Ebu Cafer el-Simnanî el-Usûlî; bunu kabul eden­lerdendir. Hattâ Ebû’l-Velîd el-Luhamî şöyle demiştir: “Peygamberi-miz’in hiç yazı bilmediği ve öğrenmediği halde anîden orada yazmış olması, O’nun en kuvvetli mucizelerinden biridir.” Bazıları da şöyle de­miştir: “Peygamberimiz, o gün kendi eliyle; yazı bilmediği, yazıyı teşkîl eden harfleri hiç tanımadığı halde yazdı. Kalemi eline aldı ve hareket ettirdi. O’nun yazmak istediği şekilde bir yazı meydana geldi. Yâni yazı kendiliğinden ve mucizevî bir şekilde oluştu… Evet Peygamberimiz ka­lemi hareket ettirdi, fakat bilerek bir şey yazmadı. Yazı yazıldığı zaman bile, yazıyı ve onun harflerini tanımıyordu” [50]

Şiirin Peygamberimiz’ e haram olmasına gelince: “Ebû Davud’un buna delâlet eden hadîsi; îbni Ömer’den sevketmiş olduğunu görüyo­ruz… O, şöyle diyor: “Ben, Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu i-şittim: “Ben eğer tiryak içersem nazarlık takınırsam, kendiliğimden şiir söylersem, hâlim ve âkibetim ne olur bilmem.

îbni Sa’d'ın Zühri’den rivayetine göre, Peygamber (s.a.v.), Medi­ne’ye göçten sonra Mescid yapılırken, ashabın bu husustaki candan ça­lışmalarına bakarak duygulanmış ve: “Bu göç, Hayber göçü değildir! Rabbimiz, bu daha iyi, daha temizdir” anlamında bir söz söyleyivermiş-tir. Yine Zührî şöyle dermiş: “Peygamberimiz, şiir olarak ne söylemişse, bir başkasına âit misâl vermek üzere söylemiştir. Kendisinin, Mescid yapılırken söyleyiverdiği bu şiirden başka hiç şiir söylediği olmamış­tır. (Bunu da, şiir söylemek maksadıyla söylemiş değildir.) [51]

Yine îbni Sa’d, Abdurrahmân bin Ebûz-Zennâd’dan şöyle nakle­der: “Peygamber (s.a.v.) birgün, Abbas bin Mirdâs’a hitaben: “Hatırlıyor musun? Senin: “Benim ve kölelerimin elde ettiğimiz mallar, Akra’ ve U-yeyne arasında kaldı” gibi bir şiirin vardı?” demiş… Orada bulunan Ebû Bekir de: “Ey Allah’ın Resulü, anam babam sana kurbân olsun! Sen, bir şâir olmadığın gibi, şiiri de değiştirerek naklediyorsun. Zaten şiir de sana yakışır birşey değildir. Bunun söylediği o şiirin aslı, öyle değil;”…Uyeyne ile Akra’ arasında kaldı” şeklinde idi” der. (Yâni Peygambe­rimiz, bu misâlde de görüldüğü gibi, şiiri, bazen değiştirerek söylerdi. Bazân da misâl vermek için.)

Alimlerimiz demişlerdir ki: “Peygamberimiz’in şiir şeklinde söyle­miş olduğu sözler; şiir maksadıyla söylenmiş şeyler değildir ve kafiyen bunlara, şiir söylemek de denilmez… Kur’ân’da dahi bazân vezinli sözler vardır. Bunlar da kafiyen şiir değildir.”

İmâm-ı Mâverdî der ki: “Peygamber Efendimiz’e yazı yazmak ha­ram olduğu gibi, başkaları tarafından yazılmış bir yazıyı okumak da haramdı, ilgili âyet de bunu bildirir. O’na şiir söylemek yasak olduğu gibi, bir başkasına âit olan şiiri, şiir olarak nakletmesi de yasak idi.”

El-Harbî de şöyle demektedir: “Peygamber (s.a.v.), iki mısraı bir araya getirerek, tam bir beyit halinde şiir okumamıştır. Mutlaka tek mısra halinde misâl vermiştir. Bir beytin, yâ birinci mısraını okuyup i-kinci mısraını bırakmıştır, yâhud da ikinci mısraını okuyup birinci mısraını terketmiştir. Eğer her iki mısraı okuyarak misâl vermek iste-mişlerse, bu seferde mutlaka kelimelerin yerini değiştirmek suretiyle misâl vermiştir. Az yukarıdaki Abbas bin Mirdâs’m şiirinde olduğu gibi…”[52]

Peygamberimizin bir özelliği de, harbe karar verip zırhını giydikten sonra, çıkarmasının haram olmasıdır. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers