GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘KUR`AN’ Kategorisi için Arşiv

KUR’AN-I KERİM HAKKINDA PRATİK BİLGİLER

Posted by Site - Yönetici Aralık 22, 2010

KUR'AN-I KERİM HAKKINDA PRATİK BİLGİLER

KUR'AN-I KERİM HAKKINDA PRATİK BİLGİLER

KUR’AN-I KERİM HAKKINDA PRATİK BİLGİLER

Soru: Kuran-ı Kerimde kaç tane sure vardır?

Cevap: 114

Soru: Kuran-ı Kerimde kaç tane tilavet secdesi vardır?

Cevap: 14 tane

Araf 206, Rad 15, Nahl 41, İsra 107, Meryem 58, Hacc18, Furkan 60, Neml 25, Secde 15, Sad 24, Fussilet37, Necm 62, İnşikak21. Alak 19

Soru: Tilavet secdesi ile biten sureler hangileridir ?

Cevap: Araf süresi -Necm süresi -Alak süresi

Soru: Nebilerin ismiyle isimlenen sureler hangileridir?

Cevap: Yunus, Hud, Yusuf, İbrahim, Muhammed, Nuh sureleri

Soru: Ayet sayısına göre Mekki surelerin en büyüğü hangisidir?

Cevap: Şuara suresi 227 ayet

Soru: Kuran da zikredilen en büyük rakam kaçtır?

Cevap: 100 bin rakamı saffat suresi 147. ayet

Soru: Kuran-ı Kerimde zikredilen en küçük rakam kaçtır?

Cevap: 1/10 Sebe:45

Soru: Sure kelimesiyle başlayan sure hangisidir?

Cevap: Nur Süresi

Soru: Besmele iki defa zikredilen sure hangisidir?

Cevap: Neml Suresi

Soru: Besmele ile başlamayan sure hangisidir?

Cevap: Tevbe (Berae) suresi

Soru: İki nebinin ismi ile biten sure hangisidir?

Cevap: Alâ Suresi

Soru: Esma-ül Hüsna’dan birisiyle başlayan sure hangisidir?

Cevap: Rahman Suresi

Soru: Peygamber efendimizin kadınlara öğretilmesi emir buyurduğu sure hangisidir?

Cevap: Nur suresi

Soru: Her ayetinde Allah(c.c)lafzı olan sure hangisidir?

Cevap: Mücadale suresi

Soru: Her gece 30 ayeti okuyan kimseyi kabir azabından koruyan sure hangisidir?

Cevap: Mülk suresi

Soru: Nazil olduğu zaman 70 bin meleğin arza indiği sure hangisidir?

Cevap: Enam suresi

Soru: Cuma günü okunması müstehap olan sure hangisidir?

Cevap: Kehf suresi

Soru: Rasüllahın beni yaşlandırdığı buyurduğu sure hangisidir?

Cevap: Hud suresi

Soru: Başından ve sonundan ayetlerin okunup ezberlenmesi deccalden koruyucu olan sure hangisidir?

Cevap: Kehf suresi

Soru: Kendisinde iki tane secde ayeti olan sure hangisidir?

Cevap: Hacc suresi

Soru : Okuyanı şirkten beri kılan ve yatarken son olarak okunması müstehap olan sure hangisidir?

Cevap: Kafirun suresi

Soru: Rasullah’ın Kuran’ın üçte birine denk buyurduğu sure hangisidir?

Cevap: İhlas suresi

Soru:Bir maden ismi olan sure hangisidir?

Cevap: Hadid suresi (demir manasına)

Soru: Ahmed ismi kendisinde zikredilen sure hangisidir?

Cevap: Saff suresi 6. ayet

Soru: Sahabe ismi kendisinde zikredilen sure hangisidir. Ve hangi isimdir?

Cevap: Ahzab suresi 37. ayet – Zeyd-

Soru:O gün yalancılara yazıklar olsun (vay hallerine)” ayeti kendisinde 10 defa zikredilen sure hangisidir?

Cevap: Mürselat suresi

Soru:Ey Nebi” hitabı beş defa zikredilen sure hangisidir?

Cevap: Ahzab suresi

Soru: 29. cüzde bir tane medeni sure vardır ismi nedir?

Cevap: İnsan suresi

Soru: İmam Şafi (r.a) nin insan düşünse bu sure insanlara yeterdi buyurduğu sure hangisidir?

Cevap: Asr suresi

Soru : Rasullahın Zehrevan diye isimlendirdiği sureler hangileridir?

Cevap: Bakara ve Ali imran sureleri

Soru: Kuran-ı Kerimde kaç tane nebinin adı zikredilmiştir?

Cevap: 25

Soru: Aynı ayetin kendisinde 31 defa zikredildiği sure hangisidir?

Cevap: Rahman suresi (febieyyi ala i rabbiküma tükezziban)

Soru: Amme cüzünde kaç tane sure vardır?

Cevap: 37

Soru: Mekkede müşriklere karşı Kuran-ı açıktan ilk okuyan sahabe kimdir?

Cevap: Abdullah b. Mesut

Soru: Rasullahın Kuran’ın zirvesi buyurduğu sure hangisidir?

Cevap: Bakara suresi

Soru: Hüdhüd kuşunun kıssası hangi surede zikredilmektedir?

Cevap: Neml Suresi 20-24

Soru: Ayetel kursi hangi surenin kaçıncı ayetidir?

Cevap: Bakara süresi 255

Soru: Zekatın kimlere verileceğini tek tek sayan ayeti kerime hangi sürede ve kaçıncı ayettir?

Cevap: Tevbe süresi 60

Soru: Binite binince okunan dua hangi sürede ve kaçıncı ayettir?

Cevap: Zuhruf 13

Soru: Bedir gazvesini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Enfal süresi

Soru: Uhud gazvesini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Ali imran 121-190

Soru: Hendek gazvesini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Ahzab 9-27

Soru: Tebük gazvesini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Tevbe 38-125

Soru: Peygamber efendimizin hicretini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Tevbe 40

Soru: Harut ve Marut kıssasını anlatan süre hangisidir?

Cevap: Bakara 102

Soru: Kıblenin Kudüsten Kabeye çevrildiğini anlatan süre hangisidir?

Cevap: bakara süresi 142-150

Soru: Mirac hadisesini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Necm süresi

Soru: İfk hadisesini anlatan süre hangisidir?

Cevap: Nur süresi 11-26

Soru: Zülkarneyn süresini anlatan süre hangisidir?

Cevap: kehf 83-98

Soru: Talut Calut kıssasını anlatan süre hangisidir?

Cevap: Bakara 246-252

Soru: Musa a.s ile Hızır a.s kıssasını anlatan süre hangisidir?

Cevap: Kehf 60-82


Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN | Etiketler: | 5 Yorum »

Kur’an’ın muhtevası

Posted by Site - Yönetici Kasım 21, 2010

Kur’an’ın muhtevası

Kur’an’ın muhtevası

Kur’an’ın muhtevası

İnsanları hem bu dünyadan hem de ahirette mutluluğa kavuşturmak için gönderilmiş bulunan Kur’an-ı Kerim’in muhtevasını şu şekilde özetleyebiliriz:

1- İtikad: Kur’an’ın kapsadığı konuların başında gelir.

2- İbadetler: Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları ibadetler Kur’an’da yer alır.

3- Muamelat: Kur’an bir toplumun devamını sağlayan ve toplumu fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen bir takım hükümleri kapsar.

4- Ukubat: Toplumun düzenini bozan, insanın haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur’an bu konudaki hükümleri de kapsamaktadır.

5- Ahlak: Kur’an kişilerin dünya ve ahiret mutluluğunun sağlanmasına yardımcı olmak üzere onların uyması gerekli ahlaki kuralları vaz eder.

6- Nasihat ve Tavsiyeler: İnsanlara emir ve yasakları konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı ahirete tercih etmemelerini, dünyada imtihana çekildiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan çeşitli nasihatler ve tavsiyeler de Kur’an’ın içerdiği konular arasındadır.

7- Vaad ve Vaid: İman eden ve salih amel işleyen mü’minlerin cennetle mükafatlandırılacağını, isyan edip, inkar edenlerin ise cehenneme atılacaklarını haber veren pek çok ayet-i kerime vardır.

8- İlmi Gerçekler: Kur’an, insanlığa gerekli olan ilmi gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden ayetleri de kapsamaktadır.

9- Kıssalar: K. Kerim önceki ümmetler ve peygamberlerin hayatından da söz eder.

10. Dua: İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah’ın yardımına muhtaç olduğu için Kur’an’da çeşitli dualar da yer almıştır.


Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN | Etiketler: | 2 Yorum »

Kur’ân-ı kerîm okuma sevâbı

Posted by Site - Yönetici Kasım 7, 2008

Kur`ani kerim okuma sevabi

Kur`ani kerim okuma sevabi

Kur’ân-ı kerîm okuma sevâbı

 

Kur’ân-ı kerîm okumak ve okutmak çok sevâbdır. Hattâ bunun sevâbı dedelerine, çocuklarına ve torunlarına te’sîr eder. İ’tikâdı düzgün bir kimse, Kur’ân-ı kerîmi okuyup, sâlih Müslümanların yazdığı ilmihâl kitaplarında bildirildiği gibi amel ettiği, ibâdet yaptığı takdirde büyük sevâblara kavuşur.

 

En hayırlı kimse

Kur’ân-ı kerîm okumakla alâkalı olarak sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Ümmetimin en hayırlısı, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğretendir.”

Hoca çocuğa Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ çocuğun anasının, babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır.”

“Ümmetimin yaptığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi, Mushafa bakarak okumaktır.”

“Kur’ân-ı kerîm okunan evden arşa kadar nûr yükselir.”

“Kur’ân-ı kerîm okunan evin hayrı artar, sâkinlerini sıkmaz, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur’ân-ı kerîm okunmıyan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler uzaklaşır, şeytanlar oraya dolar.”

“Her gece on âyet okuyan, gâfillerden sayılmaz.”

“Kur’ân okuyun! Kıyâmette şefâ’at eder.”

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri buyuruyor ki:

“Ma’nâsını anlayarak da, anlamayarak da Kur’ân-ı kerîm okuyan cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşur.”

Kur’ân-ı kerîm okurken, bunun Allahü teâlânın kelâmı olduğunu düşünmelidir. Kur’ân-ı kerîme dokunmak için, abdestli olmak lâzım olduğu gibi, onu okumak için de, temiz kalb lâzımdır. Allahü teâlânın büyüklüğünü bilmeyen, Kur’ân-ı kerîmin büyüklüğünü anlayamaz. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlamak için de, O’nun sıfatlarını ve yarattıklarını düşünmek lâzımdır. Bütün mahlûkâtın sâhibi, hâkimi olan Allahü teâlânın kelâmı olduğunu düşünerek okumalıdır.

Kur’ân-ı kerîmi okumak, mühim sünnettir. Tecvîd ilmine uygun olarak ve hürmet ile okunan Kur’ân-ı kerîmi dinlemek farz-ı kifâyedir. Okuyanlara verilen sevâbların aynısı, dinleyenlere de verilir.

 

Mehmet Oruc

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

BU DiN VE BU KITAP

Posted by Site - Yönetici Mayıs 5, 2008

BU DiN VE BU KITAP

Muhammed Mustafa`ya ( s.a.v.) indirilen Kur`ani kerim diger nebilere indirilen butun semavi Kitaplarin hulasasidir. ( Ala nebiyyina ve aleyhimu`s-salevatu ve`t-teslimat ) Yine ona verilen din, gecen ( Peygamberlere verilen ) dinin øzudur. Bu hak dinin icablari ile amel etmek diger dinlerin ve meleklerin amellerinden secilmistir. ( Salevatullahi ala nebiyyina ve aleyhim ecmain.) Cunku meleklerin bazilari ruku ile,bazilari sucud ile, bazilari kiyam ile emrolunmuslardir.

Yine gecen ummetlerin bazilari sabah namaziyla, bazilari baska namazlarla emrolunmuslardir. Bu dinde ise gecen ummetlerin ve mukarreb meleklerin amellerinin hulasasi ile amel etmekle emrolundular. Bunun icin bu dini tasdik etmek, ønceki ( Peygamberlere verilen ) dinin tamamini tasdik etmektir. Onun icablariyla amel etmektir. Suphe yok ki, bu seriati tasdik edenler ummetlerin en hayirlisidir.

Yine bu dini, inkar etmek dinlerin tamamini tekzip etmektir. Bunlarin icaplariyla ameli terk etmek, diger dinlerin icabiyla ameli terk etmektir.

Yine Peygamber Efendimizi ( s.a.v.) inkar, butun kemalat-i esmaiyye ve sifatiyyenin inkaridir. Onu tasdik etmek de bunlari tasdik etmektir. Yine ” Suphe yok ki, Nebimizi ( s.a.v.) inkar eden ve onun dinini yalanlayan kimse de ummetlerin en serlisidir…” ( imam-i rabbani, 1/79. mektubundan)

Alinti : Fazilet Takvimi

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , | » yorum bırak;

ŞU DÖRT ŞEYİ YAPMADAN UYUMA

Posted by Site - Yönetici Nisan 5, 2008

EY AİŞE!GECELERİ ŞU DÖRT ŞEYİ YAPMADAN UYUMA

BİRGÜN RESULULLAH EFENDİMİZ HZ. AİŞE ANNEMİZE ŞÖYLE BUYURDU:

‘ EY AİŞE!GECELERİ ŞU DÖRT ŞEYİ YAPMADAN UYUMA:

1-KURAN’I HATİM ETMEDEN

2-BENİM VE DİĞER PEYGAMBERLERİN ŞEFAATLERİNE KAVUŞMADAN

3-MÜMİNLERİ KENDİNDEN HOŞNUT ETMEDEN

4-HAC ETMEDEN

AİŞE ANNEMİZ ‘ ANAM BABAM SANA FEDA OLSUN,BEN BUNLARI BU KISA MÜDDET İÇİNDE NASIL YAPARIM?DEYİNCE RESULULLAH TEBESSÜM ETTİ VE:

YA AİŞE ONDAN KOLAY NE VAR?

1-ÜÇ İHLAS BİR FATİHA OKURSAN KURAN’I HATİM ETMİŞ OLURSUN

2-BANA VE DİĞER PEYGEMBERLERE SALAVAT GETİRİRSEN ŞEFAATİME KAVUŞURSUN

3-MÜMİNLERİN AFFINI DİLERSEN ONLARI HOŞNUT EDERSİN

4-SUBHANALLAHİ VELHAMDÜLİLLAHİ VELA İLAHE İLLALLAHİ VAHDEHU LA ŞERİKE LEK.LEHÜL MÜLKÜ VELEHÜL HAMDÜ VE HÜVE ALA KÜLLİ ŞEYİN KADİR TESBİHİNİ OKURSAN HAC SEVABI GİBİ SEVAP KAZANIRSIN’ BUYURMUŞTUR.

ALINTI : Bilgicagi.net

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBADET | » yorum bırak;

KUR’ÂN-I KERİM

Posted by Site - Yönetici Mart 12, 2008

 

Hadis-i Şerif


“Hastalarınızı yemeğe zorlamayınız.Zira Allahü Teala onları yedirir ve içirir.”
(Tirmizi)


                   
KUR’ÂN-I KERİM 


          Kur’ân lâfzı, lügatte kırâet, tilâvet, cem’ ve zam (toparlamak, ilâve etmek) manasınadır. Kur’ân lâfzı, gufran gibi masdar olup okunmuş, kırâet edilmiş şey’ mânâsına da gelir. Taraf-ı ilâhîden Cibril-i Emin vâsıtasiyle Arabca olarak Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Efen-dirniz’e indirilmiş ve zamanımıza kaçlar tevatür ile rivayet edilegelmiş olan Kitâb-ı ilâhînin unvanı olmuştur.
Binaenaleyh bu Mübarek Kitâb’ın lâfzı da, mânası da İlâhidir. Vahy’e müstenittir; mukaddestir. Kur’ân-ı Kerîm’in lâfızlarına “Nazmü’l-Kufân” denir. Kur’ân’ın nazmı ile mâ¬nası Kur’ân’ın mâhiyetini teşkil eden iki rükünden ibarettir ki, bunlar bulunmadıkça Kur’ân tahakkuk etmiş olamaz.
Kur’ân denilen bu Kitâb-ı İlâhî, dâima okunduğu veya âyetleri, sûreleri, birçok emirleri, nehiyleri, va’dleri, vaıd-leri ve bir nice ilimleri, hakîkatleri sinesinde topladığı için (Kur’ân) unvanını almıştır. Kur’ân-ı Azîm’in, Furkan, Tenzîl, Hak, Nûr, Ruh, Zikrâ, Hüdâ, Mev’iza, Burhan, Besâir, Azîz, Kitâb-ı Mübîn gibi elli beş kadar ism-i şerîfi daha vardır.


                    HZ. İMAM CÂFER-İ SÂDIK (R.A.)TAN


          Süfyân-ı Sevrî (rh.) anlattı: İmâm Câfer-i Sâdık’ı (r.a.) ziyarete gitmiştim. Üzerinde gösterişli bir cübbe vardı. Şaşırmış bir hâlde ona baktığımı görünce bana: .
               “Yâ Sevrî! Sana ne oldu da bana öyle bakıyorsun. İhtimal ki üzerimde gördüğün bir şeye şaşırdın.” dedi. Ben de:
 
“Ey Resûlullâh’ın evlâdı! Şu giydiğiniz, sizin ve ceddinizin elbisesinden değildir.” dedim.Bana:
“Yâ Sevrî! Ceddimin zamanı fakirlik zamanı idi ve onlar da fakirlik ve nafaka darlığına münâsib yaşıyor ve amel ediyorlardı. Şimdi ise izzetin her şeyden evvel geldiği vakittir.” dedi ve cübbesinin kolunu sıyırdı. O zaman gördüm ki cübbesinin altında beyaz yünden bir cübbe daha vardı. Bana:
               “Yâ Sevrî! Bunu Allah için, bunu da sizin için giydik. Gizlediğimiz Allah için, izhâr ettiğimiz sizin içindir.buyurdurlar

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Tebbet Suresi ve iki yaşanmış olay üzerine…

Posted by Site - Yönetici Şubat 16, 2008

Tebbet Suresi ve iki yaşanmış olay üzerine…

Ölenlerine ağlayanlarla ilgili bir şerh düşelim ki yanlış anlaşılmasın. Efendimiz SAV, bağıra çağıra, saçını başını yolarak ağlamayı yasaklamıştır.

“Ama kalp hüzünlenir göz yaşarır buyurmuştur.” Oğlu ibrahimin vefatinda sessiz sessiz gözyaşı dökmüştür.Yasaklanan ağlama, isyan kokan ve bağırarak isyan ederek saçını başını yolarak yapılan ağlamadır.

Bunu belirttikten sonra, Tebbet suresiyle ilgili iki olayı anlatmak isterim. inanın tüylerim diken diken oldu. Bu olayı çevremizdeki bütün insanlara anlatmalıyız ki ibret olsun.

1-Bir arkadaşımız anlatıyor: Onun bir arkadaşı tebbet suresinde Allah’ın Ebu Lehebe olan bedduasını
——————
minnacık beynine,
——————-

sığıştıramadığı için dinden çıkmış. Böyle bir din olamaz ben bunu kabul etmiyorum demiş.

Cenebu Hak yanlışını görmeyi nasip etsin,ne diyelim.Amin.

2.- İslamı iyice araştıran bir papaz, Tebbet suresi yüzünden müslüman oluyor.Burada muhteşem bir incelik yatıyor diyor.Alimler soruyorlar:Bizim görmediğimiz ve senin gördüğün incelik nedir?

Papaz diyor ki:

-Tebbet suresi yaşayan bir insan hakkında nazil oldu. Yani Ebu Lehep hakkında nazil oldu. Ebu Lehep bu sure indikten sonra tam 8 sene daha yaşadı.Bu sure onun ve karısının cehennemlik olduğunu bildiriyordu.Yani Ebu Lehep yalandan bile iman etse bu sure geçersiz kalacaktı.Çünkü Ebu Lehep iman etmiş olacaktı.Ama Ebu Lehep bu sure inmesine rağmen ve tam 8 sene yaşamasına rağmen inkarında direndi ve zulmüne devam etti karısıyla birlikte.incelik burada.Yani iman ederek bu sureyi geçersiz kılabilirdi.Ama Allah onun iman etmeyeceğini biliyordu.İşte bu surede muhteşem bir mucize vardır.Ben bu yüzden Müslüman oluyorum diyor.

KUR’ANIN BİR BAŞKA MUCİZESİDE ŞİMDİ AKLIMA GELDİ:

Kur`ani kerim de bir ayette şöyle buyrulur:

“ Allah bu Kur’an’la bazılarını hidayete, bazılarını dalalete düşürür.”

Kur’an’daki Tebbet suresiyle bir Müslüman dinden çıkarken hristiyan bir papaz dine giriyor. İslamla şerefleniyor.İşte bakış açısı. Bir sure bir papazı Müslüman kılarken,bir müslümanın dinden çıkmasına neden oluyor.İşte bakış açısı.

Önemli bir hususda şurasıdır:

Bir insan başka dinden diye ona beddua etmiyoruz.Beddua etme nedenimiz onun zalim olması ve yeryüzünde fitne çıkarması.Yoksa insanlığın barışı için çalışan hayırlı işler yapan insanlara beddua etmeyiz,hidayetleri için dua ederiz.Çalışmaları için teşekkür ederiz.

Bizim dinimizde vefa duygusu vardır. Efendimiz Mekke yıllarında oğullarıyla birlikte kendisini himaye eden Müşrik Mutim bin Adiyyi, Medine’de yıllar sonra vefa duygusuyla yadetmiş ve Bedirde alınan müşrik esirleri Mutim bin adiyyin oğluna göstererek,

-Baban sağ olsaydı onun hatırı için bunları bağışlardım diyerek vefa duygusunu dile getirmiştir.

Bir başka hususda şudur.

Bir hadisi şerifte: Mazlumun bedduasını almaktan kork. ” Zira Allah’la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” Buyrulmuştur.Hadisin izahında ise;

“Allah’la beddua arasında perde yoktur” ibâresi, bedduânın Allah’a ulaşmasını önleyecek hiçbir engel yoktur, yani “mazlumun duası makbûldür” demektir. Başka rivâyetler, mazlum âsi de olsa, fâcir ve hatta fakir de olsa duasının makbul olduğunu tasrîh eder. Ahmed İbnu Hanbel’in bir rivâyetinde: دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ مُسْتَجَابَةٌ وَاِنْ كَانَ فَ
اجِراً فَفُجُورُهُ عَلى نَفْسِهِ “Mazlumun duası makbuldür, facir bile olsa, zira onun fücûru kendini ilgilendirir” buyrulmuştur.

Demekki dinsiz olmak başka bir şey, zalim olmak başka bir şeydir.Biz zalimlere beddua ederiz ve etmeliyiz.Allah onları ıslah etsin.Değilse, KAHHAR İSMİNİN HÖRMETİNE KAHRETSİN. AMİN.AMİN.AMİN.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, NASİHAT, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 7 Yorum »

Kitaplara iman

Posted by Site - Yönetici Aralık 8, 2007

Kitaplara iman

Sual: İmanın üçüncü şartı nedir?
CEVAP
İmanın üçüncü şartı,
kitaplara imandır. Amentü`deki, (Ve kütübihi) ifadesi, Allahü teâlânın kitaplarına inanmayı, iman etmeyi bildirmektedir. Allahü teâlânın gönderdiği kitaplar çoktur. Din kitaplarımızda bildirilen ise, 104 kitaptır. Bunlardan 100`ü küçük kitaptır. Bu küçük kitaplara suhuf denir.

100 suhuf kitap şu Peygamberlere inmiştir:
10 suhufu, Âdem aleyhisselama,
50 suhufu, Şit aleyhisselama,
30 suhufu, İdris aleyhisselama,
10 suhufu, İbrahim aleyhisselama.

Dört büyük kitap ise şu Peygamberlere inmiştir:
Tevrat, Musa aleyhisselama,
Zebur, Davud aleyhisselama,
İncil, İsa aleyhisselama,
Kur’an-ı kerim, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselama.

Kitapların hepsini, Cebrail aleyhisselam getirmiştir. Kur’an-ı kerim, bütün ilahi kitapların hükümlerini nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır. Bugün, bütün insanların Kur’an-ı kerime tâbi olmaları lazımdır. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki Tevrat ve İncil yoktur. Bozulmuş İnciller vardır. Bu kitaplar sonradan tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirilmiştir. Bozulmamış olsaydı bile, geçerliliği yoktu, hepsi Allahü teâlâ tarafından nesh edilmiştir.

Kur’an-ı kerimin gelmesi âyet âyet olmuş ve 23 senede tamamlanmıştır. Kur’an-ı kerim, kıyamete kadar geçerlidir. Geçersiz olmaktan ve insanların değiştirmelerinden korunmuştur. Kur’an-ı kerimde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan, Allahü teâlâya inanmamış olur.
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Kur`anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]
(Kur`an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42]

Sual: Peygamberlere kitaplar nasıl indi? Bu kitapların mahiyeti nasıldır?
CEVAP
Allahü teâlâ, kitapları, melek ile, bazı Peygamberlerin mübarek kulaklarına söyleyerek, bazılarına ise, levha üzerinde yazılı olarak, bazılarına da meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi Allahü teâlânın kelamıdır. Ebedi ve ezelîdir. Mahluk değildir. Bunlar, meleklerin veya Peygamberlerin kendi sözleri değildir.
Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, KİTAPLARA İMAN, SORU ve CEVAPLAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İMAN | 1 Yorum »

Kur’an’ı Kerimi Kendine Göre Yorumlayanlar

Posted by Site - Yönetici Ağustos 10, 2007

Kur’an’ı Kendine Göre Yorumlayanlar

1
Bid’at mezhepleri, Ehl-i Sünnet alimlerinin tutarlı ve dirayetli delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu yok olup gitmiştir. Fakat, kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve katılıkta haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.

Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikadî mezheplerin hemen tamamı Kur’an’a
dayandıklarını iddia ediyorlar ve ileri sürdükleri görüşleri destekler gibi görünen her ayeti muhaliflerine karşı bir koz olarak kullanıyorlardı.

İlk asırda meydana çıkan Mu’tezile, Cebriyye ve Haricîlik gibi zahirperest mezhepler, ayetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber s.a.v.’in konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece ayetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali r.a. başta olmak üzere, henüz aralarında bulunan Sahabe-i Kiram’ın büyüklerinin dahi görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen alim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden Allah’ın ayetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir edebiliyorlardı. Böylece her bid’at ve dalâlet sahibi, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini Kur’an-ı Kerim’den çıkardığını söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdi.

Haricî zihniyet

Mesela Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde olan kimseleri kâfir ilan ediyorlardı. Bunların kâfir olarak ilan ettikleri arasında -hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr r.a. efendilerimiz gibi büyük sahabilerden başka, müminlerin annesi Hz. Aişe r.a. da vardı. Hz. Ali r.a.’ı şehit eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve küçük günah işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.

İşte bunlar da Kur’an’a göre hareket ettiklerini söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya ayetlerle delil getiriyorlardı.

Dünya ve ahiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur’an’dan böyle bir vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister, ama insanın basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu yapabilir.

Kur’an ve Sünnet’i kişisel din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul edenlerin, Ashab-ı Kiram’a sevgi beslemeyenlerin, Ehl-i Sünnet yolundaki alimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların akıbeti işte budur. Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan kurtulabilmeleri, akl-ı selim ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı olabilmesi, tevbe edip bağnazlıktan dönmedikçe katiyyen mümkün değildir.

Şaşılacak görüşler

Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak Hakk’a iltica eden velileri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir ilan eden zihniyetle; Haricî, Mu’tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşâ Hz. Ali’ye kâfir diyenle, Allah’tan başka hakiki fail ve irade tanımayan, Kur’an ve Sünnet’in en küçük edeplerine dahi riayet eden bir veliye kâfir diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm’a göre, mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüzbinlerce has veliyi ve milyonlarca mümini kâfir ilan etmek hangi insafa, hangi kitaba sığar? Cenab-ı Hakk :

“Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa, 94) buyurmuyor mu? Allahu Tealâ’ya ulaşmak için bir peygamber ya da Hak dostunu vesile edinen mümine kâfir demekle, bu asra kadar gelen yüzmilyonlarca mümine de kâfir demiş olunmaz mı? O zaman geriye kaç tane müslüman kalır? Buharî ve Müslim’de geçen sahih bir hadis-i şerifte: “Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse küfür (kâfirlik) kendisine döner” diye ikaz edilmiyor mu?

Şu halde aklı ve vicdanı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin görüp, zebanilerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini gösterebilir? Dar düşünceler… Dar görüşler…

Manası çarpıtılan ayet

Söz buraya gelmişken velileri inkâr edenlerin ayet-i kerimelere verdikleri çarpık manalardan bir örnek verelim:

Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vahhabîler , Haricîliği günümüze taşımışlardır. Onca ayet ve hadislere rağmen tevessül manasındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili ayetlerin manasını tamamen çarpıtarak Lat, Hubel, Uzza gibi putlarla; yeryüzünde tevhidin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah’a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini tesbih ve tenzih eden müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfileri putperest saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helal ve meşru bir eylem olarak görmektedirler.

Hz. Ömer r.a.’ ın oğlu Hz. Abdullah’ın Haricîler hakkında buyurduğu gibi, “gerçekte onlar müşrikler hakkında nazil olan ayetleri müslümanlar için kullanmışlardır” (Buharî). Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur : “Onlar iman ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanları bırakırlar.” (Buharî, Müslim)
Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri ayetlerden biri de Allahu Tealâ’nın şu mealdeki mübarek kelâmıdır:
“Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar (veliler) edinenler: ‘Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.” (Zümer, 3)

Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği bir manadır. Diyanet Vakfı’nın çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat onlar ayette putlar için kullanılan “veli: dost” kelimesinin “Allah dostları” olarak bilinen “veliler” şeklinde anlaşılması için özel bir gayret sarf ederek şöyle mana vermişlerdir:

“İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz’ derler.”
Bu manayı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velileri seven ve onlarla Hakk’a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri mürşidlerine ibadet ediyor gibi göstererek, onları ayette anılan müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece Allah’a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenab-ı Hakk’a secde edenleri bir tutmuşlardır.

Ayetlerden cevaplar

Onların sakat anlayışını daha başından reddeden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Her biri kâmil birer mümin olan velilerin yoluna uymamızı, onları dost edinmemizi emreden ayetlerden bazıları şunlardır:
“Bana yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy.” (Lokman, 15)
“Sizin veliniz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû eden müminlerdir.” (Maide, 55)

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28)
“Ey inananlar! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Evet; Allahu Tealâ başta veliler olmak üzere bilumum kâmil müminlerle dost olmamızı emrediyor. Demek ki ayette zikredilen “Allah’tan başka veliler”den kasıt, müminler değildir. Putlar ve şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten ayet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil olmuştur.

Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları putlara tapıyor, acıkınca da bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah’a inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25; Yunus, 31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan da geri durmuyorlardı. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber s.a.v. Efendimiz’i suçlayarak: “İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” (Sa’d, 5) diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bunca insanın, çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının O’nun elinde (Yasin, 83) olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı. İşte bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak, onların cahilce mazeretlerini yüzlerine vurarak ahirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.

Hıristiyanların İsa Aleyhisselam’ı, yahudilerin de Üzeyr Aleyhisselam’ı Allah’a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar, Hakk’ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselam’da Allah’ın yarattığı bir kudret yerine, müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.

Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptir

Sûfiler, (fenâ fi’l-ef’âl, fenâ fi’s-sıfat ve fenâ fi’z-zât mertebelerinde) Hakk’ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey müşahede etmezler. Ayrıca O’nun dışında herhangi bir mahlukta kudret tevehhüm edilmesine, Allah’tan başka hakiki bir fail kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah’tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber, ne bir veli, ne de herhangi bir yaratık Allah’ın irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.
“De ki: Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir” (Ra’d, 16).

Şu halde salih amelinden dolayı kendisiyle tevessül edilen kâmil zatın fiilleri de Allah’a aittir. Ancak Allah dilediği zaman onlar için zor olan bir iş de yoktur. Tıpkı Hz . Peygamber s.a.v.’in Ay’ı iki parça etme mucizesi ve kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem’e hurma vermesi, kerameti gibi. (Meryem, 24-25)
Kur’an ve hadislerde anlatılan çeşitli mucizeler, kerametler uydurma olmadığı gibi, diğer zaman ve mekânlarda yaşayan, milyonlarca insanın müşahede ettiği velilerin kerametleri de uydurma değildir.

Kâmil zatlarla tevessül

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide, 35) ayetinde geçen tevessül, yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Mesela herhangi bir isteği olan kişinin, “ ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi vesile ederek senden istiyorum” ya da “filan zatın hatırına senden istiyorum” demesi gibi. Hadis-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz. (Geniş bilgi için “Rabıta ve Tevessül” adlı esere bakınız.)

Hz. Peygamber s.a.v. gözlerinin açılmasını isteyen âmâ bir zata şu tavsiyede bulunur: “Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabbi, O’nu benim hakkımda şefaatçi kıl.”

Osman b. Huneyf r.a. diyor ki: “Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, İbn Mace, Ahmed bin Hanbel)

Hz. Ömer r.a.’ ın hilafeti esnasında bir ara şiddetli bir kuraklık olmuştu. Efendimiz s.a.v.’in amcası Hz . Abbas r.a.’ı yanına alan Hz. Ömer, onu vesile kılarak şöyle dedi: “ Allahım, bizler daha önce peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et.” Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buharî)

Görüldüğü gibi mübarek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz . Peygamber s.a.v. ve Sahabe-i Kiram’ın büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer peygamberler, Tabiîn ve alimlerin yaptığı tevessül örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin hidayeti için dua etmekten başka çare yoktur.

Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid’at sahibi ve dalâlet ehli, sapık bilgilerini, bozuk işlerini, Kur’an ve hadisten çıkardıklarını söylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine koyup bu iki kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda -Allah korusun- aynı duruma düşebiliriz. Öyleyse Kur’an ve Sünnet’e uygun itikat etmek için, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin 157. mektubunda ısrarla üzerinde durduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak lazımdır.

Zira bizim anladığımız şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymuyorsa hiçbir kıymeti yoktur.

2

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah’ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.

Vahhabîlerin Kur’an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah’tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah’ı devre dışı bırakıp da O’nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeleridir.
Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi’nde geçen “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

Yardım istemek şirk mi?

Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu. Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ Hazretleridir.

“İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)

Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah’ın emri olduğuna göre, yardım istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.

Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir.

Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki manada O’ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O’na dikmelidir.

Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül

Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbi’ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace , Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.
O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün olduğu halde, Hz . Abbas’ı vesile edinerek Allah’tan yağmur istedi (Buharî) ve anında yağmur indi.

Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.
“ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk’tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah’tan istiyor. Çünkü Allah’tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah’a sığınırız.

“Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül

Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat’ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz. “Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.
Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz.
Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.

Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan “istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.

Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı Alâ’yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor.

Kadı Beydavî’nin , Envâru’t -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık. Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah’a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar. Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.

Himmet şeyhim” demenin anlamı

“Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr müridin için Allah’a yönelip O’ndan iste, O’na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir mahzur olabilir?

Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.
Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade Hazretleri’nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:

- Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki Bursa’da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır’a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.
Üftâde Hazretleri buyurdu:

- Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü’l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.

Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah’ın kudret elindedir. Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.

“Benim kendime bile faydam yok”

Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber s.av. Efendimiz’e hitaben: “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” ( A’raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken, nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?

Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken, hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.

Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.’in mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur’an olmak üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle sabittir.

Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber’in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah’ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak basılıyor.

Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı gibi -hâşâ- Allahu Tealâ’nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.
Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.’ ın şu sözü, bunun açık delîlidir:

“Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah’ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah’ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran , 49)

Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.’a yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa -hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir.

Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak, manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.

Müminlere haksızlık ediliyor

Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.

Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın görüşleri konumuz açısından önem arz eder.

Fatiha Suresi’ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz” cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman, usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek şöyle der:

“Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah’tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin kapsamına girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et’ diyen herkes şirke düşmüş olurdu.”
Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:

“Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah’ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”

Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere de şu cevabı verir:

“ Kur’an -ı Kerim’in hassasiyet gösterdiği husus, Allah’tan başkasını O’nun yerine koymak veya O’na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O’nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine dualarımızı kabul et’ diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin Allah’a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.’i veya salih bir kulu araya koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul buyur’ demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm, İstanbul, 2002)

Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır.
Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz’in tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:

Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, NASİHAT, SORU ve CEVAPLAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Habil ile Kabil – Kur’an ‘dan kıssa

Posted by Site - Yönetici Temmuz 12, 2007


Kur’an ‘dan kıssa

Vaktiyle, kardeş olan Kabil ve Habil isminde iki Adem oğlu, Allahü Teâlâ için birer kurban, ona manevî yakınlık sağlayacak birer nesne arz etmişlerdi. Kabil katı tabiatlı, Habil ise takva sahibi bir kimse idi. Herhangi bîr delil ile Habil’in kurbanının kabul olunduğu Kabil’in kurbanının ise kabul olunmadığı anlaşıldı. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, Habil’in kurbanının kabul edilmesinden dolayı ona hased ederek:

— Ahdim olsun seni öldüreceğim, dedi. Habil de dedi ki:

— Allahü Teâlâ ancak takva sahiplerinden kabul buyurur. Binaenaleyh Allah’dan kork, niyyetini düzelt. Eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb’ı olan Allah’dan her halde korkarım. Ben bu suretle şunu isterim ki, beni günaha sokmayasın da hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp gidesin, bu iki günahı yüklenerek can verip Hakk’ın huzuruna Varasin da Cehennem ehlinden olasın. Zira zalimlerin cezası budur.

Bu takva, bu salim fikir, bu hayır ve nasihat, bu kardeşlik hissi üzerine, kurbanı kabul edilmeyen zalim Kabil’in nefsi, kendisine kardeşi Habil’i öldürmeyi arzu ettirdi. Yani vaz geçirmek şöyle dursun öyle bir cinayet güya bur tâat şevkiyle endişesiz yapılabilecek, mâniden uzak, arzusuna uyulur bir şey gibi gösterdi, kolaylık hatta gayret verdi. Bu suretle nefsi, Kabil’e bu cinayeti bir yem gibi önüne gerilmiş pek hoş bir şey gibi gösterip ve bu isyanı icrası lâzım bir tâat gibi kabul ettirince de Kabil kardeşini öldürdü. Ancak, bu cinayeti ile kendisine bir fayda sağlama ihtimali olmadığından başka, dininde de, dünyasında da hüsrana uğradı, zarar ve ziyan içinde kaldı, öldürdüğü kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırdı, çaresizlikler içerisinde kıvrandı. Sonra Allahü Teâlâ, yerde deşinen bir karga gönderdi. Bu gönderiş ve deşiniş ona kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham alarak:

— «Eyvahlar olsun, vay bana, ben şu karga kadar olup da kardeşimin iaşesini gömüp gizlemekten aciz oldum ha!..»

Dedi ve bunun üzerine nadimler güruhundan oldu, pişmanlıklar içerisinde kaldı.

Bu kıssadaki Kabil ve Habil ismindeki iki kardeşin Adem aleyhisselâmın kendisinin iki oğlu olduğu, ekseri müfessirlerin görüşü olmakla beraber israil oğullarından iki Adem oğlu olduklarını söyleyenler de vardır. Ancak dikkat edilmesi lâzım gelen husus, şahısların tâyini değil, vak’anın hakikatidir. Çünkü Kabil ve Habil kıssası namıyla acaip ve garip bir çok şeyler söylenmiştir. Binaenaleyh hata olmak ihtimalinden kurtulamayacak olan türlü türlü rivayetlerden ve tafsilâttan sakınarak Kur’ân-ı Kerîm’deki beyanın esas alınmasına dikkat çekilmiştir. Nitekim mealen şöyle buyurulmuştur:

—«Allahü Teâlâ iki Adem oğlu ile bir mesel darb etti, bunun hayrını tutun, şerrini bırakın.»

(Mâide Sûresi)

 

Yazı kategorisi: ADALET, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİNİ HİKAYELER, GENEL, KUR`AN, TEVBE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBRETLİK, İLGİNÇ | 5 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers