GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘OSMANLILAR’ Kategorisi için Arşiv

ECDADIMIZIN PEYGAMBER AŞKI

Posted by Site - Yönetici Nisan 29, 2012

ECDADIMIZIN PEYGAMBER AŞKI

Şair Nabi,Sultan 4. Mehmet döneminde hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanı ile birlikte yola çıkar.Kafile Medine-i Münevvereye yaklaşmıştır.Vakit gecedir,Rasulullah (s.a.v) efendimize bir an önce ulaşmak özlemi ile Nabi nin gözüne uyku girmemiştir.Fakat kafiledeki bir paşa hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış ,uyumaktadır.
Hz Peygamberin (s.a.v) beldesinde edebe aykırı böyle bir gaflet halini bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nabi,içinden gelen bir ilhamla kasidesini bir anda irticalen söyleyiverir.Kafile şafak vakti Medine-i Münevvereye girmektedir.Ravzayı mutahharanın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır.Müezzin,ezanın ardından Türkçe bir kaside okymaya başlar.
Nabi dikkat eder,okunan, kendi kasidesidir.Hemen minarenin kapısına koşar.Müezzine, allah aşkına,okuduğun bu kasideyi nereden öğrendin?Müezzin şöyle cevap verir:
Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v) i gördüm.Bana dedi ki ; ya müezzin kalk yatma ! benim ümmetimden bana aşık bir zat benim kabrimi ziyarete geliyor.Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir.İşte bu cümlelerle minareden onu istikbal et ; buyurdu.
Bende hemen kalktım abdest aldım; Peyganberimizin iltifatına mashar olan aşık acaba kimdir diye düşünerek minareye koştum.Öğretildiği gibi okudum.Nabi ,Rasulullah benim için ümmetimden mi dedi ? diyerek sevincinden oracığa bayılıp düşer.İşte o kaside:

SAKIN TERK-İ EDEPTEN
Sakın terk-i edepten kuuy-i mahbub-i hudadır bu
Nazargahı ilahidir,makamı Mustafadır bu
Felekte mah-i nev babusselamın sine-çakıdır bu
Bunun kandili cevza matla-i zıyadır
Habibi kibriyanın habgahıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i arşı cenabı kibriyadır bu
Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail
Amadan açtı mevcudat düşçeşmin tutuyadır bu
Murat-ı edep şartıyla gir Nabi bu dergaha
Metafı kutsiyandır cilvegahı enbiyadır bu

AÇIKLAMASI:
Burası Allahın sevgilisinin beldesidir.Cenabı hakkın nazar buyurduğu ravza-i nebidir.Bu gökteki yeni ay babusselam kapısının yüreği yanık aşığıdır.Ayın kandili cevza yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır.Burası,Allah (cc) sevgilisinin ebedi istirahat gahının türbesinin bulunduğu yerdir.Ve fazilet bakımından cenabı hakkın arşının bile üstündedir.Bu toprağın ziyasından yokluğun karanlıkları ortadan kalktı,bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı.Çünkü bu toprak gözlere şifa veren sürmedir.Bu dergaha edep ölçülerini gözeterek gir.Çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir

.

Şerife Şevval Kardelen hocahanım kardeşimize teşekkür eder, sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLILAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN | 2 Yorum »

Medine’deki son hutbe

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2012

Medine’deki son hutbe

Mehmetçik tabiri ilk kez o gün duyuldu…

 Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya dua ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teala’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitabı gibi başlamıştı hutbesine. Ve bu son hutbesini şu cümlelerle tamamladı: “YA RASÛLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

Birinci Cihan Harbi’nde dört bir yandan saldıran bütün dünya ülkelerine karşı Türk askeri bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Düşmanla birlikte her türlü imkansızlıklarla da savaşan Osmanlı Devleti’ne karşı bu kargaşayı fırsat bilen hainler de birer birer isyan etmeye başladılar. Bu isyancılardan biri de, İngilizlerle anlaşan Mekke Şerifi Hüseyin idi. İsyan haberi İstanbul’dan duyulunca 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa, 28 Mayıs 1916′da Medine’ye, oraya yakışan bir kumandan gönderdi: Fahreddin Paşa…

3 Hazîran 1916′da Medîne’ye ulaşan tüm demiryollarını ve telgraf hatlarını imha ederek şehrin ulaşımını ve iletişimini kesip, çölün ortasında hapseden Şerif Hüseyin ve 4 oğlu, Fahreddin Paşa’yı ve askerlerini de Medîne’ye hapsetmiş oldu. 5-6 Hazîran gecesi Medîne karakollarına da saldıran asîler 50 bin kişiden fazla, buna karşılık bütün Hicaz bölgesindeki Türk askeri ise sadece 15 bin kişiydi.

LAWRENCE, RAY PARÇASI GETİRENE ALTIN DAĞITTI

Mekke Muhafızı (Valisi) Galip Paşa’nın hakimiyeti sağlayamaması sebebiyle asîler 16 Hazîran 1916 da Cidde’ye, 7 Temmuzda Mekke’ye, 22 Eylülde Taif’e girdiler. Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medîne dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi. Şerif Hüseyin’in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid’in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir parça demir söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyordu. Böylelikle Medîne’yi Sûriye’ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu. Böylece şehre erzak ve silah sevkiyatı engellenmiş oldu. Aynı hızda telgraf telleri de tahrip edilerek payitaht İstanbul’la iletişim kopartıldı.

İsyancılar Medîne Kalesi’ni de kuşatınca Türk askerleriyle çetin bir mücadele başladı. Bu sırada Mısır ve Filistin cephesindeki Kanal Harekatı da devam ettiği için Osmanlı Devleti, Hicaz için takviye güç gönderemiyordu. İstanbul hükümeti, kuşatma öncesi Fahreddin Paşa’dan, kaleyi tahliye etmesini istemiş fakat Paşa’dan şu cevabı almıştı: “Medîne Kalesi’ndeki Türk Bayrağı’nı ben indiremem. Bunun için başka birini vazifelendirmeniz gerekecek.”

Kızgın güneşin altındaki cehennem sıcağında bir damla suya hasret kalmış Türk askeri peygamber şehrinin, İngilizler ve uşaklarının eline geçmemesi için var gücüyle savaşıyor, birçoğu düşman kurşunuyla değil, şartların zorluğuyla ruhunu teslîm ediyordu. Her gün en az 5 asker hastalıktan, açlıktan, güneş çarpmasından vefat ediyor, Cennetül-Bakî mezarlığına defnediliyordu. Buna rağmen başta Fahreddin Paşa olmak üzere hiçbir Türk askeri, Medîne’yi terkedip gitmeyi düşünmüyordu.

Fahreddin Paşa bu hengamede ilk iş olarak Peygamberimizin türbesindeki kutsal emanetleri korumayı düşündü. İngilizlerin, Rasûlüllah’ın türbesini yağmalamalarından endişe etmesi sebebiyle, Osmanlı sultanlarının her sene hac kafileleriyle Ravza-i Tahire’ye gönderdikleri hediyelerle birlikte türbedeki kutsal emanetleri toplayıp, 2.000 kişilik bir muhafız alayıyla İstanbul’a gönderdi. Şu an Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler ve Hazîne Dairesi’ndeki birçok emanet, Fahreddin Paşa’nın Medîne’den gönderdiği emanetlerdir.

Medîne ve çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturan Fahreddin Paşa, son derece kısıtlı imkanlarla 2 yıl 7 ay boyunca Medîne’yi savunmaya devam etti. Bu süre zarfında hiçbir yardım gelmediği için askerler çekirge yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar.1. Cihan Harbi sonunda imzalanan Mondros mütarekesine göre Medîne’yi teslîm etmesi gereken Fahreddin Paşa anlaşmaya karşı gelerek, gücünün son raddesine kadar İngilizler ve onların kuklası olan bedevî isyancılara direndi.

ZOR GÜNLER: ÇEKİRGE YİYİN

Çevreyle irtibatı tamamen kesilen ve çölün ortasına hapsedilen Medîne’yi teslim etmemekte direnen Fahreddin Paşa, büyük ihtiyat tedbirleri almış, tarlalar ve hurma bahçelerini koruma altına almış, el-Ayun’da 6 ton buğday ektirmiş, kuyular açtırmış, çeşmeler yaptırmış, tek bir hurmanın dahi dışarıya çıkmasına izin vermemişti. Fakat öyle bir zaman geldi ki; etrafı kuşatılan ve hiçbir yerden yardım alamayan şehirde askerler ve yerli halk, açlık, susuzluk ve hastalıktan kırılmaya başladı. Cephane iyice azalmıştı. 9 Ekim 1918′de verilen bir emirle, et yerine pirinç lapası, ekmek yerine de peksimet verilmeye başlandı. İlaç ve gıda yokluğu, hastalıkları salgın haline getirmiş, ilaç olmadığından iskorpite karşı soğan sarımsak yenmesi ve sirke içilmesi, sıtmaya karşı da günde 2 kez kinin içilmesi emredilmişti. Hatta Fahreddin Paşa, emrindeki askerlere şu talimatı yollamak zorunda kaldı: “Tek bir hurma dahi Medîne dışına çıkmayacak. Ölen hayvanların kemiklerinden, kemik tozu üretilecek, temizlikte sabun yerine kül kullanılacak. Çok mecbur kalınmadıkça tek bir mermi dahi atılmayacak. Mümkün olduğunca hançerle kılıçla mücadele verilecek. Bedevîlerden yiyecek ve giyecek satın almak için uğraşılacak.”

Hatta Medîne’de çokça bulunan çekirgelerin yenmesini tavsiye eden Fahreddin Paşa, çekirgeleri hekimlere tetkik ettirdiğini söylüyor, bedevîlerin dayanıklı olmalarını çekirge yemelerine bağlıyordu. Fakat zor günler had safhaya varınca şehri tahliye etmekten başka çare bulamayan Fahreddin Paşa ilk iş olarak (Medîne’ye sığınmış olan) Mekke Emîri Şerif Ali Haydar Paşa ve ailesiyle birlikte 3-4 bin kişilik yerli halkı Medîne’den uğurladı.

YA RESÜLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

O günlerde sürekli Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya dua ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teala’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitabı gibi başlamıştı hutbesine:

Ey İnsanlar! Size 1300 yıl öncesinin bu kubbeleri çınlatan ilahî mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübarek kabrinde hayatta olan Peygamber-i Zîşanımız Hz. Muhammed (SAS) huzurunda ahd-i peyman ederek diyorum ki; Biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allahü Teala’nın izni ve Resûlü Ekremi’nin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden, mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz… Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş cesur Mehmetçiklerim! Kardeşlerim! Evlatlarım! Gelip hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep beraber aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki:

MEHMETÇİK TABİRİ İLK KEZ ORADA KULLANILDI

Fahreddin Paşa son cümlesini söylerken sanki o anda gök gürlemiş, yer yerinden oynamıştı. Ahd-i Peyman nidaları kubbelerde çınladı. Minberden inerken dizlerinin bağı çözülen paşa, kendisini “Mehmetçiklerim” dediği askerlerinin kollarında buldu.

Mehmetçik” tabiri, ilk defa Medine Muhafızı Ömer Fahreddin Paşa tarafından kullanılmıştı. Türk askerinin Resulullah Efendimize nisbetini ifade eden bu güzel isim, o günden bugüne halkımız ve ordu tarafından yürekten benimsenerek kullanılagelmiştir.

İDAMA MAHKUM EDİLDİ

Fahreddin Paşa, Mondros mütarekesinden sonra Medîne’yi teslim etmemekte etmemek için 72 gün direnmişti. 27 Ocak 1919 da İngilizler tarafından savaş esîri olarak Mısır’a götürüldü. 5 Ağustosta Malta’ya sürgün edildi. Malta’nın Fort Salvadore Kışlası’nda 2 yıl 33 gün tutuklu kaldı. Esaret yıllarında dahi, İngilizlerin tüm zorlamalarına rağmen askerî üniformalarını hiçbir zaman üzerinden çıkarmamıştı. İngilizlerin, İstanbul’da savaş suçlularını yargılamak için kurdurduğu Nemrud Mustafa Divan-ı Harb’i diye isimlendirilen mahkeme tarafından îdama mahkûm edildi. 8 Nisan 1921 de Malta’dan kurtulan Fahreddin Paşa, Berlin’de karşılaştığı Enver Paşa’nın davetiyle Moskova’ya gitti. 2 Ağustos 1921 de Sarp sınır kapısından Türkiye’ye döndüğünde Kazım Karabekir Paşa tarafından askerî merasimle karşılandı. Ankara’ya geldiğinde de Mustafa Kemal, etrafındakilere “Sağlığında adını tarihe altun harflerle yazdıran kahraman” diye takdim etmişti Fahreddin Paşa’yı. 9 Kasım 1921 de Afganistan büyükelçisi oldu. 12 Mayıs 1926 da tekrar Türkiye’ye döndü. Askerî Yargıtay Divanı ikinci başkanlığı da yapan Paşa, 5 Şubat 1936 da tümgeneral rütbesinden emekli oldu. 22 Kasım 1948 de 80 yaşında iken trenle Ankara’ya gittiği esnada Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat etti. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. 4 çocuğundan ikisi askerliği seçerek general oldular.

KENDİSİNE VALİ DEĞİL MUHAFIZ DEDİ

Fahreddin Paşa her ne kadar Osmanlının son medîne valisi olarak bilinse de, hiçbir zaman bu unvanı kullanmamıştı. Zîra, Medîne peygamber şehriydi. Bu sebeple oraya gönderilen valiye dahi, şehrin hakimi anlamına gelen vali unvanını edebe mugayir gören ecdad, “Medîne Valisi” yerine “Medîne Muhafızı” unvanını kullanmıştı. Yine bir başka saygı buudunu da sancak dikme mevzuunda görüyoruz. Osmanlı Devleti Sultan Abdülaziz dönemine kadar Mekke ve Medine’ye Osmanlı sancağı dikmemiştir. Zîra onlar bu iki kutsal şehrin hakimi değil, daima hadimleri olarak görmüşlerdir kendilerini.

Fahreddin Paşa’ya Çöl Kaplanı lakabını veren, Hicaz Savaşları esnasında Arap bedevîsi kisvesinde, bedevîleri peşine takarak Türklerin amansız başdüşmanı olan İngiliz casus Lawrence idi. Lawrence, yardımcıları Şerif Hüseyin, Faysal ve Nuri Said ile birlikte Şam’daki Türkleri katlettikten sonra şöyle bir îtirafta bulunmuştu: “Evet, onları isyana ben kışkırttım. Ama böylesine vahşîce kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken, silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım. Tiksindim bu vahşetten.” Şerif Hüseyin ise çok arzu ettiği krallık tacına kavuşamadan bür süre sonra kendini sürgünde bulmuş, Osmanlı’ya isyan ettiği için çoktan pişman olmuştu.

M.Emin Ozler bey`e bu makaleyi gønderdigi icin tesekkur ederiz.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLI TARiHi, OSMANLILAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 1 Yorum »

BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 23, 2010

2. Abdulhamit Han

2. Abdulhamit Han

BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ ?

II. Abdulhamit Han

• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,

• İlk otomobil…i getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan,

• Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,

• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),

• İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,

• Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,

• Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,

• Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan, (14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)

• Okullara (Hristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde, Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran, Paris’te İslam Külliyesi kuran!

• Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren de, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran da, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten de!

• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O!

• Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,

• Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,

• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,

• Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen, bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,

• Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,

• Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,

• Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,

• Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,

• Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),

• Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,

• Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,

• Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),

• Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),

• Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,

• Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,

• Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur, (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),

• Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,

• Sarayda müzik okulu kurduran, çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,

• Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,

• Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.

• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çin’in göbeği Pekin’de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,

• Beş vakit namazını aksatmadan kılan, hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan (hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu]),

• Yeni gemiler alan, toplar(Çanakkale Savaşı’ndaki çoğu top), tüfekler getirten de!

• Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur!

• Kiliselere, sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan’da kilise yapılmasına bile yardım eden),

• Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),

• ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,

• İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),

• Darülaceze yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koyduran,

• Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtıran,

• Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,

• Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran (Sirkeci Büyük Postane binası..),

• Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O!

• İlkokulu zorunlu tutan (kız ve erkeklere), ilk kız okullarını açtıran, 15 tane okulda karma eğitime ilk defa geçen,

• Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) (ör.şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu), Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),

• Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu, sadece Anadolu’da 14 bin ilkokul vardı)

• Orta okul (Rüşdiye)sayısı 619’a çıktı, Fransızca dersleri konuldu,

• Lise eğitimi için İdadiler açan (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)

• İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) açan, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,

• Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu (GATA’nın atası), Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani) ,Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye (Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.), Hamidiye Ticaret Mektebi (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböcekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.

• Unutmadan bide Ankara’da Çoban Okulu var..

TANIYAMADINIZ MI?

Hani neredeyse bütün sözde aydınların sövdüğü, öğretmenlerimizin kendi ideolojik yaklaşımı ile anlattığı, baskı yapıyor diyerek, o dönemin şartlarını bile düşünmekten aciz olan insanların sevmediği.. (Neden kimse 1925’deki Takrir-i Sükun Kanununu ile bütün muhaliflerin susturulduğunu düşünmez? Bu dönemde hükümet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın organı kapatıldı, özellikle sol yayınlar tamamen yeraltına itilmişti. Ya da İsmet İnönü döneminde 44 gazete kapama emri verildiğini. Yakub Kadri’nin “İsmet Paşa bir polis devleti kurdu dediğini.”

Düşünmeyiz; çünkü o kişilere karşı körü körüne yargılarımız yoktur, at gözlüğü ile değil o dönemin şartlarına göre bakarız tarihe.

İngilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,

1895-96’da Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti, Hamidiye Alayları ile bastıran, bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen,

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN

Belki de gerçekten suçluydu, kötü bir insandı. Çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurması, bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani olması..

Ya da Yahudilerin 5 milyon altın teklifine rağmen Filistin’e yerleşmelerine izin vermemesi (tahtan indirildikten sadece 8 yıl sonra emellerine kavuşacaklardır), vatan hainliğidir,

Ne bileyim; 240 üyeli Osmanlı meclisine 140 Türk vatandaşı sokmayı beceren İttihatçıları dinlemeyip meclisi kapaması,

Baskı yaparak devletin ömrünü 30-40 yıl uzatması, böylece o yıllarda daha genç bir subay olan Mustafa Kemal’in Türk milletinin kaderinde rol almasına vesile olması suçtu?

Belki de Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi;

Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur

Belki de Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın dediği gibi;

Osmanlının son hükümdarı, son evrensel imparator II.ABDÜLHAMİD’dir

Lütfen düşünün bizim kadar köklü tarihi olup ta o tarihe sırtını dönen, iftira atmaktan zevk alan, Osmanlıyı kötülemeyi Cumhuriyetçilik sayan, laik düşünceyle dinin egemen olduğu bir sistemi eleştiren, okumak yerine duymakla yetinen, araştırmadan her konuda uzman olan kaç millet vardır?

Lütfen bu yazılanları tek tek araştırın, belki o zaman ne demek istediğimizi anlarsınız..

Ruhun Şad olsun Ey ULU Hakan

..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLILAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Posted by Site - Yönetici Ağustos 10, 2010

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Chicago’daki uluslararası sergiye heyet gönderen, alanda ‘Türk Köyü’ kurduran Sultan, maketlerin yanında bir de gerçek cami inşa ettirmiş. 3 bin Türk ürününün tanıtıldığı organizasyonda Osmanlı’ya gösterilen ilgi Sultan’ın hafiyelerini bile şaşırtmış…

Sultan II. Abdülhamid, 33 yıllık iktidarı döneminde Yıldız Sarayı’ndan pek ayrılmamasına karşın, ABD’den Japonya’ya kadar dünyanın dört bir tarafındaki gelişmeleri yakından takip etti. Sadece hafiyelerini değil, fotoğrafçılarını, askerlerini ve din adamlarını dünyanın dört bir tarafına gönderiyor, onlardan gelen raporlar üzerinden gelişmeleri analiz ediyordu. Müslüman dünyasında ‘halifeliğiyle’, Batı dünyasında da ‘etkin diplomasisiyle’ rol alıyordu. Dönemin kralları, devlet başkanları ve prensleri, bu sessiz ama muktedir imparatorla tanışmak için İstanbul’un yolunu tutmuştu. Onları Yıldız Sarayı’nda ağırlıyor, özel olarak hazırlattığı hediyelere boğuyordu. Alman Kralı II. Wilhelm’le dost olmuş, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın aile albümüne girmişti. O yalnız iktidar değil, muktedirdi de…

Diplomasideki başarısı, gençliğinden itibaren merak duyduğu fotoğraf ve teknolojiyle de alakalıydı aslında. Sultan II. Abdülhamid bir fotoğraf tutkunuydu. Bu yöndeki teknik gelişmeleri yakından izliyor, dünyanın her neresinde olursa olsun yeni icatları Yıldız Sarayı’na getirtiyordu. İktidarında işinin ehli fotoğrafçılara Osmanlı coğrafyasını neredeyse karış karış fotoğraflattırdı. Ermeni Vichen, Kevrok ve Hovsep kardeşlerin (Abdullah Freres adıyla bilinirler) yanı sıra Rum asıllı Vasilaki (Basile) Kargopoulo ve Fransız Pierre Louis Pierson gibi dönemin meşhur fotoğraf sanatçılarıyla çalışıyor, belirlediği konseptler çerçevesinde fotoğraf albümleri hazırlatıyordu. Albümlere girecek fotoğrafları kendi eliyle seçiyor, beğenmediği kadrajları yeniden çektiriyordu. Kimi zaman askerî okulları, kimi zaman atları, kimi zaman da tarihî mekânları fotoğraflattırıyordu.

Birçoğu bugüne kadar ulaşan bu özel çekim fotoğrafların hemen hepsi “Osmanlı’yı güçlü gösteren” sanatsal karelerden oluşuyor.

Aslında Saray, fotoğrafla II. Abdülhamid’den önce tanışmıştı. Sultan Abdülaziz, Kırım Savaşı’nı fotoğraflarla takip etmişti. Ancak Osmanlı toprakları başta olmak üzere tüm dünyayı kapsayan bir arşiv oluşturmak Sultan Abdülhamid’e nasip olacaktı. Onun hobi olarak başlattığı uğraş, zamanla pek çok fotoğrafçının geçim kapısına ve Sultan’ın taşrayla, dünyayla iletişim aygıtına dönüştü.

Abdullah Biraderler başta olmak üzere devrin ünlü fotoğrafçılarına sipariş ettiği, kimi zaman da ünlü fotoğrafçılardan satın aldığı fotoğraflardan oluşan albümler Yıldız Saray’ında tutulduğu için ‘Yıldız’ veya ‘II. Abdülhamid Albümleri’ ismiyle tarihe geçti. Döneminde dünyanın en büyük koleksiyonuna dönüşen arşivin hacmi, 962 albüm ve 35 bin 535 fotoğrafa ulaştı. Üzerinde II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan albümlerin ciltleri bile paha biçilmez değerde. Albümler arasında tek fotoğraflık olanı da var, 300 fotoğraf içereni de…

II. Abdülhamid’in fotoğrafa ve fotoğraf teknolojisine verdiği önem kişisel bir hevesi aşmıştı aslında. İlk 1840’larda kullanılmaya başlanan fotoğraf, 1880’lere gelindiğinde bir diplomasi aracına dönüşmüştü. İngiltere Kraliçesi Victoria başta olmak üzere o günlerde Avrupalı kralların öncelikli uğraşısıydı fotoğraf ve albümler. Albümler onlar için bir taraftan ülkelerini tanıtma, diğer taraftan da zenginliklerini ve varlıklarını yansıtma vasıtasıydı.

Üzeri değerli taşlarla süslenen albümler en itibarlı hediyelerdendi birçoğu için. II. Abdülhamid Han da hazırlattığı albümleri bazen bizzat eliyle bazen de elçiler vasıtasıyla hediye etmişti dönemin krallarına. Sadece Avrupa’daki krallara değil, Uzakdoğu’dakilere de göndermişti. Gayesi, Osmanlı’yı dışa karşı güçlü göstermek, devletin mevcut imajını korumaktı. Özellikle Batı’da İmparatorluk hakkında çıkan olumsuz yayınlardan rahatsız oluyor, bu tür kampanyaların önüne geçmeye çabalıyordu. Albümler bu noktada bulunmaz fırsattı.

10 Ekim 1896’da Abdullah Freres’e hazırlattığı ‘Osmanlı İmparatorluğu’ albümlerini Londra, Paris ve Amerika kütüphanelerine hediye olarak göndermişti. Albümlerin yanına ülkesini anlatan kitapları da eklemişti. Çalışma Sultan’a 4500 kuruşa mal olmuştu. Osmanlı Matbaası’na ödeme bizzat onun emriyle yapılmıştı. Albümlerin birçoğu bugün hâlâ varlığını koruyor. Özellikle ABD’deki Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) bu bağlamda oldukça zengin.

ABDÜLHAMİD’İN ASKER ALBÜMÜ İNGİLİZLERİ GERDİ

II. Abdülhamid’in albüm diplomasisinin ne denli etkili olduğunu, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’ndeki Y.A.HUS. 324 No’lu, 11 Nisan 1895 tarihli bir vesikadan öğreniyoruz. Sultan’ın Haydarabad Hâkimi’ne göndermek üzere hazırladığı Osmanlı askeri ve gemileri albümü Hindistan’daki gazetelere yansıyınca, bölgenin sömürgecisi İngiliz hükümeti rahatsız olur. Haydarabad Sadrazamı İkbalüddevle, İngilizlerin şimşeklerini üzerlerine çekmemek için II. Abdülhamid’de albümleri göndermemesini tavsiye eder. Albümlerin henüz İstanbul’dan çıkmadan bölgede hareketlenmeye yol açması manidardır.

II. Abdülhamid’in Yıldız’da bıraktığı 35 bin parçadan oluşan zengin fotoğraf koleksiyonu tarihi analiz etme açısından paha biçilemez değerde. Son dönemde albümler üzerinde yapılan çalışmaların halkta bir karşılığı da var. Bu ilginin farkında olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, 2006’dan bu yana önemli çalışmalara imza attı. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları”, “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya”, “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” kitaplarının ardından yeni bir kitabı basıma hazırlıyor. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü” adlı çalışmada dünya liderlerinin portreleri ve aile albümleri yer alıyor. Tahtta bulunduğu dönemde diğer ülke imparatorlarını tanımak isteyen II. Abdülhamid, kâh fotoğrafçılarını gönderip bu liderlerin fotoğraflarını çektirmiş kâh elçiler üzerinden fotoğrafları istemiş. Sonuçta oluşturduğu albümde Siyam Kralı Chulalongkorn’dan ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’a, Japonya Prensi Komatsu Akihito’dan Bulgar Çarı Ferdinand’a, İran Şahı Nasıreddin’e, Papa 9. Pius’a varıncaya kadar küçük yöneticilerden büyük krallara kadar tüm muhataplarını bir araya getirmiş.

Albümde 1888 yılında, sadece 99 gün tahtta kalan, gırtlak kanseri nedeniyle yaşamını yitiren Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı III. Friedrich’e ait de bir portre var. Bunun yanında Kraliçe Viktoria’nın tüm çocuklarının yer aldığı aile fotoğrafları da mevcut. Sadece siyasetçilerin değil, İtalyan Guiseppe Garibaldi gibi devrin entelektüellerinin portelerine de yer verilmiş.

70 fotoğrafın bulunduğu albümde, görsellerle ilgili zengin bilgi notları da var. Sultan II. Abdülhamid’in diğer devlet adamlarına  mesaj ve mektuplarını, onların fotoğraflarını inceledikten sonra yazdığı biliniyor. İyi bir fizyonomist olan Sultan, fotoğraflara bakarak insanların karakterlerini anlamaya çalışıyordu. Askerî okullara talebe alınmasından bazı mahkûmların affedilmesine kadar pek çok konuda karar verirken yazılı raporların yanı sıra çektirdiği fotoğraflara da başvururdu. Bundan dolayı fotoğrafçılarının çoğunu Bahriyeli Ali Sami, Miralay Hüsameddin Bey gibi güvendiği askerlerden seçiyordu.

Editörlüğünü Hakan Yılmaz’ın üstlendiği “Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü”, lider portelerinin dışında II. Abdülhamid’in pek bilinmeyen çalışmalarını belgeleriyle gün yüzüne çıkarıyor. II. Abdülhamid’in 1891’de ABD’nin Chicago kentinde açılan uluslararası sergide kurdurduğu Türk Köyü ile 1892 yılında ABD’de yayımlanmasını sağladığı ‘The Moslem World’ gazetesi, bunlardan sadece ikisi. Albümde ayrıca Sultan’ın 1897’de ABD’den getirttiği, dönemin son teknolojisiyle çekilen Ay fotoğrafını, 1895 yılına ait ilk cenin röntgenini, 1870’te balon vasıtasıyla elde edilen ilk hava fotoğrafını görebiliyor, hikâyelerini okuyabiliyorsunuz.

II. Abdülhamid’in küçük bir balon sayesinde gökyüzünden fotoğraf çekmeyi sağlayan düzeneği ilk üretildiği günlerde İstanbul’a getirttiği, bu teknolojiyi askerî alanda kullandığı biliniyor. Çalışmada, II. Abdülhamid’in teknik aletlerini Avrupa’dan getirterek Pera’da kurdurduğu Rasathane-i Amire Müdürlüğü’nce hazırlanan Ay tasvirlerine da yer veriliyor.

TÜRK KÖYÜNÜ ABD’YE CAMİSİYLE BİRLİKTE TAŞIMIŞ

Albümdeki en önemli fotoğraflardan biri, 1891’de Chicago’da açılan uluslararası sergiye ait. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden elde edilen fotoğrafta, sergiye katılan devletlerin liderlerine ait porteler de bulunuyor. Albümde, bu sergiyle alakalı bakanlık yazışmalarına, II. Abdülhamid Han’a sunulan elçi mektuplarına da yer veriliyor. Yazışmalardan, Halife II. Abdülhamid’in 19. yüzyılın en önemli sergisi olarak tarihe geçen bu etkinliğe çok ehemmiyet verdiği anlaşılıyor. Albümde hem yazışmaların orijinalleri (Osmanlıca) hem de Türkçe özetleri veriliyor okuyucuya.

1867’de henüz şehzade iken Sultan Abdülaziz ile birlikte katıldığı Uluslararası Paris Sergisi’nden çok etkilenen II. Abdülhamid, tahta çıktıktan sonra yurt dışında açılan sergilere heyetler göndermiş, bu sergilerde ülkesinin tanıtımına yönelik etkinlikler düzenletmiş. Bu bakımdan 1891’deki Uluslararası Chicago Sergisi bir başarı örneğidir. II. Abdülhamid sergiye gidecek heyeti, sergide düzenlenecek etkinlikleri bizzat kendi belirlemiş. Sergide bir ‘Türk Köyü’ kurduran Sultan, burada Osmanlı sınırlarında üretilen 3 bin ürünün sergilenmesini sağlamış. Daha da önemlisi, Süleymaniye Camii, Sultanahmet Çeşmesi ve Dikilitaş’ın maketleri, Osmanlı bölümüne dâhil edilmiş. Sergi alanında inşa edilen Türk camisinden de günde beş vakit ezan okunmuş, cemaatle namaz kılınmış. Camiye yoğun ilgi olunca, Hıristiyan misyonerler camiye girişten ücret alınmasını teklif etmiş. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu teklifi reddetmiş.

Peki başka neler vardı Türk Köyü’nde? Abdülhamid tarafından serginin sorumlusu olarak atanan Komiser Fahri Bey’in önderliğinde kentin merkezinden sergiye doğru bir Türk yürüyüşünün düzenlendiğini yazıyor Hariciye Dairesi’nin arşivindeki vesikalar. Korteje askerî bando da eşlik eder, İstanbul’dan getirilen fesler korteje katılanlara hediye edilir. Türk Köyü’nün bitişinde inşa edilen caminin açılışına gelen binlerce kişiye Türk yemeklerinin yanında şurup ikram edilir.

Ziyafetin üç saat sürdüğünü haber veriyor vesikalar. Bunun yanında ağırlığını İstanbul fotoğraflarının oluşturduğu bir fotoğraf sergisi de açılır. Chicago’da konferanslar da düzenler Türk heyeti. Bizzat II. Abdülhamid’in emriyle ikamet ettiği New York’tan Chicago’ya gelen mühtedi Emin Nabokof’un hak ve hakikat üzerine konferanslar vermesi sağlanır. Paris’te yaşayan Amerikalı Teresse Oyele’nin Hz. Ayşe ve Hz. Fatıma ile ilgili olarak İngilizce yaptığı tebliğ büyük yankı uyandırır. Serginin en işlevsel eseri şüphesiz Sultanahmet Çeşmesi’ni yansıtan sebildi. Osmanlı serginin sonunda 6 bin liraya mal olan bu eseri Chicago’ya armağan etmişti. Serginin sonunda tertip heyeti Osmanlı’nın tanıtım ve kültür hizmetlerini 45 ayrı madalya ile ödüllendirir.

Albümde Chicago Sergisi’yle ilgili resmî yazışmalara da yer veriliyor. Metinlere göre II. Abdülhamid, elçi ve temsilcilerin gözlemleriyle yetinmeyip özel hafiyelerinden de raporlar almış. Her iki kanaldan gelen yazışmalarda, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun tanıtılmasında hem de Müslümanlığın anlatılmasında ciddi bir başarı sağlandığı aktarılıyor. Yerel gazetelerin sergideki Türk bölümünden övgüyle bahsettiği, Amerikalıların İstanbul’dan getirilen maketleri gezebilmek için birbiriyle yarıştığı ve Osmanlı fesinin sergiye damgasını vurduğu aktarılıyor.
Kitapta yer alan bir diğer önemli fotoğraf ise ABD’de 1892’de yayımlanmaya başlayan ‘The Moslem World’ (Müslüman Dünya)  gazetesine ait.

Gazetenin ilk sayısını yansıtan fotoğrafın yanında II. Abdülhamid’in gazeteye sağladığı desteği yansıtan yazışmalara yer veriliyor. ABD’deki hafiyeleri Moslem World adı altında bir gazetenin kuruluş aşamasında olduğu bilgisini verince, Sultan II. Abdülhamid, hem çalışmaları hem de gazeteyi çıkarmaya hazırlanan ABD’nin eski Filipinler Başkonsolosu mühtedi Amerikalı Muhammed Aleksander Webb’i takip ettirir. Eski Başkonsolos Webb’in samimiyetine inanınca da ona maddi ve manevi destek verir; hazineden maaş bağlatır. Webb’in gazete çıkarmaktaki gayesi, ABD’de İslam’ı anlatmaktır.

Alexander Russel Webb 1846’da New York’ta dünyaya gelir. ‘Hudson Daily Star’ gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış babası Nelson Webb gibi gazeteci olmak isteyen Muhammed Webb, işe babasının gazetesinde başlar. Muhabirlik ve editörlüğün ardından gazetenin yönetimini üstlenir.

Gazetecilik kesmeyince politikaya girer; önce Cumhuriyetçi Parti, ardından Demokrat Parti saflarında yer alır. Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde Webb, siyasi dostlarının da etkisiyle dışişleri bakanlığına girer. İlk tayini 1887’de, Manila başkonsolosu olarak Filipinler’e çıkar. Webb, Manila günlerinde Doğu dinlerine merak salar ve araştırmalarının neticesinde 1890’da Müslüman olur. 1892’de ülkesine geri döndüğünde adını ‘Muhammed’ olarak değiştirir.

Muhammed Webb, gazeteciliğini bu sefer İslam’ı anlatmak üzere kullanır. New York’ta ‘Oryantal Yayınları’nı kurar ve İslamiyet’i anlatmak için yayınlar çıkarır. Webb bu arada İslam’la ilgili konferanslar da verir. 1893’te Chicago’da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi’nde Müslümanlığı anlatan bir konuşma yapar. Amerikan basınında geniş yer bulan bu tebliğ, Washington’daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Osmanlıcaya çevrilerek Hariciye Nezareti’ne ulaştırılır.

Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması gündeme gelince Sultan II. Abdülhamid, Webb’in araştırılmasını ister. Araştırma kapsamında Sultan’ın adamları onu tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşmeler yapar, hazırlanan rapor Sultan’a takdim edilir. Sultan, Webb’in samimiyetine ikna olur ve onu desteklemeye karar verir.

Webb, o günlerde Amerikalılara İslamiyet’i anlatabilmek için ‘The Moslem World’ü yayımlamaya başlar ve ilk sayısını Sultan II. Abdülhamid’e gönderir. Sultan’a bir de mektup yazan Webb, maddi yardım ister. Mektubunda, Müslüman olmadan önce maddi durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam’ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını, yayınlarını büyük sıkıntılarla çıkarmaya çalıştığını, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğini anlatır. II. Abdülhamid mektuptan etkilenir ve yardımda bulunur. İlk olarak şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir Webb’e. Ardından hazineden aylık 2 bin 500 kuruş maaş bağlatır.

Sultan’dan gelen yardımlarla rahatlayan Webb, hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha büyük bir sorumluluk hisseder. Bu şuurla hareket eden Webb, birçok eyalette konferanslar verir, makaleler yazar, kütüphane ve okuma salonları açar. Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan önyargıları kırmak için ‘Ermeni Sorunu ve Sorumlusu’ isimli bir de kitap yayımlar. Muhammed Webb, yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı yazılarla Osmanlı’yı ABD’de savunan ilk entelektüeldi.

Bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde Webb’in çıkardığı yayınları, hazineden ödenen maaşının vesikalarını görmek mümkün.
Osmanlı’nın gönüllü lobicisi ‘Muhammed Webb’e 1908’e kadar maddi yardım yapılır. II. Abdülhamid hal edilince yardımlar da kesilir. Yeniden baş gösteren maddi sıkıntıları bu sefer 70 yaşında ölümüne kadar sürer. Webb maddi sıkıntılara rağmen vefat ettiği 1916 yılına kadar çalışmalarını sürdürür.

“Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü”, bir albümden öte keyfiyet de. Kitapta yer alan çoğu belge, II. Abdülhamid’in bilinmeyen dünyasına ışık tutuyor. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmanın ses getireceği, 3 binlik ilk baskının kısa sürede tükeneceği su götürmez bir gerçek.

Nevzat Bayhan*: “Albümler insanlık için bir kültür mirası

Zamanla yok olması muhtemel bu görsel arşiv, albüm kitaplar, prestij kitaplar sayesinde geleceğe taşınıyor. Göreve geldiğimizde, kitap yayımcılığının üzerinde durup, İstanbul’umuzun bugünden yarına bırakılacak değerlerini ‘Prestij Kitaplar’ ile ölümsüzleştirmek için kolları sıvadık.

II. Abdülhamid Han’ın 35 bin kareden oluşan fotoğraf albümleri bizim için bakir bir fırsattı.

IRCICA’daki fotoğrafların kopyaları üzerinden çalışmaya başladık. İlk albüm; ‘İstanbul Fotoğrafları’ böyle çıktı. Albüm büyük ilgi görünce, II. Abdülhamid dönemi yayımlanmış dünyanın farklı şehirlerini yansıtan fotoğrafları yeni bir albümde bir araya getirdik. Topkapı Sarayı’nda kitabın tanıtımı için düzenlenen sergi yoğun ilgi nedeniyle 5 ay uzatıldı. Kuşkusuz bu çalışmalar farklı özellikler taşıyor.

Her şeyden önce, Sultan’ın ileri görüşlülüğünü, dönemini aşan projelerini ve bizlere ne denli büyük bir fotoğraf mirası bıraktığını ortaya koyuyor. Bu mirası hem günümüz ilgi ve algısına sunarken, bu kültür mirası hakkında farkındalık da oluşturuyoruz. Çalışmalar üzerine yol alırken, Sultan’ın ‘Aile Albümü’nü gün yüzüne çıkardık. Önemli fertlerinin fotoğrafları bugüne taşındı. Şimdi de II. Abdülhamid’in arşivinden ‘Dünya Liderleri’nin fotoğraflarını hazırlıyoruz. Çalışma, önemli ilkleri içinde barındırıyor

En başta fotoğraflar, bugün o liderlerin ülkelerinde bile bulunmayacak kadar nadide. Ayrıca fotoğrafın icadından hemen sonra oluşturulmaya başlanan arşiv, fotoğraf ve fotoğrafçıların gelişimine tanıklık etmesi bakımından önemli. Bununla birlikte Osmanlı’nın en zor döneminde 33 yıl devletin ikbalini devam ettiren bir Padişah’ı daha yakından tanıma fırsatını yakalıyoruz. En önemlisi, albümler II. Abdülhamid başta olmak üzere, sultanlar ve İmparatorlukla ilgili ön yargıları kırıyor. Kültür AŞ olarak, bu kültür mirasını insanlıkla buluşturmaktan dolayı gururluyuz. Bu yöndeki çalışmalarımız sürüyor, yeni sürprizlerimiz olabilir. Yeni albüm 3 bin adet basılacak,1 ay içerisinde tüm kitapçılarda yerini alacak .”

(*) İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kültür AŞ Genel Müdürü
AKSİYON

..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLILAR, TARİH, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

Sultan Abdülhamid Han Hz. Ruhaniyetinden İstimdat !..

Posted by Site - Yönetici Ağustos 5, 2010

Sultan Abdülhamid Han Hz. Ruhaniyetinden İstimdat !..

Sultan Abdülhamid Han Hz. Ruhaniyetinden İstimdat !..

Sultan Abdülhamid Han Hz. Ruhaniyetinden İstimdat !..

Nerdesin şevketlim, sultan hamid han?

Feryâdım varır mı bârigâhına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

Şu nankör milletin bak günâhına.

Tahkire yeltenen tac-ü tahtını,

Denedi bu millet kara bahtını;

Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını,

Rahmet et sultanım suz-i âhına.

Târihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyâsî padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,

İhtilâle kıyam etmeli dedik;

Şeytan ne dediyse, biz ‘belî’ dedik;

Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz.

Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana.

Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?

Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler,

Katliâma kadar sürüp gittiler.

Saçak öpmeyenler, secde ettiler.

Bir asi zabitin pis külâhına.

Bugün varsa yoksa Mustafa Kemal,

Şöhretinde herkes fuzuli dellal;

Âlem-i mânâ’dan bak da ibret al,

Uğursuz taliin şu gümrâhına.

Haddi yok, açlıkla derde girenin,

Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.

Lânetle anılan cebâbirenin

Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

Çok kişiye şimdi vatan mezardır,

Herkesin belâdan nasîbi vardır,

Selâmetle eren pek bahtiyardır,

Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü,

Ridâ-yı diyânet yerde süründü,

Türkün ruhu zorla âsi göründü,

Hem peygamberine, hem Allâh’ına.

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak,

Bunlar her tarafa kurdu salıncak;

Eli,yüzü kanlı bir sürü alçak,

Kemend attı dehrin mihr-u mahına.

Bu itler nedense bana salmadı,

Bahalıydı başım kimse almadı,

Seyrandan başkaca iş de kalmadı;

Gurbet ellerinin bu seyyahına.

Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,

Tadı kalmamıştı Meşrutiyetin,

Deccal’a dil çalan böyle milletin,

Bundan başka çare yok ıslahına.

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin

Âhiretten bile himmet eylersin,

Çok çekti şu millet murada ersin

Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

>>>>>>>>><<<<<<<<<

Rıza Tevfik Bölükbaşı‘nın Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine yazmış olduğu Şiiri !..

Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI m.kemalin doktoru idi

Bu şiir’i gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz.

..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLILAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞİİR | 1 Yorum »

Türk- İslam Birliği Yolunda

Posted by Site - Yönetici Ağustos 1, 2010

Türk- İslam Birliği Yolunda

Türk- İslam Birliği Yolunda

Türk- İslam Birliği Yolunda

Tüm dünyada yaşanan sorunların çözülmesi için demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanacak bu birliğin kurulması acildir. Dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır. Bu birliğin kurulması, tüm dünyada güzelliklere vesile olacaktır.”

Kur’an, gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları haber verir. Bu olayların zaman içinde gerçekleşmesi, Kur’an’ın mucizelerindendir. Kur’an ayetlerinde bildirilen haberlerden biri de Kur’an ahlakının yeryüzünde hakim olacağıdır.

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9)

Samimi iman sahiplerinin yeryüzüne mirasçı kılınacakları da Kur’an’da haber verilen İlahi bir buyruktur. Bu konudaki Kur’an ayetlerinden bazıları şöyledir:

Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. (Kasas Suresi, 5)

Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)

Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır).” (peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)

Peygamberimiz’e (sav) Kur’an’ın vahyedilmesinden yaşadığımız döneme kadar, ayetlerde belirtildiği anlamda dünya çapında İslam ahlakı hakim olmamıştır. İslam ahlakı çok geniş topraklara yayılmış ancak yeryüzünün tamamında bir hakimiyet gerçekleşmemiştir. Allah’ın bu vaadinin ilerleyen yıllarda gerçekleşmesi beklenmektedir. Peygamberimiz’in (sav) hadisleri incelendiğinde de İslam ahlakının dünyada hakim olacağı dönemin oldukça yaklaştığı anlaşılır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Bu dönem, barışın, adaletin, özverinin, yardımseverliğin en yoğun yaşandığı, kutlu bir dönem olacaktır. Bu paylaşmanın sonunda herkes eşit refah seviyesine ulaşacak, açlık, sefalet gibi sorunlar çözüm bulacaktır.

Bugün İslam dünyasının çarpık akımlardan, hurafe ve aşırılıklardan arındırılarak, Kuran’a dayalı bir İslam anlayışı ile yeniden eğitilmesi, Gazali’nin ifadesiyle “ihya edilmesi” gerekmektedir. Tüm dünyada yaşanan sorunların çözülmesi için demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan bir birliğin, Türk – İslam Birliği‘nin kurulması acildir. Dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır. Türk – İslam Birliği’nin kurulması, tüm dünyada güzelliklere vesile olacaktır.

Söz edilen birlik konusunda, bugüne kadar neredeyse hiç seslendirilmemiş hatta düşünülmesi garip karşılanmış fikirler ortaya atılmakta, Türk İslam dünyasında çeşitli yetkililer, İslam ülkelerinin birlik olması gerektiği konusunda daha önce kendilerinden duyulmamış açıklamalar yapmaktadırlar. Son zamanlarda Türk – İslam Birliği, İslam dünyasında diplomatik düzeyde yapılan tüm toplantılarda temel konu olarak işlenmekte, Müslüman aleminin dört bir yanından birlik sesleri yükselmektedir.

60 dan fazla ülkeyle aramızdaki vize uygulamasının kaldırılmış olması, toplantı ve konferanslarda birlik ve beraberlik mesajları verilmesi Türk İslam Birliği’nin ütopya değil, beklenen bir oluşum olduğunun kanıtıdır. Son dönemde Türk İslam Birliği ve bu birliğin liderinin Türkiye olması gerektiği konusunda en çarpıcı açıklamalar ise, Arap dünyasından gelmektedir. Arap dünyasının en etkili gazetelerinden Londra merkezli El Kuds El Arabi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdulbari Atwan’ın, Haber Vaktim Dış Haberler Müdürü M. Nedim Aslan’a yaptığı açıklama şöyledir:

Türkiye, Avrupalı olmadığını anladı. Türkiye bir Ortadoğu ülkesi. Ortadoğulu olmak suç değil, utanç duyulacak bir şey değil. Siz 600 yıl boyunca dünyayı yönettiniz. Türkiye tüm Avrupa’dan daha büyük. Avrupa Türkiye’den korkuyor. Türkiye köklerine geri döndüğünde daha güçlü olacak. Bugün Türkiye’de işleyen bir demokrasi var. Güçlü ekonomisi, özgür medyası, demokratik bir hükümet ve farklı düşünceden partilerin yanı sıra güçlü bir ordusu var. Türkiye bu şekilde Müslüman dünyasına liderlik yapabilir…. Neden Türkler de Araplara demokrasi, insan haklarını öğretmesin ki! Ben bir Arap olarak Türkiye’nin Arapları yönetmesinden gocunmam. Bugün mesela Norveç, İsveç neden “Almanya ve Fransa bizi koloni haline getiriyor?” demiyor. Türkiye’nin liderliğinde kurulacak bir birlik, hem Türkiye’nin hem Arapların hem de tüm Müslüman dünyasının lehine olur. Eğer Müslümanların ezilen onurunu, gururunu koruyacaksa neden böyle bir birlik olmasın? Bunun Türk, Arap ya da başka biri olması önemli değil. Ben özgürlük, barış, demokrasi, gelişmişlik getirecekse Türkiye’nin liderliğini şimdiden kabul ediyorum.

Son olarak Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan’ın imza attığı Nahcıvan Anlaşması uyarınca kurulacak Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin, Türk dünyasının Birleşmiş Milletler’i konumunda olacağı, genel sekreterliğinin İstanbul’da bulunacağı ve ilk genel sekreterin de Türkiye’den olacağı açıklanmıştır.

Türk – İslam Birliği’nin ve Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyeti adım adım yaklaşmaktadır; bu Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir vaadidir. Ve hiç kuşkusuz Allah vaadinden asla dönmez. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı refah ve huzur dolu ortamıyla her Müslüman’ın kavuşmayı arzu ettiği bu yaşam, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir ödüldür. Bu güzel dönemle müjdelenmek, kuşkusuz tüm Müslümanlar için üstün bir şereftir. Bizlere düşen, gerçekleşmesi yönünde çaba göstermek ve içten dua etmektir. Bu, Allah’ın dilemesiyle zaten gerçekleşecek olan bir olaydır; o halde buna vesile olma yönünde ne kadar çaba gösterdiğimiz konusunda kendimizi samimiyetle gözden geçirmeliyiz.

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Türk – İslam Birliği, Türk ve İslam dünyasının büyük heyecanla beklediği bir birliktir. Kaydedilen gelişmeler, bu müjdeli döneme hızla yaklaştığımızın önemli bir müjdesidir. Bu Birliğin kurulması yalnızca İslam dünyasının değil, dini, milliyeti ve düşüncesi ne olursa olsun her insanın kurtuluşu olacaktır. Türkiye’nin liderliğinde kurulacak olan birlik, bolluk ve bereketin artmasına, sanat ve bilimin daha fazla gelişmesine, çok güçlü ve köklü bir uygarlığın kuruluşuna vesile olacaktır. Allah’ın dilemesiyle Türk – İslam Birliği kurulacaktır; bu, Allah’ın takdir ettiği bir kaderdir. (Doğrusunu Rabb’im bilir)

Habervaktim Yazarı Fuat Türker

Bu makaleyi gønderen sayin M.Emin Øzler bey`e tesekkur ederiz.

..

OSMANLI’NIN HÜKMETTİĞİ ÜLKELER‏ – Video

..

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLI TARiHi, OSMANLILAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

İki büyük fetihten biri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

İki büyük fetihten biri

İki büyük fetihten biri

İki büyük fetihten biri

29 Mayıs Cumartesi günü İstanbul’un fethinin 557‘inci yıldönümü. Bu hafta fethin yeni bir yıldönümünü kutluyoruz.

Peygamber Efendimiz’e Peygamberlik görevi verildiğinde dünyada iki büyük süper devlet vardı. Biri, İran Sasani İmparatorluğu, diğeri de, Doğu Roma Bizans İmparatorluğu. Bu iki “Süper güç” insanlığa bugün Amerika’nın yaptığı gibi dünyaya kan kusturuyordu. Bunlar kan emen vampirlerdi.

Efendimiz (s.a.v.) ilk defa Hendek Savaşı arefesinde bu iki süper gücün yakında yıkılacağını haber vermişti.

Resûl-i Kibriya (s.a.v.)’in bu müjdesi çok geçmeden tecelli etti ve ilk def’a İran Sasani imparatorluğu yıkıldı. Arkasından da Doğu Roma Bizans İmparatorluğu da atamız Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmed Han’ın komutasındaki övülmüş komutan ve övgüye mazhar olmuş askerler tarafından tarihin çöplüğüne atıldı. İstanbul fethedildi, Bizans İmparatorluğu yıkıldı ve bir çağ kapanıp yeni bir çağ açıldı.

İstanbul’un fethini Peygamberimiz Efendimiz haber vermişti.

İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden Kumandan ne güzel Komutan, O’nun askerleri ne mübarek askerlerdir” ifadesi Efendimizin Müslümanlara muazzam bir müjdesiydi.

Efendimizin bu övgüsüne mazhar olabilmek için İstanbul’u fethe 29 defa teşebbüs edildi. Ve fetih 29‘uncu defada Fatih Sultan Mehmed ve askerlerine nasip oldu.

Muhterem Müslümanlar!

Rabb’imiz Kelâm-ı Kadim’inde:

Nusret ve inayet, ancak aziz ve hakim olan Allah’tan gelir.” (Âl-i İmran: 160) buyuruyor. Fetih askerleri ve kumandanları fethi gerçekleştirdiklerinde işte bu âyette beyan edilen inanca sahip bir eda ile fethi değerlendirdiler.

Başka bir âyette:

Ey mü’minler! Siz Allah’a kulluk ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed suresi. Âyet: 7) buyurulur. İşte fetihte başarının kaynağı bu idi. Allah’a kulluk edenleri Allah yüceltir ve başarılı kılar. O’na başkaldıranlar her zaman helâke mâruz kalmışlardır.

İstanbul’un fethinin yedi büyük manası vardır:

1- Fethin sekiz buçuk asır önce müjdelenmiş olması,

2- Asırlarca dünyayı kavuran batıl Bizans’ın yıkılışı,

3- Dünyanın kilit noktasının Hakk’ı üstün tutanların eline geçmiş olması,

4- Bir çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmış olması,

5- İnancın karşısında hiçbir batılın dayanamaması,

6- Ahlâken bozulan milletlerin çökeceği gerçeğinin gözükmesi,

7- İnancın emrindeki tekniğin ne büyük harikalar meydana getireceği gerçeğinin görülmesi…

Bizim tarihimiz zaferlerle doludur.

Ecdadımız insanlığa ışık tutmuştur.

Osmanlı, ülkeleri kuşattığı an bir bütün idi ve Hakk’ı temsil ediyordu.

Milletimiz yeniden güçlenmeli, saadetin kapılarını açmalıdır. Bu büyük görev üzerimizdedir.

İstanbul bir zamanlar İslâmbol idi. Şimdilerde İsyanbol oldu.

Bizans artıkları, Fatih’e duydukları hınçlarını O’nun oğullarından, kızlarından alıyor.

Güzellik yarışmaları.

Fuhuş geceleri.

Eğlence programları gibi tavırlarla alıyor. Papazlar, İstanbul ile ilgili menfur emellerini fiiliyata koymak gibi bir çalışmalarını alenileştirdiler.

Bu ülke bize emanet.

Emanete ihanet edenlerin akıbetleri çok çirkin olur muhterem Müslümanlar! Bunu göz ardı etmeyelim…

Mevlüt Özcan – Milli Gazete

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Muhteşem bir FETİH ŞİİRİ

AHMET METİNCAN

….

Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden….

Senin de destanını okuyalım ezberden…

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini…

Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır.

Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır.

Haydi artık uyuyan destanını uyandır!..

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın

Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın!..

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan….

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

******************************************

Yazı kategorisi: iSTANBUL, OSMANLILAR, TAVSİYELER | » yorum bırak;

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 9, 2010

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu?

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu?

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu?

Atalarımız, Osmanlı Üç Kıta’ya nasıl hâkim oldu? O memleketler de fetihten sonra devamlılığı nasıl sürdü? Hâkim derken küçük düşünmemek lazım, sadece bir memleketi fethetmek manasında değil, o yoldaki olağanüstü sırları da düşünmek lazım.

Sadakat, yüksek anlayış ve kulun kuldan ayrı tutulmadığı bir medeniyet oluşturmaktan ibaretti. Diğer medeniyetlerinde bu anlayış ve sadakatten faydalanması Osmanlı Devleti’nin mevcut sınırları içerisinde olmasını da gerektirmiyordu. Hedef bütün cihana ulaşmak ve Kelamullah’ı en uzak sınırlara götürmek olurdu da ayrımcılık olur muydu hiç?

Osmanlı Ordusu Damat İbrahim Paşa komutasında Avustralya üzerine sefere çıkmıştı. Viyana yakınlarına varılmasına rağmen düşman devamlı geriye çekilmekte idi. Bu sefere iştirak eden tarihçi İbrahim Peçevi başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor:

Bir akşamüzeri Serdar’ın Otağ’ının yakınından geçiyordum ki; bir tarafta Tuna Nehri, bir tarafta ise ekili tarlalar vardı. Otağ’a rastlamamak için tarla kenarından gidiyordum. Aniden bir Otağ çavuşunun gür sesi yükseldi:

Bre hey adam! Tarlaya girme!

Ve diğer nöbetçilerde gelip beni yakaladılar.

Serdar-ı Ekrem’in emri vardır. Sen ne cesaret ile ekili araziye girersin? Biz seni huzuruna götüreceğiz. Canına acımadın mı? Serdar’ın ayaklarına kapan “dediler.”Ekin olduğunu bilmezdim de, belki kurtulursun.”

Meğer çavuşlar böyle tembih ederek birçok kimsenin hayatını kurtarmışlar. Beni de affettirmek istemişler. Onlar benim Serdar’ı tanıdığımı bilmiyorlardı. Serdar’ın Otağ’ına girip

Yanına yaklaşınca kendisini defterdar ile konuşurken buldum. Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi:

Vay sen misin? Nasıl oldu da ekin tarlasına girersin?”dedi.

Sultanım, kulun buralıdır. Ekin olduğunu bilirim amma, ekin içinde astaze vardır, oradan giderim dedim.”

Merakla sordu:

Ya astaze dediğün nedir?

Ekin içindeki yaya yoludur Sultan’ım. Buranın halkı ekin içindeki yaya için yol bırakır…”Paşa Efendimiz defterdara döndü:

Hele bak… İçim rahat eyledi. Cümle askere söyleyin. Zorda kalır ise ancak astazelerden geçsinler. Sakın ekili yere basılmaya. Allah indinde mes’ul oluruz.”buyurdu.

Ecdadı ecdad yapan buydu. Ecdadı bu günlere getiren ve her daim dua ile anımsatan da bu ince davranışlardı. Daha ekili olan tarlaya bile girilmesine müsaade etmeyen, Allah indinde mes’ul olarak çıkmaktan korkan bir ecdadımız vardı. Mevlam cümlesinden razı olsun ve mekânlarını cennet eylesin. Bizleride torunları olarak onların güzel yolundan ayırmasın.

Adem İlhan

..

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLILAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 2 Yorum »

İşte Abdülhamid’in tarihî mektubu!‏

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2010

İşte Abdülhamid'in tarihî mektubu!‏

İşte Abdülhamid'in tarihî mektubu!‏

İşte Abdülhamid’in tarihî mektubu!‏

Tarihte 31 Mart Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik’e gönderilen Sultan II. Abdülhamid’in, bu dönemde Suriye’deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.

Yaklaşık 100 yıl boyunca şeyhin ailesi tarafından himaye edilen mektup, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın himayesine sunuldu. Cihan’a konuşan şeyhin torunu Ammar Ebu Şamat, yüklü para tekliflerine rağmen mektubu satmadıklarını anlattı. Ebu Şamat, Esad’a teslim ettikleri orijinal mektubun bir kopyasını da ilk kez Cihan haber ajansıyla paylaştı.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs’ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin’de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

Sultan Abdülhamid’e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben “Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun.” diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat’ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a sunuldu.

31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik’teki Alatini Köşkü’nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam’da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam’da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdi.

ŞEYHİN ABDÜLHAMİD’E CEVABI…
Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: “Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun… Ey mülkün sahibi ve maliki olan Allah’ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kadir’sin.”

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat’ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid’in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye’de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid’in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, “Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen ‘dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem’ diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz.” diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD’DA KARAR KILDI
Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, “Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam’ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık.” şeklinde konuşuyor.

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, “Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad’a gönderdi. Kendisi korusun diye.” diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

Sultan Abdülhamid’in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat’a gönderdiği mektup aynen şöyle:

Ya Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamat Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve dualarını rica ederek selam ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selamette daim olduğunuzdan dolayı Allah’a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrad-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah’ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edaya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teala Hazretlerine hamd ederim ve davet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilafet-i İslamiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilafet-i İslamiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilahare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslamiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslamiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teala’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslam’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevla-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kafidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selamlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu babda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin malûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.

Veselamualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin

Abdülhamid “

(CİHAN)

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz

..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, OSMANLI TARiHi, OSMANLILAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Hz. Fatih Sultan Mehmet’in öyküsü

Posted by Site - Yönetici Mart 30, 2010

Hz. Fatih Sultan Mehmet'in öyküsü

Hz. Fatih Sultan Mehmet'in öyküsü

Hz. Fatih Sultan Mehmet’in öyküsü

İstanbul’u fetheden efsanevi Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in bugün doğumunun 578’inci yılı kutlanıyor.

30 Mart 1432 tarihinde dünyaya gelen ve 3 Mayıs 1481 yılında, genç bir yaşta vefat eden II. Mehmed, yedinci Osmanlı padişahıydı. İstanbul’u fethederek “Fatih” lakabını alan hükümdar, böylece Orta Çağ’ın sona ererek Yeni Çağ’ın başlamasına sebep oldu.

Bu “çağ açan hükümdar”ın elbette pek çok sıra dışı hikâyesi de var. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan bu hikâyeleri merakla okuyacaksınız…

Hapisteki papazlar
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinden sonra tüm hükümlüleri serbest bırakır. Ancak bu hükümlüler arasında yer alan iki papaz zindan çıkmak istemezler. Halka zulüm ve işkence eden Bizans İmparatoru’na, adaletli olmasını tavsiye ettikleri gerekçesiyle hapse atılan papazlar, bundan böyle hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdir.

Olaydan haberdar olan sultan, huzuruna çağırdığı papazların ağzından kendi hikâyelerini dinler ve onlara şöyle der:

Bir teklifim var: sizler İslam adaletinin uygulandığı bu memleketi geziniz, Müslüman hâkimlerin ve halkımın davalarını dinleyiniz. Eğer hayata küsmenize sebep olan adaletsizliği burada da görürseniz gelip bana bildiriniz ve önceden verdiğiniz kararınız doğrultusunda uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunuzu kanıtlayınız.

Papazlar zaman kaybetmeden yola çıkarlar. İlk durakları Bursa’dır. Orada şöyle bir olayla karşılaşırlar:
Bir Müslüman’ın, “hiçbir kusuru yok” denilerek bir Yahudi’den satın aldığı atın hasta olduğu ortaya çıkar. Müslüman, sabah olur olmaz kadının yolunu tutar. Ancak kadı henüz gelmemiştir. Bir süre boyunca bekleyen Müslüman, kadının gelmeyeceğini düşünerek atını alıp geri döner ve at o gece ölür. Olayı sonradan öğrenen kadı, atın sahibi Müslüman’ı çağırarak şöyle der:

Eğer geldiğinizde ben makamımda bulunsaydım, atı sahibine iade edip paranızı alırdım. Ancak zamanında daireme gelmediğim için olayların bu şekilde gelişmesine sebep oldum. O yüzden atın ölümünden doğan zararı ben ödeyeceğim.”

Bu olay karşısında hayrete düşen papazlar buradan İznik’e geçerler. Bu şehirde ise şöyle bir mahkeme ile karşılaşırlar:

Bir Müslüman’dan tarla satın alan başka bir Müslüman ekin zamanı gelip de tarlasını sürmeye başlayınca sabanına bir küp altın takılır. Çiftçi altınların hepsini alarak tarlanın ilk sahibine giderek küpü vermek ister. Ona “Ben senden tarlanın altını değil, üstünü satın aldım. Eğer tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin bana bu fiyata satmazdın. Al şu altınlarını” der.

Tarlanın ilk sahibi ise, tarlayı kendisine taşı ve toprağıyla beraber sattığını söyleyerek altınları kabul edemeyeceğini söyler. Anlaşmaya varamadıkları için iki Müslüman soluğu kadının huzurunda alırlar. Kadı, adamlara çocukları olup olmadığını sorar. Birinin erkek diğerinin ise kız çocuğu vardır. Kadı, bu iki çocuğu nikâhlayarak altını da çeyiz olarak onlara vermeye hüküm verir.

Bu iki olaya tanık olduktan sonra papazlar İstanbul’a gelerek Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarlar ve şöyle derler:

Bizler artık inandık ki bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Bu dinin insanları başka dinden olanlara bile kötülük yapamazlar. Bu yüzden biz zindana dönme kararımızdan vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inandık.

“Bu halkla ben dünyayı bile fethederim”

Henüz 21 yaşında olan ve İstanbul’u fethetmeye karar veren Fatih Sultan Mehmed, orduya katılacak olan halkını imtihan etmek amacıyla sabahın erken saatlerinde tebdil-i kıyafetle başkent Edirne’nin pazarında dolaşmaya başlar. Çarşının bir ucundaki dükkâna giderek birkaç erzak alır. Dükkândan çıkarken elindekilerin yetmeyeceğine kanaat getirip biraz daha erzak ister, ancak dükkân sahibi vermek istemez:

Ben sana satış yaparak siftahımı yapmış oldum. Başka alacağın varsa şuradaki dükkândan al, çünkü o henüz siftah etmedi.

Sultan gittiği ikinci dükkânda da ikinci bir mal istediğinde aynı karşılığı alır ve böylece bütün çarşıyı baştan sona dolaşır.

Padişah saraya geldiğinde secdesine kapanarak şöyle der:
Ya Rabbi sana hamdolsun… Bana böyle birbirini düşünen insanların olduğu bir millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans’ı, dünyayı bile fethederim.”

Padişahla mahkemelik olan Yahudi

Fatih Sultan Mehmed, yapılacak bir cami inşaatı için uygun görülen bir araziyi istimlâk eder. Ancak bu arazi bir Yahudi’ye aittir. İstimlâk kararına itiraz etmek için arazi sahibi Yahudi, kadının karşısına çıkarak padişahtan şikâyetçi olduğunu belirtir. Kadı, padişahı huzuruna çıkarır.

İki tarafı da dinledikten sonra kadı kararını verir: Padişahın istimlâk kararının fermanını mühürleyen sağ eli kesilecektir. Fatih Sultan Mehmed karara sesini çıkartmaz.

Bunun üzerine kadı sultana şöyle der: “Eğer padişahlığına güvenip benim verdiğim karara karşı gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer, seni oracıkta öldürürdüm”.

Padişah da kadıya şöyle yanıt verir: “Eğer sen de benim padişahlığıma aldanıp farklı bir karar verseydin ben de senin kafanı kılıcımla koparırdım”.

Tüm bu olanları gören Yahudi, padişahı şikâyet ettiğine pişman olur. Bu adalet sisteminden ve insanlıktan o kadar etkilenmiştir ki o anda şahadet ederek Müslüman olur.

Adem’in çocukları

Sultan Mehmed, dışarıda gezerken, yanına gelen dilenciye bir altın verir. Dilenci aldığı parayı beğenmez.

Aman Sultanım, koskoca padişah kardeşine bu kadar mı para verir?”

Padişah, nereden kardeş olduklarını sorunca da şöyle cevap verir:
İkimiz de Hazreti Adem’in çocukları değil miyiz? O yüzden elbette kardeşiz.

Sultan’ın cevabı gecikmez:
Bu keşfini sakın ola ki başkasına söylemeye kalkma. Diğer kardeşlerimiz de pay isterlerse sana zırnık bile düşmez.”

Açlık

Fatih, hocası Akşemseddin’e sorar:
- İnsan açlığa ne kadar dayanabilir?

Akşemseddin yanıt verir:
- Ölünceye kadar.

Napolyon’un Fatih hayranlığı

St. Helen Adası’nda sürgünde olan Napolyon Bonaparte’a “Fatih Sultan Mehmed mi büyük, yoksa siz mi daha büyüksünüz?” sorusunu yöneltirler. Fransız hükümdarın yanıtı şöyle olur:

Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam, çünkü ben, kılıçla zapt ettiğim yerleri henüz hayattayken geri vermiş bir bedbahtım. Fatih ise fethettiği yerleri nesilden nesle intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır.

Genç Fatih

Bir genç, “Fatih Sultan Mehmed, neden hep yaşlı bir insan suretinde resmediliyor?” diye sorunca, bir yazar ona şöyle cevap verir:

Yaptığı işler öyle büyük ki, insanlar bunları genç birinin yapabileceğini hayallerine bile sığdıramıyorlar.”

Gönül fetheden İstanbul

Fatih’e sorarlar:
- İstanbul’u niçin fethettin?
Cevap verir:
- Çünkü önce o benim gönlümü fethetti.

Kader

Çok yaramaz bir çocuk olan II. Mehmed’e, babası II. Murad Han:
Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz” diye çıkışır.
Mehmed’in orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan hocası Akşemseddin ise gülümseyerek şöyle söyler:
Peder ne der, kader ne der.

Müjdeli haber

Oğlu Mehmed’in yaklaşan doğumu üzerine, II. Murad sabaha kadar uyuyamaz, gece boyunca Kur’ân-ı Kerim okuyarak müjdeli haberi bekler. Tam Fetih Suresi’ni okuduğu sırada oğlunun doğum haberi padişaha iletilir. Sultan bu müjdeli haber üzerine:
Ravza-i Murad’da bir gül-i Muhammedî açtı”* der.

* Murad’ın bahçesinde Muhammed’in bir gülü açtı.

Balıkesir yolculuğu

Sultan Fatih, tebdil-i kıyafetle köy köy, kasaba kasaba gezmek için seyahate çıkar. Yorulduğu bir sırada dinlenmek için gözüne ilişen bir kulübenin kapısını çalar. Karşısına çıkan kadıncağızdan içecek soğuk bir şey vermesini rica eder. Kadın ter içinde kalan misafirine ayran ikram eder. Fakat padişah, her yudumda ağzına gelen saman çöpleri yüzünden ayranını hızlı içemez. Ayranını yudumlaya yudumlaya içen Fatih ihtiyar kadına sorar:

Nine, ayranın çok lezzetli ama içindeki şu saman çöpleri ne?
Kadın gülümseyerek cevap verir:
A evladım! Ter içindesin. Eğer bu soğuk ayranı saman katmadan verseydim bir yudumda içecek, belki de hasta olacaktın. Kıyamadım sana!

Bu, sultanın çok hoşuna gider ve fakir kadına kulübesinin civarındaki araziyi bağışlar.

Cihan Padişahının ruhu şad olsun. Hz.Allah şefeatlerine nail eylesin.Amin

…..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, OSMANLILAR, TARİH, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMSUZ, İBRETLİK, İZ BIRAKANLAR | Etiketler: | 4 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers