GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘MEZHEPLER’ Kategorisi için Arşiv

Amelde Hak Mezhebler

Posted by Site - Yönetici Şubat 16, 2011

Amelde Hak Mezhebler

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in amelde mezhebi dörttür:

1. Hanefî Mezhebi: Imami, Imâm-i Â’zam Ebû Hanife’dir. Adi Nu’man, babasinin adi Sâbit’tir. Hicrî 80 (M.699) tarihinde Kûfe’de dogmus, 150 (M.767) tarihinde Bagdat’ta vefat etmistir.
2. Mâlikî Mezhebi: Imami, Imam Malikü’bnü Enes’dir. Hicrî 93 (M.711) tarihinde Medîne-i Münevvere’de dogmus ve 179 (M.795) tarihinde yine Medîne-i Münevvere’de vefat etmistir.
3. Sâfiî Mezhebi: Imami, Imam Muhammedü’bnü Idrîs-i Sâfiî’dir. Hicri 150 (M.767) tarihinde Gazze’de dogmus, hicri 204 (M.819) tarihinde Misir’da vefat etmistir.
4. Hanbelî Mezhebi: Imami, Imam Ahmedü’bnü Hanbel’dir. Hicri 164 tarihinde Bagdat’ta dogmus, hicri 240 (M.780-855) tarihinde yine Bagdat’ta vefat etmistir.*
Amelde birer hak mezhep olan yukarida zikrettigimiz bu mübârek imamlarin mezhepleri, Kitap, Sünnet, Icmâ-i ümmet ve Kiyas-i Fukahâ üzerine kurulmustur.
* Peygamberimiz hayatta iken müslümanlar her türlü meselelerini Efendimizden, ondan sonra ise Sahâbe-i Kirâmin büyüklerinden sorup ögreniyorlardi. Mezheb Imamlari diye bilinen bu mübârek zatlar dînî meseleler iSahâbe-i Kirâmdan ögrenmisler ve bunlari bir araya toplamislardir. Âyet, hadis ve sahâbede bulunmayan hususlarda da kendi görüslerini yani ictihadlarini bildirmisler, böylece mezhebler meydana gelmistir.
Hasan Arikan  – Muhtasar Ilmihal.

.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GÜNCEL, GENEL, MEZHEPLER | » yorum bırak;

Mezheb

Posted by Site - Yönetici Şubat 16, 2011

Mezheb

 

Mezheb, büyük din müctehidlerinin edille-i ser’iyye’den çikardiklari mes’eleler ve hükümler toplulugudur.

Mezheb iki kisimdir:

1. I’tikadda mezhep,
2. Amelde mezhep.
I’tikadda hak mezheb, Ehl-i sünnet ve Cemâat mezhebi’dir. Bu da Peygamber Efendimizin ve Ashâbinin i’tikad (inanç) ve ameli üzere olanlarin mezhebidir.

Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinin i’tikatta imamlari:

1. Imam Ebû Mansûr Mâtüridî
2. Imam Ebü’l Hasen Es’ârî.
Biz Müslüman Türkler’in umûmiyetle I’tikatta imami, Imam Ebû Mansûr Mâturidî hazretleridir.

Imam Ebû Mansûr Muhammed Mâturidî, hicrî 280 (M.894) tarihinde Türkistan’da, Semerkant sehrinin Mâturid köyünde dogmus ve 333 (M.945) tarihinde Semerkant’ta vefat etmistir.

Imam Es’arî hazretleri H. 260 (M.873) tarihinde Basra’da dogmus, 324 (M.936) da Bagdat’ta vefat etmistir.
Hasan Arikan -Muhtasar Ilmihal

.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GÜNCEL, GENEL, MEZHEPLER | » yorum bırak;

İMAM EBUL-HASAN EŞ’ARÎ

Posted by Site - Yönetici Ekim 10, 2010

 

İMAM EBUL-HASAN EŞ'ARÎ

İMAM EBUL-HASAN EŞ'ARÎ

 

İMAM EBUL-HASAN EŞ’ARÎ

Mutezile Mezhebi Fitnesi Ve İmam Ebul-Hasan Eş’arî

Mutezile’nin İlmî Gücü Ve Etkileri

(Mutezilenin hâmisi olan) Mu’tasım ve Vâsık’ın ölümü üzerine Mutezile’nin gücü kırıldı. Vâsık’ın yeri­ne geçen Mütevekkil, Mutezile mezhebinden usanmıştı ve bu mezhebin bağlılarına da düşmandı. Kıyı bucak arayarak Mutezile’nin gücünü, haşmetini tüketti, izle­rini sildi, devletteki tesirlerine tamamen son verdi. Ama ilmî ortamda hâlâ Mutezilenin etkisi vardı. Kur’an-ı Kerim’in mahluk olduğu inancı eski azgınlığı­nı yitirmişti, ama diğer iddia ve görüşleri henüz canlı ve taze idi.

Mutezile mezhebi mensupları; zekâları, ilmî yete­nekleri ve göze gelen bazı ünlü kişileri yüzünden ilmî otoritelerini kurmuşlar, adliye ve fetva makamlarım, devlet idaresi içinde bazı yüksek mevkileri ele geçir­mişlerdi. Hicrî üçüncü asrın ortalarında büyük bir güç elde etmişlerdi. Genellikle; Mutezile mezhebi âlimleri ince görüşlü, geniş ve güçlü anlayışlı ve incelemeci (tahkikatcı) olurlar, onların araştırıp buldukları şeyler akla daha yatkın olur, diye kabul edilmeye başlanmış­tı. Pek çok genç, talebe ve şöhret düşkünü kimse Mute­zile mezhebini moda gibi benimsedi.

İmam Ahmed b. Hanbel’den sonra Hanbelîler için­de büyük bir otorite, ilmî ve dinî bir büyük şahsiyet or­taya çıkmadı. Hadis âlimleri ve onun mezhebinde olan­lar aklî ilimlere, yeni araştırma ve görüş tarzına yönel mediler. (Bu tarz, Mutezile mezhebinden olanların ve filozofların eserlerinden etkilenenlerin bayrağıydı.) So­nunda tartışma toplantılarında, ders ve eğitim çevrele­rinde hadisçüerin ilim açısından zayıf oldukları, felsefe ilkelerinden haberleri olmadığı, buna karşılık Mutezile mensuplarının kefesinin ağır bastığı görülüyordu.

Derin bilgisi olmayan kimseler, basit zekânın Mu-tezile’yi desteklediğini, olgun ve keskin zekânın sonun­da hadisçüerin mezhebini, görüşlerini desteklediğini sanıyorlardı, Hadisçüerin, şeriatın kesin hükümlerini kabul ettiklerini bilmeyenler, Mutezile mensuplarının güzel konuşmalarının, hazır cevaplılıklarmm ve ilmî nüktedanlıklarının etkisi altında kalıyordu. Bu da şeriatın dış görünüşünün ve selef mezhebinin ilim açı­sından güçsüz olduğu duygusunu ve ona güvensizliği doğuruyordu. Hatta hadis âlimleri ve öğrencileri züm­resinden çok kimse, acizlik duygusuna kapılmış, Mute­zile’nin akılcılığı ve filozof geçinmesi karşısında yılmıştı.

Bu durum dinî otorite ve sünnetin hâkimiyeti için çok tehlikeli idi. Kur’an-ı Kerim’in tefsirleri ve İslâm akaidi, o filozof görünüşlü tartışmacılar için çocuk oyuncağı haline geliyor, müslümanlar arasında bir ham akılcılık ve basit bir felsefecilik yayılıp gidiyordu. Bu ise sadece bir beyin sporu ve terimlerin savaş düze­ni alıp sıraya girmesi idi.

Bu duruma karşı koymak ve artıp giden seylâbı durdurmak için ne hadisçüerin ne de Hanbelîlerin dinî gayreti ve coşkusu yeterliydi; ne âbid ve zâhidlerin zühd ve ibâdeti, ne de fıkıhçılarm fetvaları ve meselele­ri ayrıntıları çok iyi bilip hazır cevap oluşları yeterliy­di, [1]

Sünnetin Vakarı İçin Büyük Bir Kişiye İhtiyaç Duyulması:

Bunun için beyin ve zekâ yetenekleri yüksek, akıl­cılığın inceliğini sadece bilmekle değil, o güne kadar akücıhğı kimseye bırakmayıp tekeline alan Mutezi-le’den akıl ve mantık gücü çok daha üstün olan birine ihtiyaç vardı.

Bu kimsenin üstün kişiliği ve müctehid kafa yapısı önünde o devrin akılcılık ve felsefe öncüleri, henüz yeni öğrenmeye başlayan talebe durumuna düşmeliydi ve öyle aşağı ve âdi görülmeliydi ki, sanki dev gibi bir in­sanın Önünde cüce bir insan veya tıfıl bir çocuk gibi durmalıydı. İslâm’ın böyle bir sünnet imamına süratle ihtiyacı vardı. Ve Ebu’l-Hasan Eş’arî’nin kişüiğinde iş­te bu ihtiyacını elde etti. [2]

İmam Ebu’l-Hasan Eş’arî

Adı, Ebu’l Hasan Ali, babasının adı İsmail’dir. Meş­hur sahâbilerden Hz. Ebu Musa el-Eş’arî’nin evladm-dandı. H. 250 yılında Basra’da doğdu. Babası İsmail’in ölümünden sonra annesi, Ebu Ali el-Cübbâî ile evlen­mişti. Bu zat ise Mutezile mezhebinin lideri ve bu mez-hebden olanların imamı idi. Şeyh Ebu’l Hasan onun el­lerinde yetişti ve en kısa zamanda onun güvenini sağ­layıp sağ kolu haline geldi.

Ebu’l Hasan el-Cübbâî iyi bir öğretmen ve iyi bir ki­tap yazan idi. Tartışma konusunda fazla gücü yoktu. Ebu’l Hasan Eş’arî ise başlangıçtan beri iyi bir hatip ve hazırcevap biri idi. Ebu Ali, tartışmalarda daima onu ileri sürerdi. En kısa zamanda toplantılarda başta du­ran, tartışmalarda önde tutulan biri oldu.

Bütün dış görünüş ve tahminler, hocasının yerine geçeceğini ve itizal mezhebini himaye edip yaymakta belki ondan da ileri gideceğini gösteriyordu. Fakat tak­dir ve düzenlemesi enderesan olan Allah Teâlâ sünne­tin korunup üstün gelmesi için, o güne kadar bütün ömrünü itizal mezhebini doğru göstermeye ve onu ko­rumaya çalışan ve kendisine mezhebin başkanlık ma­kamı hazır olan bu kişiyi seçti.

Şeyh Ebu’l Hasan Eş’arî’nin içinde itizal mezhebin­den bir soğuma, ona karşı bir tepki doğdu. Mutezilenin tevillerinden (dolaylı yorumlarından), mukayese tarz­larından nefret etmeye başladı. Bütün bunların zekâ

oyunları olduğunu, kendi mezhebinin inadı olduğunu, gerçeğin bir başka olduğunu ve gerçeğin de sahabe-i kiram ve selef âlimlerinin mehzebi (anlayışı) olduğunu, en sonunda aklın bu kapı önünde baş eğeceğini anladı.

Kırk sene boyunca Mutezile’den olanların mezhebi­ni, inancını himaye edip isbatlamaya uğraştıktan son­ra gönlü bundan tamamen soğudu, kafasında ona karşı isyan doğdu. Onbeş gün evinden hiç çıkmadı. Onaltıncı gün çıkıp doğru büyük camiye gitti. Cuma günüydü. Cami-i Kebir dopdolu idi. Minbere çıkarak yüksek sesle şöyle konuştu:

“Beni bilen bilir. Bilmeyenlere söylüyorum. Onlar bilsinler ki, ben Ebu’l Hasan el-Eş’arî’yim. Ben itizal mezhebindendim. Falan, falan akideleri kabul eder­dim. Şimdi ise tevbe ediyor, eski düşüncelerimden vaz­geçiyorum. Bugünden itibaren işim; Mutezile’yi reddet­mek, onun hatalarını, zayıf noktalarını ve yanlışlıkları­nı göstermek olacaktır.”

O günden itibaren hayatının en son gününe kadar bütün zekâsını, ilmî tecrübelerini, güzel konuşma kabi­liyetini, yazma gücünü itizal mezhebini reddetmeye, selef ve ehl-i sünnet mezhebinin görüş ve inançlarını desteklemeye harcadı. Düne kadar Mutezile’nin sözcü­sü ve onların en büyük avukatı olan kimse, bugün ehl-i sünnetin sözcüsü ve onun en büyük hâmîsi olmuştu. [3]

Eş’arî’nin İslâm’ı Yayma Aşkı ve Hakkı Müdafaası

İmam Eş’arî bu görevi, Allah’a yakın olmayı, onun rızasını kazanmayı istediği, bunu davet ve cihad kabul ettiği için yapıyordu. Bizzat itizal mezhebinde olanla­rın toplantılarına giderek, onların ileri gelenleri ile bu-

hışarak, onları ikna etmeye ve doğruyu, hakkı anlatıp kabul ettirmeye çalışıyordu.

Biri ona: “Bid’at ehli ile niye görüşüyorsunuz, ne­den bizzat siz onların ayağına gidiyorsunuz? Halbuki onlarla ilişki kesmeyi bildiren hüküm vardır” deyince, şöyle cevap verdi:Ne yapayım, onlar çok büyük ma­kam ve mevkiierdeler. Onların kimi şehrin valisi, kimi baş hâkimi (kadısı)dır. Onlar mevkilerinden, debdebe­lerinden dolayı benim yanıma gelemiyorlar. Ben de on­ların yanına gitmezsem hak ve gerçek nasıl belli ola­cak? Ehl-i sünnetin de bir destekçisi, delillerle onun doğruluğunu isbat eden bir yardımcısı olduğunu nasıl anlayacaklar?” [4]

Zekâ Kabiliyeti ve İlmî Üstünlükler

Önceden beri Ebu’l Hasan Eş’arî tartışmada, isbat ve kanıtlamada üstün yeteneği olan biriydi. Bu onun yaratılıştan gelen hali ve Allah vergisi bir yeteneği idi. Hak olan mezhebi destekleme coşkusu, Allah’ın lütuf ve yardımı onun bu güç ve yeteneklerini daha da kes­kinleştirdi. O, kendi döneminin akılcılığı seviyesinden daha yukarıdaydı, aklî bilgilerde ve Kelâm ilminde müctehid kafasına sahibti. Mutezile’nin sorularına, iti­razlarına rahatlıkla, kolaylıkla cevap veriyor, onları hemen susturuyordu.

Talebelerinden Ebu Abdullah b. Hafif, ilk buluşma­sını ve bu toplantıyı şöyle anlatıyor:

Ben Şîraz’dan Basra’ya geldim. Ebu’l Hasan Eş’arî’yi ziyaret etmeyi çok arzu ediyordum. Bana ad­resini verdiler. Geldiğimde gördüm ki toplantı halinde­ler ve bir meselenin tartışmasını yapıyorlar. Yanında bir Mutezile grubu vardı ve onunla tartışmalı olarak konuşuyorlardı. Onlar sözlerini bitirip de susunca Ebu’l-Hasan Eş’arî konuşmaya başladı. Herkese ayrı ayrı muhatap olarak: Sen şöyle dedin cevabı şu, sen şöyle dedin cevabı şu diyerek tek tek cevap verdi.

Toplantıdan kalkıp gitmek üzere yürümeye başla­yınca arkasına düştüm. Tepeden tırnağa süzmeye baş­ladım. Bunun üzerine bana dönerek: Neden bakıyor­sun? dedi. Ben de: Kaç dilin var, kaç kulağın, kaç gö­zün var? diye bakıyorum dedim. Bunun üzerine sözü­me gülmeye başladı.”

Bir başka rivayette şöyle bir ilâve var:

Bütün sözlerinizi anladım, ama önceleri neden su­suyor, Mutezile ehlinin konuşmasına fırsat veriyordu­nuz, onu anlamadım. Size yakışan ancak sizin konuş­manız ve itirazlara kendiliğinizden cevap vermenizdir, dedim. Buna karşılık o: O meseleleri ve sözleri ben kendi ağzımla kendiliğimden ifade etmeyi doğru bul­muyorum. Ama şüphesiz o başkasının dili ile söylenirse ona cevap vermeyi, o sözleri reddetmeyi ehli hakkın gö­revi kabul ediyorum, buyurdu.

İmam Ebu’l Hasan Eş’arî, ilimde müctehid idi, ilm-i kelâmın da kurucusuydu. Ondan sonraki kelâmcılar onun Allah vergisi muhteşem bir zekâya sahib olduğu­na, sözünün derin manalar taşıdığına, nüktedanlığına, olgun ve isabetli görüşleri bulunduğuna inanmaktadır­lar.

Düzgün konuşmasından, güzel hitabetinden, güçlü yazarlığından dolayı çağdaşlarının kendisine “ümmetin dili” adını verdikleri Kadı Ebu Bekir Bâkıllânî’ye ada­mın biri: “Sizin sözleriniz, Ebu’l Hasan Eş’arî’nin sözle­rinden daha yüksek manalı ve daha açık ifadeli geliyor bana” dedi. Ebu Bekir ona: “Ebu’l Hasan’ın sözlerini anlayabilmem benim için şereftir” diye cevap verdi.

Büyük bilgin Ebu İshâk İsferâînî’nin ilm-i kelâm­daki yeri ve fıkıh usûlü ilmindeki mevkii herkesçe bili­nir, kabul edilir. O diyor ki: “Ben; Şeyh Ebu’l Hasan Bâhilî (Eş’arî’nin talebesi)’nin karşısında, deniz içinde damla ne ise öyle idim.

Ebu’l Hasan Bahîlî ise: “Ebu’l Hasan Eş’a-rî’nin karşısında benim durumum; denizin yamnda bir damla ne ise öyledir.” diyor. [5]

Mezhebi ve Hizmetleri:

Eş’arî; Mutezile ve hadisciler arasında ılımlı ve or­ta bir yol tuttu. O ne Mutezile gibi, aklın ilahiyat konu­sunda ve tabiat ötesi konularda da görevini yerine geti­rebileceğine, Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatları konusunda hüküm ve karar verebileceğine inanmaktaydı, ne Mu­tezile gibi aklın sınırsız gücüne ve hükümranlığına ina­nıyordu, ne de bazı heyecanlı hadisciler ve Hanbelîler gibi dini desteklemek, İslâm inançlarını korumak için aklı inkâr etmeyi ve onu basit görmeyi gerekli görüyor­du. Dönemin etkileri ile başlayan kelâm ve itikad ko­nularındaki tartışmalarda tedbirli olmayı ve sessiz kal­mayı şart kabul ediyordu.

O; Mutezile ve felsefe bağlısı âlimlerle, Mutezile ve felsefenin terim ve tabirleriyle ve ilmî bir dille konuşu­yordu. Bu da ehl-i sünnet inancının ve mezhebinin va­kar ve ağırlığını artırıyor, ona değer kazandırıyordu,

O, “İnsanlara, akıllarının seviyesine göre konu­şun.” hadis-i şerifine göre hareket ediyor, halkın umumî akıl seviyesi ne ise onu gözönünde bulundura­rak konuşuyor, akıl ve ilim sahiplerinin akıl seviyesi neyi gerektiriyorsa bunu da gözönünde bulundurmayı gerekli görüyordu.

Ebu’l Hasan Eş’arî, bütün güç ve netliğiyle Mutezi-le’yi tenkid etti. Onların dini anlama ve kabul etmede kendi arzularının peşinden gitmelerini, mezheblerinin önderlerine uymalarını tenkid etti. Kitap ve sünneti inançlarının kaynağı kılmayıp aksine Kur’an-ı Kerim âyetleri ile kendi inançları arasmda bir terslik, çelişki görülünce çekinmeden âyeti, görünürdeki manasının dışında bir manaya çekmelerinin yanlışlığını onlara her zaman açık bir dille anlattı. Mutezile’den ayrılma­sından sonra ilk yazdığı eserlerinden olan Kitabul-îbâne an Usûli’d-Diyâne’ de şöyle yazıyor:

Hamd ve salâttan sonra biline ki; Mutezile ve Ka­deriye mezhebleri haktan ayrılmışlar, kendi arzuları­nın peşine takılarak önderlerine ve mezhebdeki liderle­rine uymuşlardır. Kendi görüş ve kanaatlerine uydur­mak için Kurrari-ı Kerim’de öyle teviller yapmışlardır ki böyle bir te’vile gidecek hiçbir işareti Allah indirme-miştir. Ayrıca onlar bu te’villerine hadisten, sahabe-i kiramın ve tabiînin amellerinden de bir delil gösterme­mişlerdir.” [6]

Onun temel başarısı; ehl-i sünnet mezhebine ve se­lef itikadına uyum göstermesi ve onu anahatları ile desteklemesi değildir. Bunu zaten hadis âlimleri, bü­tün Hanbelîler yapıyorlardı. Onun asıl başarısı; Kitab ve sünnetin gerçeklerini, doğru olan bilgilerini ve ehl-i sünnetin inanç ve akidelerini akıl yolu ile, aklî deliller­le isbatlaması, Mutezile’nin ve diğer fırka ve mezheble-rin her meselesini, her görüş ve kanaatini teker teker onların kendi deyim ve tâbirleri ile tartışarak ehl-i sünnet akidelerinin doğruluğunu, onların akla ve nakle uygun olduğunu açıkça göstermesidir.

Dinin bu en önemli hizmetini başarması, devrinin bu çok önemli görevini yerine getirmesi sırasında o, Mutezile ve diğer sapık fırkalar tarafından protesto edildi. Öylesi gayet normaldi. Ama o, katı hadisçiler ve donuk Hanbelîler tarafından da itirazlara hedef oldu. O Hanbeliier ve hadisçiler ki, onlara göre bu meselele­re dalmak, felsefî terim ve tâbirleri kullanmak, nakille gelen mesele ve konularda akıl metodunu kullanmak bir “kayma ve sapma“dır.

Ebu’l Hasan Eş’arî; ilahiyat ve metafizik’e (tabiat ötesine) âit meselelerin, ilm-i kelâmın ve akidelerin kaynağının kitap, sünnet ve Peygamberin öğrettikleri bilgiler olup tek başına aklın ve Yunan ilahiyat kıyas­lama ve isbatlamaları olmadığına inanan biri oluşuna rağmen, o; zamanın değişmesi, müslümanlarm diğer din ve milletlerle iç içe yaşamaları ve sonunda yukarı­daki esaslar üzerine bir takım mezheblerin vücud bul­ması neticesinde bu konulara tamamen yabancı kalma­yı da doğru bulmuyordu.

Bu meselelere yabancı kalıp sükût etmenin İslâm’a zarar vereceğine, sünnetin azamet ve heybetini kaybet­tireceğine, bunun sonucu olarak da ilmî ve aklî sahada sünnetin zayıflayacağına, din âlimlerinin bu azgın sal­dırılara karşı koymaktan âciz kalacaklarına, yolunu sapıtan kimselerin bunu fırsat bilerek yeni hileler pe­şinde koşacaklarına, sünnete ve gerçek akideye ina­nanları bozup onları dinî üstünlük ve şereflerinden uzaklaştırarak içlerine şüphe tohumlan ekeceklerine,, zeki ve kültürlü gençleri kendilerine çekeceklerine ina-nıyorlardu.

Ebu’l Hasan Eş’arî’ye göre; inanç ve akidelerin kay­nağı şüphesiz ki vahy (Allah’ın bildirdiği Kur’an-ı Ke­rim) ve Hz. Muharamed’in bjr peygamber olarak bildirdikleridir. Bunları öğrenmek ise kitap ve sünnetle, sa-habe-i kiramın sözleri ve rivayetleri ile mümkün olabilir.

Bu konuda Eş’arî’nin metodu Mutezile’den ve filo­zoflardan tamamen ayrı ve farklıdır. Ama o, bu gerçek­leri, inançları isbatlamada destek sağlamak için akıl metodunu, o dönemin yaygın olan deyim ve terimlerini kullanmayı sadece caiz görmemekte, hatta zamanın ge­rektirmesinden dolayı zorunlu ve cihadın en üstünü kabul etmektedir. Bir de akıl ve hislerle ilgili konular vardır ki, Mutezile ve filozoflar onları (zorla) inançlar konusunun bir parçası haline sokmuşlar, zekâları ve lafazanlıkları ile onları hak ve bâtılın ölçüsü kabul et­mişlerdir. Ebu’l Hasan Eş’arî’ye göre bunlardan uzak durmak doğru değildir. Şeriatın savunucusu ve sözcü­sü, bu konularda da onlara karşı koymak zorundadır. Aklî ve hissî yönden onları reddetmek, yanlışlıklarını anlatmak ve ehl-i hak olanların mezhebinin doğruluğu­nu isbât etmek farzdır.

Ona göre; Hz. Peygamber’in ve sahabenin susuşu, bilmemezlik değildi. Sebebi; o dönemde bu konuların ve isbatlama tarz ve metodlarınm olmamasıydı. Fakat devirlerin değişmesi ve yeni durumların ortaya çıkma­sı, nasıl fıkıh sahasında detayları ve küçük bir takım meseleleri ortaya çıkardıysa ve nasıl yeni meselelere bir çözüm bulup ictihad yapmaya mecbur ettiyse, ve nasıl devri iyi tanıyan ihlâslı müctehidler, fakîhler içti-haddan faydalanarak olaylara ve sorunlara çözüm geti­rerek ümmeti yeni fitnelerden, dinden sapma ve amel-sizlik akınlarından kurtardılarsa, aynı şekilde şeriatı koruyanların ve ehl-i sünnet kel âmâlarının da inanç­lar ve ilahiyat konusunda yeni ortaya çıkan sorunlara veya yeni ortaya çıkan itirazlara cevap vermeleri ve devrin mantığına uygun biçimde doğru akideleri delillendirmeleri, doğruluğunu isbat etmeleri şarttır, bo­yunlarının borcudur. Ebu’l Hasan Eş’arî bu iddiasını isbât için îstihsân el-Havdı fil-Kelâm adında bir eser yazmıştır.

Herşeye rağmen o, iki zümreye de kulak asmadan, onların memnuniyetine ve memnuniyetsizliğine aldırış etmeden dine yardım edip onu korumak, iman ve akideyi muhafaza için gerekli gördüğü davranış biçimi­ne cesaretle, zekice yöneldi ve sözle, yazıyla bu uğurda çalıştı, didindi, mücadele verdi. Sonunda, Mutezilenin ve felsefecilerin kabaran seylâbının önüne set çekti, ye­rinden sökülüp kopmuş pek çok ayağı yerine tekrar yerleştirdi. (Şüpheye düşen, tereddütler geçiren bazı ilim adamlarını yeniden inanç ve görüşlerinde tatmin etti.)

Ehl-i sünnet inançlarını, selef yolunu güçlü ve delil­li savunma ve himaye etmesinden dolayı ehl-i sünnette yeniden kendine güven ve canlılık meydana geldi. Üm­metin içine kurt gibi girip kemirerek onu eritmekte olan acizlik, yetersizlik duygusu tükendi. Mutezile de arka arkaya yaptığı hücumlardan geri çekildi ve kendi­lerini koruma ve mezheblerinin varlığını ayakta tutma düşüncesine kapıldı.

Ebu Bekir b. Sayrafî diyor ki:

Mutezile çok azıtmıştı. Allah Teâlâ onlara karşı İmam Ebu’l Hasan Eş’arî’yi ortaya çıkardı. O, zekâsı ve mantığı ile, davasını delillerle güçlendirme siyle Mute-zile’nin mantık oyunlarını, fikir ve isbatlama yollarını tıkadı. Bu başarısından dolayı insanlar onu, sünnetin koruyucuları ve müceddidler arasında saydı.

Ebu Bekir İsmail gibi keskin görüşlü biri; dini yeni­leme, şeriatı koruma çizgisinde İmam Ahmed b. Han-bel’den sonra onun adım zikretmektedir. [7]

Eserleri:

İmam Ebu’l Hasan Eş’arî, sadece tartışmalar ve sözlü ifadeler ve nutuklarla yetinmedi. Bâtıl itikadları reddetme yolunda muazzam kitaplar yazdı. Ehl-i sün­net akidesine uygun olarak Kur’an-ı Kerim’i tefsir etti. Zehebî’nin anlattığına göre bu kitap otuz cüzden oluş­maktadır.

Bazı yazarlar ve âlimler, İmam Ebu’l Hasan’m ki­taplarının 250-300 kadar olduğunu bildirmişlerdir. Bunların çoğu Mutezileyi reddetme yolunda yazılmış­tır. Bir bölümü de diğer mezhebleri, dinleri, fırkaları reddetme yolunda yazılmıştır.

Bu kitaplardan biri olan Kitâb el-Fusûl’ de tabiatçı filozofları, ateistleri, Hinduları, Yahudileri, Hristiyan-ları ve Mecusîleri reddeden bilgiler verilmiştir. Bu ki­tap 12 kitabın bileşimi olan büyük bir kitaptır.         ;

îbn Hallikân; el-Lem’u, el-Mûciz, îzâh el-Burhân, et-Tebyln an Usûlıddîn, eş-Şerhu ve’t-Tafsîl fı’r-Reddi alâ Ehli’l İfki ve’t-Tadlîl   kitablarmı da zikretmekte­dir.

Aklî ilimler ve kelâma ek olarak şeriat ilimlerinde de onun çeşitli eserleri vardır. Kitâb el-Kıyâs, Kitâb el-İctihâd, Haber el-Vâhid,   bu tür eserlerindendir. İb-nü’r-Râvendî’nüı tevatürü inkârını reddetme konusun­da da ayrı bir eseri vardır.

Kendi eseri el-Umd ‘da H. 320‘ye kadar, yani ölü­münden dört yıl öncesine kadar yazdığı kitapların lis­tesini vermektedir. Buradaki sayı 68‘i bulmaktadır. İç­lerinden bazıları onar, on ikişer cild tutmaktadır. Ha­yatının son dört senesi içinde de birçok eser yazmıştır.

Çok önemli bir eseri olan Makâlât el-îslâmiyyîn ki-

tabının incelenmesinden onun sadece kelâma olmadı­ğı, hatta akâid ilminin çok değerli, üstün pâyeli bir âlimi ve ihtiyatlı bir tarihçi olduğu anlaşılmaktadır. Bu kitabında; Mutezile ve diğer fırkaların sözlerini, iddia­larını naklederken dürüstlük ve tedbirle hareket et­miştir. Bizzat muhaliflerinin kitabından bunun böyle olduğu anlaşılmaktadır. [8]

İbâdet ve Takvası:

Ebu’l Hasan Eş’arî sadece ilim ve akıl sahibi değil­di. Hatta o, ilim ve akılda imamet derecesine ulaşmak­la birlikte ibâdet, takva ve güzel ahlâkla da süslenmiş biriydi. Bu, selef imamlarının genel özelliğidir.

Ahmed b. Ali Fakîh diyor ki: “Ben Hasan Eş’arî’ye yirmi sene hizmet ettim. Ondan daha ibâdete düşkün, takvâiı, tedbirli, haramdan sakınan, haya sahibi, dün­ya meselelerinde utangaç, âhiret meselelerinde istekli birini görmedim.

Ebu’l Hüseyin Herevî şöyle anlatıyor: “Eş’arî, sene­lerce yatsı abdestiyle sabah namazı kılmıştır. Hizmet­çisi Bendar b. el-Hüseyin’in anlattığına göre; İmam Hasan sadece dedesi Bilal’in vakfettiği bir mülk üze­rinden geçimini sağlıyordu. O mülkün geliri de günlük onyedi dirhem idi.” [9]

Vefatı:

İmam Ebu’l Hasan, H. 321 yılında vefat etti ve Bağdat’ın Meşra* el-Zevâyâ bölgesinde defnedildi. Ce­nazesi sırasmda o tanıtılırken, “Bugün sünnetin yar­dımcısı ölmüştür” diye ilân edilmişti. [10]

İmam Ebu Mansur Mâtürîdî:

O devirde İslâm dünyasının öteki ucunda, Mâverâ-ünnehir’de bir diğer âlim ve kelâma Ebu Mansur Mâtürîdî (ö. 332 H), Kelâm ilmine ve İslâm akaidine yöneldi. O çok ölçülü bir anlayışa sahip insandı. Mute­zile ile her zaman savaş halinde olmasından dolayı, İmam Ebu’l Hasan Eş’arî’nin Kelâm ilminde bazı aşırı sözleri ve ifadeleri geçmekte idi. Daha sonraki eş’arîler bunları daha da ileri götürmüşlerdi. İmam Ebu Man­sur, Mutezileye karşı Eş’arî ilm-i kelâmının ayrılmaz bir parçası haline gelen ve isbât edilmesi, delillere da­yandırılması çok zor olan bu fazlalıkları, suçlamaları kelâm ilminden çıkardı. Ehl-i sünnet ilm-i kelâmını da­ha fazla düzene koyup, biçime sokarak onu daha da ılımlı ve cami’ (bütün konulan içine alır) hâle getirdi.

İmam Ebu Mansur ve ona bağlı olanların Eş’arî-lerden ayrıldıkları meseleler, basit ve çok sınırlı idi. Bütün bunlar 30 veya 40 meseleden fazla değildir. Bu ihtilaf daha çok kelimelerden ibarettir.

İmam Ebu Mansur Mâtürîdî, amelî (fıkhî) mezheb bakımından Hanefî mezhebinden idi. Nasıl Şâfıî kelâm ilmi âlimleri akîde ve temel inançlar açısından Eş’arî iseler, aynı şekilde Hanefî âlimler ve kelâmcılar da ge­nellikle Mâtürîdîdirler.

İmam Ebu Mansur Mâtüridi çok büyük bir musan­nif idi. (Pek çok kitap yazmıştı.) Mu’tezile’nin, Râ-fızîlerin, Karmatîlerin reddedilmesi konularında onun çok kıymetli eserleri vardır. Te’vîlât el-Kur’ân isimli eseri, konusunda çok etkili ve değerli bir eserdir. Bu eserden, onun normalden üstün bir yeteneğe, aklî ilim­leri bilip üstün derecede bir zekâya sahip olduğu anla­şılmaktadır.

İmam Ebu’l Hasan Eş’arî, itizal mezhebiyle ve bu mezheb mensuplarıyla doğrudan doğruya savaştığı ve bunun da Mutezilenin çok güçlü olduğa, İslâm âle­minin ilmî merkezi olan Irak’ta olmasından dolayı, Ebu’l-Hasan Eş’arî’nin bu savaşı ilmî ortamları fazla­sıyla etkilemişti. Bu yüzdendir ki, ilm-i kelâm tarihin­de onun adı ve yaptığı hizmet daha çok göze çarpıyor ve öne çıkıyordu. [11]

Eş’arî Âlimleri ve Etkileri:

İmam Eş’arî’den sonra onun çizgisinde çok değerli kelâm âlimleri ve üstadlar zuhur etmiş, onlar bütün İslâm dünyasında zihnî üstünlüklerini, zekâ ve yete­neklerini oturtmuşlardır. Bu sebeplerden dolayı İslâm dünyasının ilmî ve fikrî idaresi Mutezile’nin elinden çıkmış, ehl-i sünnet âlimlerinin eline geçmiştir.

Hicrî dördüncü yüzyılda Kadı Ebu Bekir Bâkıllânî (ö. 403 H.) ve Şeyh Ebu İshâk İsferâînî (ö. 418 H.) bü­yük kelâm âlimleri, haşmetli ve azametli bilginlerdi. Beşinci yüzyılda Allâme Ebu İshak Şîrâzî (ö. 476 H.) ve İmam el-Haremeyn Ebu’l Meâlî Abdülmelik el-Cüveynî (ö. 468 H.), bilgileri ve üstün şahsiyetleri ile dünyaya hükm etmişlerdi.

Allâme Ebu îshâk Şirâzî, Bağdat’daki Nizamiye Üniversitesi’nin rektörü ve baş müderrisi idi. Halife Muktedîbillâh onu, elçi olarak Selçuklu hükümdarı Melikşah’a göndermişti. O Bağdat’tan Nişâbur’a öyle bir saltanat ve tantana ile gitti ki, geçtiği her şehrin bütün halkı onu karşılamak ve uğurlamak için yollara dökülüyor, coşkun saygı ve sevgiden dolayı insanlar onun ayağının bastığı toprakları avuçluyorlardı. Tica­ret erbabı dükkânlarmdaki eşyayı onun uğruna dağıtıyor; tatlılar, meyveler, değerli kumaşlar yağmur gibi yağıyor, insanlara ikram ediliyordu. Nişâbur’a geldi­ğinde bütün şehir onu karşılamak için ayağa kalkmıştı. İmam el-Haremeyn, onun heybesini omuzlarına atarak hizmetçi gibi önünde yürüyor ve, bu hareketimle övü­nüyorum diyordu.

Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın imparatorluğun­da ve Nizâmülmülk un sadrazamlığı altındaki idarede, yani en büyük İslâm devletinde İmam el-Haremeyn en büyük dinî değere sahipti. Nişabur’un hatibi, impara­torluğun İslâm evkafının yöneticisi ve Nizamiye Üni­versitesi’nin baş müderrisi (rektörü) idi.

îbn Hallikân diyor ki:

Otuz sene süreyle o, dinî ve ilmî sahada bir benze­ri bulunmaz şekilde kaldı. O, mihrâb ve minberin süsü idi. Eğitim, öğretim, va’z ve bilgi ona ait bir yetki kabul edilirdi.”

Onun tesiri, etkinliği ve üstün değeri o noktada idi ki; bir gün Selçuklu hükümdarı Melikşah bayram hilâlinin görüldüğünü ve yarın bayram olacağını ilân etmişti. İmam el-Haremeyn nazarında hilâlin görülme­si kesinlik kazanmamıştı. Bu bakımdan, yarın Rama­zanın devam ettiğini, bayram olamıyacağını ilân ettir­di. Melikşah meseleyi kendisinden sorunca, İmam el-Haremeyn dedi ki: “Sultanın buyruğuna bağlı olan şey­lere itaat etmek bize farzdır. Fetvaya bağlı olan şeyleri de sultanın bizden sorması şarttır. Çünkü şeriatın em­rine göre âlimlerin fetvaları sultanın fermanı ile eşit­tir. Oruç tutmak, bayram yapmak fetvaya bağlı şeyler­dir. Sultanın bunlarla ilgisi ve yetkisi yoktur.” Nitekim Sultan ilânlar yaptırarak şu emrini duyurdu: “Benim kararım aslında yanlıştı. İmam el-Haremeyn’in sözü doğrudur.”

Vefat ettiği gün bütün Nişâbur çarşısı kepenklerini kapattı. Câmi-i Kebir’in minberi kırıldı, dört yüz civa­rındaki talebelerinin hepsi kalemlerini kırdı. Halk bir­birine başsağlığı diliyordu. Sene boyu onun matem ve üzüntüsü sürdü.

O devrin en büyük devleti olan Selçuklu İslâm dev­letinin ruhu, canı durumunda olan ve itikad olarak da Eş’arî mezhebinde olan baş vezir Nizâmülmülk saye­sinde Eş’arilik çok gelişti. Bir nevi resmî himaye ve destek gördü. Bağdat ve Nişâbur’daki Nizamiye üni­versitelerinin kurulması ve idaresi Eş’arî âlimlerinin ve müderrislerin elinde idi. Bu da Eş’arîliğe ilmî derin­lik ve güçlülük sağladı. Büyük saygı ile bakılan Bağ­dat’taki Nizamiye Üniversitesi, İslâm dünyasının en büyük ilim yuvası idi. Orada okumak ve okutmak, tale­be ve hoca olmak, âlimler için ve talebeler için şeref meselesi idi. Bu sebepten dolayı öğencilerin ve halkın Eş’arîlikten, Eş’arî düşünce ve akidesinden etkilenmesi normal bir şeydi.[12]

.

Dipnotlar: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, MEZHEPLER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | Etiketler: | 2 Yorum »

EHL-İ SÜNNET MEZHEBİNİN EHEMMİYETİ

Posted by Site - Yönetici Mayıs 21, 2008

EHL-İ SÜNNET MEZHEBİNİN EHEMMİYETİ

Sevgili okurlarımız; Mensubu olmakla şeref duyduğumuz Yüce Dinimiz İslam, insanların ve cinlerin hem dünyada hem de ahirette saadet ve selameti için gönderilmiştir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Azimü’ş-Şan, bu saadet ve selametin nasıl elde edileceği hususunda bizlere en doğru yolu göstermiş; O’nu bize tebliğ eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hayatının her safhasında, bizler için en güzel numune olmuştur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e “anam babam sana feda olsun Yâ Rasulellah” diye hitab eden, O’na yardım hususunda vatanlarından, mallarından, evlatlarından ve canlarından vaz geçen Sahabe-i Kiram Hazeratı, sünnet-i seniyye’yi en güzel şekilde anlayıp, yaşamışlar; onları tanıyan Tabi’în ve Tebe-i Tabi’in uleması sünnet-i seniyyenin nakli hususunda muazzam gayretler göstererek büyük hizmetler yapmışlardır.

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetindeİman edip, salih ameller işleyenler…” ifadesi geçmekte, İman ile amel birlikte zikredilmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki Din-i İslam’ın iki mühim tarafı vardır: Birincisi İtikad yani iman ve inanç keyfiyeti ile alakalı olan tarafı; ikincisi ise amel keyfiyeti ile alakalı olan tarafı.

Dünya ve ahirette saadet ve selametin elde edilebilmesi için, evvela doğru ve sağlam bir itikad lazımdır. Doğru ve sağlam itikad ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini iyi öğrenmek ve kalplere nakşetmekle elde edilir. İkinci olarak Salih ameller işlemek, yani Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeyleri yapıp, nehyettiklerinden uzak durmak icab etmektedir.

Ayrıca yapılan amelleri ihlâs ile yapmak, her yerde ve her hususta Allah’tan korkup, her türlü günahtan kaçınmak gibi birçok hususa dikkat etmek lazımdır. Şu da asla unutulmamalıdır ki; itikadı bozuk olan birinin, ne ilminin ne de amellerinin hiçbir kıymeti yoktur. Hz. Üstazımız bu hali şöyle ifade etmişlerdir: “Bozuk makineden düzgün kumaş çıkmaz” [1]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Size Allah’tan korkmanızı, kulak verip siyah bir köle bile olsa emire itaat etmenizi tavsiye ederim. Sizlerden benden sonra yaşayacak olanlar pek yakında birçok ayrılıklar görecekler. O zaman sünnetimi ve hidayete erdirilmiş olan raşid halifelerimin yolunu takip ediniz, ona sarılınız, azı dişlerinizle (yani bütün gücünüzle) ona tutununuz. Dinde yeni ortaya çıkan (sünnete muhalif) bid’atlerden sakınınız. Çünkü (sünnete muhalif) her yenilik bid’attir, her bid’at dalalettir.”[2]

Başka bir hadis-i şerif’te ise şöyle buyurulmaktadır: “Ümmetim yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri müstesna bu fırkaların hepsi Cehenneme gidecektir. Ya Rasülellah! O bir fırka kimlerdir” diye sorulunca: “Benim ve eshabımın yolu üzerine olanlardır.”[3]

İmam-ı Rabbânî (k.s.) Hz, Mektubât-ı Şerife isimli kıymetli eserlerinde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesinin ehemmiyetinden defalarca bahsetmiş ve bu hususa çok dikkat edilmesi icab ettiğini ifade etmişlerdir. İşte bu mübarek mektuplarından birinde İmam-ı Rabbânî Hz. şöyle buyuruyorlar : “ Ey saadete muvaffak kılınmış olan evladım. Hepimize lazım olan, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin, Kitab ve Sünnet’i layık olduğu şekilde anladıktan sonra çıkardıkları hükümlerle itikadımızı tashih etmektir. Ehl-i Sünnet’in büyüklerinin görüşlerine muvafık olmadığı müddetçe hiç birimizin görüşü muteber değildir. Görülmüyor mu ki, her bid’atçi ve sapık, kendi batıl görüşlerini Kitab ve Sünnet’ten aldığını iddia etmektedir.”[4]

Hiçbir asırda, Müslümanların akaidini bozmak için bu asırdaki kadar haince ve sinsice faaliyetler yapılmamıştır. Hiçbir devirde Ehl-i Sünnet düşmanı sapıklar, bu kadar cür’etkar olmamışlardır. Çok dikkat etmek lazımdır. İmam-ı Rabbânî (k.s.) Hz. bileEhl-i Sünnet’in büyüklerinin görüşlerine muvafık olmadığı müddetçe, hiç birimizin görüşü muteber değildir.” buyurduğuna göre, Ehl-i Sünnet’e saldıran sapıkların görüşlerine asla itibar edilemeyeceği açıktır.

Yazımı bir ayet-i kerime mealiyle bitiriyorum: “İşte bu, benim dosdoğru yolumdur,ona uyunuz. Başka yollara uymayınız. Zira o başka yollar sizi Allah’ın yolundan saptırırlar. Allah size, umulur ki sakınırsınız diye böyle emretti.”[5]

ALINTI : Halil HACEGAN

Dipnotlar.

[1] Ödemişli Merhum Z. Sunguroğlu’nun notları, s. 99

[2] Tirmizi, İlim, 2600 ve Ebû Davut, Sünnet, 3991

[3] Bağdâdi, El-fark beyne’l-fırak, s.7 Daru’l-Ma’rife Beyrut. Lübnan. (Diğer bir rivayetle mevcuttur.)

[4] Mektûbât-ı Şerife, 1. Cild, 157. Mektup

[5] En’am Suresi, Ayet 153

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, MEZHEPLER, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | » yorum bırak;

MEZHEP NE DEMEKTİR?

Posted by Site - Yönetici Nisan 20, 2008

İtikadi ve Ameli Mezhepler


MEZHEP NE DEMEKTİR?

Kelime olarak mezhep, takip edilen, gidilen yol demektir. Mecazen de şahsî/ferdî (kişisel) görüş, inanç ve doktrin manalarında kullanılmaktadır.

Din açısından ise müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine mahsus kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ve hukuk sistemini ifade eder. Bir başka deyimle; müctehid sıfatını kazanmış bir İslam aliminin, hüküm bakımından kapalı veya kesin olmayan (zannî) ayet ve hadisleri İslam’ın temel esaslarına aykırı olmayacak şekide yorumlayarak getirdiği çözümler topluluğuna mezhep adı verilir. İslâm tarihinde mezhep kelimesi genel olarak itikadî, fıkhî, siyasî görüşlerin hemen hepsi için kullanılmıştır.

Mezhepler tarihi ile meşgul olan alimler, İslâm mezheplerini Peygamberimizden (s.a.v.) rivayet olunan bir hadise göre tasnif etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı; cehennemden kurtulacak Müslümanların, Resûlüllah’ı ve ashabının yolunu takip eden fırka –başka bir rivayette de, birlik ve beraberlikten ayrılmayan cemaat- olduğu belirtilmektedir.(1)
***

MEZHEPLERİN ÇIKIŞ SEBEPLERİ

İslam dünyasında mezheplerin oluşumunu, ortaya çıkmasını etkileyen pek çok sebep saymak mümkün. Ancak meseleyi uzatmadan şöyle özetleyebiliriz:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildi. Dinden gerek inanç, gerek ibadet ve muamele ve gerekse âdap ve ahlâka dair anlayamadıkları/anlaşamadıkları bir mesele çıkarsa, Resûlüllah’a (s.a.v.) sorarlar, o da açıklardı. Râşit halîfeler döneminde de bu hususlarda herhangi bir sıkıntı olmamıştı. Sahabe ve tâbiîn devirlerinde ise, akaid ve amele dair bir mesele ortaya çıkarsa, hemen güvenilir alimlere müracaat edilir, cevabı alınır, karışıklık çıkmasına fırsat verilmezdi. Ancak daha sonraki devirlerde, kendilerine güvenilir zatların yavaş yavaş azalmaları sebebiyle, Müslüman halkın sıkıntılarını gören bazı alim ve müctehidler, akaid ve fıkıh alanındaki görüşlerini açıklayıp yaymaya başladılar. Nitekim hicrî birinci asrın sonlarından itibaren mezheplerin kurucuları, gerek akaid ve gerekse fıkıh sâhasındaki çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Onların bu görüşlerini dinleyen, okuyup yazan insanlar da, bunlara uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve ictihatları, halkın anlayışında bir mezhep olarak yerleşti. Bununla birlikte hemen ifade etmeliyiz ki, bu büyük alim ve imamlardan hiçbirisi, ””Ben bir mezhep kuruyorum, bana uyunuz!”” diye, halkı kendi görüşlerine tâbi olmaya çağırmamışlardır. Devlet adamlarının, makam-mevki ve nüfuz sahibi kimselerin davet ya da emirleriyle de bir mezhep kurmaya yeltenmemişlerdir.

Bilindiği üzere insanların anlayış-kavrayış ve idrak seviyeleri farklıdır, istek ve ihtiyaçları çeşitlilidir. Dolayısiyle dinin esasına uygun olmak kayıt ve şartıyla fıkhî ihtilafların/farklılıkların da caiz olması bir kenara, ümmet için bir rahmettir, kolaylıktır. Onun içindir ki Peygamber Efendimiz, müctehid ictihadında isabet ederse iki sevap, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı bu ictihadında hata ederse bir sevap alacağını söylemiştir.(2)
***

KAÇ ÇEŞİT MEZHEP VARDIR?

İslâm’da ki türlü mezhep vardır:

1. İtikadi Mezhepler: İmanla-inançla ilgili konulardaki görüşler.

2. Ameli Mezhepler: İbadet ve muamelelerle ilgili konulardaki görüşler.

İTİKADİ MEZHEPLER

İman esaslarını kabul etme konusunda bir çok görüş ve mezhep vardır. Bunlar da iki gruba ayrılır:

a) Hak Mezhepler veya Ehl-i Sünnet Mezhepleri.

b) Batıl Mezhepler veya Ehl-i Bid’at Mezhepleri.

Ehl-i Hak veya Elh-i Sünnet, dinî yorumlarda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ve sahabenin (r.anhüm) yolunu takip edip onları örnek alan, sahabe arasında ayrım yapmadan onları bütün olarak seven ve kabul eden mezheplerin adıdır.

Ehl-i bit’at ise, yorumlarını daha ziyade kendi görüş ve fikirlerine dayandıran, ashaptan bazılarını sevgide aşırıya kaçan, bazılarına karşı da nefret duyan mezheplerin adıdır.
***

HAK MEZHEPLER (EHL-İ SÜNNETE MENSUP MEZHEPLER)

İtikatta Ehl-i Sünnet Mezhepleri ikidir:

1. Eş’arî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam Eş’arî’dir. Basra’da doğmuş, Bağdat’da vefat etmiştir. İmanla ilgili mevzularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikle bunların anlaşılmasında akla da yer veren bir mezhep anlayışıdır. Şâfiîler, Malikiler genelde Eş’ari mezhebindendir. Mezhep, Kuzey Afrika, Endonezya ve Hicaz’da yaygındır.

2. Maturîdi mezhebi

Mezhebin kurucusu, İmam Mâtüridî’dir. Kendisi Türkistan’ın Semerkant şehrinin Mâtürid köyündendir. Mâtüridilik, imanla ilgili mevzularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikte dinin anlaşılması konusunda aklı temel kabul etmiş bir mezheptir.

Mâtürîdî akaidinin temelini İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh. 80/699 – 150/767) içtihatları-görüşleri, bilhassa onun Fıkhu’l-ekber isimli eseri teşkil eder.

Mâtürîdîler fıkıhta İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh.) yolunu takip etmiştir. Hanefilerin büyük çoğunluğu Mâtüridî mezhebine bağlıdır.

Mezhep, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Hindistan, Pakistan’da yaygındır.

Çoğunlukla Türkler fıkıhta Hanefi, itikatta ise Mâtüridi mezhebindendir.
***

İtikatta bu iki hak mezhebe üçüncü olarak “Selefiye”yi ilave edenler olsa da buna gerek yoktur. Çünkü Ehl-i Sünnet’in tuttuğu, takip ettiği yol zaten selefin yoludur. Kaldı ki sonraları “Selefilik”, selefin yolu ve görüşleri olmaktan çok İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdülvahhab’ın mugalatalarını-düşüncelerini yansıtır hale gelmiştir.

Selefîler, ilk olarak Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmışlardır. Bunlar, amelde Hanbelî mezhebine mensuplardı. Görüşlerinin, Selefiye inancını canlandıran ve bu inanca ters düşen görüşlere karşı mücadele eden İmam Ahmed İbn Hanbel´e (rh.) ait olduğunu söylüyorlardı. Ancak Hanbeli mezhebinden olan bazı zatlar; onların bu görüşlerinin, Ahmed İbn Hanbel´e (rh.) ait olduğu hususundaki sözlerine katılmamışlardır.

Selefiye inancı Hicrî 7. yüzyılda tekrar ortaya çıkmış ve bu de¬fa bu görüş, İbn Teymiyye tarafından ihya edilmeye çalışılmıştır. İbn Teymiyye, Müslümanları yoğun bir şekilde bu görüşü kabul etmeye davet etmiş ve kendine göre, zamanının gerektirdiği bazı düşünceleri (!) de Selefiye görüşüne ilave etmiştir.

Daha sonra Selefiye inancı Hicrî 12. yüzyılda Muhammed b. Abdülvahhab tarafından Arap yarımadasında yeniden ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde de Vehhabîler, Müslümanları bu Ehl-i Sünnet dışı görüşe davet etmekte ve bu görüşleri şiddetle savunmaktadırlar.

Hanbelî mezhebinde olduklarını iddia eden bu insanlar, bazı çok temel mevzularda Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrı görüş ve inançlara sahiptirler. Mesela tevhid inancı yani Allah’ın birliği meselesi, şefaat, tevessül, rabıta, kabir ziyaretleri… gibi hususlarda işi, Sünnîleri tekfire kadar götürmüşlerdir. Bu akım Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve bu görüşü benimseyenler, görüşlerinin, Ahmed İbn Hanbel´e ait olduğunu söylemişlerdir. Ancak Hanbeli mezhebinden olan bazı zatlar bu görüşlerin, Ahmed İbn Hanbel´e ait olduğu hususunda bunlara katılmamışlardır.

Bâtıl Mezhepler (Ehl-i Bit’at Mezhepleri)

Ehl-i bid‘at mezhepleri de ikiye ayrılır:

a) Küfre düşmeyenler,

b) Küfre düşenler.

Küfre düşen bid‘at mezheplerinin temeli, İslam’ın ana esası olan âyet ve hadislerin görüşlerine uymayan, genellikle kişilerin kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda uydurdukları iddialardır ki, bunların sayıları çoktur.
***

AMELDE HAK MEZHEPLER Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, MEZHEPLER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 10 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers