‘İSLAM ALİMLERİ’ Kategorisi için Arşiv
Posted by Site - Yönetici Şubat 28, 2012

SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ’NİN KAYDA ALINAN TEK VA’AZ’I!…
Bilindiği gibi, 03 Mart 1924 tarihinde, Osmanlı Medrese’leri kapatıldığında, Sahib-i Zamân, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri, Osmanlı Medrese’lerinin Âlî kısmında, Tefsir ve Hadis Mütahassisi idi. (Yâni, Tefsir ve Hadis Profesörü) Medreseler kapatıldığında, kendisine diğer Medrese-i Kudât me’zunu arkadaşları gibi, hâkimlik, müddeiumumilik, Mahkeme-i Temyîz’de (günümüzde karşılığı Yargıtay’dır) azalık, dâire başkanlığı, Şûrây-i Devlette (günümüzde karşılığı Danıştay’dır) azalık, dâire başkanlığı, Şûrây-i Devlet Başkanlığı, Noter’lik ve serbest avukatlık teklif edilmişti.
Arkadaşlarından ba’zıları koşa koşa, kendilerine teklif edilen bu hukûkî ve idârî makamları ve mansıpları kabul ettiler.
İstanbul’da, sayıları 500 kadar Medrese Müderrisi, dersiâm bulunuyordu ve bunların ekserisi, Müderris’ler, dersiâm’lar cemiyetine aza idiler.
Medrese’lerin kapatılmasını ta’kiben, Süleyman Efendi Hazretleri ve birkaç arkadaşı Müderris’ler Cemiyetini toplantıya da’vet ettiler. Toplantıda, “Devletimiz yeni kurulmuştur, yeni dönemde bizlere maaş ödeyecek bütçesi olmayabilir, bizler herhangi bir ücret talep etmeksizin, fahrî olarak, hiç değilse, Medrese’lerden me’zun olmasına bir-iki sene kalmış olanları okutmaya devam edelim, hiç değilse onların me’zun olmalarını ve Anadolu’nun muhtelif yerlerdeki kadrolara ta’yin edilmelerini te’min edelim,” teklifinde bulunmuşlar. “Eğer, bu istikâmette bir karar alınacaksa, bir telgraf ile bu talebin merkezi Hükûmete bildirilmesi ve cevabının beklenilmesini” teklif ettiler. Bu da’vete, 500’den fazla müderris’ten pek azı katılmış, katılanların da ekserisi, “Israrlı olmayalım, bu bir devrimdir, âkibetimizin ne olacağı belli değildir, isteyenler, devletin teklif ettiği vazifeleri kabul edebilirler, dileyenler de bir müddet vasat aydınlanıncaya kadar köşemize çekilelim.” tarzında görüş bildirmişlerdi.
Buna rağmen, Süleyman Efendi Hazretleri ve az sayıdaki arkadaşı bir telgraf ile taleplerini Ankara’ya, Merkezi Hükûmete bildirirler.
Kendilerine 24 saat zarfında, “Acil” kaydıyla, Ankara-İstanbul arasındaki karakollar vasıtasıyla, (Karakoldan-karakola ulak’lar vasıtasıyla) cevap, İstanbul’a, Müderrisler Cemiyeti’ne ulaştırılmıştır.
Ankara’dan husûsî ulakla ve âcilen gönderilen cevâbî yazıda, “Medrese’ler tamamen kapatılmıştır, eğitim ve öğretim bütünüyle maarif nezâretine tevdî edilmiştir. Aksine davranış, şiddetle cezayı mültezimdir,” denilmişti.
Bu cevap karşısında, daha önce Süleyman Efendi Hazretleri’nin yanında yer alan müderrisler de “Biz söylemiştik, zaman çok kötü artık bizler de diğer arkadaşlarımız gibi, ya devletin bize teklif ettiği hukûkî ve idârî vazifelerden birisini kabul edeceğiz, ya da memleketlerimize, kasaba ve köylerimize döneceğiz. Bizim kusurumuza bakma sen Silistreli!” diyerek çark etmişlerdi.
Devlette, hukûkî ve idârî vazife alanların dışında kalan ve ekserisi, memleketlerine dönen dersiâm’lara, Devlette herhangi bir vazife kabul etmeseler de, bütün dersiâm’lara “Dersiâm’lık Maaşı” bağlandı ve kendilerine bulundukları yerlerin müftülerine haber vermek şartıyla va’az etme yetkisi verildi.
Anadolu’nun muhtelif yerlerindeki tesbitlerimize göre, dersiamlık unvanına sahip olanlar’dan, devlette herhangi bir vazife almayanlardan ba’zıları, memleketlerine döndüklerinde, ellerindeki kitaplarını toprağa gömmüşler, ilçelerinde ve kasabalarında cemaate va’az etmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar, halk’tan birisi olarak ömürlerini tamamlamışlardı.
Süleyman Efendi Hazretleri, 1924’den i’tibâren İstanbul’da, İstanbul Müftülüğü’nün bilgisi dahilinde, başta İstanbul’un, Ayasofya, Sultanahmed, Beyazıd, Süleymaniye, Fatih ve Yenicami gibi “Selâtîn” (Sultan’ların kendi nâm ve hesabına şahsî servetleriyle yaptırdıkları cami’ler) Camiî’lerinde Dâr-ı Bekâ’ya intihâl buyurdukları, 16 Eylül 1959 tarihine kadar va’azetmişlerdir. Filhakîka, Tek Parti, Mütegallibe, Ceberûtî devrinde zaman zaman korkmadan, çekinmeden hakîkatleri haykırdığı için, va’azetmesi engellenmiş, Diyânet İşleri Reisliğine, İstanbul Müftülüğü’ne baskı yapılarak va’az etmesi engellenmiştir.
1943 yılında Dahiliye Vekâletinin Diyânet İşleri Başkanlığı’na yazdığı bir yazı ile va’az vesikası geri alınır, İstanbul camilerinde va’az etmesi yasaklanır.
1938-1946 yılları arası Tek Parti Mütegallibe’nin Türkiye’de tam saha pres faşizmi uyguladığı yıllardır. 1950’lere girilirken, 1946 seçimleri bir nev’i ışık kulesiydi. Demokrasi adına, çok ayıplı, hileli bir seçim olmasına rağmen, bu seçimde mebus intihap olunan, Merhum Prof.Dr. Tahsin Banguoğlu ve arkadaşları, hükûmette yer aldılar. Okullar’da din derslerini, İmam-Hatip okullarının açılmasını, Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlâhiyat Fakültesi kurulmasını gündeme aldılar. Kısmî bir ferahlama oldu.
Bunun üzerine 14.04.1948 tarihli bir dilekçe ile yeniden va’az edebilmek için Diyânet İşleri Reisliği’ne müracaat etti. “Mütehassisîn Medresesinden me’zun dersiâm, ayrıca Medresetü’l-Kuzattan da me’zun bulunmaktayım. Kânûnen, Kayd-ı Hayat şartıyla aldığım dersiâm maaş’ı benim tabii vâiz olduğumun en kat’î delilidir.
Dersiâmlar memleketin tabiî vâizleri olup, hiç bir kayd ve şarta tâbi olmaksızın camilerde va’az edebilecekleri muhakkaktır.
Bir müddetten beri bu tabiî vazifemi yapamıyordum. Bugün yapmak istiyorum. İstanbul camilerinden hangisinde ve hangi saatte ifây-ı vazife edebileceğimin ta’yini için İstanbul Müftülüğü’ne emir verilmesini diler saygılarımı sunarım.”
Efendi Hazretleri’nin bu dilekçesine Diyânet İşleri Reisliği 11.06.1948 tarih ve 123/2784 numara ile şöyle cevap verir:
“Süleyman Hilmi Tunahan,
İstanbul Şehzâdebaşı Karakol arkası Selimpaşa Yokuşu…
14.04.1948 günlü dilekçenize cevaptır;
Vâizlik hakkındaki dileğinizin yerine getirilemeyeceği beyan olunur.”
24 Mart 1950 yılında, kadîm bir CHP’li, Fatih Kızılaycı’larından, Süleyman Nami Çaldan, devrin CHP, Tek Parti Müttegalibe’nin Başbakanı’na bir mektup yazarak, Süleyman Efendi Hazret’lerine yeniden va’az etme izni verilmesini talep etmektedir.
Süleyman Nami Çaldan bu mektubunda; “Sayın Büyüğüm, halk üzerinde oldukça te’sirleri görülen İstanbul vâiz’lerinin bu işte bizlere faydalı olacakları kanaatiyle ve muhitin eskisi olmam, yaşımın da ilerlemiş bulunması bu vâizlerle dostluk derecemi daha esaslı bir duruma sokmuştur. Her fırsatta kendilerine yaptığım ikazlar, partimiz lehine iyi neticeler vermektedir. Yalnız Fatih Mıntıkasının, halk tarafından çok sevilen, Dersiamlarından Süleyman Efendi’nin üç sene evvel İstanbul Polis Müdürü bulunan Zeki ile aralarınan açık olması yüzünden elindeki va’az vesikası alınmış olduğundan o zamandan beri va’az edememektedir.”
Süleyman Nami Çaldan’ın bu mektubu Başbakanlık tarafından Diyânet İşleri Başkanlığı’na havale edilmiş, bunun üzerine Diyânet İşleri Başkanlığı Süleyman Nami Çaldan’a şöyle bir mektup yazmıştır. (Resmî Yazı)
“Sayın Süleyman Nami Çaldan,
Sayın Başbakan’ımıza yazdığınız mektup üzerine Süleyman Hilmi Tunahan’ın va’az etmesinde Başkanlığımızca bir engeli görülmediğinden bahisle işin ilgililere tebliği hakkında İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazılmıştı. Bu kerre aldığımız karşılıkta adı geçenin son durumunun İstanbul Valiliği’nden sorulduğu ve gelecek cevaba göre işlem yapılacağı bildirilmektedir. Valilikle hemen temas edilerek müsâid bir cevap yazdıracak olursanız va’az’a çıkması sağlanacaktır.”
Tek Parti Mütegallibe, Ceberût devrinin özelliğine dikkat! Diyânet İşleri Başkanlığı, esâsen, Dersiâm olması i’tibâriyle zâten va’az etme yetkisine sahip bir zat hakkında, Kadîm bir CHP’liden, İstanbul Kızılay’ı mensubu bir zattan, bu mübârek zât hakkında müsbet bir cevap verilsin,” diye resmen tavasutta bulunmasını rica ediyor.
Ne var ki, kadîm CHP’li, Fatih’li Kızılay’cı vatandaşın çabaları da yetmedi, Süleyman Efendi Hazretleri’ne Tek Parti Mütegallibe ve Ceberûtî idare devrinde İstanbul’da va’az etme izni çıkmadı.
Diyânet İşleri Başkanlığı’nın, müsbet görüşünü Dahiliye Vekâletine bildirmesine rağmen, izin verilmemiş, Diyânet İşleri Reisliği durumu, İstanbul Müftülüğü’ne şöyle bildirmiştir:
Diyânet İşleri Reisliği 24.05.1950 A 123/04785
İstanbul Müftülüğüne,
Dersiâm Süleyman Hilmi Tunahan’ın vâiz’lik yapmasının mahzurlu olduğu, İstanbul Vâliliği ifadesine atfen İçişleri Bakanlığı’ndan bildirilmiştir. Keyfiyetin adı geçene tebliği beyan olunur.”
Efendi Hazretleri’ne, İstanbul camilerinde va’az etme izni ancak, Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden dört ay sonra verilebilmiştir.
Diyânet İşleri Başkanlığı, 09 Eylül 1950 tarih ve A 123/11233…
İstanbul Müftülüğü’ne,
Başkanlığın 24.05.1950 gün ve 4785 sayılı yazımıza ektir.
Dersiâm Süleyman Hilmi Tunahan’ın vâki müracaatı üzerine durumun incelenerek va’az vesikasının verilmesinde sakınca görülmediği İçişleri Bakanlığı’nın 01.09.1950 gün ve Emniyet Genel Müdürlüğü Ş.14580 sayılı yazılarıyla bildirilmiştir.
Keyfiyetin adı geçene tebliğiyle va’az vesikasının verilmesi beyân olunur.”
Ve! Bu tarihten i’tibâren Dâr-ı Bekâ’ya irtihaline kadar, Efendi Hazret’leri İstanbul’un camilerinde va’az etmiştir.
Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri’nin, İrtihal-i Dâr-ı Bekâ eyledikleri, Tasarruf-u Hakîkiye geçtikleri yıl olan 1959 yılında, İstanbul’da, Yeni Camiî Şerifindeki va’az’larının bir bölümü ve va’az akabindeki du’aları kayda alınmıştır.
Hayfâ ki, 1940’lı, 1950’li yıllarda, henüz teknik ve teknoloji günümüzde olduğu gibi inkişâf etmemişti. Ses ve görüntü kaydedebilen cihazlar olmadığı gibi, yalnız ses kaydı yapılabilen cihazlar da henüz üretilmiyor, ya da dünyada üretilse bile memleketimizde bulunmuyordu.
Ancak 1950’li yılların sonlarına doğru, Süleyman Efendi Hazretleri’nin sadık bağlılarından birisi böyle bir cihaz te’min etmiş ve bu cihazı ile Efendi Hazretleri’nin va’az’ının bir bölümünü ve du’a’larını kayda alarak İmam-ı Rabbânî Evladına emsalsiz bir hediye bırakmıştır.
Efendi Hazretleri’nin kayda alınan bu tek va’az’ının tape edilebilen kısmını aynen veriyorum:
“Şimdi biraz evvelinde gözlerim şey oldu, şimdi düzeldi amma, ben de göz yoruldu mu, kusura bakmayın!
Yalnız iki şey hediye vereyim,
Dikkat! Evinizden çıktığınız zaman,
Unutmayın! Çok rica ederim! ‘Lâilâhe illallah ilah’ dua’sını oku! (Bu dua’nın tamamı, “Lâilâhe illallah-u Vahdehû Lâşerike leh, Lehü’l-Mülkü ve velehü’l-Hamdü, Yuhyî ve Yümît vehüve Hayyün lâ Yemûtü Biyedihi’l-Hayr vehüve alâ Külli şey’in Kadîr”)
Buhârî Şeref’te, Müslim-i Şerif’te, bütün muhaddisler hepsi hayran kalıyorlar bunu…
Elfe Elfe hasenât,
Elfe Elfe Seyyiât,
Elfe Elfe derecât
Elfe Elfe’nin Türkçe tercümesi;
Milyon demek.
Milyonlarca sevap,
Milyonlarca derece,
Milyonlarca hasenât.
Acaba bunu Resûlüllah niçin böyle söyledi diye herkes bütün müfessirler, yâni hadis müfessirleri, hayran olmuşlar, nihâyet şuuruna kâil olmuşlar. Bunu evinden çıktığı zaman okumak, insanları çarşuyu pazarda dikkat et! Çarşuyu pazarda çok fecî ve fena halleri müşahede edecek…
En azim şefaatlerden bir şefaat…
Çocuğunuza çoluğunuza öğretiniz efendiler… Deyiniz ki, bunu bunu okuyunuz. Tekrar oku.
O günkü akşam evine dönünceye kadar olan, kazandıklarından, ellerinden, ayaklarından kazandıklarının hepsini Allah-u Celâl affedeceğini beyan buyuruyor. Öyleyse buna dikkat etmek hepimiz için lâzımdır.
İkincisi… Maalesef Resûlüllah Efendimizin hadisinden amel etmedikleri için insanlar birçok hastalıklara mübtelâ oluyorlar.
Meselâ, insan gerek küçük zarûretini def etmek için gerek büyük zarûretini def etmekten çıktıktan sonra…
Helâdan çıktıktan sonra okuncak du’a
Oku
Bunu okumak,
Bunu okumazsan,
Yarın Efendim başlar…
Prostat oldu,
Şu oldu, bu oldu…
Bunların hepsinin sebebi; Resûlüllah Efendimizin haber verdiğini, bunu okumuyorlar, kardeşlerim çok rica ederim zarûretinden çıktığın zaman…
Du’a’yı oku, bunu birbirinizden yazınız, ezberleyiniz, bir daha tekrar oku..
Prostat da görmezsin, şu derdi de görmezsin bu derdi de görmezsin.
Canın yanar, yâhu Allah’a bir hamdet. Neden bu? Acaba niçin?
Cenab-ı Hakk, şu vücuda 384 tane 85 değil, 83 değil, melâike, bunların iki tanesi def’i zarûretin için, iki tanesini tahsis etmiş, bunlar tenezzülen bunu kabul ettikleri için. Dikkat et! Tenezzülen bunu kabul ettiği için, en yüksek rütbe vermiş Hazret-i Allah…
Ben Can sever doktora bunu söyledikten sonra, kalktı böyle;
Amanın! Ne esrarı ilâhî… Bu Resûlüllah’ın hadisi diye…
Ben bunun için bir kitap yazacağım.” dedi.
Dinle hekimi! Bir daha söylüyorum. En yüksek, en büyük rütbe melâikesi, bizim zarûretimizin def’i için me’mur olduklarından dolayı, Hazret-i Allah onlara en büyük rütbe vermiş..
Zaruretin def’i için Allah’a şükretsek, hamdetsek, lâzım mı değil mi söyleyin bana?
Tekrar oku.
Yâ Rebbelâlemîn! Bunları okuyamasalar da şu derste oturdukları için, bu okunanları onların defterine yaz da, ilhak eyle Yâ Rabbî!.
Bu şereften onları mahrum eyleme Ya Rabbî!
Cümlemizi afiyette, cümlenizi sıhhate dâim eylesin Cenab-ı Hakk…
(Zarûretini, def’i hâcetini bitirip helâ’dan çıktıktan sonra okunması gereken du’a kısaca şudur: “Elhamdülillâhillezî Ezhebe Anni’l-Ezâ ve Afânî Min Zâlik”, (Hamd, O, Allah’a mahsustur ki, benden ezayı giderdi ve beni o eziyet veren şeyden kurtardı…)
Efendi Hazretleri’nin bu ma’na ve hikmet dolu va’az’ını kayda alan zât, Tensib-i İlâhî ile 1940’lı yıllarda, Nasib-i Ezelî’si ile Asr’ın Müceddidi’ne intisap etme şerefine nâil olan, Bartınlı Merhûm Lütfullah Kocabaş’tır. Merhûm Lütfullah Kocabaş, Bartın eşrafından olup, Bolu, Zonguldak, Kastamonu, daha sonraki yıllarda il yapılan, Bartın ve Karabük illerine, Batı Karadeniz’e ilk gramafonu, ilk telefon cihazını, ilk radyoyu, ilk teybi getiren adamdır. 1950’li yıllarda, Müceddid, İstanbul’un Anadolu yakasına geçmesinden sonra, Konyalı’nın Tayyar Bey’in, köşklerinde Küçükçamlıca, Çilehâne’de, Bulgurlu Köyü civarında, Kırklar olarak adlandırılan küçük köy evlerinde talebe okuturken, onların iaşe ve ibâte’lerine, en fazla yardım edenlerden birisi de Merhûm Lütfullah Kocabaş idi. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden İstanbul’a gelen kamyon ve otobüsler, İzmit’ten itibâren günümüzdeki E-6 yolunu, TEM otoyolunu ta’kiben, Mollâ Fenârî’yi ta’kiben, Samandıra, Sarıgazî, Dudullu, Ümraniye ve Bulgurlu köylerini geçerek, Kısıklı’dan Bağlarbaşı üzerinden Üsküdar’a inerlerdi. Üsküdar’dan feribotlarla ancak Kabataş’a geçebilirlerdi. Bartın’dan, Zonguldak’tan gelen kamyonlar ve otobüsler Kısıklı’da dururlar, Lütfullah Kocabaş’ın gönderdiği erzağı, kovalar dolusu yoğurt, peynir, kuru gıda ve başkalarını indirirdiler…
Lütfullah Kocabaş, Süleyman Efendi Hazretleri’ne, Vâlide Sultan’a, Sultan Ablalarımıza, Kemâl ve Kâmil Beyağabey’lerimize çok yakın birisiydi. 1953 yılında, Feriha Ferhan Sultan ile Merhûm Hüseyin Kamil Denizolgun Beyağabeyimizin nişan ve düğünlerini organize edenlerden birisiydi.
Bu yakınlık sebebiyle Müceddid’in irtihali sırasında da İstanbul’daydı. Süleyman Efendi Hazretleri’nin yıllar boyu kullandığı Asa’sının ve tesbihinin, teberrüken kendisine verilmesini istedi. Aile de anlayışla karşıladı ve mukaddes birer emânet olarak ölünceye kadar Bartın’daki evinde muhafaza etti. Vefatından sonra, Merhûme refikaları Fatma Hanım aynı titizlikle bu emânetlere sahip çıktı. Fakat, Merhûme Fatma Hanımın da irtihalinden sonra, bu emânetlerin kime intikal ettiği, kimde muhafaza edildiği hususunda maalesef herhangi bir malumata sâhip değiliz.
Bir vesiyle ile Bartın’a gittiğimizde, Bartın Mezarlığı’nda medfûn bulunan Lütfullah Ağabey ve Merhume Refikası, Fatma Anne’nin kabirlerini ziyaret ettik. Bartın’da bulunan damatlarına, torunlarına sorduk, maalesef doyurucu bir cevap alamadık. Zonguldak’ta ikâmet eden, Zonguldak eski Milletvekillerinden, Turgut Özal döneminin Anavatan Partisi Milletvekili, Pertev Aşçıoğlu’nun eşi de olan en büyük ablalarında olabileceğini söylediler.
Lütfullah Kocabaş’ın ailesine, vârislerine bıraktığı dünyalık malların yanında, ma’nevî değeri çok yüksek bu emânetleri, yâdigar’ları muhafaza etmeleri icabetmez miydi?!…
Kaynak : Mustafa AKKOCA – Önce vatan gazetesi yazarı
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | Etiketler: Mustafa Akkoca | 2 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Şubat 23, 2012

Resimdekiler : Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hz. Evlatlari ve torunlari, Sag üstte ise Mirza Abdurrahim Ef. (Tesbihci Baba)
Süleyman Hilmi Tunahan K.S Hazretlerinin Üstazı; Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri
Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin dokuzuncu büyük rütbesi ve otuz ikinci halkasıdır.
Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.
Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.
Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.
İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.
Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:
- Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.
Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbulda kaldılar.
Bu arada Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine; henüz okul sıralarında bulunan, ileriki günlerde zuhur edecek, İslama büyük zararlar verecek Deccal’i ve İslam-ı yeniden ihya edecek Mehdi (A.S) ‘ı gösterir.
Sultan Abdülhamid Han bu sırrı bildiğinden, ileride kendisini tahtan indirdikleri zaman “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.
Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.
20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenabı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammedin, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurdur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.
Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.
- Bu zat kimdir, diye sorunca kendilerine:
- “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar, “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:
-”Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.
Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbni Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.
Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:
Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:
“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.” Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.
Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.
Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:
“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”
Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.
Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.
Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.
Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı! (Uludağ) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.
Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba (tabi olacağım)‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
.
Selahaddin Ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s) aziz hazretleri..(Hatim yaptirirken)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | 2 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Ekim 24, 2010

Ebussu'ûd Efendinin Hayatı
Ebussu’ûd Efendinin Hayatı:
Ebussu’ûd el-İmâdî 17 safer 898 (30 kânunevvel 1490) tarihinde, İskilip’te doğmuştur. “Hünkâr Şeyhi” diye tanınan Muhyiddîn Muhammed el-İskilîbî’nin oğludur.
Babasından, Müeyyed-zâde Abdurrahman Efendi’den, Mevlânâ Seyyidî Karamânî’den ve rivayete nazaran Kemalpaşa zâde’den ders gördü… Babasından icazet aldı. Tahsili sırasında Sultan İkinci Bâyezid’in dikkatini celb etmiş ve yevmiye 30 akça “çelebi ulufesi” ile taltif olunmuştu.
922 (1516) da, İnegöl İshak Paşa medresesi müderrisliğine yapılan ilk tayininden sonra sırasıyla: 926 (1520) de Davut Paşa, 928 (1522) de Mahmud Paşa, 931 (1525) de Gebze, 932 (1526) da Bursa Sultaniye medreselerine ve 934 (1527) de Sahn-i Semanın “müftî medresesi” denilen kısmına tayin olundu, 939 şevval (1533) de Bursa ve 940 rebîulâhirinde İstanbul kadısı oldu. 944 (1537) de Kânûnî’nin Korfu seferi sırasında Rumeli kazaskerliğine getirildi. 8 yıl bu hizmette kaldıktan sonra; Fenârî-zâde Muhyiddîn Efendi’nin yerine 952 şaban’ında (1545) şeyhülislâm nasb olundu. Bu makamda 5 cemaziyelevvel 982 (23 ağustos 1574) deki vefatına kadar hicrî hesapla 30 yıl kaldı.
Şahsiyeti:
“Kaynaklar Ebussu’ûd Efendi’yi zayıf, uzun boylu ve uzunca sakallı, nûrânî yüzlü, vakur, mehib, gayet sâde giyinir, etrafındakilere rıfk ile mu’amele ettiği halde mehabetinden meclisinde kimse ağız açamaz, sözleri hürmetle dinlenir, âbid ve zahid bir zat olarak tarif ederler. Mu’âsırları tarafından, Ebû Hanîfe-i sânî, Hâtemetül-müfessirîn, Mu’allim-i sânî (muallim-i evvel: Kemalpaşa-zâde) vasıfları ile yâd edilen bu zat, Osmanlı şeyhülislâmlarının tefsir ve fıkıh sahalarında en âlimlerinden biri sayılmaktadır. Adına yazılmış kasidelerden başka, tarihlerde, tezkirelerde ve terâcim kitaplarında medhi için söylenen sözlere bakarsak, kendisinin zamanını aşan bir şöhret kazandığını anlarız”.
Devrinin en nüfuzlu adamlarından biri olmakla beraber siyâsete karışmayan Ebussu’ûd Efendi’ye Kânûnî, büyük bir hürmet ve itimad beslemiş, mühim Mes’elelerde onun re’yine baş vurmuştur. Pâdişâhın, Zigetvar yolundan yazdığı “hâlde hâldaşim, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i hakta yoldaşım…” diye başlayan mektup, aralarındaki rabıtanın kuvvetini gösterir.
İkinci Selim tarafından da büyük saygı gören Ebussu’ûd Efendi, bu pâdişâhın zamanı ile 3. Murad ve 3. Mehmet devirlerinin başlıca ilmîye ricalinin hocasıdır.
Arapça tefsiri ve şiirleri, arap âleminde meşhurdur. Türkçe nesirde ise en müzeyyen üslûbdan en sâde halk diline kadar her vâdîde kalem kullanmıştır.
Elhâsıl, Ebussu’ûd Efendi, sultanı Kânûnî, sadrâzamı Sokullu kaptân-ı deryası Barbaros, mimarı Sinan ve şâiri Bakî olan ebed-müddet bir devletin kendine lâyık şeyhülislâmı idi.
ŞEYHÜLİSIAMLIK MÜESSESESİ
“Şeyhülislâm” unvanı Osmanlılarda resmî bir sıfat olarak kullanıl¬madan çok önce İslâm âleminde görülmüştür. “Fahrülİslâm, burhanülİslâm. hüccetülİslâm...” gibi ta’zim ifâde eden birçok vasıflardan biri olarak, büyük âlim ve fakihlerin bazılarına unvan olmuştu.
Osmanlı Devletinin kurulduğu yıllarda Anadolu’da da bu unvanı taşıyan zevat mevcud idi. Fakat bu kimseler, daha sonra bu unvanın ifâde ettiği ma’nâda, devlet tarafından resmen tayin olunmuş ve azl olunabilir şahsiyetler olmayıp, ilim ve kemâlleri dolayısile bu unvana hak kazanmış idiler.
Henüz kat’ı bir şekilde bilinmemekle beraber “şeyhülislâm” tabirinin resmî unvan olarak kullanılmasına ikinci Murad devrinde başlanıldığı ileri sürülmektedir. Daha önceki yıllarda ise feth olunan yerlere kâdî, müftî, müderris ve büyük bir ihtimalle, bunların başı olarak bir de “baş müftî” gönderilmekte idi. Bir diğer rivayete göre ise bu hal Kânûnî devrine kadar sürmüş ve “şeyhülislâm” ta’biri o vakte kadar müftîleri ta’zim için kullanıla gelirken, ondan sonra, “baş müftîlik” yerinde resmî bir unvan sayılmıştır.
İslâm hukukunun (fıkıh) en büyük bilgini olan şeyhülislâm, müftî, müderris ve kâdiler gibi, âlimlerin teşkil ettiği “ilmiye sınıfı”nın başkanı idi… Bu sınıfı, dinin koyduğu esaslara dayanan devletin ve cemiyetin asıl idarecileri olarak kabul edebiliriz… Müftî ve kâdîler bulundukları, şehir ve kasabalarda îmânî ve hukukî Mes’elelerin son mercii idiler. Şeyhülislâm, ayrıca, devlet idaresi, harp ve sulh Mes’eleleri, çıkarılacak yasaklar ve şâir mühim hususlarda söz sahibi ve bazan ilmiye ve asker sınıfları ile birleşerek pâdişâhı tahtından indirecek derecede nüfuzlu idî.
Bütün şeyhülislâmların ilim ve dirayet bakımından aynı derecede bulunmadığı muhakkaktır. Fakat, Kemalpaşazâde ve Ebussu’ûd Efendiler gibi zatların değerleri herkesçe malûmdur. Bunlar gibi zatların fetvalarının ve diğer eserlerinin tetkîki çok faydalı olacaktır.
Osmanlı tarihinde katledilen sultan, şehzade ve sadrazam yekûnunun oldukça kabarık bulunmasına rağmen, adedleri yüz ellinin üzerinde olan şeyhülislâmlardan öldürülenlerin ancak üç tane oluşu da birşey ifâde eder.
Merhum Ali Emirî Efendi “İlmiye Salnamesi” ne yazdığı “Meşîhat-i İslâmiye Tarihçesi” nin sonuna, Teşrifat Kanunundan “Müftüenâm ve şeyhülislâm hazerâtının ulviyet-i mekâm ve celâdet-mesned-i bâihtirâmları” ın tarif eden kısmı şöylece nakl eylemektedir:
Kaanûn-i Teşrîfât-i Devlet-i Aliyye’de, müfti-1-enâm ve şeyhülislâm hazerâtının uviyet-i mekâm ve celâdet-mesned-i bâihtirâmları şu surette ta’rif olunuyor:
Bu makâm-ı sâmînin rütbe-i celîlesi gayet âlîdir. Zira bu rütbe-i aliye-i dîniyye ve vazîfe-i nazîfe-i ilmiyye sahibi, vâris-i ulûm-i elmme-i müctehidîndir. Ve asrında halîfe hazret-i bû-Hanîfe-i güzîndir. Selâtîn-i ‘izam (Eyyedehumül-melikül-’dllam) bunlara ta’zîm ve kıyam, ederler ve mecâlis-i mülûkânelerinde kıyam ettirmeyip, mahsûs ihram ferş ettirip ve izn-i ku’ûd ile teşrif ve muvakkar buyururlar. Fî-asrinâ hazâ, merâsîm-i devlet muktezâsınca sâhib-i mühr-i vekâlet olan vekîl-i saltanattan gayri cümleye bunlar tekaddüm ve tesaddur ederler. Tarîk-i ilmiyye ve tarîk-i seyfiyye ricalinin) uzemâsı ale-l-umûm bunların dest-i şeriflerini takbîl ile iktisâb-i şeref etmek için makâm-i lâzım-ül-ihtiramlarına varırlar. Ve bu zât-i sütûde-sıfât, ‘uzemâ ve kibardan bir ferdin ziyaretine varmazlar. Ba’zı umûr-i mühimme ve mesâlih-i mu’zama için mükâleme ve istişare iktizâ etse vezîr-i a’zam hazretleri bun¬ları saraylarına da’vet ederler. Ve da’vetine dahi merâtib-i umûmiyede olan kimseler gönderilmeyip eşref-i menâsıb-ı kalemiyye olan riyâset-i küttâb makamında bulunan zat gönde¬rilir. Ve da’vet olunur. Teşrif ettiklerinde istikbâl ve tesyilerinde bizzat sâhib-i devlet hazretleri kemâl-i ta’zim ve tevkîr ederler. Ve i’lâm ve işârâtına min gayri tereddüdin vaz’-ı kalem-i kabul buyurup re’y ve kavli savâblarını tenfîz ederler. Ve mu’zamât-i umurun cümlesinde bunlarla meşveret ve ümmehât-i dîn devlette rey-i fâzılâne ve içtihâd-i muhakkikâ-nelerinden istimdâd ve isti’ânet buyurmalarında dünyevî ve uhrevî nice fevâid-i ‘azîme ve menâfi’-i cesîme olduğu muhtac-i beyan değildirler.
Yukarıya kendi lisânı ile aldığımız parçayı ana noktaları ile hülâsa edersek:
“Bu makamın rütbesi çok yücedir. Çünkü bu rütbenin sahibi müçtehid imamların ilimlerine vârisdir ve zamanında Ebû Hanîfe Hazret¬lerinin halifelidir. Sultanlar ona ayağa kalkarlar ve meclislerinde onu oturtarak şeref ve vakar verirler. Zamanımızda, vezir-i a’zamdan başka herkese üstündürler. İlim ve askeriyenin büyükleri onu ziyaret ederler; o kimsenin ziyaretine gitmez. Bazı büyük ve mühim meselelerde kendisiyle müşavere etmek lâzım olunca, vezir-i a’zam kendisini sarayına davet eder. Fakat bu davet ancak başkâtip vasıtası ile yapılabilir. Geliş ve gidişinde vezir-i a’zam kendisini karşılar ve geçirir. Onun fikir ve reylerini yerine getirirler. Din ve devlete dair mühim meselelerde onlarla mü¬şavere etmenin ve yardımlarını istemenin dünya ve ahirete ait nice büyük faydalar sağlayacağı beyâna muhtaç değildir”.
FETVA MÜESSESESİ
Fetva ve Müfti:
Fetva, fıkhî bir Mes’elenin şer’î hükmünün beyanı manâsında bir ıs¬tılahtır. Müşkil Mes’elelerin hal ve beyanı için sorulan suâlin cevabına denir. Fetva, fakîhin (İslâm hukuku âliminin) hüküm mahiyetinde olmaksızın verdiği cevaptır. Fetvayı veren fakîhe “müftı” denir. Hüküm veren fskîhe ise “kâdî” denilir. Böylece müfti, şer’î kanunları, delillere dayanarak tedvin eder; kâdî, bu kanunlardan kendisine arz olunan hadiseye ait olan hükmü bulup tatbik eder. Müftînin fetvasını tatbik edip etmemek serbest olup, kâdînin hükmü mecburîdir.
Kadılık ve hâkimlik resmî, yani tayin ile olduğu halde, müftîlik öyle değildir. Fetva vermek iktidar ve ilmine sahip olan kimseye, etrafı “müfti” der. Müftîlik unvanındaki bugünkü resmîlik, delillere dayanarak bizzat hüküm çıkarılamayan ve geçmiş fetvaların örnek alındığı taklitçilik devirlerinde başlamıştır.
Fetva vermek dînen çok mes’uliyetli bir iştir. Çünkü bu suretle “Allah nâmına” dînî bir hüküm beyan olunmaktadır. Bu sebeple bir delile dayanmadan fetva verilmesi haramdır. Müftînin düşeceği bir hatâ hâkiminkinden çok daha mes’uliyetlidir. Çünkü fetva suretindeki cevaplar, hem sorana hem de başkalarına taallûk eden umûmî hükümlerdir ve Kur’an ile Sünnetin beyânı demektir. Hâkimin hükmü ise tamamen dünyevî olacağı gibi ancak muayyen bir şahsa münhasırdır.
Erkek veya kadın, aşağıya sadece birkaç tanesi alınan şartlara sahip olan her müslim müftî olabilir:
1. Müftî müçtehid olmalıdır. Veya sözünün sıhhatine, Kur’an, Sün¬net veya Kiyas’dan kuvvetli bir delil çıkarmağa kadir olmalıdır.
2. Müftî, âlim kimselerden tahsil etmiş ve fıkıh ilminde meleke sa¬hibi olmuş bulunmalıdır. Fıkıh kitaplarını mütalaa etmiş olmak kâfi değildir.
3. Müftî, sâlih bir kimse olmalıdır.
4. Müftî, halkın hîle ve desiselerine vâkıf olmalı; Böyle hallerde ha¬sımları toplayıp sorguya çektikten sonra cevap vermelidir.
5. Müftî iyi huylu olmalı ve sağır olmamalıdır.
6. Müftî, kavliyle hüküm vereceği müçtehidin, fakîhin bilgi ve dirayet derecesini bilip seçim yapabilmelidir.
7. Müftî, icâbında ilim sahipleri ile müşavere etmelidir.
8. Müftî kimseye muhtaç olmayacak kadar zengin olmalı, tesir altında bulunmamalıdır…
Osman Gâzî’nin, devletin ilk yıllarında kayınpederi Şeyh Edebâlî’yi müftî ve dâmâdı Dursun Fakîh’i hâkim tayin ettiği rivayet olunmaktadır.
Kaynak : Şeyhü’l İslam Ebu’s – Suud Efendi Fetvaları
..
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Ekim 10, 2010

İMAM EBUL-HASAN EŞ'ARÎ
İMAM EBUL-HASAN EŞ’ARÎ
Mutezile Mezhebi Fitnesi Ve İmam Ebul-Hasan Eş’arî
Mutezile’nin İlmî Gücü Ve Etkileri
(Mutezilenin hâmisi olan) Mu’tasım ve Vâsık’ın ölümü üzerine Mutezile’nin gücü kırıldı. Vâsık’ın yerine geçen Mütevekkil, Mutezile mezhebinden usanmıştı ve bu mezhebin bağlılarına da düşmandı. Kıyı bucak arayarak Mutezile’nin gücünü, haşmetini tüketti, izlerini sildi, devletteki tesirlerine tamamen son verdi. Ama ilmî ortamda hâlâ Mutezilenin etkisi vardı. Kur’an-ı Kerim’in mahluk olduğu inancı eski azgınlığını yitirmişti, ama diğer iddia ve görüşleri henüz canlı ve taze idi.
Mutezile mezhebi mensupları; zekâları, ilmî yetenekleri ve göze gelen bazı ünlü kişileri yüzünden ilmî otoritelerini kurmuşlar, adliye ve fetva makamlarım, devlet idaresi içinde bazı yüksek mevkileri ele geçirmişlerdi. Hicrî üçüncü asrın ortalarında büyük bir güç elde etmişlerdi. Genellikle; Mutezile mezhebi âlimleri ince görüşlü, geniş ve güçlü anlayışlı ve incelemeci (tahkikatcı) olurlar, onların araştırıp buldukları şeyler akla daha yatkın olur, diye kabul edilmeye başlanmıştı. Pek çok genç, talebe ve şöhret düşkünü kimse Mutezile mezhebini moda gibi benimsedi.
İmam Ahmed b. Hanbel’den sonra Hanbelîler içinde büyük bir otorite, ilmî ve dinî bir büyük şahsiyet ortaya çıkmadı. Hadis âlimleri ve onun mezhebinde olanlar aklî ilimlere, yeni araştırma ve görüş tarzına yönel mediler. (Bu tarz, Mutezile mezhebinden olanların ve filozofların eserlerinden etkilenenlerin bayrağıydı.) Sonunda tartışma toplantılarında, ders ve eğitim çevrelerinde hadisçüerin ilim açısından zayıf oldukları, felsefe ilkelerinden haberleri olmadığı, buna karşılık Mutezile mensuplarının kefesinin ağır bastığı görülüyordu.
Derin bilgisi olmayan kimseler, basit zekânın Mu-tezile’yi desteklediğini, olgun ve keskin zekânın sonunda hadisçüerin mezhebini, görüşlerini desteklediğini sanıyorlardı, Hadisçüerin, şeriatın kesin hükümlerini kabul ettiklerini bilmeyenler, Mutezile mensuplarının güzel konuşmalarının, hazır cevaplılıklarmm ve ilmî nüktedanlıklarının etkisi altında kalıyordu. Bu da şeriatın dış görünüşünün ve selef mezhebinin ilim açısından güçsüz olduğu duygusunu ve ona güvensizliği doğuruyordu. Hatta hadis âlimleri ve öğrencileri zümresinden çok kimse, acizlik duygusuna kapılmış, Mutezile’nin akılcılığı ve filozof geçinmesi karşısında yılmıştı.
Bu durum dinî otorite ve sünnetin hâkimiyeti için çok tehlikeli idi. Kur’an-ı Kerim’in tefsirleri ve İslâm akaidi, o filozof görünüşlü tartışmacılar için çocuk oyuncağı haline geliyor, müslümanlar arasında bir ham akılcılık ve basit bir felsefecilik yayılıp gidiyordu. Bu ise sadece bir beyin sporu ve terimlerin savaş düzeni alıp sıraya girmesi idi.
Bu duruma karşı koymak ve artıp giden seylâbı durdurmak için ne hadisçüerin ne de Hanbelîlerin dinî gayreti ve coşkusu yeterliydi; ne âbid ve zâhidlerin zühd ve ibâdeti, ne de fıkıhçılarm fetvaları ve meseleleri ayrıntıları çok iyi bilip hazır cevap oluşları yeterliydi, [1]
Sünnetin Vakarı İçin Büyük Bir Kişiye İhtiyaç Duyulması:
Bunun için beyin ve zekâ yetenekleri yüksek, akılcılığın inceliğini sadece bilmekle değil, o güne kadar akücıhğı kimseye bırakmayıp tekeline alan Mutezi-le’den akıl ve mantık gücü çok daha üstün olan birine ihtiyaç vardı.
Bu kimsenin üstün kişiliği ve müctehid kafa yapısı önünde o devrin akılcılık ve felsefe öncüleri, henüz yeni öğrenmeye başlayan talebe durumuna düşmeliydi ve öyle aşağı ve âdi görülmeliydi ki, sanki dev gibi bir insanın Önünde cüce bir insan veya tıfıl bir çocuk gibi durmalıydı. İslâm’ın böyle bir sünnet imamına süratle ihtiyacı vardı. Ve Ebu’l-Hasan Eş’arî’nin kişüiğinde işte bu ihtiyacını elde etti. [2]
İmam Ebu’l-Hasan Eş’arî
Adı, Ebu’l Hasan Ali, babasının adı İsmail’dir. Meşhur sahâbilerden Hz. Ebu Musa el-Eş’arî’nin evladm-dandı. H. 250 yılında Basra’da doğdu. Babası İsmail’in ölümünden sonra annesi, Ebu Ali el-Cübbâî ile evlenmişti. Bu zat ise Mutezile mezhebinin lideri ve bu mez-hebden olanların imamı idi. Şeyh Ebu’l Hasan onun ellerinde yetişti ve en kısa zamanda onun güvenini sağlayıp sağ kolu haline geldi.
Ebu’l Hasan el-Cübbâî iyi bir öğretmen ve iyi bir kitap yazan idi. Tartışma konusunda fazla gücü yoktu. Ebu’l Hasan Eş’arî ise başlangıçtan beri iyi bir hatip ve hazırcevap biri idi. Ebu Ali, tartışmalarda daima onu ileri sürerdi. En kısa zamanda toplantılarda başta duran, tartışmalarda önde tutulan biri oldu.
Bütün dış görünüş ve tahminler, hocasının yerine geçeceğini ve itizal mezhebini himaye edip yaymakta belki ondan da ileri gideceğini gösteriyordu. Fakat takdir ve düzenlemesi enderesan olan Allah Teâlâ sünnetin korunup üstün gelmesi için, o güne kadar bütün ömrünü itizal mezhebini doğru göstermeye ve onu korumaya çalışan ve kendisine mezhebin başkanlık makamı hazır olan bu kişiyi seçti.
Şeyh Ebu’l Hasan Eş’arî’nin içinde itizal mezhebinden bir soğuma, ona karşı bir tepki doğdu. Mutezilenin tevillerinden (dolaylı yorumlarından), mukayese tarzlarından nefret etmeye başladı. Bütün bunların zekâ
oyunları olduğunu, kendi mezhebinin inadı olduğunu, gerçeğin bir başka olduğunu ve gerçeğin de sahabe-i kiram ve selef âlimlerinin mehzebi (anlayışı) olduğunu, en sonunda aklın bu kapı önünde baş eğeceğini anladı.
Kırk sene boyunca Mutezile’den olanların mezhebini, inancını himaye edip isbatlamaya uğraştıktan sonra gönlü bundan tamamen soğudu, kafasında ona karşı isyan doğdu. Onbeş gün evinden hiç çıkmadı. Onaltıncı gün çıkıp doğru büyük camiye gitti. Cuma günüydü. Cami-i Kebir dopdolu idi. Minbere çıkarak yüksek sesle şöyle konuştu:
“Beni bilen bilir. Bilmeyenlere söylüyorum. Onlar bilsinler ki, ben Ebu’l Hasan el-Eş’arî’yim. Ben itizal mezhebindendim. Falan, falan akideleri kabul ederdim. Şimdi ise tevbe ediyor, eski düşüncelerimden vazgeçiyorum. Bugünden itibaren işim; Mutezile’yi reddetmek, onun hatalarını, zayıf noktalarını ve yanlışlıklarını göstermek olacaktır.”
O günden itibaren hayatının en son gününe kadar bütün zekâsını, ilmî tecrübelerini, güzel konuşma kabiliyetini, yazma gücünü itizal mezhebini reddetmeye, selef ve ehl-i sünnet mezhebinin görüş ve inançlarını desteklemeye harcadı. Düne kadar Mutezile’nin sözcüsü ve onların en büyük avukatı olan kimse, bugün ehl-i sünnetin sözcüsü ve onun en büyük hâmîsi olmuştu. [3]
Eş’arî’nin İslâm’ı Yayma Aşkı ve Hakkı Müdafaası
İmam Eş’arî bu görevi, Allah’a yakın olmayı, onun rızasını kazanmayı istediği, bunu davet ve cihad kabul ettiği için yapıyordu. Bizzat itizal mezhebinde olanların toplantılarına giderek, onların ileri gelenleri ile bu-
hışarak, onları ikna etmeye ve doğruyu, hakkı anlatıp kabul ettirmeye çalışıyordu.
Biri ona: “Bid’at ehli ile niye görüşüyorsunuz, neden bizzat siz onların ayağına gidiyorsunuz? Halbuki onlarla ilişki kesmeyi bildiren hüküm vardır” deyince, şöyle cevap verdi: “Ne yapayım, onlar çok büyük makam ve mevkiierdeler. Onların kimi şehrin valisi, kimi baş hâkimi (kadısı)dır. Onlar mevkilerinden, debdebelerinden dolayı benim yanıma gelemiyorlar. Ben de onların yanına gitmezsem hak ve gerçek nasıl belli olacak? Ehl-i sünnetin de bir destekçisi, delillerle onun doğruluğunu isbat eden bir yardımcısı olduğunu nasıl anlayacaklar?” [4]
Zekâ Kabiliyeti ve İlmî Üstünlükler
Önceden beri Ebu’l Hasan Eş’arî tartışmada, isbat ve kanıtlamada üstün yeteneği olan biriydi. Bu onun yaratılıştan gelen hali ve Allah vergisi bir yeteneği idi. Hak olan mezhebi destekleme coşkusu, Allah’ın lütuf ve yardımı onun bu güç ve yeteneklerini daha da keskinleştirdi. O, kendi döneminin akılcılığı seviyesinden daha yukarıdaydı, aklî bilgilerde ve Kelâm ilminde müctehid kafasına sahibti. Mutezile’nin sorularına, itirazlarına rahatlıkla, kolaylıkla cevap veriyor, onları hemen susturuyordu.
Talebelerinden Ebu Abdullah b. Hafif, ilk buluşmasını ve bu toplantıyı şöyle anlatıyor:
“Ben Şîraz’dan Basra’ya geldim. Ebu’l Hasan Eş’arî’yi ziyaret etmeyi çok arzu ediyordum. Bana adresini verdiler. Geldiğimde gördüm ki toplantı halindeler ve bir meselenin tartışmasını yapıyorlar. Yanında bir Mutezile grubu vardı ve onunla tartışmalı olarak konuşuyorlardı. Onlar sözlerini bitirip de susunca Ebu’l-Hasan Eş’arî konuşmaya başladı. Herkese ayrı ayrı muhatap olarak: Sen şöyle dedin cevabı şu, sen şöyle dedin cevabı şu diyerek tek tek cevap verdi.
Toplantıdan kalkıp gitmek üzere yürümeye başlayınca arkasına düştüm. Tepeden tırnağa süzmeye başladım. Bunun üzerine bana dönerek: Neden bakıyorsun? dedi. Ben de: Kaç dilin var, kaç kulağın, kaç gözün var? diye bakıyorum dedim. Bunun üzerine sözüme gülmeye başladı.”
Bir başka rivayette şöyle bir ilâve var:
“Bütün sözlerinizi anladım, ama önceleri neden susuyor, Mutezile ehlinin konuşmasına fırsat veriyordunuz, onu anlamadım. Size yakışan ancak sizin konuşmanız ve itirazlara kendiliğinizden cevap vermenizdir, dedim. Buna karşılık o: O meseleleri ve sözleri ben kendi ağzımla kendiliğimden ifade etmeyi doğru bulmuyorum. Ama şüphesiz o başkasının dili ile söylenirse ona cevap vermeyi, o sözleri reddetmeyi ehli hakkın görevi kabul ediyorum, buyurdu.“
İmam Ebu’l Hasan Eş’arî, ilimde müctehid idi, ilm-i kelâmın da kurucusuydu. Ondan sonraki kelâmcılar onun Allah vergisi muhteşem bir zekâya sahib olduğuna, sözünün derin manalar taşıdığına, nüktedanlığına, olgun ve isabetli görüşleri bulunduğuna inanmaktadırlar.
Düzgün konuşmasından, güzel hitabetinden, güçlü yazarlığından dolayı çağdaşlarının kendisine “ümmetin dili” adını verdikleri Kadı Ebu Bekir Bâkıllânî’ye adamın biri: “Sizin sözleriniz, Ebu’l Hasan Eş’arî’nin sözlerinden daha yüksek manalı ve daha açık ifadeli geliyor bana” dedi. Ebu Bekir ona: “Ebu’l Hasan’ın sözlerini anlayabilmem benim için şereftir” diye cevap verdi.
Büyük bilgin Ebu İshâk İsferâînî’nin ilm-i kelâmdaki yeri ve fıkıh usûlü ilmindeki mevkii herkesçe bilinir, kabul edilir. O diyor ki: “Ben; Şeyh Ebu’l Hasan Bâhilî (Eş’arî’nin talebesi)’nin karşısında, deniz içinde damla ne ise öyle idim.“
Ebu’l Hasan Bahîlî ise: “Ebu’l Hasan Eş’a-rî’nin karşısında benim durumum; denizin yamnda bir damla ne ise öyledir.” diyor. [5]
Mezhebi ve Hizmetleri:
Eş’arî; Mutezile ve hadisciler arasında ılımlı ve orta bir yol tuttu. O ne Mutezile gibi, aklın ilahiyat konusunda ve tabiat ötesi konularda da görevini yerine getirebileceğine, Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatları konusunda hüküm ve karar verebileceğine inanmaktaydı, ne Mutezile gibi aklın sınırsız gücüne ve hükümranlığına inanıyordu, ne de bazı heyecanlı hadisciler ve Hanbelîler gibi dini desteklemek, İslâm inançlarını korumak için aklı inkâr etmeyi ve onu basit görmeyi gerekli görüyordu. Dönemin etkileri ile başlayan kelâm ve itikad konularındaki tartışmalarda tedbirli olmayı ve sessiz kalmayı şart kabul ediyordu.
O; Mutezile ve felsefe bağlısı âlimlerle, Mutezile ve felsefenin terim ve tabirleriyle ve ilmî bir dille konuşuyordu. Bu da ehl-i sünnet inancının ve mezhebinin vakar ve ağırlığını artırıyor, ona değer kazandırıyordu,
O, “İnsanlara, akıllarının seviyesine göre konuşun.” hadis-i şerifine göre hareket ediyor, halkın umumî akıl seviyesi ne ise onu gözönünde bulundurarak konuşuyor, akıl ve ilim sahiplerinin akıl seviyesi neyi gerektiriyorsa bunu da gözönünde bulundurmayı gerekli görüyordu.
Ebu’l Hasan Eş’arî, bütün güç ve netliğiyle Mutezi-le’yi tenkid etti. Onların dini anlama ve kabul etmede kendi arzularının peşinden gitmelerini, mezheblerinin önderlerine uymalarını tenkid etti. Kitap ve sünneti inançlarının kaynağı kılmayıp aksine Kur’an-ı Kerim âyetleri ile kendi inançları arasmda bir terslik, çelişki görülünce çekinmeden âyeti, görünürdeki manasının dışında bir manaya çekmelerinin yanlışlığını onlara her zaman açık bir dille anlattı. Mutezile’den ayrılmasından sonra ilk yazdığı eserlerinden olan Kitabul-îbâne an Usûli’d-Diyâne’ de şöyle yazıyor:
“Hamd ve salâttan sonra biline ki; Mutezile ve Kaderiye mezhebleri haktan ayrılmışlar, kendi arzularının peşine takılarak önderlerine ve mezhebdeki liderlerine uymuşlardır. Kendi görüş ve kanaatlerine uydurmak için Kurrari-ı Kerim’de öyle teviller yapmışlardır ki böyle bir te’vile gidecek hiçbir işareti Allah indirme-miştir. Ayrıca onlar bu te’villerine hadisten, sahabe-i kiramın ve tabiînin amellerinden de bir delil göstermemişlerdir.” [6]
Onun temel başarısı; ehl-i sünnet mezhebine ve selef itikadına uyum göstermesi ve onu anahatları ile desteklemesi değildir. Bunu zaten hadis âlimleri, bütün Hanbelîler yapıyorlardı. Onun asıl başarısı; Kitab ve sünnetin gerçeklerini, doğru olan bilgilerini ve ehl-i sünnetin inanç ve akidelerini akıl yolu ile, aklî delillerle isbatlaması, Mutezile’nin ve diğer fırka ve mezheble-rin her meselesini, her görüş ve kanaatini teker teker onların kendi deyim ve tâbirleri ile tartışarak ehl-i sünnet akidelerinin doğruluğunu, onların akla ve nakle uygun olduğunu açıkça göstermesidir.
Dinin bu en önemli hizmetini başarması, devrinin bu çok önemli görevini yerine getirmesi sırasında o, Mutezile ve diğer sapık fırkalar tarafından protesto edildi. Öylesi gayet normaldi. Ama o, katı hadisçiler ve donuk Hanbelîler tarafından da itirazlara hedef oldu. O Hanbeliier ve hadisçiler ki, onlara göre bu meselelere dalmak, felsefî terim ve tâbirleri kullanmak, nakille gelen mesele ve konularda akıl metodunu kullanmak bir “kayma ve sapma“dır.
Ebu’l Hasan Eş’arî; ilahiyat ve metafizik’e (tabiat ötesine) âit meselelerin, ilm-i kelâmın ve akidelerin kaynağının kitap, sünnet ve Peygamberin öğrettikleri bilgiler olup tek başına aklın ve Yunan ilahiyat kıyaslama ve isbatlamaları olmadığına inanan biri oluşuna rağmen, o; zamanın değişmesi, müslümanlarm diğer din ve milletlerle iç içe yaşamaları ve sonunda yukarıdaki esaslar üzerine bir takım mezheblerin vücud bulması neticesinde bu konulara tamamen yabancı kalmayı da doğru bulmuyordu.
Bu meselelere yabancı kalıp sükût etmenin İslâm’a zarar vereceğine, sünnetin azamet ve heybetini kaybettireceğine, bunun sonucu olarak da ilmî ve aklî sahada sünnetin zayıflayacağına, din âlimlerinin bu azgın saldırılara karşı koymaktan âciz kalacaklarına, yolunu sapıtan kimselerin bunu fırsat bilerek yeni hileler peşinde koşacaklarına, sünnete ve gerçek akideye inananları bozup onları dinî üstünlük ve şereflerinden uzaklaştırarak içlerine şüphe tohumlan ekeceklerine,, zeki ve kültürlü gençleri kendilerine çekeceklerine ina-nıyorlardu.
Ebu’l Hasan Eş’arî’ye göre; inanç ve akidelerin kaynağı şüphesiz ki vahy (Allah’ın bildirdiği Kur’an-ı Kerim) ve Hz. Muharamed’in bjr peygamber olarak bildirdikleridir. Bunları öğrenmek ise kitap ve sünnetle, sa-habe-i kiramın sözleri ve rivayetleri ile mümkün olabilir.
Bu konuda Eş’arî’nin metodu Mutezile’den ve filozoflardan tamamen ayrı ve farklıdır. Ama o, bu gerçekleri, inançları isbatlamada destek sağlamak için akıl metodunu, o dönemin yaygın olan deyim ve terimlerini kullanmayı sadece caiz görmemekte, hatta zamanın gerektirmesinden dolayı zorunlu ve cihadın en üstünü kabul etmektedir. Bir de akıl ve hislerle ilgili konular vardır ki, Mutezile ve filozoflar onları (zorla) inançlar konusunun bir parçası haline sokmuşlar, zekâları ve lafazanlıkları ile onları hak ve bâtılın ölçüsü kabul etmişlerdir. Ebu’l Hasan Eş’arî’ye göre bunlardan uzak durmak doğru değildir. Şeriatın savunucusu ve sözcüsü, bu konularda da onlara karşı koymak zorundadır. Aklî ve hissî yönden onları reddetmek, yanlışlıklarını anlatmak ve ehl-i hak olanların mezhebinin doğruluğunu isbât etmek farzdır.
Ona göre; Hz. Peygamber’in ve sahabenin susuşu, bilmemezlik değildi. Sebebi; o dönemde bu konuların ve isbatlama tarz ve metodlarınm olmamasıydı. Fakat devirlerin değişmesi ve yeni durumların ortaya çıkması, nasıl fıkıh sahasında detayları ve küçük bir takım meseleleri ortaya çıkardıysa ve nasıl yeni meselelere bir çözüm bulup ictihad yapmaya mecbur ettiyse, ve nasıl devri iyi tanıyan ihlâslı müctehidler, fakîhler içti-haddan faydalanarak olaylara ve sorunlara çözüm getirerek ümmeti yeni fitnelerden, dinden sapma ve amel-sizlik akınlarından kurtardılarsa, aynı şekilde şeriatı koruyanların ve ehl-i sünnet kel âmâlarının da inançlar ve ilahiyat konusunda yeni ortaya çıkan sorunlara veya yeni ortaya çıkan itirazlara cevap vermeleri ve devrin mantığına uygun biçimde doğru akideleri delillendirmeleri, doğruluğunu isbat etmeleri şarttır, boyunlarının borcudur. Ebu’l Hasan Eş’arî bu iddiasını isbât için îstihsân el-Havdı fil-Kelâm adında bir eser yazmıştır.
Herşeye rağmen o, iki zümreye de kulak asmadan, onların memnuniyetine ve memnuniyetsizliğine aldırış etmeden dine yardım edip onu korumak, iman ve akideyi muhafaza için gerekli gördüğü davranış biçimine cesaretle, zekice yöneldi ve sözle, yazıyla bu uğurda çalıştı, didindi, mücadele verdi. Sonunda, Mutezilenin ve felsefecilerin kabaran seylâbının önüne set çekti, yerinden sökülüp kopmuş pek çok ayağı yerine tekrar yerleştirdi. (Şüpheye düşen, tereddütler geçiren bazı ilim adamlarını yeniden inanç ve görüşlerinde tatmin etti.)
Ehl-i sünnet inançlarını, selef yolunu güçlü ve delilli savunma ve himaye etmesinden dolayı ehl-i sünnette yeniden kendine güven ve canlılık meydana geldi. Ümmetin içine kurt gibi girip kemirerek onu eritmekte olan acizlik, yetersizlik duygusu tükendi. Mutezile de arka arkaya yaptığı hücumlardan geri çekildi ve kendilerini koruma ve mezheblerinin varlığını ayakta tutma düşüncesine kapıldı.
Ebu Bekir b. Sayrafî diyor ki:
“Mutezile çok azıtmıştı. Allah Teâlâ onlara karşı İmam Ebu’l Hasan Eş’arî’yi ortaya çıkardı. O, zekâsı ve mantığı ile, davasını delillerle güçlendirme siyle Mute-zile’nin mantık oyunlarını, fikir ve isbatlama yollarını tıkadı. Bu başarısından dolayı insanlar onu, sünnetin koruyucuları ve müceddidler arasında saydı.“
Ebu Bekir İsmail gibi keskin görüşlü biri; dini yenileme, şeriatı koruma çizgisinde İmam Ahmed b. Han-bel’den sonra onun adım zikretmektedir. [7]
Eserleri:
İmam Ebu’l Hasan Eş’arî, sadece tartışmalar ve sözlü ifadeler ve nutuklarla yetinmedi. Bâtıl itikadları reddetme yolunda muazzam kitaplar yazdı. Ehl-i sünnet akidesine uygun olarak Kur’an-ı Kerim’i tefsir etti. Zehebî’nin anlattığına göre bu kitap otuz cüzden oluşmaktadır.
Bazı yazarlar ve âlimler, İmam Ebu’l Hasan’m kitaplarının 250-300 kadar olduğunu bildirmişlerdir. Bunların çoğu Mutezileyi reddetme yolunda yazılmıştır. Bir bölümü de diğer mezhebleri, dinleri, fırkaları reddetme yolunda yazılmıştır.
Bu kitaplardan biri olan Kitâb el-Fusûl’ de tabiatçı filozofları, ateistleri, Hinduları, Yahudileri, Hristiyan-ları ve Mecusîleri reddeden bilgiler verilmiştir. Bu kitap 12 kitabın bileşimi olan büyük bir kitaptır. ;
îbn Hallikân; el-Lem’u, el-Mûciz, îzâh el-Burhân, et-Tebyln an Usûlıddîn, eş-Şerhu ve’t-Tafsîl fı’r-Reddi alâ Ehli’l İfki ve’t-Tadlîl kitablarmı da zikretmektedir.
Aklî ilimler ve kelâma ek olarak şeriat ilimlerinde de onun çeşitli eserleri vardır. Kitâb el-Kıyâs, Kitâb el-İctihâd, Haber el-Vâhid, bu tür eserlerindendir. İb-nü’r-Râvendî’nüı tevatürü inkârını reddetme konusunda da ayrı bir eseri vardır.
Kendi eseri el-Umd ‘da H. 320‘ye kadar, yani ölümünden dört yıl öncesine kadar yazdığı kitapların listesini vermektedir. Buradaki sayı 68‘i bulmaktadır. İçlerinden bazıları onar, on ikişer cild tutmaktadır. Hayatının son dört senesi içinde de birçok eser yazmıştır.
Çok önemli bir eseri olan Makâlât el-îslâmiyyîn ki-
tabının incelenmesinden onun sadece kelâma olmadığı, hatta akâid ilminin çok değerli, üstün pâyeli bir âlimi ve ihtiyatlı bir tarihçi olduğu anlaşılmaktadır. Bu kitabında; Mutezile ve diğer fırkaların sözlerini, iddialarını naklederken dürüstlük ve tedbirle hareket etmiştir. Bizzat muhaliflerinin kitabından bunun böyle olduğu anlaşılmaktadır. [8]
İbâdet ve Takvası:
Ebu’l Hasan Eş’arî sadece ilim ve akıl sahibi değildi. Hatta o, ilim ve akılda imamet derecesine ulaşmakla birlikte ibâdet, takva ve güzel ahlâkla da süslenmiş biriydi. Bu, selef imamlarının genel özelliğidir.
Ahmed b. Ali Fakîh diyor ki: “Ben Hasan Eş’arî’ye yirmi sene hizmet ettim. Ondan daha ibâdete düşkün, takvâiı, tedbirli, haramdan sakınan, haya sahibi, dünya meselelerinde utangaç, âhiret meselelerinde istekli birini görmedim.“
Ebu’l Hüseyin Herevî şöyle anlatıyor: “Eş’arî, senelerce yatsı abdestiyle sabah namazı kılmıştır. Hizmetçisi Bendar b. el-Hüseyin’in anlattığına göre; İmam Hasan sadece dedesi Bilal’in vakfettiği bir mülk üzerinden geçimini sağlıyordu. O mülkün geliri de günlük onyedi dirhem idi.” [9]
Vefatı:
İmam Ebu’l Hasan, H. 321 yılında vefat etti ve Bağdat’ın Meşra* el-Zevâyâ bölgesinde defnedildi. Cenazesi sırasmda o tanıtılırken, “Bugün sünnetin yardımcısı ölmüştür” diye ilân edilmişti. [10]
İmam Ebu Mansur Mâtürîdî:
O devirde İslâm dünyasının öteki ucunda, Mâverâ-ünnehir’de bir diğer âlim ve kelâma Ebu Mansur Mâtürîdî (ö. 332 H), Kelâm ilmine ve İslâm akaidine yöneldi. O çok ölçülü bir anlayışa sahip insandı. Mutezile ile her zaman savaş halinde olmasından dolayı, İmam Ebu’l Hasan Eş’arî’nin Kelâm ilminde bazı aşırı sözleri ve ifadeleri geçmekte idi. Daha sonraki eş’arîler bunları daha da ileri götürmüşlerdi. İmam Ebu Mansur, Mutezileye karşı Eş’arî ilm-i kelâmının ayrılmaz bir parçası haline gelen ve isbât edilmesi, delillere dayandırılması çok zor olan bu fazlalıkları, suçlamaları kelâm ilminden çıkardı. Ehl-i sünnet ilm-i kelâmını daha fazla düzene koyup, biçime sokarak onu daha da ılımlı ve cami’ (bütün konulan içine alır) hâle getirdi.
İmam Ebu Mansur ve ona bağlı olanların Eş’arî-lerden ayrıldıkları meseleler, basit ve çok sınırlı idi. Bütün bunlar 30 veya 40 meseleden fazla değildir. Bu ihtilaf daha çok kelimelerden ibarettir.
İmam Ebu Mansur Mâtürîdî, amelî (fıkhî) mezheb bakımından Hanefî mezhebinden idi. Nasıl Şâfıî kelâm ilmi âlimleri akîde ve temel inançlar açısından Eş’arî iseler, aynı şekilde Hanefî âlimler ve kelâmcılar da genellikle Mâtürîdîdirler.
İmam Ebu Mansur Mâtüridi çok büyük bir musannif idi. (Pek çok kitap yazmıştı.) Mu’tezile’nin, Râ-fızîlerin, Karmatîlerin reddedilmesi konularında onun çok kıymetli eserleri vardır. Te’vîlât el-Kur’ân isimli eseri, konusunda çok etkili ve değerli bir eserdir. Bu eserden, onun normalden üstün bir yeteneğe, aklî ilimleri bilip üstün derecede bir zekâya sahip olduğu anlaşılmaktadır.
İmam Ebu’l Hasan Eş’arî, itizal mezhebiyle ve bu mezheb mensuplarıyla doğrudan doğruya savaştığı ve bunun da Mutezilenin çok güçlü olduğa, İslâm âleminin ilmî merkezi olan Irak’ta olmasından dolayı, Ebu’l-Hasan Eş’arî’nin bu savaşı ilmî ortamları fazlasıyla etkilemişti. Bu yüzdendir ki, ilm-i kelâm tarihinde onun adı ve yaptığı hizmet daha çok göze çarpıyor ve öne çıkıyordu. [11]
Eş’arî Âlimleri ve Etkileri:
İmam Eş’arî’den sonra onun çizgisinde çok değerli kelâm âlimleri ve üstadlar zuhur etmiş, onlar bütün İslâm dünyasında zihnî üstünlüklerini, zekâ ve yeteneklerini oturtmuşlardır. Bu sebeplerden dolayı İslâm dünyasının ilmî ve fikrî idaresi Mutezile’nin elinden çıkmış, ehl-i sünnet âlimlerinin eline geçmiştir.
Hicrî dördüncü yüzyılda Kadı Ebu Bekir Bâkıllânî (ö. 403 H.) ve Şeyh Ebu İshâk İsferâînî (ö. 418 H.) büyük kelâm âlimleri, haşmetli ve azametli bilginlerdi. Beşinci yüzyılda Allâme Ebu İshak Şîrâzî (ö. 476 H.) ve İmam el-Haremeyn Ebu’l Meâlî Abdülmelik el-Cüveynî (ö. 468 H.), bilgileri ve üstün şahsiyetleri ile dünyaya hükm etmişlerdi.
Allâme Ebu îshâk Şirâzî, Bağdat’daki Nizamiye Üniversitesi’nin rektörü ve baş müderrisi idi. Halife Muktedîbillâh onu, elçi olarak Selçuklu hükümdarı Melikşah’a göndermişti. O Bağdat’tan Nişâbur’a öyle bir saltanat ve tantana ile gitti ki, geçtiği her şehrin bütün halkı onu karşılamak ve uğurlamak için yollara dökülüyor, coşkun saygı ve sevgiden dolayı insanlar onun ayağının bastığı toprakları avuçluyorlardı. Ticaret erbabı dükkânlarmdaki eşyayı onun uğruna dağıtıyor; tatlılar, meyveler, değerli kumaşlar yağmur gibi yağıyor, insanlara ikram ediliyordu. Nişâbur’a geldiğinde bütün şehir onu karşılamak için ayağa kalkmıştı. İmam el-Haremeyn, onun heybesini omuzlarına atarak hizmetçi gibi önünde yürüyor ve, bu hareketimle övünüyorum diyordu.
Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın imparatorluğunda ve Nizâmülmülk un sadrazamlığı altındaki idarede, yani en büyük İslâm devletinde İmam el-Haremeyn en büyük dinî değere sahipti. Nişabur’un hatibi, imparatorluğun İslâm evkafının yöneticisi ve Nizamiye Üniversitesi’nin baş müderrisi (rektörü) idi.
îbn Hallikân diyor ki:
“Otuz sene süreyle o, dinî ve ilmî sahada bir benzeri bulunmaz şekilde kaldı. O, mihrâb ve minberin süsü idi. Eğitim, öğretim, va’z ve bilgi ona ait bir yetki kabul edilirdi.”
Onun tesiri, etkinliği ve üstün değeri o noktada idi ki; bir gün Selçuklu hükümdarı Melikşah bayram hilâlinin görüldüğünü ve yarın bayram olacağını ilân etmişti. İmam el-Haremeyn nazarında hilâlin görülmesi kesinlik kazanmamıştı. Bu bakımdan, yarın Ramazanın devam ettiğini, bayram olamıyacağını ilân ettirdi. Melikşah meseleyi kendisinden sorunca, İmam el-Haremeyn dedi ki: “Sultanın buyruğuna bağlı olan şeylere itaat etmek bize farzdır. Fetvaya bağlı olan şeyleri de sultanın bizden sorması şarttır. Çünkü şeriatın emrine göre âlimlerin fetvaları sultanın fermanı ile eşittir. Oruç tutmak, bayram yapmak fetvaya bağlı şeylerdir. Sultanın bunlarla ilgisi ve yetkisi yoktur.” Nitekim Sultan ilânlar yaptırarak şu emrini duyurdu: “Benim kararım aslında yanlıştı. İmam el-Haremeyn’in sözü doğrudur.”
Vefat ettiği gün bütün Nişâbur çarşısı kepenklerini kapattı. Câmi-i Kebir’in minberi kırıldı, dört yüz civarındaki talebelerinin hepsi kalemlerini kırdı. Halk birbirine başsağlığı diliyordu. Sene boyu onun matem ve üzüntüsü sürdü.
O devrin en büyük devleti olan Selçuklu İslâm devletinin ruhu, canı durumunda olan ve itikad olarak da Eş’arî mezhebinde olan baş vezir Nizâmülmülk sayesinde Eş’arilik çok gelişti. Bir nevi resmî himaye ve destek gördü. Bağdat ve Nişâbur’daki Nizamiye üniversitelerinin kurulması ve idaresi Eş’arî âlimlerinin ve müderrislerin elinde idi. Bu da Eş’arîliğe ilmî derinlik ve güçlülük sağladı. Büyük saygı ile bakılan Bağdat’taki Nizamiye Üniversitesi, İslâm dünyasının en büyük ilim yuvası idi. Orada okumak ve okutmak, talebe ve hoca olmak, âlimler için ve talebeler için şeref meselesi idi. Bu sebepten dolayı öğencilerin ve halkın Eş’arîlikten, Eş’arî düşünce ve akidesinden etkilenmesi normal bir şeydi.[12]
.
Dipnotlar: Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, MEZHEPLER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | Etiketler: İMAM EBUL-HASAN EŞ'ARÎ | 2 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Eylül 16, 2010

KUR’AN’A ADANMIŞ BİR ÖMÜR…
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ; KUR’AN’A ADANMIŞ BİR ÖMÜR…
Son devir din âlim ve velîlerinden. Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan’dır. Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği İdris Bey’e dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmed Kabristanı’ndadır.
Babası Osman Efendi tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra, Silistre’ye giderek meşhûr Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik yaptı.
İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan Hz., ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesi’nde ve Silistre Satırlı Medresesi’nde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti.
Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l Mütehassısîn’in tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.
Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tunahan (ks), 1919 senesinde Medresetü’l-Mütehassısîn’den birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l Kuzât’ı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı.
Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra, medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek, insanlara İslâmiyet’in emir ve yasaklarını anlattı.
Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet ve -cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; “Ehl-i sünnet vel-cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.
Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.
Hizmet ve Faliyetleri
Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Efendi Hazretleri ezelî takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhî füyüzât ile alâkalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi olan Salâhuddin ibn-i Mevlânâ Sürâcüddin (ks) Hazretleri’nden seyr-u sulûklerini tamamladılar.
Kendilerine vâki tecelliyatın büyüklüğünden üstâzları tarafından İkinci bin yılın Müceddidi İmâm-ı Rabbâni Hazretleri’nin rûhânî nisbetlerine teslim edildiler. Bu sûretle, İlahi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sahasına çıkarmışlardır.
Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kur’ân öğretimine vakfetmiş, Kur’ân’ı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri itikadda ve amelde sünnî’dirler. Amelde büyük ekseriyetle Hanefî mezhebine, itikadda İmam Mansur Matüridî Hazretleri’ne mensupturlar. Meşreben Nakşidirler. Süleyman Efendi, Nakşilîğin en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne bağlı ve onun yolunda irşada izinli bir mürşid-i kâmilü mükemmildir.
Süleyman Efendi Hazretleri’nin faaliyet ve hizmetlerinden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
• Hayatının gayesi; unutulan sünnetleri ihyâ ve dîni tecdid, kaybolan İslâmî ilimleri Ehl-i sünnet ve’l-Cemâat tarz ve uslûbu üzere tâlim ve bid’atlarla mücâdele olmuştur. Bütün talebelerini de Ehl-i Sünnet inancına eksiksiz bağlı olarak yetiştirmiştir. Okuttuğu “Emâlî” ve “Nesefî” adlı metin kitaplarla İslam itikâdının temelini öğretirken “Şerh-i Akâid” ile de günümüzdeki ve tarihdeki sapık fırka ve mezhepleri talebelerine tanıtmış ve dalâlet fırkalarına düşmekten korumuştur. İnanç sapıklığı içerisinde bir tek talebesi yoktur.
• Hz. Allah tarafından kendisine ihsan edilen, maddi ve mânevî tasarrufların neticesidir ki eskiden 20-30 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak; ilmin ve âlimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda, yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiş ve vatan sathına yaymışdır. Kur’ân Kursları ve Talebe Yurtları açtırmış; okutup, okutturmak suretiyle mânevi susuzluktan ölmek üzere olan bir milletin âb-ı hayatı olarak imdadına yetişmiştir.
• İslâmiyeti tercüme kitaplardan öğretmek yerine, Osmanlı medreselerinin takip ettiği temel ders kitaplarından, orijinal ilim dili olan Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir.
• Kur’ân-ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten “Elif Cüzü” en mühim matbu’ eseridir.
• Cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyet içinde müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “Dışımız halk ile, içimiz Hak ile” usûl ve esasını düstûr kabul etmiştir.
• Dünya hâdiselerini yakından takip eder. Her sabah bir “Yeni Sabah” gazetesi aldırıp, dış politika yazarının yorumlarını ve önemli haberleri muntazaman okuttururlardı. Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin “Zamanının gidişâtını bilmeyen ârif-i billah olamaz” sözünü şiâr etti.
• Dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl’a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, maddî yardımları da büyüktür. Hatta mevcut bir tek evini sattı ve mecmuaların yayınlanmasında harcadı.
• … o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir: Abdurrahim Zapsu merhumun “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sinan Omur’un “Hür Adam” mecmuasına kadar…
• Zamanının, ilim ve irfanda temâyüz eden dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermiştir.
• Said Nursi Efendi ile haberleşmiş ve Onu hizmetlerinden haberdâr etmiştir. Said Nursi Efendi de Onun hizmetlerini takdirle karşılamış ve şöyle demiştir: “Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslamın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân’ı Kerim’in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur’ân Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslamî ilimleri, şimdi Kur’ân Kursları 1-2 sene içinde öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar, müfessir yetiştiriyorlar. Bu hal bir mucize-i Kur’âniyyedir.”
• Türkiye’de İmam-ı Rabbanî Hazretlerini tanıtmıştır. Onun, Kur’ân ve hadîs-i şerîflerden sonra en muteber kitab olan “Mektûbat” isimli eseri, ilk defa iki cilt halinde Süleyman Efendi Hazretleri’nin talebeleri tarafından bastırılmıştır.
• Tasavvufu, sadece “hoş sohbet vasıtası” haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu kitleleri harekete geçiren heyecan vasıtası kılmıştır.
• Kerâmete asla itibar etmemiş, kerâmet izhârından kaçındığı gibi talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş, “En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkin etmektir” buyurmuştur.
• Öşür farizasını Türkiye’de yeniden ihyâ için çalışmıştır.
Gülistan arastirma servisi
Gülistan dergisi
44. Sayı
Ağustos 2004
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | 1 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Nisan 28, 2010

İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri
İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri
İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri; Tabiînden. İslâm âleminde, Ashab-i kiramdan sonra yetişen evliyanın ve âlimlerin en büyüklerindendir. Ehli sünnetin reîsi ve Hanefî mezhebinin kurucusudur. 699 (H. 80) senesinde Kûfe’de doğdu. Aslen İranlıdır. Dedesi Zûtta müslüman olup, Hazreti Ali’nin sohbetlerine katıldı. İyi bir tahsil gördü. Ashab-ı Kiramdan, Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebî Evfâ, Vasile bin Eskâ, Sehl bin Sâide ve Ebü’t-Tufey! Amir bin Vâsile’yi (r.a.) görerek onların sohbetlerinde bulunma şerefine nail oldu.
Yirmi sekiz yıl hocası Hammâd bin Ebî Süleyman’ın derslerine devam etti. Bütün ömrünü okuma ve okutmaya verdi. Tasavvuf İlmini Cafer-i Sâdık hazretlerinden aldı. Takva1 ile amel eden bir velî ve âlimdi. Kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kıldı.
Abdestin bir adabını terkettiği için kırk yıllık namazını kaza etti. İlimde altmış binden fazla mesele çözdü. Elli beş kere hacca gitti. Binlerce talebeye icazet verdi. Bir çok kitap yazdı. Geçimini esnaflık ile sağlıyordu. Devletten bir görev ve maaş almadı. Halife Mansurun kendisine verdiği. Temyiz Mahkemesi Reisliğini kabul etmediği için zindana atıldı. İşkence ettikten sonra, ayaklarının altından kanlar akan ve halsiz düşen İmamı Azam Hazretlerini, zorla sırtı üstü yatırıp ağzına zehirli şerbeti dökerek, 767 (H. 150) senesinde Bağdat zindanlarında şehid ettiler.
Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt 1
..
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, RUHU`L BEYAN TEFSİRİNDEN KISSALAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İMAM-I AZAM, İSLAM ALİMLERİ | Etiketler: İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Nisan 2, 2010

Üftâde Hazretleri
Üftâde Hazretleri
Üftâde Hazretleri’nin asıl adı, Muhammed olup, babası Manyaslı Mehmed Efendi’dir. Üftâde lakabı ile meşhur oldu. Celvetiyye Tarikatının büyük Şeyhlerinden olan Üftâde Hazretleri, bütün ömrünü Kur’ân-ı Kerim öğretmek ve islâmi terbiyeyi ve irfanı vermekle geçirdi. Bir gecede Farsçayı öğrenen zattır. Bir gece rüyasında Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (k.s.) gördü. Mevlânâ ona: -Talebelere bizim Mesneviden de okutunuz” buyurdu. O; -Farsça bilmiyorum, deyince Mevlânâ Hazretleri; -Sen başla bir kere, Allahü Teala yardım eder, buyurdu.
Ertesi sabah hiç Farisi bilmediği halde kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mesnevi’den vaaz ve nasihat vermeye başladı. Üftâde Hazretleri, I490 (H. 895) senesinde Bursa’da doğdu. 1581 (H. 989) da Bursa’da vefat etti.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt 1
…
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | Etiketler: Üftâde Hazretleri | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Mart 23, 2010

Ebû Yeziyd El-Bestâmî (k.s.) Hazretleri kimdir !
Ebû Yeziyd El-Bestâmî (k.s.) Hazretleri kimdir !
Ebû Yeziyd El-Bestâmî (k.s.) Hazretleri, Bâyezid-i Bestâmî Hazretlerinin asıl adı, Tayfur, bin isa’dır. Sultan-ül-Ârifîn lakabı ile meşhurdur. Künyesi Ebu Yezid’dir. Evliyâ’nın büyüklerinden olan Bâyezid-i Bestâmi Hazretleri, 776 (H. 160) veya 803 (H. 188) tarihinde İranda Hazar denizi Kenarında Bestâm’da doğdu. Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri, Islâmî edep, terbiye ve Efendimiz (s.a.v.)’in sünneti seniyyesine çok önem verirdi.
Bir gün talebeleri kendisine filan yerde büyük bir şeyh vardır. Fazilet ve keramet sahibi bir velî’dir, derler. Talebleriyie beraber, o zatın bulunduğu yere gittiler. Günlerce yorulduktan sonra övülen o zatı mescidden çıkarken gördüler. O şeyh, camide çıkarken halkın içinde esnedi, esnerken ağzını kapatmadı ve bütün halkın içinde kıbleye karşı tükürdü.
Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri, talebe ve müridlerine; “Dinî hükümlere riâyet etmeyen, Resûlüllah’ın sünnetine uymayan, fslâmî edep ve terbiye’den yoksun olan bir kişi kim olursa olsun, asla fazilet ve keramet sahibi olan bir evliya olamaz. Esnerken ağzını kapatmayan ve halkın içinde kıbleye karşı tüküren, edep yoksunu bu adamı görmeye gereK yoktur,” deyip geri dönerler. Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri, (H.261) veya (H.26Z ) senesinde yine Bestam’a vefat etti.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi
…
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, RUHU`L BEYAN TEFSİRİNDEN KISSALAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | 5 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Kasım 25, 2009

Mevlânâ Molla Camî kimdir ?
Mevlânâ Molla Camî kimdir ?
Mevlânâ Molla Camî Hazretlerinin asıl ismi Abdürrahman bin Nizâmeddin Afımed olup Mevlânâ ve Cami nisbetiyle meşhur oldu. Anadoluda Molla Câmî diye bilinir. 817 (M. 1414) tarihinde Iranın Câm kasabasında doğdu. Daha beş yaşlarında iken Muhammed Pârisâ Hazretlerinin teveccühüne nail oldu. Maddî ve manevî ilimleri tahsil etti. Mevlânâ Sa’duddin Kaşgarî hazretlerinden feyz alarak kemâle erdi. Hâce Ubeydullah Ehrâr hazretlerine mürid oldu. Bir çok kitaplar yazdı. Anadoludu “Molla Cami” adı ile bilinen “El-Fevâidü’-Ziyâiyye ffş-Şerhi Kâfıe” kitabı o günden beri medreselerde ders kitabı olarak okutuldu ve hâlâ okutulmaktadır. Keramet sahibi bir evliya ve âlim idi. Fatih Sultan Mehmed Han onu İstanbula davet etti. Konya’ya kadar geldi. Orada iken Fatih’in vefat ettiği haberi kendisine ulaşınca memleketine geri döndü. Herât’ta Şeyhül’islâm idi. 898 (1498) sene Muharrem ayının onsekinci günü cuma ezanı okunurken Herât’ta vefat etti. Molla Câmî Hazretleri, bütün sahabeleri seven ehli sünnet ve’l-cemaat idi. Bir ara sahabe düşmanları Herat’a saldırdılar. Onların Herat’ı düşüreceklerini gören Molla Camî Hazretleri’nin oğlu ve talebeleri o yüce zâtin kabrini açtılar. Mübarek vücudu hâlâ çürümemişti. Onu başka bir yere naklettiler. Yerini halktan gizlediler. Sahabe düşmanları Herat’a girdikleri zaman hemen Molla Câmî Hazretlerinin Kabrine koştular. Mezarı açıp mezardaki tahtaları ateşe verdiler.
Hz Allah sefeatlerine nail eylesin.. Amin.
Rûhu’l-Beyan Tefsiri tercümesi . 1. cilt
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Kasım 16, 2009

Süfyân-ı Sevrî hazretleri kimdir ?
Süfyân-ı Sevrî hazretleri kimdir ?
Süfyân-ı Sevrî hazretleri, asıl adı, Süfyân bin Said bin Mesrûk el-KûfTdir. 715 (H. 95) ylında Küfe’de doğdu. Çok iyi bir ilim tahsili gördü. Büyük bir fıkıh âlimi idi. Müctehid idi. Mezhebi zamanla unutuldu. Cüneydî Bağdadi ve Hamdun Kassar onun mezhebindeydiler. Keramet sahibi bir evliya idi. Kadılığı kabul etmedi. Çok talebe yetiştirdi. Aşk ve gönül eri olan Süfyân-i Sevrî hazretleri, 778 (H. 161) tarihinde Basra’da vefat etti.
Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – 1.cilt
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;