Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Ölüm – Ecel’ Category

MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

Posted by Site - Yönetici Aralık 17, 2014

Mezar Taşlarına yazılan Kitabelerden. Evet! Mevlevinin Mezar Tası başka, Müctehidin Mezar Taşı baska, Alimin Mezar Taşı başka, Şehidin Mezar Taşı başkaMezar Taşı,MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Mezarlıktan daha feci bir manzara görmedim.”
Dahhak, Resulullah Efendimize: ” İnsanların en zahidi kimdir?” diye sordu.
Sevgili Peygamber Efendimiz: “İnsanların en zahidi, kabir ve kabirde çürümeyi unutmayan, dünyanın fuzuli ziynetlerini terkeden, baki âlemi fani âleme tercih eden, yarınını düşünmeyen ve kendisini yaşarken ölülerden sayandır.” diye buyurdular.

Hz. Ali, sık sık mezarlığa giderdi. Kendisine: “Hayrola. Mezarlara komşu oldun galiba. Devamlı oraya gidip geliyorsun.” dediklerinde, o: “Evet , onları sık sık ziyaret ediyorum. Çünkü onlar sizden daha iyi komşudurlar.
Dilleri ile dünyalıktan bahsetmezler. Onlar kendi hal durumları ile sadece ahireti anlatır dururlar.” diye cevap vermişti.

Hz. Ömer diyor ki:
– Resulullah ile mezarlığa uğramıştık. Bir mezarın yanıbaşında durdu. Ağladı. Onunla birlikte bizler de ağladık. Resulullah dönüp bize: ” Niye ağlıyorsunuz?” diye sordu. Biz de: “Sen ağladın, biz de ağladık.” diye cevap verdik. Bunun üzerine Res ulullah Efendimiz bize: “Bu mezar, benim annem Amine’nin mezarıdır. Ziyaret i için Rabbimden izin istedim. Rabbim bana izin verdi. Affı için dua etme izni istedim. Bana izin verilmedi. Bu yüzden, anne sevgisi ile ağladım.” diye buyurdular.

Hz. Osman rastladığı bir mezar başında ağlardı. Gözlerinden dökülen yaşlar sakalını ıslatırdı. Kendisine: “Cennet veya cehennemden bahsedildiği zaman ağlamazsın da mezar başında niye ağlarsın?” diye sorduklarında, o şöyle cevap vermişti: “Resul-i Ekrem “Kabir, ahiret yolunun ilk konak yeridir. İnsan buradan kurtulursa, ondan sonraki yol, onun için kolaydır.
Eğer kurtulamazsa, ondan sonraki yol, onun için çok daha zordur.” Diye buyurmuş tu. Bu yüzden her mezar gördüğümde Resulullah Efendimizin bu hadisini hatırlar, ağlarım.”

Ebû Zer (R.A.) diyor ki:
“En yoksul günümü size bildireyim mi? En yoksul günüm, mezara konduğum gündür.”

Ebû Derda (R.A.), vaktinin çoğunu mezarlıkta geçirirdi. Kendisine sebebini soranlara, o: “Öyle kimselerle düşüp kalkıyorum ki, onlar bana hep ahreti hatırlatırlar. Yanlarından ayrıldığım vakit de, arkamdan beni çekiştirmezler.” diye cevap vermiş ti.

Cafer bin Muhammed, her gece mezarlığa uğrar, onlara selam verirdi. Ve: “Size de ne oluyor ki, sözlerime cevap vermiyorsunuz/” der ve sonra da kendi kendine şöyle derdi: “Vallahi onların cevap vermelerine engel olan vardır. Yakında ben de onlar gibi olacağım.” Böylece Cafer sabaha kadar orada namaz kılar, Allah’a dua eder ve istiğfarda bulunurdu .

Ömer bin Abdülaziz, arkadaşlarından birisine şöyle dedi: “Geçtiğimiz gece, ölüleri düş ündüm. Üç günlük bir ölüyü mezarında görsen, ne kadar samimi bir arkadaşın da olsa, yine de ondan iğrenmekten kendini alamazsın.
Üstünde dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinlerini, pis kokusunu ve bu koku arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulup vücudunun nasıl pis bir hale geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.”

Ömer bin Abdülaziz bunları söyledikten sonra tahammül gösteremeyerek düşüp bayıldı.
Abidlerden Ebû Bekir: “Ah anneciğim, keşke beni doğurmasaydın. Çünkü oğlun, uzun bir müddet mezarda mahkum kaldıktan sonra uzun ahret yolculuğuna çıkacaktır.”demiştir.

Ebû Süfyan diyor ki:
“Mezarı çok anan, onu cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur. Onu unutan ise, cehennem çukurlarından bir çukur olarak bulur.”

Meymun bin Mihran diyor ki:
– Ömer bin Abdülaziz ile birlikte bir mezarlığa doğru gittik. Abdülaziz, mezarları görünce ağlamaya başladı. Bana dönüp: “Ey Meymun!.. Bunlar, atalarımın mezarlarıdır. Sanki hiç dünyaya gelmemiş , karışmamış gibidirler.
Görüyormusun, nasıl toprak altında kalmışlar. Mezarları eskimiş , kurtlar ve böcekler bedenlerini yiyip bitirmişler.” dedi. Sonra tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu. Tekrar bana: “Ey Meymun!.. Şu mezara girip de azabdan emin olan kimseden daha büyük nimete ulaşmış kimse düşünemem.” dedi.

Sabit Beannani diyor ki:
– Bir keresinde bir mezarlığa uğramıştım. Ayrılmak üzere iken, arkamdan bir ses bana: “Ey Sabit!.. Ölülerin mezarlarında suskun olması beni yanıltmasın. Onların arasında öylesine üzüntülü insanlar vardır ki, inleyip dururlar.” dedi.

Denildiğine göre, Hz. Hüseyin’in kızı Fatma, kocası Hasan ‘ın cenazesine bakarak yüzünü yoldu ve: “Ümit içinde yaşarken, felaket ve musibet içinde akşamladılar. O belalar, hem büyüdü, hem de çoğaldılar.” dedi. Rivayete göre, Fatma, kocasının mezarı üzerinde bir yıl süre ile çadır kurup içinde yaşamıştı. Bir yıl sonra çadırı söküp şehre dönmek zorunda kaldı. O sırada mezarlıktan şöyle bir ses geldi: “Aradığınızı bulabildiniz mi?” Diğer bir taraftan ise bu sese: “Hayır, ümitlerini kesip geri döndü.” diye karşılık veriliyordu .

Ebû Mûsâ Teymi diyor ki:
– Firezdek’in karısı ölmüştü. Basra’nın ileri gelenleri cenaze törenine katıldılar. Cenaze törenine katılanlar arasında Hasan Basri de vardı. Hasan Basri, Firzedek’e: “Bu gün için ne gibi hazırlıklarda bulundun?” diye sordu.
Firezdek:
“Altmış sene var ki, kelime-i şahadeti dilimden düşürmedim.” dedi. Karısı defnedildikten sonra Firezdek, mezarı başında şu beyitleri söyledi: “Sen beni korumazsan, ben ölümün ötesindeki darlık ve yanmaktan daha çok korkarım.
Kıyamet günü, sert ve şiddetli olarak gelir. Şiddetle beni cehennem’e sokarsa, benim hâlim nice olur?
İnsanoğullarından kelepçeli ve yüzü kara olarak cehenneme sevk edilenler hüsrandadır.”

Bu beyitleri sonra Firezdek, ölüler hakkında şu mısraları sıraladı:
“Göz sahipleri için duruş aynıdır, dereceler arasında bir fark göze çarpmamaktadır.
Bulunduğu kabirde ikram edilip de kurtlardan emniyet huzurunu tadan kimdir?
Onlar, ancak senin bu soruna cevap verdikleri takdirde, aralarındaki farklılıkları bildirirler.
Allah’a itaat edenler, bahçelerde ağaçları gölgeleri alt ında istirahat ederler.
Fakat ateşe tapanlar ve günahkarlar da kendi çukurlarında zehirli yılanlarla uğraşıp dururlar.
Manevi akrepler, onları zehirler ve azaplarının ızdıraplarını çekerler.”

Bir mezar taş ında şu dizeler yazılıdır.

Mezarlar sana sesleniyor…
Ey ulaşamadığı dünyayı toplayan!..
Acaba, bunu kimin için topluyorsun!
Halbuki sende öleceks in…

Salihlerden birisi, kardeşliklerinden ölen birisini rüyasında görmüş ve: “Allah’a hamdolsun ki, rahatsın.” demiş . Adam: “O senin dediğin Elhamdülillahi rabbil âlemin (Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun) sözünü biz burada söyleyebilsek, bizim için, tüm dünyadan daha hayırlıdır. Beni toprağın arasına nasıl sıkıştırdıklarını bir bilsen, bana “rahatsın” kelimesini söylemezdin. Hayatta olan falanca kişi gibi ben de dirilip iki rekat namaz kılmayı ne kadar isterdim.” dedi.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

HALİFELERİN VE İSLAM BÜYÜKLERİNİN ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ SÖZLERİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 10, 2014

ölüm,kabir alemi,kiyamet,kabir azabi,kabirde sorgu,HALİFELERİN VE İSLAM BÜYÜKLERİNİN ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ SÖZLERİ

HALİFELERİN VE İSLAM BÜYÜKLERİNİN ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ SÖZLERİ

Ebû Süfyan oğlu Muaviye, ölüm döşeğine yattığı zaman, kendisini oturtmalarını söyledi. Kendisini oturttuklarında, Allah’ı tesbih ederek andı ve ağlayarak:
“Ey Muaviye!.. İhtiyarlayıp çöktükten sonramı Rabbini hatırlayıp zikrediyorsun? Halbuki Allah’ı hatırlayıp anman, gençlik dallarının bol bol su aldığı ve yapraklarının henüz yemyeşil olduğu zamanda olmalı idi.” dedi.
Yüksek sesle ağlamaya başlayan Muaviye, hıçkırıklar içinde Rabbine şöyle nida etti:
“Ey Rabbim!.. Kalbi katı ve günahkar olan şu ihtiyar kuluna merhamet eyle.
Allah ‘ım! Kusurlarımı bir tarafa bırak, sürçmelerini bağışla. Senden başkasında ümidi olmayan şu aciz, zavallı kuluna lütfunla muamele et .”

Kureyş ‘in yaşlılarından birisinin dediğine göre, bazı kimseler ölüm döşeğinde yatmakta olan Muaviye’yi ziyaret gittiklerinde onun vücudunun bir kısmının kırıklar içinde olduğunu görmüşler. Muaviye, Allah-ü Teala’ya hamdu sena ettikten sonra şöyle dedi:
“Dünyanın tümü görüp tecrübe ettiğimizden başka bir şey değildir. Vallahi, iyi biliniz ki; dünyanın yeşilliklerini sevinçle karşılayıp hayattan, yaşamaktan zevk aldık. Ama
şimdi, dünya bu zevk ve neşemizi bozup bizi kocattı. Nihayet ölüm anında bizi terkederek kederlendirdi. Vay dünyaya!.. Vay dünyanın haline!..”

Denildiğine göre, Hz. Muaviye hastalığı sırasında bir hutbesinde şöyle demiştir:
“Ey insanlar! Ben harman olmuş bir ekinim. Ben, benden önce size hükümdarlık yapandan daha kötü olduğum gibi, benden sonra gelecek olan hükümdar da benden daha kötü olacaktır. (Oğluna hitaben) Ey Yezid!.. Ben öldüğüm vakit , beni aklı
başında olan bir adam yıkasın. Çünkü akıllıların Allah katında değeri vardır. Beni güzel bir şekilde yıkayıp yüksek sesle tekbir getirsin.” dedi. Bundan sonra Muaviye, dolabında saklı bulunan bohçayı getirtti. Bohçanın içinde Resulullah Efendimize ait bulunan bir elbise, bir miktar saç ve tırnak kırıntıları vardı. Et rafındakilere: “Resulullah Efendimizin bu mübarek saçlarını ve tırnak kırıntılarını ağız, burun, kulak
ve gözümün üzerine koyun. Resulullah Efendimizin giyindiği bu elbiseyi de kefenimin altından bana giydirin. Allah’ın ana-baba hakkındaki emirlerine riayet edin. Beni mezarıma koyduğumuz vakit , Allah’ın rahmeti ile baş başa bırakın.” dedi.

Mervan oğlu Abdülmelik, ölüm döşeğine yattığı zaman, elbise yıkayıcısının nasıl çamaşırı yıkayıp eli ile sıktığını görünce; “Keşke bende çamaşır yıkayıcı olsaydım da her günkü nafakamı el emeğimle çıkarıp da dünya işlerine karışmasaydım.” der.
Ebû Hazım bunu duyunca:
“Allah’a hamdolsun ki, onlar ölümleri anında bizim yaşayışımızı arzularlar, fakat biz ölürken onların yaşayışlarını arzulamayız.” demiş tir.

Ölüm anında Abdülmelik’e:
“Ey mü’minlerin emiri! Kendini nasıl hissediyorsun!” diye sorduklarında, Abdülmelik:
“Kendimi, Allah-ü Teala’nın: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi, ahirette de yapayalnız, teker teker huzurumuza gelmişsinizdir. Size ihsan ettiğimiz şeyleride arkanızda bırakmışsınızdır.” (En’am sures i, ayet: 94) buyurduğu gibi hissediyorum.” deyip öldü .

Ömer bin Abdülaziz’in hanımı olan Mervan oğlu Abdülmelik’in kızı Fatma diyor ki:
– Ben Ömer’i, ölümü anında: “Allah ‘ım! Kısa bir süre de olsa ölümümü adamlarımdan gizle” diye dua ettiğini duydum. Bir ara kendi odama girdim.
Ömer’in: “İşte ahiret yurdu. Biz, onu yerde gurur ve kibirlilik içinde dinsizlik ve fesat tohumunu ekmemiş olan iyi insanlara veririz. Sonuç, sakınanlarındır.” (Kassas suresi, ayet: 83) ayetini okuduğunu işittim.
Sonra sesi kesildi. Ne bir hareket , ne de bir ses duymayınca, hemen hizmetçilerden birini gönderdim. Hizmetçi: “Çoktan ölmüş !” diye bağırdı.

Rivayet edildiğine göre, Ömer bin Abdülaziz hastalığı ağırlaşınca, doktor çağırdılar. Doktor, Ömer’i muayene ettikten sonra: “Bu zehir içmiştir. Bu yüzden, hayatı hakkında bir teminat veremem.” dedi.
Doktorun böyle demesi üzerine, Ömer gözlerini açıp doktora: “Yalnız bana değil, zehir içmeyenlerin hayatı hakkında da bir teminat verme.” dedi.
Doktor kendisine:
“Zehir içtiğinin farkındamısın?” diye sordu. Ömer:
“Evet farkındayım. Mideme inince anladım.” dedi.
Bunun üzerine doktor ona:
“O halde hemen tedaviye başlayalım.” dediğinde, Ömer bunu hemen reddederek:
“Tedavisi kulağımın arkasında bile olsa, yine elimi kaldırıp tedavi etmem.
Benim için Rabbime ulaşmak, her şeydan daha iyidir.” dedi.
Ömer, birkaç gün böyle yaşadıktan sonra hayata gözlerini kapayıp Yüce Allah’a
ulaştı.

Denildiğine göre, Ömer bin Abdülaziz, ölüm döşeğine yatınca, ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumunu görenler: “Neden ağlıyorsun? Senin için ağlanacak bir şey yokki… Allah-ü Teala, seninle beraber Resulullah Efendimizin ümmetine ettiği sünnet lerini senin vasıtanla ya atmıştır. Adaletin ise son haddine yükselmiş ir.” dediler.
Fakat o yine ağlamaya devam etti. Vücudu hıçkırıklarla sarsılarak:
“Allah’ın huzurunda bütün bu milletin hesabını vermek için durdurulduğum zaman benim hâlim ne olacak? Hepsi hakkında adil davrandığımdan emin değilim. Bunun yanında yaptığım kusurlar da ayrı. Ben korkmayayım, ağlamayayım da kimler ağlas ın?” dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı.
Biraz sonra da öldü.
Ölümü yaklaştığında Ömer, kendisini oturtmalarını istedi. Kendisini oturttuklarında, o:
“Ben öyle bir kimseyim ki; bana emirlik verdin, bense kusur işledim. Beni nehyettin, ben ise isyan ettim.” diye üç defa aynı sözleri söyledikten sonra da şöyle dedi:
“Fakat yine ibadete layık olan ancak Allah’tır. La ilahe illallah!”
Ömer, başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Bir süre dikkatle baktı. Kendisine neden
baktığını sorduklarında o:
“Ben semada öyle kimseler görüyorum ki, onlar ne insan, ne de cinlerdir.”
dedi ve böylece ruhu bedeninden ayrıldı. (Allah kendisine rahmet etsin.
Kabri nur ile dolsun.)

Harun Reşit , ölme vaktinin yaklaştığını anladığında, kendi kefenini kendi eliyle hazırlayıp: “Mâlim bana fayda vermedi. Şimdi bütün saltanatım benden ayrılıp mahvoldu.” (Hakka sures i ayet : 28, 29) ayet-i celilesini okudu .

Me’mun ölüm anında: “Ey mülkü daimi olan Allah’ım!.. Mülk ve memleketini ve
hatta her şeyini kaybeden kuluna merhamet eyle.” dedi.

Kırkdört yaşında kendisini ölüm yakalayan Mu’tasım da ölüm anında şöyle demiştir: “Eğer ömrümün bu kadar kısa olduğunu bilseydim, hiçbir şey yapmazdım.”
Muntasır, ölüm döşeğine yatmış , sıkıntı içinde kıvranıyordu. Kendisine, “Neden bu kadar sıkılıyorsun? Bu o kadar önemli değil.” Dediklerinde Muntasır şöyle cevap vermişti: “Hayır, sıkıntım dünyadan ayrılmak için değildir. Sıkıntım dünya hayatının bir an önce sona erip ahiret hayatının başlaması içindir.”

Zâlim Haccac, ölüm anında: “Allah ‘ım! İnsanlar, Senin mağfiret etmeyeceğini
söylüyorlar. Sen beni affedip mağfiret eyle.” dedi.
Haccac ‘ın ölüm anında söylemiş olduğu bu sözleri, Ömer bin Abdülaziz’in çok hoşuna gitmişti. Hatta bu sözlerinden dolayı ona gıpta bile ederdi.
Haccac ‘ın bu sözlerini Hasan Basri’ye naklettikleri zaman, Hasan Basri: “Gerçekten Haccac, böylemi söyledi?” dedi. “Evet , böyle söyledi.” dediklerinde o: “Öyle ise Allah’ın onu aff-u mağfiret ettiği umulur.” dedi.

Sahabelerden Muaz (R.A.), ölüm anında Allah’a şöyle niyaz eder:
“Allah’ım!.. Şimdiye kadar Senden sadece korkardım, ama şu anda Senden ümit bekliyorum. Allah’ım ben dünyaya sular akıp ağaçları sulamak, bahçeler yetiştirmek için bel bağlamıyorum. Eğer dünyada yaşamak istiyorsam, kendim için değil, susuzluktan ciğerleri yananların susuzluklarını dindirmek, darda kalan yoksullara yardım etmek, âlimlerin sohbetine devam edip onlarla birlikte Seni zikretmek için
yaşamak isterim.”
Allah’a olan bu niyazından sonra ölüm sancıları, Muaz’ı döşeğinde sıkıştırdıkça
sıkıştırdı. Muaz bu acı ve ızdıraplar içinde bayılıp ayıldıkça Rabbine: “Allah ‘ım! Beni ne kadar sıkıştırırsan, sıkıştır. Bilirsin ki, kalbim hep Seninledir Kalbim yalnız seni
sever.” diye yakarırdı.

Selman-i Farisi de, ölüm döşeğine yattığı zaman gözlerinden yaşlar akıtıp ağlamıştı. Kendisine ağlamasının sebebini soranlara, o: “Neden mi ağlıyorum? Kuşkusuz dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ağlamamın nedeni, Resulullah Efendimizin: “Dünyadan ayrılırken, sermayeniz, bir yolcunun yol azığından fazla olmasın.” diye buyurmasıdır. İşte, ben buna ağlıyorum.” diye cevap vermişti. Oysa ki, Selman-i Faris i’nin ardında bıraktığı serveti sadece on dirhem kadardı.

Hz. Bilal ölürken, karısı: “Vay başıma gelenler!” diye ağlamaya başlamıştı.
Bunun üzerine Bilal, karısına şöyle der: “Hayır, ne mutlu bize ki; yarın dostlarımız Hz. Muhammed’e ve arkadaşlarına kavuşacağım.”

İbn-ül Münkedir de ölürken ağladı. Kendisine “Neden ağlıyorsun?” diye
soranlara, o: “Bilerek işlediğim bir büyük günah için ağlamıyorum. Ağlamamın nedeni, önemsemiyerek yaptığım bir hatanın Allah katında büyük bir günah
olmasından korkmamdır.” diye cevap veriyordu.

Amir bin Abdülkays da ölüm anında ağlayanlardandı. Kendisine ağlamasının nedenini soranlara o şöyle cevap vermişti: “Ağlamamın sebebi, boşa geçirdiğim günler ve gecelerdir.”

Ceriri diyor ki:
“Cüneyd ölüm döşeğine yatmıştı. Onu ziyaretine gittiğimde son nefesini veriyordu. Mevsim bahar, günlerden cumaydı. Ölümü anında elinden Kur’an-ı düşürmemiş , Kur’an’ı hatmetmişti. Ben kendisine: “Bu durumda da mı okuyorsun?” dediğimde, o bana: “Bu işe benden daha layık olan kimdir?
İşte defterim dürülmektedir. Hiç olmazsa hatim ile dürülsün.” diye cevap verdi.”

Mismaroğlu Salih’e: “Oğlunu ve aileni birine vasiyet etmiyormusun?” dediklerinde, o: “Onları, Allah’tan başkasına emanet etmekten Allah’tan haya ederim.” demişti.

Ebû Süleyman Dârâni, ölüm döşeğine yatmış , ölümü bekliyordu. Kendisini ziyaret edenler: “Sana müjdeler olsun ki, merhameti bol olan Allah’a gidiyorsun.” dediler. Fakat o: ” iğneden ipliğe kadar her şeyin hesabını soracak, kusurlarından dolayı seni azap edecek olan Allah’ın huzuruna gidiyorsun demeniz gerekirken neden böyle söylüyorsunuz?” diye cevap vermişti.

İslam büyüklerinden biris i ölüm döşeğine yatmıştı. Ailesi kocası öleceği için ağlıyordu. O kişi: “Neden ağlıyorsun?” diye sorduğunda, karısı:
“Senin için ağlıyorum.” demişti. Bunun üzerine o kişi şöyle cevap vermişti:
“Sen benim için değil, kendin için ağla. Çünkü ben kırk yıl boyunca bu gün
için ağladım.”

Kattani de ölüm döşeğine yatmıştı. Yanındakiler kendisine: “Amelin nedir?” diye sordular. O: “Eğer ölüm başucumda olmasaydı, size amelimin ne olduğunu katiyetle söylemezdim. Ama madem ki, ölmek üzereyim. O halde size amelimin ne olduğumu söyleyeyim. Tam kırk yıl kalbimin kapısını bekledim. Oraya Allah’tan başka kimseyi sokmadım. Allah’tan başka oraya girmek isteyen her şeyi kovdum.” dedi.

Mu’temir diyor ki:
– Hıkem bin Abdülmelik’in ölüm anında yanında bulunanlardan biri de bendim.
Kendisi için: “Allah’ım bu şöyle iyi bir insandı. Sen bunu ölüm acısını kolaylaştır.” diye dua ediyordum. Bir müddet sonra, baygınlığı geçen Hıkem, gözlerini açtı. Ve: “O duayı yapan kimdi?” diye sordu. Ben de, o duayı yapan ben olduğumu söyledim. Bunun üzerine Hıkem: “Azrail bana; “Ben her cömerde karşı yumuşaklıkla davranırım. Ruhunu incitmeden alırım.” dedi. Bunu söyledikten hemen sonra öldü .

İmam-ı Şafii, ölüm hastalığına yakalanmıştı. Kendisini ziyaret eden Ebul-Yahya Müzeni: “Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu. İmâm Şâfii: “Dünyadan yolcu olan, dostlarından ayrılmış , tam anlamı ile Allah’a yönelmiş , ölüm şerbetini içer bir durumda sabahladım. Bununla birlikte, ruhumun cennete gideceğini de bilmiyorum ki, ona göre hazırlanayım.
Cehenneme gideceğimi de bilmiyorum ki, onu terkedeyim.” dedi ve sonra şu beyitleri söyledi:
“Kalbim daralıp da yollarım sıkıştığı vakit , ümidimi senin huzuruna teslim ettim.
Günahlarım büyük biliyorum, ancak Senin affın daha da büyük.
Sen daima, affedici, cömert ve kerem sahibisin.
Eğer Sen olmasan, İblis ‘e hiçbir abid aldanmazdı.
Abid şöyle dursun, safiyyin olan adamı bile azıttı.”

Ahmet bin Hıdreveyh, ölüm döşeğine yattığı vakit , kendisinden bir mesele sordular. Bu soru üzerine Hıdreveyh’in gözleri yaşardı. Kendisine soruyu sorana: “Oğlum, o öyle bir kapıdır ki, doksanbeş yıldır o kapıyı çalar dururum. Şimdi o bana, açılıyor. Saadet mi, yoksa azapmı, hangisi ile açılacağını bilemiyorum. Bu durumda benden
nasıl cevap beklersin?” dedi.

Evet , kimisinin korku, kimisinin ümit , kimisinin sevgi ile karşıladığı ölüm, gün gelecek ki, bizlerinde kapısını çalacak. Belki yarın, beldi daha yakın.

Ölüm saati gelip kapımıza dayandığı zaman, başımıza vurmak, ağlayıp dövünmek bize fayda getirmez. Bu yüzden ölüm bizi değil de, bizler ölümü karşılayacak şekilde hazırlıklı olmalıyız.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Mezarları Ziyaret Etmek.

Posted by Site - Yönetici Aralık 5, 2014

Mezarları Ziyaret Etmek.,Kabir ziyareti,osmanlida mezar,kabir,eski mezar,eski kabir,kabir azabi,sorgu melekleri,kabirde sorgu,

Mezarları Ziyaret Etmek.

Mezarları ziyaret etmek, insana ölümü hatırlatır. Sevgili Peygamber Efendimiz, önceleri mezarları ziyaret etmeyi yasaklamışsa da, sonradan bu yasağı kaldırmış tır. Nitekim bu hususta şöyle buyurmuş lardır:
Size kabirleri ziyaret etmenizi yasak kılmıştım. Fakat şimdi bu yasağı kaldırıyorum. Mezarları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü mezarları ziyaret etmek, size ahireti hatırlatır. Tabii ki, kötü söz söylememek şartiyle…

Sevgili Peygamber Efendimiz, annesinin mezarını ziyaret ettiğinde, mezarı başında ağladığı kadar hiçbir zaman öylesine ağladığı görülmemişti. Bunun için de: “O gün, annemin kabrini ziyaret ettim. Ziyaret için Rabbim bana müsaade verdi, ancak istiğfar için müs aade vermedi.” diye buyurmuş lardır.

Anamız Hz. Aişe’ye mezarlık dönüşü rastlayan İbni Ebû Melik: “Nereden geliyorsun?” diye sordu . Hz. Aişe , Melik’in bu sorusuna: “Kardeşim Abdurrahman’ın kabrini ziyaret etmekten geliyorum.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Ebû Melik: “Peki, Resulullah Efendimiz, mezarları ziyaret etme yasağı koymadı mı?” diye sordu. Hz. Aişe: “Evet, Res ulullah, önceleri mezarları ziyaret etmeyi yasak kılmıştı. Ancak bunun yararlarından olacak bu yasağı kaldırdı.” dedi.
Hz. Aişe’nin bu sözüne itimad ederek kadınların mezarlığa gitmeleri doğru olmaz. Çünkü kadınlar, erkekler gibi kuvvetli yaradılışlı değillerdir. Zayıf yaradılışlı oldukları için, heyecana gelip olmadık hareket yapabilirler. Bu yüzden iyilikleri, yapacakları günahları bile karşılamaz. Eğer bunları yapmayacağına dair garanti veriyorsa, kadın, akrabasının mezarına göze batmayacak bir şekilde eski bir elbise ile gidebilir.
Aynı zamanda dua etmenin dışında konuşmak da mübahtır.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Mezarları ziyaret ediniz ki, ahireti hatırlayınız. Ölüleri yıkayın. Çünkü, ölü bir bedenle uğraşmak, insana nasihattır. Cenaze namazını kılın. Olur ki, kalbinize hüzün getirir. Çünkü hüzünlü, kalpleri mahzun insanlar, Allah’ın himayesi altındadır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölülerinizi ziyaret edip onlara selam verin. Çünkü sizin için, onlardan ders almak vardır.
İbni Ömer (R.A.), uğradığı her mezar başında durur, selam verir öyle geçerdi.
Hz. Fatma (R.A.) da, bazı günler, büyük amcası Hamza (R.A.)’ın mezarını ziyaret eder, başında iki rekat namaz kılar, ağlardı.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ana ve babasının veya bunlardan birisinin mezarını her Cuma günü ziyaret eden kimse, affolunur ve iyilerden yazılır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ana-babasına asi olduğu halde ana ve babası ölen bir kimse, onlar öldükten sonra onlar için hayır ve duada bulunursa, Allah-ü Teâlâ, o kims eyi iyilerden, ana ve babasına itaat edenlerden yazar.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Alacağı mükafatı düşünerek Medine’de beni ziyaret eden kimsenin kıyamet günü, hem şahidi hem de şefaatçisi olurum..

Ka’bül Ahbar diyor ki:
Her gün ve her gece Resulullah Efendimizin kabri üzerinde yetmiş bin melek toplanır. O melekler, kanatları ile Resulullah Efendimizin kabrine dokunup salat ve selam getirirler. Kıyamet günü Resulullah Efendimiz dirilip kabrinden kalktığı zaman da, yetmiş bin melek etrafında olduğu halde kalkacaktır.”

Mezar başında ziyaretçinin önünün ölüye, arkasının kıbleye doğru olması sünnettir. Ziyaretçinin mezarı ellemek ve öpmek gibi davranış lardan sakınması gerekir. Çünkü bu gibi şeyler, hıristiyanların adet idir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Bir kardeşinin mezarını ziyaret eden kimse ile, o kabirdeki ölü ilişki kurar. O kiş i mezarın başından kalkıncaya kadar, ölü onu dinler. Kişi kalkınca da onu uğurlar.

Süheym oğlu Süleyman diyor ki:
– Resulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Kendisine: “Ya Resulallah! Onca Müslüman seni ziyaret ediyor. Sana selam veriyor. Onların selamını duyuyor ve anlıyormusun?” diye sordum. Sevgili Peygamber Efendimiz bana: “Hem anlıyor, hem de selamlarına karşılık veriyorum.” diye buyurdular.

Ebû Hüreyre (R.A.) diyor ki:
Bir kimse, tanıdığı bir kişinin mezarını ziyaret ettiği vakit, ölü onu tanır ve selamına karş ılık verir. Eğer bir kims e, tanımadığı birinin mezarına uğrayıp da selam verirse, ölü de onu bilmez, fakat selamına karşılık verir.

Asım Cahderinin akrabalarından birisi diyor ki:
– Ölümünden iki yıl sonra Asım Cahderi’yi rüyamda gördüm.
Kendisine:
“Ya Asım! Sen ölmemişmiydin?” diye sordum.
Asım:
“Evet , ben ölmüştüm.” deyince, ben:
“O halde şimdi neredesin?” diye sordum.
Asım:
“Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Yanımda birçok arkadaş larım var.
Cumadan cumaya da Ebû Bekir Müzeni’nin etrafında toplanır, sizin
haberlerinizi orada öğreniriz.” dedi.
Ben, ona:
“Cesetlerinizle birliktemi bulunursunuz?” diye sordum.
O, bana:
“Cesetlerimiz çoktan çürüyüp toprak oldu. Biz, ruhlarımızla bulu şuruz.” dedi.
Ben, ona:
“Bizim sizi ziyaret ettiğimizi bilirmisiniz?” diye sordum.
O:
“Evet , Cuma gecesi ve Cuma günü ile Cumartesi güneş doğuncaya kadar sizin, bizi ziyaret ettiğinizi biliriz.” dedi.
Ona:
“Nasıl olurda bilirsiniz?” diye sordum.
O bana:
“Cuma gününün şerefinden.” diye cevap verdi.

Muhammed bin Vasi, Cuma günleri mezarları ziyaret ederdi.
Kendisine sebebini soranlara: “Mezardakilerin, Cuma günü, cumadan önceki ve sonraki günde gelenleri tanıdıklarını duydum da ondan.” diye cevap verdi.
Bu da Cuma gününün hürmetindendir.

Bişr bin Mansûr diyor ki:
“Taun yılında adamın biri devamlı olarak musallaya gider, cenaze namazlarına katılırdı. Akşam olunca da, mezarlığın kapısına gidip: “Allah, günahlarınızı affetsin, iyiliklerinizi kabul etsin. Allah, sizi vahşette bırakmasın.” diye dua eder, sonra da evine dönerdi.
O kimse diyor ki: “Bir akşam, mezarlığa uğradım. Fakat evimde yine ölüler için duada bulundum.
Bir müddet sonra uykuya daldım. Rüyamda birçok kimselerin etrafımı sardığını gördüm. Ben onlara: “Kimsiniz, benden ne istiyorsunuz?” diye sordum. Onlar bana: “Biz her akşam kapısına uğrayıp da dua ettiğin mezarlığın insanlarıyız.” dediler. Ben, onlara: ” Niçin geldiniz?” diye sordum. Onlar bana: “Sen evine geldiğin vakit , bize hediye gönderdin.” dediler. Ben: “Ne hediyesi?” diye sordum. Onlar: “Bize yaptığın dualar.
İşte, biz de bunun için seni ziyaret ettik.” dediler. Bunun üzerine ben onlara: “Zahmet etmeyin, ben her akşam size uğrar, hediyenizi veririm.” dedim.”

Beşşar bin Galip Necrani diyor ki:
– Rabia Adeviye’yi rüyamda gördüm. Ben, kendisine çok dua ederdim.
Obana: “Hediyelerin bize nurdan tabaklar içinde geliyor.” dedi. Kendis ine:
Bu nasıl olur?” diye sordum. O da: “Hayatta olan mü’minler, ölüler için dua ettiklerinde, duaları ipek mendiller içinde nurdan tabaklara konur, ölüye götürülür ve: ” İşte bu, sana falanca kimsenin hediyesidir.” denir.

Nitekim bu konuda sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş lardır:
Ölü, suda boğulmak üzere olup kurtulmak için yardım bekleyen bir insan gibidir. Babasının, kardeşinin veya herhangi bir dostunun duasını bekler.
Bu, onun için tüm dünyadan daha değerlidir. Dirilerin ölülere hediyesi, dua ve istiğfarda bulunmaktır.

İslam büyüklerinden biri diyor ki:
– Gün geldi kardeşim öldü. Onu rüyamda gördüm. Kendisine: “Mezara konduğun vakit ne durumda idin?” diye sordum. O: “Mezara konduğum vakit , birisi bana elinde ateş meşalesi olduğu halde yanıma geldi. Tam o sırada biri bana duada bulundu. Eğer o kimsenin duası olmasaydı, o gelen, elindeki ateş ile bana vuracaktı.” dedi. Bunun için, defnedildikten sonra ölüye dua ve istiğfarda bulunmak sünnettir.

Sa’d bin Abdullah Ezdi diyor ki:
– Can çekişmekte olan Ebû Ümame Bahili’nin ziyaretine gittim. Bana: “Ben öldükten sonra, beni Resulullah Efendimizin emrettiği şekilde defnedin.
Çünkü sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardı: “Sizden biriniz ölüp de kendisini mezara koyduğunuz zaman ve mezarını düzelttikten sonra, biriniz kalkıp mezarın başında dursun. Ölen kims eye hitaben:
“Falanca kadının oğlu falanca” diye üç kere seslensin. Ölü, bu ses lenişin ilkinde duyar, ikincisinde doğrulur, üçüncüsünde ise: “Beni irşad et, Allah sana rahmet etsin.” der. Fakat siz onun bu söylediklerini işitmezsiniz. Üç defa böyle seslendikten sonra tekrar ölüye: “Dünyadan ayrılırken, Allah’ın birliğine, Muhammed (S.A.V.)’in Allah ‘ın resulü olduğuna inandığını hatırla. Çünkü sen Allah ‘ı Rab, İslamiyeti din, Muhammed (S.A.V.)’i peygamber, Kur’an-ı Kerim’i de önder ve kutsal kitap olarak kabul ettin.” diye telkinde bulunsun. Çünkü nekir ve münker (sorgu) meleklerinden herbiri bu soruları erteler ve bekler. Sonunda “Gitme zamanı geldi. Artık burada beklememizi gerektirecek bir iş kalmadı. Çünkü onun hücceti kendisine telkin edildi. Allah-ü Teâlâ da, onun şahidi olur.” deyip giderler.”

Adamın biri, sevgili Peygamber Efendimize: “Ey Allah ‘ın Resulü! Eğer ölünün annesinin ismini bilmezsek, ne diyelim?” diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz:
Ey Havva’nın oğlu! dersiniz.” diye buyurdular.

Mezarlıkta Kur’an okumanın bir sakıncası yoktur.
Ali bin Mûs â Haddad diyor ki:
“Bir cenazede Ahmed bin Hanbel’in yanında bulunuyordum. Muhammed bin Kudametü’l Cevheri de bizimle birlikte idi. Ölü defnedildiği vakit ,gözleri ama olan bir adam gelerek Kur’an okumaya başladı. Ahmed bin Hanbel: “Mezar başında Kur’an okumak bid’attır.” deyince, o kimse Kur’an okumayı kesti. Oradan ayrıldıktan sonra, Muhammed bin Kudametü’l Cevheri, Ahmed bin Hanbel’e: “Mübeşşir bin Halebi’yi tanıyor musun?” diye sordu. Ahmet:
“Evet , itimada şayan bir zattır.” dedi.
Muhammed: “Bana, Abdurrahman bin Alâ Leclac’dan rivayet ettiğine göre:
Babası, oğluna: ” Öldüğüm vakit , mezarımın başında Bakara Sûresinin baş tarafı ile sonunu okuyun” diye vasiyet ettiğini söyledi. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel: “O halde o amayı çağırın da Kur’an’ı okusun.” dedi.”

Mezarları ziyaret etmenin, hem ziyaret edene, hem de ziyaret edilene (ölüye) faydası vardır. Ziyaret edene faydası, ölümü hatırlaması, bu yüzden de hayatına çeki düzen vermesidir. Ziyaret edilene faydası ise, dua etmek ve duadan faydalanmaktır. Mezarlığı ziyaret eden bir kimse; kabirde yatan kimsenin kendisi gibi, belki kendisinden daha da üstün olarak yaşadığını, nihayet günü gelip de ölü toprakların kendisini sinesine çektiğini, orada bedeninin nasıl da çürüyüp dağıldığını, kabrinin ya cennetten bir bahçe, ya da cehennemden bir çukur olduğunu düşünüp ibret alır ve kendisinin de gün gelip aynı şekilde mezara gideceğini, aynı haller ile karşılaşacağını düşünerek hazırlanır.

Ebû Bekir el Hüzeli oğlu Mitraf diyor ki:
Abdi Kays oğullarından yaşlı ve âbid bir kadın vardı. Gece olunca, sabaha kadar uyumaz, Allah ‘a secde eder, ibadette bulunurdu.
Gündüz olunca da, mezarları ziyaret ederdi. Kendisine, “Amma da çok mezarları ziyaret ediyorsun” dediklerinde, o kendisine bunu söyleyenlere karşı çıkışır ve şöyle derdi: “Katı kalp kuruduğu zaman, onu ancak mezarlarda çürümek yumuşatır. Ben is e mezarlığa gittiğimde, ölülerin mezarlarından çıktıklarını, toz toprak içinde olan yüzlerini, çürümüş bedenlerini görür gibi oluyorum.” diye cevap verirdi.

Ömer bin Abdülaziz, gece gündüz Rabbine ibadet ederdi. Öyle ki, bu ibadete gösterdiği gayret ve çabadan dolayı bitap hale fakih, Ömer’in yüzündeki ve rengindeki bu değişikliğe şaşarak: “Nedir bu halin?” demekten kendisini alamamıştı. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: “Ya benim öldükten sonraki hâlimi görsen ne derdin?” Birkaç gün sonra mezarımda, ziyaret edip de gözlerimin çıkıp yanaklarımın üzerine aktığını, dudaklarımın aralık kalıp, dişlerimi kapamadığını, açık kalan ağzımdan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip, göğsüm üzerine dayandığını, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerimden irin ve kurtların çıktığını görseydin acaba ne yapardın? Kuşkusuz şu anda gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karş ılaşırdın.”
Ölüyü övmek ve onu hayır dua ile anmak sünnettir. Nitekim bu konuda sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuş lardır:
“Sizden biriniz öldüğü vakit , onu bırakın ve aleyhinde dedikodu yapmayın.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölüleriniz hakkında kötü söz söylemeyin. Çünkü onlar, takdim ettiklerine kavuşmuş lardır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölülerinizi kötülükle değil, iyilikle anınız. Eğer onlar, cennetliklerden ise, onlar hakkında kötü konuşmakla günahkar olursunuz. Cehennemliklerden iseler, zaten bulundukları yer kendilerine yeter.

Enes bin Malik diyor ki:
– Bir gün geçmekte olan bir cenazenin arkasından orada bulunanlar kötü kimse olduğunu söylediler. Bunun üzerine sevgili Peygamber Efendimiz:
O, cezayı hak etti. O kötülerdendir.” diye buyurdular. Bir müddet sonra geçen bir başka cenazenin arkasından ise övücü laflar söylediler. Sevgili Peygamberimiz de:
Ona iyilik vacib oldu. Onu hak etti.” diye buyurdular.

Hz. Ömer, Resulullah Efendimizden bunun açıklamasını isteyince, sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular:
Bu adamı övünüz, cennete girmeyi hak etti. Ötekini de kötülediniz, o da cehennemi hak etti. Çünkü siz, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.

Yine sevgili Peygamberimiz bir hadis -i şerifte şöyle buyurdular:
“Allah’ın nezdinde kötü olan bir kimse öldüğü zaman, halk onun hakkında, iyi olduğuna dair şahadet ederse, Allah-ü Teâlâ da meleklerine şöyle buyurur: “Ey meleklerim! Şahid olunuz ki, Ben, kullarımın bu kulum hakkındaki şahadetlerini kabul ettim. Onun hakkındaki bildiklerimden vazgeçtim.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

ÖLÜMÜN HAKİKATİ

Posted by Site - Yönetici Kasım 28, 2014

ölüm hakkında,kabir azabı,mezarlık,kabir hakkında

ÖLÜMÜN HAKİKATİ

Çok insanlar, ölüm hakkında büyük yanılgılara düşmüşlerdir.
Bazı insanlar, öldükten sonra yeni bir hayatın varlığına inanmamışlar, ahiretin varlığını bile kabullenmek istememişlerdir. İnsan ölümünün, hayvanların ölmesi,bitkilerin kuruması şeklinde olduğu zannına düştüler Tabii ki, bu büyük yanılgı, Allah’a imanı olmayan bu münafık ve Kâfirleri nihayetsiz bir pişmanlık ve azap çekecekleri sona sürükledi.
Bazı insanlar, kıyamet varlığını kabullenmekle birlikte, kabir azabı veya mükafatı diye bir şey olmayacağını sandılar.
Bazı insanlara gelince, onlar da her nekadar ruhun baki olup ölümle yok olmayacağına inandılarsa da, ceza veya mükafatın cesede değil de, sadece ruha olacağını, cesedin hiçbir şekilde dirilip haşr olmayacağını sandılar.
(Oysa, cezayı çeken veya mükafata nail olan yalnız ruh değil, cesettir de aynı zamanda. Ceset ve ruh birbirinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar.)
Kuşkusuz bütün bu düşünceler, görüşler, gerçekle ilgili olmayan batıl görüş ve fikirlerdir. Sağlam kaynakların gösterdiği, ayet ve hadislerin haber verdiği gerçek, ölümün sadece bir yer değiştirmekten ibaret olup, cesetten ayrılan ruhun ya azab veya nimet içinde olmak üzere baki kalmasıdır.

Ruhun bedenden ayrılması ile bedenin kullanılmaz hale gelmesi demektir.
Azalar, ruhun aletleridir. Ruh, göz ile görür, kulakla işitir, kalp ile anlar ve diğer azaları istediği işlerde kullanır. Fakat ruh, bedenden ayrılınca, bütün bu azalar işlemez hale gelir. Aslında burada kalp, ruhdan ibarettir. Kendisi için birer alet olan azaları olmaksızında ruh her şeyi anlar. Bunun için çeşitli üzüntü ve zevk veren şeylerle karş ılaşır. Kısacası, ruhun vasfı olan her şey, ruh bedenden ayrıldıktan sonra da devam eder. Fakat bedenin vasıfları olan şeyler, ruh bedenden ayrıldıktan sonra işlemezler. Ancak ruh, cesede döndükten sonra çalışmaya başlar.
Ruhun azalar üzerinde yetki sahibi olması gerçek olmaktan çıktığı zaman, bu bilgi, idrak, üzüntü ve sevinç gibi haller ile zevk ve kederi kabul etme halleri kendisinden geçmez. Gerçekte insan, keder ve zevkleri anlayan manadır. Mana ise, gelip geçici değildir. Ölmez, ebedidir. Ölümün manası, ruhun bedenden ayrılıp bedenin sahibi olma yetkisini kaybetmesidir.
Kötürümlükte olduğu gibi, bedenin ruha itaat etmemesi demektir.
İnsanın hakikati ruhudur. Bu değişikliği iki yönden incelemek mümkündür:

I) Birinci değişiklik, insanın göz, kulak, dil, ayak, el gibi azalarının ve aile, çocuk, dost ve ahbapları ile mal ve servetinin kendisinden ayrılması demektir. Zaten insanın bunlardan ayrılması ile bunların insandan ayrılması arasında bir fark y oktur. Çünkü her iki şekilde de üzüntü, hasret birdir. Şu halde ölüm, insanın bir yer değiştirmesi, yani başka bir âleme intikal etmesi ile buradaki varlıklardan ayrılması demektir. Dünya zevk aldığı, arzu ettiği şeyler var ise, ölümü ile birlikte onlardan ayrıldığı için üzülür, onların hasretini çeker. Fakat dünya âleminde sadece Allah ile dost olup yalnız Allah ‘ın zikirden zevk alırsa, ölümü ile bir hasretlik çekmez. Bilakis sevinci çoğalıp saadeti kemale erdiği gibi, kavuşma hasreti ile yanıp tutuştuğu sevgilisi Yüce Rabbi arasındaki tüm engellerde kalkmış olur. İşte ölüm ile hayat arasındaki ayrılığın sebebi budur.

II) İkinci değiş iklik, uykuda görmediklerini uyanık halde iken gördüğü gibi,hayatta iken görmediklerini ölümde kendisine gösterirler. “As lında insanlar hayatta iken uykudadırlar. Öldükten vakit, uyanırlar.” denilmiştir. Öldükten sonra ilk keşfedilen şey, iyilik ve kötülüklerinden insanın kendisine kar ve zarar veren şeylerdir. Çünkü bunlar,kalbinin gizliliğinde dürülmüş olan kitabında yazılı idiler. ancak dünyanın meş galeleri, onları bilmesine engel oluyorlardı. Dünya meşgaleleri ortadan kalkınca, bütün yapmış olduğu iyi – kötü amelleri kendisine açıklanır. Günahına baktığı zaman, onun üzüntüsü kendisine öyle
tesir eder ki, bu üzüntüden kurtulmak için cehenneme atılmayı bile göze alır. O vakit kendisine:
Bugün sana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter.” (İs râ Sûres i, ayet: 14) denilir.

Bütün bunlar, can bedenden ayrılır ayrılmaz, daha mezara girmeden keşfedilir. Dünyaya bağlandığı şeyler için, hasret çeker, bu hasret ateşi ile yanar. Bunun yanında ahiret için hazırladığı azığı için üzülmez. Çünkü ahiret için azık alan, gayesine ulaştığı vakit zaten buna sevinir. Bu, dünyalıktan ancak zaruri ihtiyacını alıp ondan da gönüllerini doyurmak için zaruretten kurtulmak isteyenler içindir ki, istediği de olmuştur.
İşte bu kimsenin durumu, elem ve azabın büyük bir çeşididir ki, bu azab ve keder daha mezara konmadan ölümü ile başlar. Mezara konduğu zaman, başka bir azabı tatbik için, bir çeşit o azabı tadacak şekilde, ruh tekrar bedene döner. Tabii, affedilenler de olur. Dünyaya bağlanıp dünyanın zevk ve eğlencelerine dalan kimseler; hükümdarın müsamahakar davranacağını, ya da farkında olmayacağını sanarak hükümdarın evinde bulunmadığı bir zamanda, hükümdarın malına ve evine sahip çıktığında ani olarak yakalanıp bütün suç ve kötülüklerinin yazılı olduğu bir defterle hükümdarın karşısına çıkması gibidir. Bu durumda hükümdar, hiddetli ve öfkeli bir durumda, iltimas kabul etmez olduğu halde, yaptıklarının cezasını ona çektirmeye hazırlanmaktadır. Henüz hükümdarın bir ceza tatbikatına girişmeden önce, o kimsenin içinde bulunduğu durumu bir düşünün. Nasıl korku, pişmanlık, utanç, rezalet ve üzüntü içindedir. Bütün bu durumlar kendisini kaplamış olduğu halde o kimse, kendisi için mukadder olan akıbetini düşünmektedir.
İşte, daha mezarında azaba çektirilmeden önce, ölür ölmez, dünyaya aldanıp dünyanın zevk ve eğlenceleri içinde bir ömür sürdüren facirin durumu da buna benzer. Korku, pişmanlık, hasret , utanç kendisini sardığı halde acı akıbetini beklemekte olan bu kimseler gibi, Hz. Allah bizi o gizli kötülüklerin ortaya çıktığı, rezil ev kepazeliğin yükü altında pişmanlığın sardığı o günün dehşetinden korusun. Kuşkusuz, gizli kötülüklerin yüzümüze vurulduğu o gün, rezil ve kepaze olmak; dayak yemekten ,azalarımızın kesilmesinden çok daha kötüdür. Bizi bekleyen acı akıbet bir yana…

Bütün bunlar, ölüm anındaki ölümün durumuna işarettir. Hepsi ölümün, birer hakikatidir. Bu hakikatleri ancak basiret sahibi olan kimseler görebilirler. Ölümün yüzünden tamamen perdeyi kaldırıp içyüzünü açıklamak, mümkün değildir. Çünkü hayatı bilmeyen, ölümü nasıl bilsin?
Hayatı bilmek, ruhun hakikatini bilmek ve kendi mahiyetini anlamakla mümkündür. Fakat ruh hakkında konuşmak sevgili Peygamber Efendimize izin verilmemiştir. Ancak: “Ruh, Rabbimin emrindedir.” diye buyurmakla yetinmesi istenmiştir. İslam âlimlerinin de bu konuda konuşma yeteneği ve müsaadesi yoktur. Bunun için, ruhun mahiyeti ancak öldükten sonra anlaşılır. Ölüm, ruhun ve ruh anlayışının yoklu ğundan ibaret değildir. Buna birçok ayet ve hadisler delalet etmektedir.
Hz. Allah, şehitler hakkında bir ayet -i celilede şöyle buyurmaktadır.
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayınız. Onlar, Rablerinin yanında diridirler. Hepsi de sevinç içinde rızıklanırlar.
(Ali İmran Sûres i, ayet : 169)

Kureyş ‘in ileri gelenleri Bedir savaşında öldükleri vakit , Resulullah Efendimiz onları isimleri ile çağırarak:
Ey falan, ey falan, ey falan, ben gerçek olarak Rabbimin bana olan vaadini hakkıyla buldum. Siz de Rabbinizin size olan vaadini (azabını) gerçek buldunuz mu?” diye buyurdular.

Sevgili Peygamber Efendimiz, kendisine: “Ölüleremi ses leniyorsun? Onlar, bunu nereden duyacaklar?” diyenlere şöyle cevap buyurdu:
Onlar, bu sözleri sizden daha iyi duyarlar. Ancak cevap vermeye muktedir değillerdir.”
Yukarıdaki ayet -i celilede, iyilerin ruhlarının yaşadığına kesin bir delil olduğu gibi, sevgili Peygamberimizin bu hadis -i şerifi kötülerin de ruhlarının yaşadığına kesin bir delildir. Zaten insanlar ya mü’mindir, ya da Kâfir-münafıktır. Her iki durumda da ruhları yaşar.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Mezar, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.
Bu, ceza ve mükafatın sonraya kalmadığını, ölüm anında kendini gösterdiğini ve ölmenin sadece bir yer değiştirmekten ibaret olduğunu açıkça belirtmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölüm, kıyamettir. Ölmüş olanın kıyameti kopmuş demektir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Sizden biriniz öldüğü vakit , varacağı yeri (cennet veya cehennem) kendisine sabah ve akşam gösterilir. Eğer cennetlik ise cennetteki yeri, cehennemlik ise, cehennemdeki yeri gösterilir. Ve:İşte kıyamet günü dirilip gideceğin yer burasıdır.” denir.”

Ebû Kays diyor ki:
– Alkame ile birlikte bir cenazede bulunuyorduk. Alkame bana dönüp: ” İşte bu adamın kıyameti kopmuştur.” dedi.
Hz. Ali diyor ki:
– Cennetlik veya cehennemlik olduğunu bilmeden hiçbir kimse dünyadan ayrılamaz.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Garip olarak ölen şehit olur, kabir azabından emin olur. Rızkını alır ve cennetteki rızkının rüzgarı kendisine estirilir, kokusunu alır.
Meşruk diyor ki:
– Kabir azabından, dünya sıkıntısından ve Allah’ın azabından emin olan kimseye gıpta ettiğim kadar hiçbir şeye gıpta etmem.
Yahya bin Velid diyor ki:
– Bir gün Ebû Derda ile birlikte geziniyorduk. Kendisine:
Dostların hakkında en çok neyi seversin?” diye sordum.
O bana dedi ki:
Dostlarım hakkında en çok sevdiğim şey, onların ölmesidir.
Ona tekrar sordum:
Peki ya ölmezlerse, o vakit onlar için neyi seversin?
O bana dedi ki:
Ölmedikleri takdirde, onlar için mal ve evlatlarının az olmasını isterim.
Çünkü mal ve evlat, fitneye sebep olur. Aynı zamanda dünyaya bağlanmaya da sebeptir. Oysa ölüm anında bunlardan ayrılmak zorunluğu vardır. Bu yüzden gözlerimin arkada kalmalarını istemem.
Zevklerin en üstünü, Allah yolunda ölen şehitler içindir. Çünkü onların savaşmaları, dünyadan tamamen ilgilerini kesip Allah’a kavuşmaları ve Allah yolunda öldürülmeye rıza gös termelerinden dolayıdır. Onlar, ahiretlerini elde etmek için, dünyalarını sattılar. Dünyasını satan kimsenin gözü, sattığında değil aldığındadır. Ahirete baktığı zaman, onu aşk ve arzu ile satın aldığını görür. Ayrıldığı şeye (dünyaya) arzusu az, fakat satın aldığı şeye (ahirete) karşı arzusu çoktur. Bazı hallerde kalp, sadece Allah sevgisi ile doludur. İşte, kalbi sadece Allah sevgisi ile dolu olduğu halde, Allah uğrunda savaşıp şehitlik mertebesine ulaşmayı, Allah’a kavuşmayı isteyen bir kimse, o anda ölmeyebilir de… O zaman, yalnız Allah sevgisi ile dolu olan kalbin durumu değişebilir. Fakat savaş , ölüm sebebi olduğuna göre, bu esnada kalp tam anlamı ile Allah’a yöneldiği ve her şeyi terkedip ilgiyi kestiği anda da şehit olunur. Bu halde olan ölüm, en büyük nimettir.
Çünkü insanoğlunun arzu ettiği her şeye, bu nimeti elde etmekle kavuşulabilir.
Hz. Allah bu hususta şöyle buyuruyor:
istedikleri her şey, onlar içindir.” (Nahl Sûres i, ayet : 57)

Bu, cennet zevklerini bir araya toplayan, en kapsamlı bir ibaredir.
En büyük azapda, insanı en çok arzu ettiği şeyden uzaklaştırmaktır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
Kendileri ile arzu ettikleri şeyler arasına bir set çekilmiştir.” Bu da, cehennemliklerin azabının en kapsamlı bir ifadesidir.

Cabir’in babası, Bedir Savaşında şehit düşenler arasında idi. Sevgili
Peygamber Efendimiz, Cabire hitaben şöyle buyurdular:
“Ey Cabir! Sana müjde olsun ki, Allah-ü Teâlâ, babanı diriltip manevi huzuruna aldı. Ve: “Benden ne istersen dile, sana vereyim.” dedi. Baban da: “Yâ Rab! Sana hakkıyla kulluk edemedim. Senden bütün istediğim, beni bir kez daha dünyaya göndermendir ki, Senin rızan için sevgili habibinin (Muhammed’in) önünde tekrar şehit olayım.” dedi. Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ ona şöyle buyurdu: “Benim ilmimde, senin bir daha geri dönmen imkansızdır.

Ka’bül Ahbar diyor ki:
– Cennette ağlayan bir adam bulundu. “Cennette olduğun halde böyle ağlamanın sebebi nedir?” diye kendisine soruldu. O: “Ben, Allah uğrunda bir kez şehit oldum. Oysa, dünyaya dönüp birkaç kez daha Allah uğrunda şehit olmak istiyorum. Bunun için ağlıyorum.” dedi.
Dünya, mü’min için bir zindandır. Mü’min ecel şerbetini içer içmez, Allah’ın fazlı ile, kendisine dünyanın bir zindan olduğu bildirilir. Bu, karanlık bir evde hapsedilip de kapısı geniş , aydınlık, yeşillikli bir bahçeye açılan bir insanın durumuna benzer.
Aydınlık, yeşilliklerle, meyve ağaçları ile donatılmış , kuşların ötüş tüğü bir bahçeyi gören insan, bir daha o karanlık eve girebilirmi ders iniz?
Sevgili Peygamber Efendimiz, buna misal getirerek, ölen bir kişi hakkında şöyle buyurdu.
Bu adam dünyadan göç etti. Dünyayı ehline terketti. Eğer bu adam, dünyadan ayrılışına memnun ise, sizden herhangi biriniz tekrar ana rahmine dönmek istemediği gibi, o da dünyaya dönmek istemez.”
Yani dünyaya nazaran ahiretin, ana rahmine nispetle dünya gibi olduğunu belirtmek istemişlerdir.

Bir adamın öldüğünü haber verdiklerinde, sevgili Peygamber Efendimiz:
O kimse, ya istirahattedir, ya da dünyadakiler ondan yana istirahattedirler.” diye buyurdular.
Yani; iyi insan ise, istirahat etti. Yok kötü insan ise, o vakit millet , o kimsenin şerrinden kurtuldu.

Amr bin Dinar diyor ki:
Ölmüş olan herkes , hayatta kalanların ne yaptıklarını bilir, hatta kendisini kefenlediklerini bile bilir ve onlara bakar.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Dünyaya nazaran sineğin dünya boşluğunda dolaştığı bir boşluk kadar zaman kalmıştır. Ölmüş olan kardeşleriniz hakkında sizi Allah’a havale ederim. Çünkü sizin yaptığınız her şey, onlara bir bir arz olunur.”
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Kötü işlerinizle ölülerinizi rezil etmeyin. Çünkü sizin amelleriniz, onlara arzolunmaktadır.

Bu yüzden Ebû Derda, ölmüş olan dayısı için Yüce Allah’a şöyle niyaz ederdi:
Allah’ım! Abdullah bin Revaha’n ın karşısında rezil olacağım bir kusur işlemekten sana sığınırım.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölü kendisini yıkayanı, taşıyanı ve mezara indireni bilir.

Salih-i Merî diyor ki:
“Ölüm anında, ruhların buluştuğunu duydum. Eski ruhlar, yeni gelen ruha: “Sen neredesin? İyi yerde misin, yoksa kötü yerdemisin?” diye sorarlar.”

Ubeyd bin Ümeyr diyor ki:
– Mezardakiler, Yeni bir ölü geldiği vakit, ondan çeşitli haberler sorarlar.
Örneğin: “Falanca’nın durumu nasıldır?” gibilerden. Yeni gelen ölü de:
Haberiniz yok mu? O çoktan öldü. Demek size gelmedi.” der. Bunun üzerine onlar: ” İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz). Muhakkak başka tarafa gitmiştir.” derler.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Bir mü’minin ruhu bedeninden ayrıldığı zaman, Allah’ın rahmetine mazhar olmuş olan diğer mü’min kulların ruhları adeta önden gelen bir müjdeci gibi, onu karşılarlar. Bir kısmı: “Bırakın, kardeşiniz nefes alsın. Çünkü büyük zorluklardan henüz yeni kurtulmuştur.” derler. Ve: “Falanca kimse ne yapıyor? Falanca kız evlendi mi?” diye haberler sorarlar. Daha önce ölmüş olan bir adamdan haber sorduklarında: “O, benden önce öldü.” der. Bunun üzerine onlar: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. O, haviye’yi
(cehennem ateşini) boylamıştır.” derler.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ölümün Vakti – Ölümü Hatırlamak

Posted by Site - Yönetici Mart 14, 2014

Ölümün Vakti – Ölümü Hatırlamak

Ümmet (in âlimleri) ölümün belirli bir yaşı, belirli bir süresi ve belirli bir hastalığı olmadığı konusunda icmâ ve ittifak ettiler. Bunun sebebi de kişinin sürekli ölümden korkması ve ölüme hazırlanması içindir.

Ölümü Hatırlamak

Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Lezzetleri kesen (ölümü) çokça anın!
Yani ölümü çok zikredin. Bu muhtasar ve vecîz bir sözdür. Bu söz bütün öğütleri kendisinde toplamıştır. Bu söz vaazda belagat derecesine ulaştı. Muhakkak ki bir kişi hakikaten ölümü hatırlar ve anarsa o kişi hazır olan lezzetlerden zevk alamaz olur. Ve gelecekte bile onu temenni etmekten ve lezzetlerden zevk almaya mani olur. Kişiyi emel beslediği konularda zâhid kılar. Lakin nefis bulanık ve kirli; kalb ise gafildir. Nefs ve kalb (insan bu vecîz sözden gereken dersi alamıyor da) vaazı uzatmaya ve kendilerine lafizları süslü süslü arz etmeye muhtaçtırlar…
Yoksa Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin;
-“Lezzetleri kesen (ölümü) çokça anın!” hadis-î şerifleri;
Her nefis ölümü tadacaktır. (Her canlı ölecektir.)” Âyet-i kerimesiyle beraber, kulak verene kâfidir. Bakıp dikkat eden ve üzerinde düşünen kişiyi gereğince meşgul eder…

Sadî (k.s.) buyurdular:
Ey oğul! Cihan ebedî ve bakî bir mülk değildir.
Dünyadan vefalı bir ümit beklemek yersiz ve mümkün değildir.
Ne berbat oldu, sabahı ve akşamı!
Süleyman Aleyhisselâm’ın tahtı sonunda görünmez oldu.
Yerinde yeller esti.
Serinlik odur ki, ateşi söndüre ve gide…

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsir: 5/351-353.

Posted in Ölüm - Ecel, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hikâye – Ölüm – Ayet-i Kerime`nin Sebebi nüzulu – ( Nisa -78 )

Posted by Site - Yönetici Mart 4, 2014

Hikâye – Ölüm – Ayet-i Kerime`nin Sebebi nüzulu – ( Nisa -78 )

Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde dahi olsanız ölüm sizi bulacaktır. İman etmeyenlere bir iyilik gelirse: Bu, Allah’tandır. Bir kötülük erişirse de: Bu senin yüzündendir, derler. De ki: Hepsi Allah tarafındandır. Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? ( Nisa -78 )

Mücahit (r.h.) hazretleri bu âyet-i kerimenin tefsirinde buyurdular:
-“Sizden önce bir kadın vardı. O kadının ücretle çalışan bir işçisi vardı. Kadın bir kız doğurdu. İşçisine;
-“Git bize bir ateş getir!” dedi.
İşçi dışarıya çıktı. Kapıda bir adam gördü. Kapıda olan (yabancı) adam ona sordu:
-“Kadın ne doğurdu?” O da;
-“Bir kız!” dedi. Adam:
-“Bu kız, yüz kişiyle zina etmeden ve daha sonra kendi işçileriyle evlenmeden ölmez! Bu kızın ölümü de Örümcekten olacaktır!” dedi. işçi kendi kendisine;
-“Bu kız yüz kişiyle zina ettikten sonra mı onu alacağım? Bu kızı elbette öldüreceğim! Böylece bu kişinin sözlerini yalanlayacağım!” dedi.

İşçi eline büyük bir bıçak aldı. İçeriye girdi. Sabi kızın karnını yardı. Hemen dışarıya çıktı. Hemen yüzünün geldiği tarafa doğru kaçtı. Denizde gemiye binip gitti.
Sabi kızın karnı dikildi. İlaçlandı. Kız şifâ buldu. Sağlığına kavuştu. Büyüdü genç kız oldu. Zina etmeye başladı. Kız deniz sahillerinden bir sahile geldi. Orada oturup zina etmeye başladı.

İşçi adam da Allâhü Teâlâ hazretlerinin dilediği kadar kaldı. Sonra (kızın zina etmekte olduğu) sahile geldi. Beraberinde çok mal vardı. (İşçi adam çok zengin olmuştu.) Adam; sahil ehlinden bir kadına;
-“Bana kadınların en güzellerinden birini bulun da onunla evlenmek istiyorum,” dedi. Aracı kadın da;
-“Burada dediğin gibi çok güzel ve bütün kadınlardan daha güzel bir kadın var; lakin fucûr (zina) işlemektedir,” dedi. Adam:
-“Onu bana getirin!” dedi. Kadın dedi:
-“Adam ona çok mal takdim etti!” Aracı kadın, zinâkâr kadına;
-“Sana bu mallan takdim eden bana şöyle şöyle (güzel bir kadın bulup onunla evlenmek istediğini) söyledi. Ben de ona şöyle şöyle (senden söz ettim)” dedi. Zinâkâr kadın:
-“Ben fucûru (zinayı) terk ettim; eğer o benimle evlenmek isterse, ben de onunla evlenirim,” dedi. (Râvi) buyurdu:
-“Adam onunla evlendi. Aralarında büyük bir ünsiyet ve ülfet peyda oldu. Adam bir gün eşinin yanında iken ona kendi başından geçenleri haber verdi. Kadın:
-“İşte ben o kızım!” dedi. Ona karnında bulunan yaranın (bıçağın) izini gösterdi. Sonra devam etti.
-“Doğrudur, zina ettim… Yüz kişi mi yüzden az mı veya daha çok kişiyle mi, zina ettiğim kişilerin sayısını bilmiyorum!” dedi. Adam kendi içinde;
-“Bu durumu bana haber veren kişi:
-“Bu kızın ölümü Örümcekten olacaktır!” demişti, diye geçirdi. Sonra bunu kadına haber verdi.

Adam daha sonra eşine sahrada büyük bir burç yaptı. Burcu çok sağlam ve erişilmez yaptı. Orada Allâhü Teâlâ hazretlerinin diledikleri kadar yaşadılar. Bir gün burçta otururlarken, burcun tavanında bir örümcek gördüler. Kadın;
-“Bu örümcek beni Öldürecek! (Bu beni öldürmeden önce) elbette ben onu öldürmeliyim! Bu takdirde benden başkası onu öldürmesin!” dedi.
Adam örümceği hareket ettirdi.
Örümcek yere düştü. Kadın örümceğin başına geldi. Ayak parmaklarıyla örümceği ezdi. Örümcek parçalandı. Örümceğin zehiri kadının ayak tırnaklarıyla etinin arasına girdi. Ayakları simsiyah (kangren) oldu. Ve kadın örümceğin zehiriyle öldü.

İşte bu hâdise üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Allâhü Teâlâ;
Her nerede olsanız ölüm size yetişir; eflâke ser çekmiş burçlarda da olsanız… Bununla beraber, kendilerine bir güzellik erdi mi, “bu Allah’tan” diyorlar. Bir musibet de değdi mi, “Bu senden” diyorlar. De ki: “Hepsi Allah tarafından….” Fakat, niye bu adamlar söz anlamaya yanaşmıyorlar?!” ( Nisa -78 ) buyurdu

Kaynak : Tefsirü’t-Taberi: 7873,
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 5/347-350.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz Ve Nasıl Ölürseniz Öyle Diriltilirsiniz.

Posted by Site - Yönetici Kasım 26, 2013

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz Ve Nasıl Ölürseniz Öyle Diriltilirsiniz.

Ölmek ve Dirilmek

Cibril Aleyhisselâm, bir defasında Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldi. Ve:
-“Ya Muhammed (s.a.v.)! Rabbin sana selâm ediyor! Ve buyuruyor:
-“Seni neden kederli ve mahzun görüyorum!” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Ya Cebrail! Ümmetim hakkında tefekkür ettim, düşüncelerim uzadı…!” Cebrail Aleyhissefâm sordu:
-“İslâm ehli hakkında mı yoksa küfür ehli hakkında mı?” E-fendimiz {s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Lâ ilahe illallah Muhammedü’r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Resulüdür!, diyen tevhid ehli hakkında!

Cebrail Aleyhisselâm, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek ellerinden tuttular. Seleme oğullarının kabristanlığına götürdüler.
Cebrail Aleyhisselâm sağ kanadıyla bir ölünün mezarına vurdu. Ve ona:
-“Allah’ın izniyle kalk!” buyurdu.
Beyaz (ve nurânî) yüzlü bir adam mezardan çıktı. Mezarından çıkarken;
-“Lâ ilahe illallah Muhammedü’r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Resulüdür!, diyordu.
Cebrail Aleyhisselâm ona:
-“Dön (yerine)” buyurdu.
O hemen daha önce olduğu gibi yerine döndü.
Sonra Cebrail Aleyhisselâm sol kanadıyla başka bir mezara vurdu ve ona da:
-“Allah’ın izniyle kalk!” buyurdu.
0 mezardan, yüzü simsiyah, gözleri mavi, bir adam çıktı. Adam mezarından çıkarken şöyle diyordu.
-“Yazıklar oisun bana! Vay benim hasretim! Vay benim pişmanlığım!“…
Sonra Cebrail Aleyhisselâm ona:
-“Dön (yerine)” buyurdu. O da daha önce olduğu gibi ölü olarak mezarına girdi. Sonra Cebrail Aleyhisselâm:
-“Ya Muhammed (s.a.v.)! İşte kıyamet günü böyle dirileceklerdir!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi de diriltileceksiniz!

Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri bu’d (uzaklık) ve seîr (cehenneminin) azabından korusun!
Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri, vuslat nimeti nur cemâlini görmekle şereflendirsin! Âmin

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/415-417.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Canlar nasıl alınır?

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2012

Canlar nasıl alınır?

Sual: Dünyanın çeşitli yerlerinde, binlerce, hatta milyonlarca insan, trafik kazası, deprem, savaş gibi sebeplerle aynı anda ölüyor. Ölüm meleği bir anda bunların canını nasıl alır?
CEVAP
Azrail aleyhisselamın kudretinden şüphe etmek, Allahü teâlânın kudretinden şüphe etmeye kadar gidebilir. Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü bilen kimse, sebebini bilmese de, İslam`a teslim olup, Allah`ın her şeye gücü yetebileceğine inanması gerekir.

Bugün bir düğme ile bir veya birkaç şehrin bütün elektrikleri aynı anda söndürülebilmektedir. Ölüm meleği de ruhları bundan daha tez almaktadır.

İbrahim aleyhisselam, ölüm meleğine sual etti ki:
– Ey ölüm meleği, eceli gelen insanların bir kısmı doğuda, bir kısmı batıda olsa, yahut kuzeyde ve güneyde aynı anda zelzele olup ölseler, yahut da dünyanın çeşitli yerlerinde savaş olsa, aynı anda binlerce, milyonlarca insan ölse, aynı anda bunların hepsinin ruhlarını nasıl alıyorsun?
Ölüm meleği cevap verdi:
- Allah`ın izniyle onların ruhlarını çağırırım, derhal avucumun içinde oluverirler.

Süleyman aleyhisselam, ölüm meleğine sual etti:
- İnsanların ruhlarını kimini genç yaşta, kimini bebekken, kimini ihtiyarlayınca alıyorsun. Ruhları almada ölçün nedir?
Ölüm meleği dedi ki:
- Bana eceli gelenlerin listesi verilir. Ben verilen listeyi tatbik ederim. Başka işe karışmam.

Ölüm meleği gelip, Süleyman aleyhisselamın yanında oturan bir kimseye dikkatli bakmaya başladı. Sonra çıkıp gitti. O zat, Süleyman aleyhisselama sual etti:
- Kimdi o bana öyle can alacak gibi bakan?
- Ölüm meleğiydi.
– Beni onun pençesinden kurtar! Rüzgara emret, beni Hindistan`a götürsün!

O zatın bu isteği derhal yerine getirildi. Ölüm meleği ikinci defa Süleyman aleyhisselamın yanına gelince, Hazret-i Süleyman sual etti:
- Geçen gelişinde yanımdaki zata niçin öyle bakmıştın?
- Şimdi onun ruhunu alıp geldim. Bana onun ruhunu Hindistan`da almam emredilmişti. Ömrü biterken, hâlâ burada bulunduğu için öyle bakmıştım.

(Mesnevi)

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Soru Ve Cevaplar, Türkiye, İbretlik, İlginç | Leave a Comment »

Ölüm Büyük Bir Belâ Ve Öğüttür

Posted by Site - Yönetici Şubat 20, 2011

Ölüm Büyük Bir Belâ Ve Öğüttür

Ölüm Büyük Bir Belâ Ve Öğüttür

Ölüm Büyük Bir Belâ Ve Öğüttür

Ve (iyi) bil ki ölüm, en büyük musîbet ve en büyük belâdır.

Ölümden daha büyük olan belâ ve musîbet ise, ölümden habersiz ve gaflet içinde olmak, ölümü anmaktan yüzçevirmek ve ölüm üzerine az tefekkür etmek ve ölüm için ameli terketmektir.

Sadece ölüm bile, ibret alacaklar için, ibretler ve tefekkür edecek olanlar için büyük bir düşünme kaynağıdır.

Vaiz olarak ölüm yeter,” denildiği gibi. Kim ölümü hakîkî olarak zikrederse, dünya arzularından el ve etek çeker. Kişiyi gelecekte ölümü temenni etmekten alıkoyar. İnsanı dünyada olan bütün şeylerde zâhid kılar. Lakin gafil olan kalbler ise, hep vaizlerin uzun uzadıya anlatmalarına süslü kelimelerle meseleyi aktarmalarına muhtaçtırlar. Yoksa, Allahü Teâlâ Hazretleri’nin: Her canlı ölümü tadacaktır.[1] Âyeti kerimesiyle Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin;

Lezzetleri yok edeni çokça zikredin, yani ölümü anın[2] hadîs-i şerifleri bir kişinin gaflet uykusundan uyanmaları için yeterli olurdu. Bu âyeti kerime ve hadîs-i şerifleri dinleyen kişi, onlara bakar, kendine çekidüzen verir ve onunla meşgul olurdu. Akıllı kişiye gereken şey, zoraki ölüm gelip çatmadan önce kendi isteğiyle ölümden sonrası için çalışması ve nefsini ahlâkın rezalet ve sefaletinden kurtarması gerekir.

Sadî (k.s.) buyurdu:

Ey kardeşi Âkibet topraktır.

Önü toprak olan şeylerin, iyi bilki sonu da topraktır.

Allahim bizlere yolu kolaylaştır. [3]

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi- İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri


[1] ÂMİmrân: 3/185

[2] Tlrmizl, Mevsûâtü’l-hadîs-i şerif no: 2229

[3] İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 1/685-686.

Posted in Ölüm - Ecel, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

Ölüm Neden Sevilmez?

Posted by Site - Yönetici Ekim 21, 2010

Ölüm Neden Sevilmez?

Ölüm Neden Sevilmez?

Ölüm Neden Sevilmez?

Adamın biri Peygamber Efendimize (s.a.v)
Ya Rasulallah ,acaba neden ölümü sevmiyorum ” diye sordu… 

Peygamberimizde ona:

-Malın var mı ...Diye sordu,adam :

-Evet,var Ya Rasulallah...Diye cevap verdi..

Bunun üzerine peygamberimiz adama şöyle buyurdu…

“Malını önden gönder (hayır yolunda sarfet).Çünkü mü’mininkalbi malına bağlıdır.Buna göre eğer onu erken gönderir ise ölüp ona kavuşmak ister.Buna karşılık eğer onu geride bırakırsa kendiside dünyada kalıp onunla birlikte olmak ister…

..

 

 

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 480 takipçiye katılın