GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘NEFİS’ Kategorisi için Arşiv

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar


Her devirde olduğu gibi, bu devirde de
râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâm’da râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur… Fitnelerinden Allâh’a sığınırız.
* * *

İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ ÂLİMLERİN EN KÖTÜ OLANIDIR

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.”(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.

Dilerseniz onlara da bir göz atalım…
* * *

DÜNYADA RÂBITASIZ İNSAN YOKTUR

Meselâ deniliyor ki;

Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın me’mûrun bih olması gerekir… O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şer‘î birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şer‘iyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir… Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.”

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün…

Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur…

Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır…(3)

Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir…

Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir…

Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabb’inden yüz çevirir… Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur… Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar!

Fakat ne gariptir ki, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Ayrıca râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı def‘etme ve nûr-i İlâhî’yi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır…

Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanların Mevlâya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâh’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâh’ın Habîbi’ni ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhî’ye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Alinti : www.bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, NEFİS, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | 1 Yorum »

Nefis ve Nefsin Kısımları

Posted by Site - Yönetici Nisan 11, 2008


Nefis ve Nefsin Kısımları

YARATILIŞ GÂYEMİZ VE NEFSİMİZ

Hani bir fıkra vardır, anlatırlar; babası oğluna bir bağ bağışlamış, ama oğlu ona bir salkım üzümü çok görüp vermemiş… İşte nankör insanın hâli de fıkradaki bu oğula benzer. Oysa insanın yaratılış gâyesi, Yaratanına kullak etmektir. Kulluk ise şükrü gerektirir, nankörlüğü değil.

Hâlıkımız, bize bir ömür ve bu ömür içinde sayısız nîmetler bahşetmiştir. Yirmidört saatlik bir günümüzü nerelerde kulandığımıza baktığımız zaman, ne kadarını Allah için ayırdığımızı gözden uzak tutmamalıyız.

Üzerinde yaşadığımız, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün mülk Allâh’ındır. Onun nîmetleriyle yaşıyoruz. Ama her şeyin kendi arzumuza uygun olmasını istiyoruz… Uymadığı zaman isyan ediyoruz.

Nedense nefsimizin kırılmasına, gücenmesine aslâ tahammül edemiyoruz. Halbuki Nemrud’a ilahlık iddiasında bulundurup İbrahim aleyhisselâmı ateşe attıran şey, işte bu nefistir.

Kendi saltanatına zarar veren hiçbir varlığı tanımak istemeyen nefis de, bu nefs-i emmâredir. İşte insan, bu nefsi ıslah ve tezkiye etmekle mükelleftir.

Her türlü nimet, nefsin arzularına karşı gelmek ve Allah’a kulluk etmek için verilmiştir. Nefsin gâyesi ise cehenneme bilet kesmektir.

Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:

Şimdi bana haber ver: Hevâ (ve hevesi)ni ilâh edinmiş; kendini, bir ilim üzerine, Allah şaşırtmış; kulağını, kalbini mühürlemiş; gözüne de perde çekmiş bir adama Allah’tan başka kim hidâyet edebilir (doğru yola getirebilir)? Hâlâ iyi düşünmeyecek misiniz?”(1)

Evet, hâlâ kendimize gelmeyecek miyiz? Bu şaşkınlık, dizginlerin nefsin elinde olması durumu daha ne kadar devam edecek?

Bir harpten dönerken ashâb-ı kirâma şöyle buyurmuştur İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.):

En küçük harpten en büyük harbe döndük.”(2)

Ashâb-ı Güzîn, çetin bir harpten dönerken bunun ne demek olduğunu sordukları zaman aldıkları cevap:

Nefisle mücâhede ve mücâdele etmek, en büyük cihaddırmeâlinde olmuştur.

Demek ki en büyük düşman, nefistir ve en büyük mücâdele de nefs-i emmâre ile yapılan cihaddır. Onunla mücâdele son nefese kadar devam edecektir.

O bakımdan, kalblerimizdeki mühürleri silip göz ve kulaklarımızdaki perdeleri yırtmasını, kaldırmasını Yüce Mevlâmız’dan dileyelim. Böylece enginlere açılabilelim, her türlü ibâdet ve tâate, kulluk vazîfelerimize ve hizmet alanlarına kanatlanabilelim. Şaşkınlıktan kurtulup isyankâr nefsimizin tehlikeli uçurumlarında perişan olmayalım. Onun için de geliniz Rabbimize Resûlüllah Efendimizi’in ve vârislerinin niyâzı ile yalvaralım:

Allah’ım, bizi, göz açıp yumucaya kadar, hatta ondan daha az bir zaman bile nefsimizin eline bırakma!” (Âmin)

***

NEFİS VE HEVÂ

İnsanoğlunun hem üstün meziyetleri, hem garip zaafları vardır. Bu cümleden olarak bâtın âlemimizi ifade eden mefhumlardan birisi de nefistir.

Kelime olarak, bir şeyin zâtı ve kendisi demek olan nefis, tasavvuf ıstılâhında değişik keyfiyetleri ifade için kullanılmıştır.

Meselâ Kur’ân-ı Kerim’de İsrâiloğulları’na hitâben, “Hemen Hâlik’ınıza (Yaradanınız’a) tevbe edip, nefislerinizi öldürünüz(3) buyurulmuştur.
Buradaki
Faktülû enfüseküm (nefislerinizi öldürünüz)” emri, intihar ediniz mânâsına değildir. Bununla, hiçbir meşru‘ hudut tanımayan ve daima hayvanî şehvetlere meyyâl olan nefs-i emmâre ile mücâdele emredilmiştir.

Hevâ meselesine gelince…

Kelime olarak arzu ve istek mânâlarına olan hevâ, tasavvuf lisânında nefsin, süflî cihete yönelip ulvî cihetten yüz çevirmesi… Hakk’ı inkâr veya ihmâl edip, nefs-i emmârenin şehvetlerine tâbi olmasıdır.

Şöyle de diyebiliriz:

Hevâ, kişinin dînî ölçülere bakmaksızın nefsinin hoşuna giden şeylere yönelmesidir.

Hevâya tâbi olmak; insanın İslâm’dan uzaklaşmasına, ahlâken bozulmasına, amellerinde, tavır ve hareketlerinde zulüm ve azgınlığına sebep olur.

O bakımdan mü’minlerin, gerek nefs-i emmâre ile gerekse hevâlarını ilah edinenlerle mücâdeleleri kıyâmete kadar devam edecektir.

Bu mücâdelenin, bir takım zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri beraberinde getirmesi de muhakkaktır. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

İnsanların en çok sıkıntıya uğrayanları peygamberler, sonra sâlih amel sahibi olan kimselerdir. Kişi dinine göre belâlarla imtihan edilir. Eğer dini(ne bağlılığı kuvvetli ve) sağlamsa, belâsı daha da artırılır. Şayet dininde (imânında) zayıflık varsa, ona göre belâsı da azalır.”(4)

Binâenaleyh bu uğurda muhtelif belâ ve musîbetlere mâruz kalan Müslümanların, sabır ve sebat üzere olup vazifelerini, mes‘ûliyet ve mükellefiyetlerini hiçbir şart ve ahvâlde ihmâl etmemeleri gerekir. Gerçek sabır ve sebat ise, “Musîbetlerin ve zorlukların ortaya çıktığı hallerde kendini tutmak ve İslâm ahkâmına tâbi olmakta sebât etmek” yani hududu tecâvüz etmemektir.

Cenâb-ı Mevlâ-yi Müteâl ve’l-Kemâl hazretleri cümlemizi, sabreden, sabrında sebat gösterebilen, râbıta ve zikir ehli mü’minlerden eylesin. Âmîn…


***

NEFSİN MERTEBELERİ

Nefsin mertebeleri, yani basamak ve dereceleri yedidir:

1) Nefs-i Emmâre:

Nefs, kulun kötü ahlâk ve çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahalli olan lâtîfe, yani cism-i lâtîftir. Üzeri, yoğun ve kalın perdelerle örtülüdür. Bu mertebedeki nefs, kişinin en büyük düşmanıdır. Ona durmadan kötülüğü emreder. Zararlarından korunmak için, onu ezmek-kırmak ve zararsız hâle getirmek gerekir. Bunun da iki yolu vardır:

Ya riyâzatlar yapılarak, çile çıkarılarak güçten kuvvetten düşürülüp zayıf hâle getirilir…

Veya melekî rûh râbıtayla takviye edilerek o hayvanî rûha üstünlük sağlanır.

Birinci yol zor ve meşakkatli olduğu kadar, tehlikelerle de doludur.
İkinci yol ise daha emin, daha kolay ve çok daha kestirme bir yoldur.

Nefs-i emmâre kâfirdir, her şeyi inkâr eder. Asla kendinden üstün bir şey kabul etmez. Bu nefis, hakîkati bulamayanların nefsidir.

Tasavvuf kitaplarında, Ve hiye nefsü’l-kâfirîn ve’l-fâsikîn diye anlatılır. Yani bu nefis, kâfirlerin ve fâsıkların nefsidir.

Kısacası, inkârcıların ve İlâhî emirlerin dışına çıkan, büyük günah işleyen veya küçük günahları sürekli biçimde yapan kimselerin nefisleri emmâre mertebesindedir.

Yûsuf aleyhisselâm bir peygamber olduğu halde nefsiyle alâkalı olarak diyor ki: Ben nefsimi tebriye etmem (temize çıkarmam). Muhakkak ki nefis, Rabbimin rahm’ettikleri (rahmetiyle korudukları) hâriç, elbette mubâlağa ile kötülüğü emredicidir!”(5)

Evet, o bir peygamber iken böyle söylüyorsa, ya bizim gibi sıradan insanların nefisleriyle olan durumu ne olabilir! Çok çok iyi düşünmek ve ona göre değerlendirip tedbirini almak gerekir.

***

2) Nefs-i Levvâme:

Ve hiye nefsü’s-sâlihîn mine’l-mü’minîn.” Yani bu nefis, sâlih mü’minlerin nefsidir.

Kabahatini anlayıp da pişman olanların ve daha iyisini yapamadığından dolayı kendini kınayanların nefsidir. Üzeri, hafif ve ince perdelerle kaplıdır.
Bu nefis, süflî arzulara karşı gelir ve kötülük yaptığı zaman sahibini kınar, onu hesaba çeker.

Nefs-i levvâme, emmârenin bir üst derecesidir. Rabb’imiz bunu, “… nefs-i levvâmeye yemîn ederim”(6) buyurarak, ehemmiyetine binâen yeminle bildirmiştir.

***

3) Nefs-i Mülheme:

Cenâb-ı Hakk’ın, takvâ ile fücûru kendisine ilhâm ettiği, isyan ile ibâdet arasındaki farkı idrâk ettirdiği nefistir. Üzeri, nûr ve zulmet karışımı perdelerle kaplıdır.

Tarîk-ı rûhânîde olanların nefsi, nefs-i mülheme’dir.
(Bazı kitaplarda “mülhime” olarak zikredilir ki yanlıştır; doğrusu, yukarıda geçtiği gibi “mülheme”dir. Yani ilhâm eden nefis değil, ilhâm alan, kendisine ilhâm olunan nefistir.)

Allah Teâlâ’nın ilhâmına kavuşan bu nefisle alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de, Nefse ve onu tesviye buyurup, fücûrunu ve takvâsını kendisine ilhâm edene yemîn olsun”(7) buyurulmaktadır.

***

4) Nefs-i mutmainne:

Râbıta” ve “zikrullah” ile mutmain olan (sükûn ve istikrâra kavuşan) kimselerin nefsidir. Üzerinde nûrlu perdelerin ağırlıkta olduğu bir makamdır.

Füyûzât-ı İlâhiyenin nüzûlü ile meydana gelen sükûn ve istikrâr makamı ki, buna ehlüllâhın hepsi dâhildir.

Cenâb-ı Hak bu nefse Kur’ân-ı Kerim’de, Ey mutmainne olan nefis!..”(8) kelâmıyla hitap etmektedir.

***

5) Nefs-i Râzıye:

Burası, Nefs-i Mutmainne’nin en a‘lâ mertebesidir. Hazret-i Mevlâ’nın lûtuf ve ikrâmından meydana gelen rızâ makâmıdır.
Cenâb-ı Mevlâ-yi zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de bu nefse,
Rabbine dön, râzı olarak...”(9) kelâmiyle hitap etmektedir.

***

6) Nefs-i Merzıyye:

Bu, Hazret-i Allâh’a bağlıdır. Ve rıdvânün minallâh (Allah’tan büyük bir rızâ)”(10) makâmı ki, kulun nâil olabileceği en yüksek rütbedir. Radıyallâhü anhüm ve raduu anh (Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır)(11) mertebesidir.

***

7) Nefs-i Sâfiye: Diğer bir tâbirle, Nefs-i Zekiye.

Nefs-i Sâfiye mertebesine, enbiyâ ve mürselînin dışında hiçbir kimse çıkamaz… O, peygamberlere mahsus bir makamdır.(12)


***

NEFİS VE NEFS-İ EMMÂRE ÜZERİNE Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, NEFİS, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , , , , | » yorum bırak;

iki temsil

Posted by Site - Yönetici Ekim 14, 2007

 

iki temsil


Mevlânâ’nın hemen aklıma gelen iki temsilini de nakletmek isterim:

Kendi yanlış görüşlerine ters düşen ve yine kendi bozuk ahlak anlayışlarıyla uyuşmayan kişileri tenkit edenlere şöyle bir örnek verir:

“Adamın biri gül bahçesine girer girmez bayılır. Çevresindekiler ne yaparlarsa uyandıramazlar. Durum kardeşine haber verilir. Kardeşi eline bir parça, kurumuş sığır gübresi alarak kardeşinin yanına gelir. Elini onun burnuna yaklaştırdığında hemen gözleri açılır.

Olayı hayretle seyredenlere şu açıklamada bulunur:

Kardeşimin bütün günü ahırda, hayvan pislikleri içinde geçiyor. Kendisi gül bahçesine girince bu yeni koku ona dokunda ve bayıldı.”

Sefih ortamlarda yaşayanların nezih toplumlara karşı çıkmalarını Hazreti Mevlânâ bu örnekle çok güzel bir şekilde ifade etmiş oluyor.

Onun en hoşuma giden diğer bir temsili de şu: İlk bakışta birinci örnekteki gübre gibi çirkin görünüyor, ama ondan ibret ve hikmet gülleri çıkabiliyor.

“Adama sordular, ‘Ananı niçin öldürdün?’ diye.
‘Onu yabancı bir erkekle birlikteyken yakaladım.’ dedi.
Tekrar sordular: ‘Ananı öldüreceğini o adamı öldürseydin ya!?’
“O zaman,” dedi, “her gün bir adam öldürmem gerekecekti.”

Mevlânâ, “nefsin her kötülüğün anası olduğunu” bu örnekle enfes bir şekilde ortaya koyuyor ve nefsini öldürmeyenlerin çok kötülüklerle baş başa kalacaklarını harika bir şekilde ders veriyor.

 

Alinti : itimat

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİNİ HİKAYELER, GÜNCEL, GÜNDEM, GÜZEL SÖZLER, H.Z MEVLANA, NASİHAT, NEFİS, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBRETLİK, İLGİNÇ | » yorum bırak;

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers