GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘İHYA-İ ULUMUDDİN’ Kategorisi için Arşiv

Tek Başına Olsa Bile Yemek Yiyen Kimsenin Riayet Etmekle Mükellef Olduğu Hususlar

Posted by Site - Yönetici Mart 23, 2012

Tek Başına Olsa Bile Yemek Yiyen Kimsenin Riayet Etmekle Mükellef Olduğu Hususlar

Bunlar üç kısma ayrılır:

a. Yemek öncesi âdâb
b. Yemek esnasındaki âdâb
c. Yemek sonrası âdâb

I. Yemek Öncesi Âdâb

Bu edepler yedi tanedir:
1. Aslında helâl olmakla beraber, kazanç şekli de tamamen sünnete ve takvaya uygun, şüphelerden uzak ve temiz olmalıdır.
Helâl ve Haram bölümünde mutlak temizin mânâsının beyan edileceği gibi, dinde müdahene yapmak suretiyle veya nefse uymak ya da ilâhi nizama göre mekruh olan bir sebeple kazanılmış olmamalıdır.
Allah Teâlâ, helâl demek olan tayyib’in yenmesini emretmiştir. Helâlin bereketini, haramın da kötülüğünü belirtmek için öldürmeyi yasaklamazdan önce bâtıl yolla elde edilen haramın yenmesini yasaklamış ve şöyle demiştir:
Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin. Ancak birbirinizden hoşnud olarak ticaret yoluyla olursa başka. Herhangi bir sebeple nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah çok merhametlidir.
(Nisâ/29)
Bu bakımdan yiyecekte asıl olan, temiz (helâl) olmasıdır. Böyle olması hem farzlardandır, hem de dinin esaslarındandır.

2. El yıkamaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Yemekten önce abdest almak (el yıkamak) fakirliği, yemekten sonra el yıkamak ise deliliği giderir,2
Başka bir rivayette ‘Gerek yemekten önce, gerekse sonra olsun, el yıkamak fakirliği giderir‘ denmiştir. Çünkü el, pislenmekten korunamaz. Bu bakımdan eli yıkamak nezahet ve nezafete daha yakındır. Bir de yemekten gaye; ibadet yönünden dine yardım etmektir. Bu bakımdan yemekten önce yapılan temizlik, namazdan önceki abdest gibi yerinde bir temizlik olur.

3. Yemeğin yere serilmiş sofranın üzerine konmasıdır. Zira böyle yapmak, masa üzerinde yemekten, Hz. Peygamber’in fiiline daha yakındır.
Hz. Peygamber (s.a) kendisine bir yemek getirildiği zaman yere koyarak yerdi.3
Böyle yapmak, sofrada yemekten tevazua daha yakındır. Fakat yemeği yere koyup yemek mümkün değilse, sofra üzerinde yiyebilir. Çünkü sofra kelimesi (anlamı bakımından) yolculuğu hatırlatır. Yolculuktan da âhiret yolculuğu hatıra gelir. Ondan da âhiret yolculuğunun takvâ yemeğine olan ihtiyacı insanın aklına gelmelidir.
Enes b. Mâlik (r.a) şöyle demiştir: ‘Rasûlullah (s.a), ne masa gibi yerden yüksek şeyler üzerinde, ne de Sükürrüce denilen kapta yemek yemezdi‘.4
Enes’e denildi ki:
- O halde, siz neyin üzerinde yiyordunuz?
- Sofra üzerinde.
Dört şey vardır ki, bunlar Rasûlullah’tan (s.a) sonra ihdas edilmişlerdir: a) Yemek masaları, b) Unu elemek için elek, c) Eşnan denilen köpüklü madde ile yıkanmak, d) Doyasıya yemek.
Biz, her ne kadar ‘sofra üzerinde yemek evlâdır‘ demişsek de ‘Masa üzerinde yemek, tenzihi veya tahrimî bir mekruhtur‘ demek istemiyoruz ve diyemeyiz. Çünkü masa üzerinde yemenin hakkında herhangi bir yasak sabit olmuş değildir. ‘Masa üzerinde yemek Rasûlullah’tan sonra ihdâs edilmiştir‘ denilmiş ise de, bunun mânâsı yasak demek değildir. Zira Rasûlullah’tan sonra ihdâs edilen her şeyin kullanılması yasak değildir. Yasak olan bid’at, sâbit bir sünnete zıt düşen, şer’i bir işi gerektiren ve illeti olduğu halde kaldırılmasına vesile olan bid’attır. Hatta bazı hâllerde sebepler değişip bozulduğu zaman, ibtidâ, (yâni bid’atleri icat etmek) farz olur. Kaldı ki masada, yemeğin daha kolayca yenmesi için yerden yüksek tutulmasından başka bir mânâ da yoktur. Masada yemek yemenin benzerleri mekruh olmayan hâllerdir. Dört şeyin bid’at olduklarında ittifak vardır. Onların hepsi aynı derecede mahzurlu değiller. Belki (sabun) gibi temizlikte kullanılan eşnan, temizliği temin ettiği için güzeldir. Zira İslâm dininde gusletmek ve yıkanmak, temizlik maksadıyla yapıldığı takdirde müstehâbdır. Eşnan ise, temizliği daha da tamamlayıcıdır. Ashab-ı Kirâm (r.a), eşnanı, âdet olmadığı için kullanmamışlardır veya ellerine kullanacakları kadar eşnan geçmezdi veya mübâlâğalı bir şekilde temizlenmekten daha önemli meselelerle meşgul idiler. Onun için de fazla temizliğe yarayan eşnan gibi maddeleri kullanmaya vakit bulamazlardı. Zira ashab-ı kirâm yemekten sonra vakit bulup ellerini yıkayamazdı. Mendilleri ise ayaklarının altı idi. Ashab-ı kirâmın böyle yapmaları, yıkamanın müstehab olmasına mâni değildir.
Elek
Elek ve kalbura gelince, onlardan gaye; yemeği ve ekmeği daha güzelleştirmektir. Bu ise eğer ifrat derecesindeki nimetlenmeye sürüklenmezse mübah bir harekettir.
Masa
Yemek masasına gelince; masa sadece yemeği kolaylaştırmak için kullanılan bir âlettir. Bu da, eğer kibir ve büyüklük taslamaya sebep olmazsa mübâhtır.
Doymak
Doyasıya yemeye gelince, bu dört bid’atın en şiddetlisidir. Çünkü doyasıya yemek, şehvetin tahrik olmasını ve bedendeki ârızaların harekete geçmesini sağlar. Bu bakımdan bu bid’atların arasındaki farkı bilmelisin.

4. İlk oturuşunda sofrada güzelce oturmalı ve o güzel oturmayı yemeğin sonuna kadar devam ettirmelidir.
Hz. Peygamber ( s.a.v.) çoğu zaman dizleri üzerine çökerek, bazen ayaklarının sırtları üzerinde, bazen de sağ ayağını diker, sol ayağının üzerine otururdu ve şöyle derdi:Ben yaslanarak yemem. Çünkü ben kulum. Kölelerin yeyişi gibi yer ve kölenin oturuşu gibi de otururum‘.6
Yaslanarak su içmek de, mekruhtur. Çünkü mideye zararlıdır. Uzanarak, yaslanarak yemek mekruhtur. Ancak çerez olarak yenen şeyler bu hükmün dışındadır.
Hz. Ali uzanmış olduğu halde miğferinin üzerine konmuş bir peksimet yemişti. Yüzükoyun yatarken yediği de söylenmiştir. Çünkü Araplar bazen böyle yaparlardı.

5. Yedikleriyle güçlenmeye ve Allah’a ibadet etmeye niyet etmelidir ki, yemekle de Allah’a itâat etmiş olsun. Yemeği sadece lezzet alma ve zevklenme gayesiyle yememelidir.
İbrahim b. Şeyban şöyle demiştir: ‘Seksen seneden beri şehvetim ve arzum için birşey yemiş değilim!
Bu niyetiyle beraber, daima az yemeğe azimli olmalıdır. Zira kişi ibadet kuvvetini temin etmek için yediği zaman, ancak doyamayacak kadar yemek suretiyle niyetinin doğruluğunu isbat etmiş olur. Çünkü doyasıya yemek, değil ibadete güç ve kuvvet vermek, belki ibâdete mânidir. Bu bakımdan şehvetin kırılması böyle bir niyetin zaruri neticesi olduğu gibi, kanaatkârlığı oburluğa tercih etmek de bu niyetin gerekli neticesidir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Hiçbir insan, karnından daha şerli bir kabı doldurmuş değildir. Ademoğluna, belinin düzeltilmesine yardımcı olabilecek kadar yemek yeter. Eğer bu kadarcıkla iktifa etmezse karnını üçe taksim etmelidir. Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefes almaya ayırmalıdır.7
Böyle niyet etmenin ayrılmaz ve zarurî gereklerinden birisi de, ancak acıktığı zaman yemeğe el uzatmaktır. Bu bakımdan acıkmak, yemekten önce varlığı gereken sebeplerden biridir. Kişinin doymadan önce sofradan elini kaldırması gerekir. Böyle yapan bir kimse doktor muayenesinden kurtulmuş olur. Kitabımızın gelecek bölümlerinde az yemenin faydaları belirtilecektir ve az yemenin tedricî bir surette nasıl yapılacağı da Mühlikât bölümünün ‘yemeğe karşı şehvetin kırılması’ bahsinde zikredilecektir.

6. Mevcut olan rızka ve hazır olan yemeğe razı olmasıdır. Fazla yemeye dalmak, fazlasını aramak ve katığı beklemek uygun bir hareket değildir. Ekmeğe yapılacak hürmet, ona katık aramamaktır. Zira ekmeğe hürmet etmek hadîsi şerifle emredilmiştir.8
Madem hadîs bunu emrediyor, o halde insanı ibâdet hususunda güçlü kılan ve hayatını idame ettiren her helâl şey insan için hayırlıdır ve onu hiçbir zaman hakir görmemelidir. Daima hürmet etmelidir. Hatta namaz vakti gelmişse dahi, yemeği namazdan ötürü bekletmek de uygun değildir. Şu şartla ki, namazın vakti daralmamışsa..
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Yatsı namazı ile akşam yemeği aynı anda hazır olduğu zaman önce yemekten başlayınız.9
İbn Ömer (r.a), çoğu zaman imamın okumasını duyduğu halde akşam yemeğini bırakıp cemaate iştirâk etmezdi. Ne zaman canı yemek istemez ve yemeğin tehirinde herhangi bir zarar da yoksa işte o zaman en evlâsı, namazı daha önce kılmaktır.
Yemek hazır olduğu zaman namaz için kamet getirilirse, duruma bakılır; eğer yemeği tehir etmekte yemeğin soğuması veya yemediği için namazda birtakım vesvese ve şüpheler belirmesi sözkonusu ise, yemeği namaza takdim etmek daha müstehabdır. İster canı yemek istesin, ister istemesin. Çünkü bu hususta vârid olan hadîs umumîdir. Zira karnı aç olmasa bile, sofradaki yemeğe bakmaktan az da olsa kendini alamaz. Bu ise namazda aranan huzura zıddır.

7. Aynı sofraya birçok elin uzanmasını temine çalışmaktır. İsterse o eller aile efrâdının elleri olsun.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Yemeğinizin üzerinde toplanın. Böyle yaptığınız takdirde sizin için o yemekte bereket olur.10
Enes (r.a) şöyle der: ‘Allah’ın Rasûlü tek başına yemezdi‘.11

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Yemeğin en hayırlısı kendisine birçok elin birden uzandığı yemektir.

2) Müsned-i Şihab
3) Ahmed b. Hanbel
4) Buhârî. (Sükürrüce, küçük bir kaptır)
5) Ebu Dâvud
6) Buhârî
7) Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, (Mikdad b. Madî Kerib’den)
8)Bezzar,Taberâni,(Abdullah b.Ümmü Haram’dan)
9) Namaz bölümünde geçmişti.
10) Ebu Dâvud ve İbn Mâce
11) Harâitî

Kaynak : İhya-ı Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, İHYA-İ ULUMUDDİN | » yorum bırak;

Yemek İkram Etmenin Âdâbı

Posted by Site - Yönetici Şubat 22, 2011

Yemek İkram Etmenin Âdâbı

Yemek İkram Etmenin Âdâbı

Yemek İkram Etmenin Âdâbı

Misafire yedirmekte çok fazilet vardır. Nitekim Câfer b. Muhammed (r.a) şöyle demiştir: ‘Arkadaşlarla beraber sofra üzerinde oturduğunuz zaman, oturuşunuzu oldukça uzatınız. Zira bu saat hayatınızın sizin aleyhinizde sayılmayan saatidir‘.

Hasan Basrî (r.a) şöyle demiştir: ‘Kişi kendi nefsine, ebeveynine ve yakınlarına sarfettiği her nafakadan muhakkak sorulacaktır. Ancak kişi din kardeşlerine Allah rızası için infak ettiği yemekten sorulmayacaktır. Çünkü Allah Teâlâ kulunu bu yemekten ötürü sorguya çekmekten hayâ eder‘.

Allah yolundaki arkadaşına yedirmenin fazileti hakkında zikrettiğimiz bu misallere yedirme hakkında vârid olan hadîsler eklendiğinde fazileti apaçık bilinir.

Hadîsler
Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Herhangi birinizin sofrası önünde yayılı bulunup kaldırılıncaya kadar melekler onun için salâvat-ı şerife getirirler.29

Horasan âlimlerinden biri din kardeşlerine bitiremeyecekleri kadar bol yemek takdim ederek dedi ki: Hz. Peygamber’( s.a.v.)den bize gelen bir hadîsi şerifte şöyle buyuruluyor:

Kardeşleri ellerini yemekten kaldırdıkları zaman, artanı yiyen bir kimse hesaba çekilmez.30

Madem ki durum budur, o hâlde isterim ki size takdim ettiğim yemeği çoğaltayım ki onun kalıntılarından yiyelim. Arkadaşlarıyla yediklerinden kul hesaba çekilmez.31

Seleften bâzıları arkadaşlarının gönlünü hoş etmek için cemaatle yediği zaman fazlaca yerdi. Tek başına yediği zaman ise pek az yerdi.

Üç şey vardır ki, insan onlardan hesaba çekilmez: a) Sahur yemeği, b) İftar yemeği, c) Arkadaşlarla beraber yenilen yemek.32

Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: ‘Dostlarımı bir sa’ yemek üzerine toplamam, bir köleyi azâd etmemden daha iyi gelir bana‘.

İbn Ömer (r.a) şöyle demiştir: ‘Sofrada güzel ve helâl yemeğin bulundurulması ve arkadaşlara ikram edilmesi, kişinin şerefli oluşuna delâlet eder‘.

Ashab-ı kirâm (r.a) şöyle derlerdi: ‘Yemek üzerinde bir araya gelmek güzel ahlâktandır‘.

Ashâb-ı kirâm (r.a), Kuran okunmasında da bir araya gelirlerdi. Onlar bir araya geldikleri zaman, muhakkak toplu hâlde bir şeyler yedikten sonra dağılırlardı. Dostların dostluk ve yakınlıkla kendilerine yetecek kadar bir yemek üzerinde toplanmalarının dünyadan olmadığı söylenmiştir.

Allah Teâlâ kıyâmet gününde kuluna der ki:
- Ey Âdemoğlu! Ben acıktım, bana yedirmedin.
- Sen âlemlerin rabbisin, sana nasıl yedirebilirdim?
- Senin müslüman kardeşin acıktı. Ona yedirmedin. Eğer ona yedirmiş olsaydın bana yedirmiş sayılırdın.33

Hz. Peygamber ( s.a.v.) şöyle demiştir:
Size ziyaretçi geldiği zaman, ona ikrâm ediniz.34

Cennette bir takım köşkler vardır. Dışları içlerinden ve içleri de dışlarından görünmektedir. Bu köşkler yumuşak konuşan, Allah için yediren ve halk uykuda olduğu zaman kalkıp namaz kılanlar içindir.35

Sizin en hayırlınız, Allah için yedireninizdir.36
Din kardeşine doyasıya yediren ve kana kana içiren bir kimseyi Allah Teâlâ yedi hendek kadar ateşten uzaklaştırır. Bu çukurlardan ikisinin arasındaki mesafe beşyüz seneliktir.37

Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

.

29) Taberânî, Evsat
30) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
31) Ezdî, Duafâ, (Câbir’den)
32) Ezdî, (Câbir’den)
33) Müslim
34) Harâitî
35) Tirmizî, (Hz. Ali’den)
36) İmam Ahmed ve Hâkim, (Suheyb’den)
37) Taberâni, (İbn Ömer’den)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | Etiketler: | » yorum bırak;

Yemek Hazırlamanın Âdâbı

Posted by Site - Yönetici Şubat 2, 2011

Yemek Hazırlamanın Âdâbı

Yemek Hazırlamanın Âdâbı

Yemek Hazırlamanın Âdâbı

Yemeğin hazırlanmasının beş âdâbı vardır:
1. Yemeği acele vermektir. Yemeği erkenden vermek, misafire ikram etmek demektir.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
Allah’a ve son güne iman eden bir kimse misafirine ikramda bulunsun.
Misafirlerin çoğu gelmiş ve hazır olmuşsa, gelmeyen birkaç kişi kalmış veya vakit geçmiş ise, o zaman hazır bulunanların hakkını gözetip bir an önce yemeği yedirmek, gelmeyenlerin hakkını gözetip beklemekten daha iyidir. Ancak geç kalan adam fakir ve beklenilmediği takdirde kalbi kırılacak bir tip ise, o zaman yemek biraz tehir edilirse, bir sakınca yoktur.
İbrahim’in ikrama mazhar olmuş misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Zâriyât/24)

Bu ayet-i celîlenin mânalarından biri şöyledir. Acele tarafından yemek hazırlamakla ikrama mazhar kıldı onları. Nitekim şu ayet de bu mânâya işaret etmektedir:

Az sonra kavrulmuş (semiz) bir buzağıyı (onlara ikram etmek için) getirdi. (Hûd/96)

Aynı mânayı şu ayet de belirtmektedir:
Hemen evine yöneldi; derhal onlara takdim etmek üzere semiz (ve kavrulmuş) bir buzağı getirdi. (Zâriyât/26)

Ayetteki Râfe fiilinin kökü olan ‘Revefan’ aceleyle gitmek demektir. Bazıları da ‘gizlice getirmek demektir’ demiştir. Bazıları da ‘İbrahim (a.s) bir but getirdi’ demektir der. Fakat getirilen buta, acele getirildiği için (tâcil kökünden gelen) âcil ismi verilmiştir.

Hâtim el-Esemm şöyle demiştir:
Acele şeytanın işidir. Fakat beş yerde güzel ve sünnettir:

a) Misafirlere yedirmek hususunda,

b) Bâkire kızını (veya evlâdını) evlendirmek hususunda,

c) Ölünün techizi hususunda,

d) Borcun ödenmesi hususunda,

e) Günahtan tevbe etmek hususunda.

Velime (evlenme ve düğün) yemeğinde de acele etmek müstehabdır’ denilmiştir.
Velime yemeğini, ilk günde vermek sünnettir. İkinci günde örf ve âdete uymaktır. Üçüncü günde ise riyakârlıktır.
2. Yemeğin tertibi şöyle olmalıdır: Eğer varsa, yemekten önce meyveleri vermelidir. Çünkü böyle yapmak tıbben daha uygundur. Zira meyve diğer yemeklerden daha önce hazmedilir. Onun için mide altında kalması daha uygundur.
Kur’an’ın şu ayetlerinde, meyvelerin yemeklerden önce yenmesinin daha uygun olduğuna işaret edilmiştir:
Seçtiklerinden meyve ve iştihalarının çektiği kuş etinden var. (Vakıa/21-22)
Meyveden sonra takdim edilen en faziletli yemek et yahnisidir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü, yahninin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.

Eğer yemekten sonra tatlı da yedirirse, o zaman bütün güzel şeyleri bir araya getirmiş olur.
Et ikram etmekle ziyafetin yeterli olduğuna Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim’in misafiri hakkındaki ayeti işaret eder. Çünkü Hz. İbrahim (a.s) güzelce pişmiş, kavrulmuş bir buzağıyı onlara getirmiştir. Eti sofrada hazır etmek ikramın esasından biridir. Çünkü Allah Teâlâ güzel yemeklerin vasfı hakkında şöyle buyurmaktadır:
Biz sizin üzerinize (ey İsrâiloğulları) Men ve Selva indirdik. (Bakara/57)

Buradaki Men bal (kudret helvası) demektir. Selva ise et demektir. Ete selva denmesinin sebebi, her katığın yerini tuttuğu ve ondan başka hiçbir yemekte bu vasfın bulunmadığındandır. Hz. Peygamber’in şöyle demesinin hikmeti bu olsa gerektir.

Katıkların efendisi ettir. Allah Teâlâ Men ve Selva’dan sonra şöyle buyurmaktadır:
Size rızık olarak verdiklerimizin tayyiblerinden (helâllerinden) yeyiniz.
(Bakara/57)

Bu bakımdan etli ile tatlı tayyib tâbir edilen rızıklardandır.

Ebu Süleyman ed-Dârânî ‘Tayyiblerin yenmesi, insanda Allah’tan razı olmayı doğurur’ demiştir.
Bu tayyiblerin tamamlanması, soğuk su içmek ve ılık su ile yıkamakla tamamlanır.
Me’mûn şöyle demiştir: ‘Buzlu ve soğuk su içmek, nimet vericiye karşı olan şükrü her türlü şüpheden kurtararak sadeleştirir‘.

Ediblerden biri şöyle demiştir: ‘Dostlarını davet edip onlara Hasremiye ve Buranniye yedirip üstüne soğuk su içirirsen o zaman ziyafeti tamamlamış olursun‘. Birisi dostlarına tertip ettiği ziyafet için birçok para harcamıştı. Bu durumu gören hekimlerden biri şöyle demiştir. ‘Ekmeğiniz iyi, suyunuz soğuk ve sirkeniz hoş olduğu takdirde yeter de artar bile. Bunca zahmeti yapmanız gerekmezdi’.

Bazıları da şöyle demiştir: ‘Yemekten sonra tatlı ve yemek çeşitlerinin çokluğundan sofrada temkinli oturmak da iki çeşit yemekten daha hayırlıdır‘. Sofrada sebze olduğu zaman, meleklerin o sofrada hazır olduğu söylenmektedir. O halde, sofrada sebze bulundurmak da müstehabdır. Sebzenin bulundurulmasında yeşillik olduğu için sofrayı süsleme özelliği vardır.

İsrailoğulları’nın üzerine inen sofrada kıras (kereviz) veya havuç otu hariç, bütün sebze ve yeşillikler vardı. Yine bu sofrada baş tarafında sirke, kuyruk tarafında tuz bulunan bir balık, üzerinde birer zeytin, birer nar tanesi bulunan yedi çörek vardı. Kudret sofrasına benzetmek için bütün bunları sofrada bulundurmak güzeldir.
3. Önce sofraya yemek çeşitlerinin en güzelini getirmelidir ki, isteyen ondan doya doya yesin. Ondan sonra gelenlerde pek fazla yemek durumunda kalmasınlar.

Ehl-i keyfin âdeti, önce yemeğin kabasını getirmektir ki, ondan sonra iyiyi gördüğünde isteği yeniden kabarsın. Oysa böyle yapmak fazla yemeye vesile olur.
Eskilerin âdeti, bütün yemek çeşitlerini birden sofraya getirip dizmekti. Böylece herkesin beğendiğini yemesine imkân verirlerdi. Eğer bir çeşit yemekten başka yemeği yoksa, yemeğin başlangıcında misafirlerine durumu bildirmelidir. Çünkü misafirler arasından daha nefis yemek gelir diye, doyasıya yemeyenler çıkabilir. Hatta mürüvvet sahiplerinin yemek listelerini yazıp misafirlere takdim ettikleri rivayet edilmiştir.

Şeyhlerden biri şöyle anlatıyor: ‘Şam’da şeyhlerden birisi bana bir çeşit yemek getirdi. Ona dedim ki, bizim Irak’da bu çeşit yemekler ancak sofranın sonunda getirilir‘. Şeyh ‘Bizim Şam’da da durum böyledir’ dedi. Böylece şeyhin yanında bu yemekten başkasının olmadığını anladım. Bu durum karşısında çok utandım.
Bir başkası şöyle anlatır: ‘Biz bir grup ziyafette idik. Bize pişmiş kellelerden işkembe çorbası ve kavrulmuş etler getirildi. Biz bundan sonra gelecek yemek çeşitlerini beklediğimiz için gelen yemeğe rağbet gösterip yemedik. Bir de baktık ki, ellerimizi yıkamak için leğen getirildi. Artık başka yemek getirilmedi. Bunun üzerine birbirimize bakakaldık. O esnada dâvette bulunan şeyhlerden biri lâtife olarak şöyle dedi:Allah gövdesiz başları yaratmaya kâdirdir‘. Ravi der ki: ‘Biz o gece sahur zamanına kadar aç kalıp ekmek kırıntılarını bile aradık‘. İşte böyle bir mahzura yer vermemek için; ya bütün yemekleri birden sofraya getirmelidir veya yemekleri misafirlere haber vermelidir.

4. Dâvetliler doyup ellerini çekmeden önce yemekleri kaldırmamalıdır. Çünkü davetliler içerisinde önce gelen yemeğin dibinde kalanın gelecek yemekten daha fazla hoşuna gidenler ola bilir veya daha yemek yemeye ihtiyaç duyan kimseler olabilir. Bu bakımdan, eğer acele edip kaldırırsa durumu bulandırmış olur. ‘Sofrada temkinli olmak, iki çeşit yemeği sofraya getirmekten daha hayırlıdır’ kabilindendir bu durum.

Bu sözün, iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Yani bu, acele yememek sureti ile temkinli olmak demektir.
Şakacı bir sûfîden şöyle hikâye edilir: ‘Bir ara cimri bir zengine misafir olduk. Bize kızartılmış kuzu takdim edildi. Sofra sahibi cimri olduğundan, misafirlerin kuzuyu parçalayıp yediğini görünce darılarak hizmetçilerine şunu söyledi: ‘Geri kalan gövdeyi kaldır. Onu evdeki çocuklara götür’. Hizmetçi gövdeyi eve doğru götürürken o sûfî kalkıp arkasından koştu ve kendisine ‘Nereye gidiyorsun?’ diye soruldu. Sûfî ‘Çocuklarla birlikte yemek yemeye gidiyorum’ diye cevap verdi. Bu durum karşısında ev sahibi utanıp, kuzu gövdesinin geri getirilmesini emretti’.

Misafirlerden önce elini sofradan çekmemelidir. Çünkü böyle yaptığı takdirde misafirleri utandırır. Demek ki, bütün misafirlerden sonra elini sofradan çekmelidir.

Kerem sahibi insanlar davetlilere yemeğin bütün çeşitlerini haber verirler, onların herbirinden doya doya yemelerine fırsat verip, tam yemekten çekilecekleri bir sırada diz çökerek ellerini yemeğe uzatırlar ve yemeğe başlarlardı. ‘Allah’ın ismiyle yemeğe başlıyorum. Allah, size ve bize bereket ihsan etsin. Bize yardımcı olunuz’ derdi.

5. Sofraya yeteri kadar yemek getirmelidir. Zira yetecek mik-tardan az getirilmesi şerefsizlik olduğu gibi, fazla getirmek de israf ve riyakârlıktır. Hele getirdiğinin hepsinin yenmesine gönlü razı değilse!.. Ancak hepsinin yenmesine razı olup artıklarından bereketlenmeye niyet ederse, o zaman sofraya yeterinden fazla yemek getirilebilir. Çünkü Hz. Peygamber’in hadîsinde, bu niyetle getirdiği yemekten sorguya çekilmeyeceği söylenmektedir, İbrahim b. Ethem sofrasında yeterinden fazla yemek bulundururdu. Bu durumu gören Süfyan es-Sevrî ‘Ey Ebâ İshak! Bu kadar yemeğin getirilmesinin israf olacağından korkmaz mısın?’ deyince, İbrahim ‘Yemekte israf yoktur‘ dedi.
Eğer niyet bu değilse, o zaman sofrada fazla yemek bulundurmak külfet olur.

İbn Mes’ud şöyle demiştir: ‘Yemeği ile gururlananın sofrasına icabet etmekten menedildik’.
Ashab-ı kirâmdan bir cemaat, gurur için verilen bir ziyafete icabet etmeyi kerih görmüşlerdir. Bu sır ve hikmetten ötürü Hz. Peygamber’in sofrasından fazla yemek hiçbir zaman geri götürülmezdi. Çünkü o devirdekiler, sofraya ihtiyaçtan fazlasını getirmezlerdi. Tıka basa yemezlerdi.

Misafir ve dâvetlilere yemek getirmeden önce, evdeki aile fertlerinin paylarını ayırması gereklidir ki; onların gözü yemekten geri gelecek olanda kalmasın. Bir de belki birşey artmaz diye misafirlerin aleyhinde kötü konuşmamalıdır. Aynı zamanda misafirler de, aile fertlerinin payını istemedikleri halde yemiş olurlar. Bu ise, esas hak sahiplerine bir ihanettir.

Sofrada kalan yemek kalıntıları ki, sûfîler ona ‘zillet‘ derler. Misafirlerin onu alıp evlerine götürmek yetkisi yoktur. Ancak yemek sahibi açıkça kendi rızasıyla onlara götürme izni verirse veya karinelerle böyle bir hareketten hoşlanacağı bilinirse, o zaman misafir kalanı götürebilir. Eğer istemediği bilinirse, o zaman almaları hiçbir şekilde uygun değildir.

Yemek sahibinin kalıntıların götürülmesine razı olduğu bi-lindiğinde kişinin arkadaşlarıyla adaletli ve insaflı bir şekilde paylaşması gerekir. Bu bakımdan, dâvetlilerden herhangi birisi ancak payına düşeni alabilir. Ancak arkadaşları utanarak değil, gönül rızası ile kendisine müsamaha ederlerse o zaman başka…

6) Hasremiye üzüm koruğundan yapılmış bir çeşit yemektir. İshale karşı kullanılır. Burâniyye, Me’mûn’un veziri Sehl’in kızı Buran’a yapılmış ve kendisine nisbet edilmiş bir yemektir.

 

Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | Etiketler: , , | 1 Yorum »

Yemek Âdâbı

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2010

Yemek Âdâbı

Yemek Âdâbı

Yemek Âdâbı

Yemeğin âdâbına gelince, bu âdâbın bir kısmı misafirliğe yemeğe gitmekle, bir kısmı da misafire (yemek) ikram etmekle ilgilidir.

Yemek Davetine Katılmanın Âdâbı
İnsanların yemek zamanlarını gözetip o zamanda yemeğe gitmek sünnete aykırıdır. Bu bakımdan tam yemek zamanında bir eve girmek, ansızın girişten sayılır. Bu ise yasaklanmıştır.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle demiştir:
Ey iman edenler, (rastgele) peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak yemek için size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini beklemeyin. Çağrıldığınız zaman girin; yemeği yeyince dağılın, söze dalmayın. (Ahzâb/53)
Ayette geçen ‘Onun kabını (yemeğini) beklemeksizin’ ifadesi; ‘yemeğin ne zaman pişeceğini beklemeyin’ demektir.

Nitekim Hz. Peygamber şöyle demiştir:
Çağırılmadığı bir yemeğe giden kimse, fâsık olarak gitmiş ve haram yemiş olur.38
Yemek zamanını gözetmeden girip de onların yemeklerine tesadüf ettiği takdirde, kendisine izin verilmeden yememesi gerekir. Ne zaman ki kendisine ‘ye’ denirse, incelemelidir. Eğer onların iç-ten gelen bir teklif yaptıklarına ve yemek yemesini istediklerine inanırsa, onlarla beraber yemelidir. Eğer kendisinden utanarak bunu söylüyorlarsa, yemesi uygun değildir. Bahane bulup yemeğe ihtiyacı olmadığını ileri sürerek imtihan etmelidir.

Fakat aç olduğu zaman, kendisine yedirmek için dostlarından birisinin yemek vaktini beklemeksizin evine giderse, bu takdirde yemesinde bir sakınca yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’le beraber Ebu’l-Heysem ve Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin evlerine yemek için teklif olmaksızın yemek yemeye gitmişlerdir.39

Böyle bir durumda müslüman kardeşinin evine gitmek, ona yedirme sevabını kazandırmaya yardım etmektir. Bu âdet, selef-i salihînin âdeti idi. Avn b. Abdullah el-Mes’udî’nin üçyüz altmış arkadaşı vardı. Senenin her gününde bir dostunun evinde yemeğini yiyerek o seneyi geçirirdi. Başka birisinin de otuz dostu vardı. Bir ayda herbirine bir gün gitmek suretiyle dolaşırdı. Başka birisinin de yedi dostu vardı. Haftanın her gününde birisinin evinde olurdu. Onların dostları çalışmalarında kendilerine yardım ederlerdi. Dostlarının bu zâhid ve âbid kimselere yedirdikleri kendileri için ibadet sayılır. Eğer kişi eve girip ve sâhibini içerde bu-lamazsa, ev sahibinin dostluğuna güveniyorsa, izin almaksızın dostunun yemeğini yiyebilir. Zira izinden gaye; yemek sahibinin razı olmasıdır. Hele yemeklerde… Çünkü yemekler hususunda daha da genişlik vardır. Çok kişi var ki, açıkça izin verir ve izin verdiğine dair yemin eder. Oysa buna rağmen karşısındakinin yemesine razı değildir. Bu bakımdan böyle bir kimsenin yemeğini yemek mekruhtur. Hazır bulunmayan çok kimseler de vardır ki, izin vermediği halde onun yemeğini yemek güzeldir.
Yahut sâdık dostlarınızın evlerinde yemenizde size bir günah yoktur. (Nûr/61)

Hz. Peygamber (s.a), Berire’nin (Hz. Âişe’nin azâdlı câriyesi) evine girdi. Kendisi hazır olmadığı halde sadakadan olan yemeğini yedi. Rasûlullah yemeği yedikten sonra ‘İşte sadaka tam yerini buldu’40 buyurdu.
Rasûlullah’ın böyle yapması, Berire’nin (r.a) buna sevineceğini bildiğinden kaynaklanmaktadır. İşte bu sırra binaen ve sahibinin izin vereceğini bilmekle yetinerek izinsiz eve girmek câizdir. Eğer böyle bir şeyi bilmezse mutlaka önce izin almalı, sonra içeri girmelidir.

Muhammed b. Vâsık ve arkadaşları Hasan Basrî’nin evine girerler, izin almaksızın gördüklerini yerlerdi. Hasan da eve gelir, onların böyle yaptıklarını görünce sevinir ve ‘Biz de böyle yapardık’ derdi..
Hasan Basrî çarşıda bir bakkalın kuru meyvelerinden ayakta durarak ‘şu sepetten bir incir, öbüründen bir hurma alır yerdi’. Hişam kendisine ‘Ey Ebu Sâid! Acaba takvâ konusunda sana ne görünmüş ki, adamcağızın izni olmaksızın yemişlerinden yiyorsun?‘ Hasan ‘Ey Lehim (Cimri!) Yemek hakkındaki ayeti bana oku‘. Bunun üzerine Hişam ayeti ‘veyahut da dostlarınızın‘ (Nûr/61) cümlesine kadar okudu. Oraya varınca Hişam sordu: ‘Ey Ebu Saîd! Âyetteki dost kimdir?’ Hasan (r.a) ‘Ayetteki dost, o kimsedir ki, nefis ona meyleder, rahata kavuşur, kalp de onunla sükûnet bulur…’

Bir topluluk Süfyan es-Sevrî’nin evine gitti. Süfyan’ı evde bulamadılar. Kapıyı açıp, sofrasını indirip yemeye başladılar. O esnada Süfyan içeri girdi ve ‘Siz bana selef-i sâlihînin ahlâkını hatırlattınız. İşte onlar böyle yaparlardı’ dedi.

Bir topluluk, tâbiînden birini ziyaret etti. Ziyaret edilen zâtın yanında onlara ikram edecek bir şey yoktu. Bunun üzerine ziyaret edilen, dostlarından birinin evine gitti. Fakat onu evde bulamadı, onun pişirdiği çömleğine baktı. Bir de ne görsün yemek pişmiş ve ekmek de hazırdır ve diğer gereken şeyler de mevcuttur. Hepsini aldı, ziyaretçilere takdim etti ve ‘Yeyiniz!’ dedi. Evin sahibi geldi. Evde hiçbir şey görmeyince, kendisine ‘Filân zat geldi, hepsini toparlayıp götürdü’ denildiğinde, ‘Çok güzel etmiş’ dedi. Daha sonra
yemeği götüren zatla karşılaştığında şöyle dedi: ‘Ey kardeşim! Misafirlerin ikinci bir defa geldikleri takdirde ikinci bir defa aynı şeyi yapabilirsin’.
İşte yemeğe katılmanın âdâbı bunlardır.

Kaynak :  Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

38) Beyhakî, (Hz. Âişe’den bir benzerini)
39) Müslim vc Taberânî, (İbn Abbas’tan zayıf bir senedle)
40) Müslîm ve Buhârî, (Hz. Âişe ‘den)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | Etiketler: | 2 Yorum »

Dâvete İcabet Etmenin Âdâbı

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2010

Dâvete İcabet Etmenin Âdâbı

Dâvete İcabet Etmenin Âdâbı

Dâvete İcabet Etmenin Âdâbı

Davete icâbet etmenin âdâbı beş’tir:
1. Fakir zengin ayırımı yapılmamalıdır. Eğer fakirinkine değil de sadece zenginin davetine icabet edilirse, böyle bir hareket yasaklanmış olan kibir ve gurur sınıfına girer. Bu sır ve hikmete binâen, seleften bazı kimseler icabetin aslından vazgeçerek nedenini şöyle izah etmişlerdir: ‘Çorbayı beklemek zillettir‘. Başka biri ‘Elimi başkasının çanağına uzattığım zaman, boynum ona karşı bükük ve zelil olur‘ demiştir.
Bir kısım mütekebbir vardır ki, zenginlerin dâvetine icabet edip fakirlerin davetine gitmekten imtina ederler! Bu hareket, sünnetin tam tersidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) köle ve fakir ayırmaksızın herkesin dâvetine icâbet etmiştir.51

Bir ara Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan (r.a) yolun kenarında oturup dilenen bir grubun yanından geçtiğinde kumlar üzerine yemeklerini serdiklerini gördü. Bu gruba katırının üstündeyken se-lâm verdi. Onlar bu selâma karşılık ‘Ey Allah Rasûlü’nün torunu, yemeğimize buyurmaz mısınız?‘ dediler. Hz. Hasan ‘Elbette gelirim; çünkü Allah Teâlâ kibir gösteren kimseleri sevmez‘ deyip katırından indi ve onlarla oturup birlikte yemek yedi. Yemek yedikten sonra tekrar katırına bindi ve ‘Ben sizin dâvetinize icâbet ettim, o hâlde siz de benim dâvetime icâbet ediniz‘ dedi. Onlar da ‘Hay hay, biz de senin dâvetinize icabet ederiz‘ dediler. Bunun üzerine onlara belli bir zaman tâyin etti. Onlar o zamanda çıkıp geldiler. Onlara yemeklerin en nefislerini takdim ederek, oturup kendileriyle birlikte yedi.
Ben elimi kimin çanağına uzatırsam, ona karşı boynum bükük olur’ şeklindeki hükme, ‘Bu hüküm sünnete muhaliftir‘ diyenin kanâati yanlıştır. Zira davet eden, çağrılanın icâbet etmesine sevinmediği ve onun gelmesini kendisine bir minnet saymadığı takdirde, icâbet etmek, zillet olduğu gibi, çağrılanın boynunda da bu dâvet bir minnet olur.

Hz. Peygamber (s.a) davetlerin tümüne icâbet ederdi. Çünkü bilirdi ki, o davette hazır bulunmasından dolayı yemek sahibi büyük bir minnet yükünü kabul edip, teşriflerini kendisi için dünya ve âhiret azığı olarak görür. Bu nedenle bu durum, hâllerin değişmesiyle değişen bir durumdur. Şöyle ki: Şayet yedirmenin davet edene ağır geldiğini, ancak böbürlenmek ve zoraki bir durum için yedirdiğini bilirse, böyle bir davete icabet edilmesi sünnete uygun değildir. Aksine böyle bir dâvete icabet etmemesi için bahaneler uydurması daha uygun bir harekettir. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir: ‘Ancak senin kendinde olan rızkını yediğini ve sana ait olup onun yanında bulunan bir emaneti sana teslim ettiğini, o emanetini kabul ettiğin için de kendisine büyük bir iyilikte bulunduğunu gören ve bilenin yemeğini ye..’.

Sırrı es-Sakatî şöyle demiştir: ‘O lokma için âh çekerim ki, onda Allah’a karşı bir mesuliyet olmadığı gibi, herhangi bir mahlûkun da onda minneti yoktur‘.
Bu nedenle davete çağrılanın, dâvette herhangi bir minnetin olmadığını bildiği zaman, icâbet etmesi gerektir.

Ebu Turâb en-Nahşâbî şöyle demiştir: ‘Bana bir yemek takdim edildi (hiç bir mâni olmadığı halde) yemedim. Bunun üzerine on dört gün aç kaldım. Düşündüm ve bu cezânın sebepsiz yere reddettiğim dâvetten geldiğine kanâat getirdim‘.

Mâruf-u Kerhî’ye ‘Seni kim dâvet ederse hemen dâvete icâbet ediyorsun’ denildiğinde, ‘Ben misafirim, beni nereye oturturlarsa ben orada otururum‘ demiştir.
2. Dâvet edenin fakirliği ve rütbece yüksek olmaması, icâbete engel teşkil etmediği gibi, gidilecek mesafenin uzaklığı da engel teşkil etmemelidir. Normal olan her mesafenin icâbete engel olmaması gerekir. Bunun için Tevrat’ta veya semavî kitapların birinde şunlar vardır: ‘Hastanın ziyareti için bir millik mesafeye; cenâze teşyii için iki mil; dâvete icabet etmek için üç mil ve Allah için bir arkadaşını ziyaret etmek için de dört mil yol gitmelisin‘. Dâvete icâbet ile Allah için ziyaretin daha önemli tutulması, şu hikmetten dolayıdır: Bu iki husus da diriler hakkında yerine getirilmesi gereken hususlardır. Dirinin hakkına öncelik vermek, ölünün hakkına öncelik vermekten daha evlâdır.

Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:
Eğer Gamim denilen mevkide bulunan kürâ’a dâvet edilirsem, şüphesiz icabet ederim.52

Hadîste adı geçen Gamim Medine-i Münevvere’den birkaç mil uzaklıkta bulunan bir yerin adıdır. Hz. Peygamber Ramazan’da Medine’den çıkıp oraya vardığında, orucunu bozar ve her sefere çıkışında oraya vardığında namazını seferî olarak kılardı.53
3. Oruçludur diye davete icabetten kaçınmamalıdır. Aksine dâvete icabet etmesi gerekmektedir. Davete icabet edip hazır olduktan sonra, eğer orucunu bozmak arkadaşını sevindiriyorsa, orucunu hemen bozmalıdır. Orucunu bozup din kardeşine bahşettiği sevinçten elde ettiği sevap, nafile oruçtan elde ettiği sevaptan kat kat üstündür.

Bütün bu hükümler nafile oruç hakkındadır. (Farz oruçta ise böyle birşey sözkonusu değildir).
Eğer davet sahibinin kalbî sevinci kesinlikle sabit olmamışsa, onun zahirî sevincini tasdik ederek orucu bozmalıdır. Eğer kesinlikle dâvet sahibinin samimiyetine inanmayıp, ancak zorakî dâvet ettiğine karar verirse, o zaman orucunu bozmamak için bahaneler uydurup yemekten kaçınmalıdır. Orucunu özür olarak gösterip yemekten kaçınan bir kimse için Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir.
Kardeşin senin için zorluklara katlanmış ve yemek hazırlamıştır, sen de ‘Ben oruçluyum’ diyerek yemekten kaçınıyorsun.54

İbn Abbas şöyle der: ‘Nâfile orucunu, arkadaşlarının kalbini hoş etmek için bozmak, iyiliklerin en faziletlilerindendir’.
Öyleyse bu niyetle nâfile orucu bozmak, bir ibâdettir. Güzel bir ahlâktır. Öyleyse böyle yapmanın sevabı, nâfile oruca devam etmenin sevabından daha üstündür. Eğer nâfile oruç tutan zat, orucunu bütün ısrarlara rağmen bozmazsa onun ziyafeti güzel koku sürmek, buhur yakmak ve tatlı konuşmaktır. Göze sürme çekme nin ve kokulu yağlarla yağlanmanın bir çeşit ziyafet olduğu da söylenmektedir. .
4. Yemekte şüphe varsa, yayılan sergiler helâlden değilse, davet yerinde ipekli sergiler serilmişse, gümüş kaplar kullanılıyorsa, dâvet yerinin duvar veya tavanlarında canlıların boy resimleri bulunuyorsa, dinen münker olan çalgılar çalınıyorsa, haram oyunlarla meşgul olunuyorsa, gıybet, yalan şahitlik, iftira, yalan ve benzeri şeyler yapılıyor ve dinletiliyorsa, böyle bir dâvete icabet etmekten şiddetle kaçınılmalıdır.

Bütün bu durumlar, icâbete mânî oldukları gibi, müstehab olmasını ortadan kaldırıp haram ve mekruh hâle getirir. Dâvet eden, zâlim, bid’atçı, fâsık, şerir veya gösteriş meraklısı bir zorba ise, böyle bir kimsenin dâvetine icabet etmemek gerekir.
5. Dâvete icabet etmenin gayesi, karın doyurmak olmamalıdır. Böyle bir durum, dünya için çalışıldığını gösterir. Aksine, âhiret için çalışmak niyetiyle icâbet edip,bunu ispatlamak için çalışmalıdır. Şöyle ki: Dâvete icabet etmekle Hz. Peygamber’in ‘Eğer Kur’a bile davet edilsem icabet ederim sözüne uymaya niyet
etmelidir. Davete icâbet etmekle, Allah’a masiyetten korunmaya niyet etmelidir.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Çağırana (eğer dinî mahzur yoksa) icâbet etmeyen muhak-kak Allah ve Rasûlü’ne isyân etmiştir.55
İcabet etmekle mü’min kardeşine ikrâm etmeyi niyet etmelidir. Böylece Hz. Peygamber’in yolunda yürümüş olur,

Nitekim Hz. Peygamber şöyle demiştir:
Kim mü’min kardeşine ikramda bulunursa sanki o kimse Allah’a ikram etmiştir.56

Bir mü’mini sevindiren, muhakkak Allah’ı sevindirmiş olur.57

Bu hadîse uyarak davete icabet etmekle çağıranı sevindirmek gibi, davet edenin ziyaretine de niyet etmelidir ki, bu sayede Allah için sevişenlerden olsunlar; zira Allah için sevişmekte Hz. Peygamber karşılıklı ziyaret ve ikramı şart koşmuştur. Böylece bir taraftan ikrâm, diğer taraftan da ziyaret olmuş olur.

Bir kimsenin davete icabet etmemesi yüzünden kötü zanna kapılıp hakkında saçma sapan konuşulmasına meydan vermemelidir. Meselâ icabet etmemesinin, kibir, gurur, kötü ahlâk, müslü man kardeşlerini hakir görmek ve benzeri kötü ahlâklara hamledilmesine fırsat vermemelidir.

Konunun başından buraya kadar zikredilenlerin tümü altı husustur. Dâvete icabet etmesi sadece bunların birisiyle olsa bile, Allah’a yaklaştırıcı ibâdetlerden olur. Acaba hepsi bir arada olursa nasıl olur?

Selef-i sâlihînden biri şöyle demiştir: ‘Her amelde, hatta ye-mekte ve içmekte bile benim bir niyetim olmasını sever ve isterim’. Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:

Ameller ancak niyet ile vardır. (veya kâmildirler). Her kişi niyet ettiğini elde eder. Bu bakımdan kimin hicreti (gidişi) Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne ise, o kimsenin hicreti Allah ve Rasûlü’nedir. Kimin hicreti elde etmek istediği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadına ise, onun kazancı da kas-dettiği hedeftir.58

Bu hadîsler, bu gibi hükümler hakkında vârid olmuştur.
Niyet ancak mübahlara ve ibadetlere tesir eder. Yasaklarda ise, niyetin zerre kadar müsbet bir tesiri olmaz. Bu bakımdan arkadaşlarını sevindirmek niyetiyle içki içirir veya başka bir haram hususunda yardımda bulunursa, bu niyet, kendisine zerre kadar fayda vermez ve bu hususta ‘ameller ancak niyete bağlıdır’ denilemez.

Dahası vardır: Eğer tâat ve ibâdetin tâ kendisi olan gaza ve muhârebe ile şöhret ve ganimeti kast ederse, kötü niyeti onu ibâdet olmaktan çıkarır. Hayırlar ile mübah da böyledir. Ancak iyi niyetle hayır sınıfına girer. Bu bakımdan niyet bu iki kısımda tesir eder. Üçüncü kısım (haram) da ise, hiçbir tesiri yoktur.
Dâvet Olunan Evde Bulunmanın Âdâbı
1- Davette hazır olmanın âdâbına gelince, eve girip baş tarafa geçmemeli ve yerlerin en iyisini işgal etmemeli, aksine tevâzu gösterip, alçak gönüllü davranmalıdır.
2- Geç gelmek suretiyle misafirleri bekletmemelidir.
3- Yemek hazırlanmadan önce ansızın gelmemelidir.
4- Hazır bulunanları, sıkıştırmak suretiyle rahatsız etmemelidir. Ev sahibi kendisine bir yer gösterir veya işaret ederse, ona muhalefet etmemesi lâzımdır. Çünkü ev sahibi kendi kafasında sofrada herkesin yerini tâyin ve tertip etmiş olabilir. Bu durumda ev sâhibine muhalefet etmek onun plânını altüst etmek demektir.
5- Eğer misafirlerden bazıları, kendisine ikrâm olsun diye baş tarafa oturmasını işaret ederlerse, tevâzu göstermesi gerekir.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Meclisin en aşağısında oturmaya razı olmak, Allah rızası için tevâ zu gösterip alçak gönüllü olmak demektir.59
6- Kadınların bulunduğu hücre (oda) kapısına gerdikleri perdenin karşısında oturmamalıdır.
7- Yemeğin hazırlandığı yere çok bakmamalıdır; zira böyle yapması oburluğun işaretidir.
8- Oturduğu zaman, ancak, yakınında oturan kimsenin hâlini sorup ona selâm vermelidir.
Gece kalacak bir misafir geldiği zaman, ev sahibi misafire gelir gelmez şunları yapmalıdır:
a) Kıbleyi, b) Helâyı, c) Abdest alacak yeri göstermelidir. Çünkü İmam Mâlik misafiri bulunan İmam Şafiî’ye böyle yapmıştır.

İmam Mâlik (r.a) yemekten ve misafirlerden önce elini yıkayıp şöyle demiştir: ‘Yemekten önce ev sahibinin el yıkaması daha uygundur. Çünkü o, misafirleri ikramına davet eder… Öyleyse herkesten önce el yıkama hakkına o sahiptir’.
Yemeğin sonunda ise herkesten daha sonra yıkamalıdır ki sonradan gelenleri beklemiş ve onlarla yemek yemiş olsun.
Kişi eve girerken dine muhalif bir münkeri gördüğünde, eğer kudreti varsa kaldırmalıdır. Aksi takdirde, diliyle o işin dine muhalif olduğunu söyleyip geri dönmelidir.

Dinen münker ve yasak olanlar şunlardır:
1- İpekli sergileri yaymak,

2- Altın ve gümüş kapları kullanmak,

3) Resimler asmak

4) Oyun âletlerini ve çalgılarını dinletmek,

5) Mecliste yüzü açık kadınların hazır bulunması vb..

İmam Ahmed (r.a) başı gümüş kaplamalı bir sürmedanlık görüldüğünde, meclisin terkedilmesi gerektiğini söylemiştir. Fakat İmam Ahmed, bir evde gümüşle yamalanmış bir kap bulursa, o evde oturmaya izin vermiştir. Eğer evde altın veya gümüş ile işlenmiş bir perde görürse, o evi terketmenin daha uygun olduğunu söylemiştir. Çünkü sadece süs için yapılan perdede herhangi bir fayda olmadığı gibi, sıcak ve soğuğun giderilmesine ve herhangi bir şeyi örtmesine de yararlı değildir. İmam Ahmed ‘Kâbenin örtülmesi gibi, evin duvarlarının ipekle örtülü olduğunun görüldüğünde yine de çıkmak ve orayı terketmek gere-kir’ demiştir.
İmam Ahmed devamla şöyle demiştir: ‘Müslüman bir kişi, içinde resim bulunan bir evi kiraladığı veya hamama girdiğinde bir sûret gördüğü zaman, o sûreti kazıması gerekir. Eğer kazı-maya gücü yetmezse orayı terketmesi lâzımdır‘.

İmam Ahmed’in bu dediklerinin hepsi de doğrudur. Ancak ipek ve perde ile süslenen duvarlar hakkındaki görüşü hakkında düşünmek gerekir. Çünkü bu durum harama götürücü bir durum değildir. Zira ipek, sadece erkeklere haramdır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Bunların ikisi (altın ve ipek) ümmetimin erkeklerine haramdır. Kadınlarına ise helâldir.60

Duvara asılan ipekler ise, erkeklere nisbet edilemez. Eğer duvara asılan ipekler haram olsa, Kâbe’nin bu tarzda süslenmesi de yasak olurdu. Aksine, duvara ipek asılmasının mübah olması daha evlâdır.
De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti kim haram etti?
(A’raf/32)

Hele bu tip askı, kibir ve gurur için değil, ancak belli günlerde açılırsa o zaman haramdan daha da uzaklaşılmış olur. Her ne kadar erkeklerin asılan ipekliye bakıp zevklendikleri düşünülürse de, bu düşünce hükmü değiştirmez. Çünkü cariye ve kadınlar ipekliyi giydiklerinde erkeklerin onlara bakıp zevklenmesi haram değildir. Duvarlar da kadınlar gibidir. Çünkü, duvarların erkek vasfıyla ilgisi yoktur.

Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

51) Tirmizî ve İbn Mâce
52) Daha Önce geçmişti.
53) Müslim
54) Beyhakî
55) Müslim ve Buhârî
56) İsfehânî
57) Buhârî
58) Buhârî ve Müslim
59) Harâitî ve Ebu Nuaym
60) Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | Etiketler: | » yorum bırak;

Dâvetten Dönmenin Âdâbı

Posted by Site - Yönetici Ekim 19, 2010

Dâvetten Dönmenin Âdâbı

Dâvetten Dönmenin Âdâbı

Dâvetten Dönmenin Âdâbı

Dâvetten dönmenin üç âdâbı vardır.
1. Sünnet olduğu için kapıya kadar misafirlerle çıkmalıdır. Bu hareket misafire ikram sayılır. Misafire ikram ise, emredilen işlerden biridir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: ‘Kim, Allah’a ve son güne iman ediyorsa, misafirine ikramda bulunsun‘.

Yine Hz. Peygamber ( s.a.v.) şöyle demiştir:
Misafir ağırlamanın sünnetlerinden biri de onu kapıya kadar uğurlamaktır.

Ebu Katâde şöyle demiştir: ‘Habeşistan Kralı Necaşî’nin gönderdiği heyet Hz. Peygamber’in misafiri olduğu zaman, Rasûlullah (s.a) bizzat kalkarak onlara hizmet etti. Ashab-ı kirâmEy Allah’ın Rasûlü! Sen hizmet etme, biz senin yerine hizmet ederiz’ dediklerinde, Hz. Peygamber şöyle demiştir: ‘Hayır, onlar memleketlerine hicret eden ashabıma ikram da bulundukları için, ben de bizzat onlara hizmet etmekle karşılık vermek istiyorum‘. İkrâmın tamam olması, gerek gelirken, gerek giderken ve gerekse sofrada misafire güler yüz gösterip, tatlı tatlı konuşmaya bağlıdır.

Evzâî’ye ‘Misâfirin kerameti (ikramı) nedir?’ diye sorulduğunda, ‘Güler yüz ve tatlı sözdür‘ diye cevap vermiştir.

Yezid b. Ebî Ziyad (r.a) şöyle demiştir: ‘Ne zaman Abdurrahman b. Ebî Leylâ’nın yanına gittimse bana tatlı tatlı konuşmuş ve nefis yemekler yedirmiştir.’

2. Misafirin gönlü hoş olarak dönmesidir. Her ne kadar kendisine karşı ufak tefek kusurlar vâki olmuşsa da, yine de böyle dönmesi gerekir. Çünkü böyle hareket etmek, güzel ahlâk ve tevâzûun alâmetidir.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Şüphesiz ki kişi ahlâkının güzelliği sayesinde gündüz oruçlu ve gece ibâdetli bulunan bir kimsenin derecesine varır.

Seleften biri, bir aracı vasıtasıyla ziyafete davet edildi. Fakat aracı onu bir türlü bulamadı. Daha sonra bu durumu işiten o zat, kendiliğinden davet sahibinin evine gitti. Oysa davetliler yemek yemiş ve dağılmışlardı. Ev sahibi çıkıp, dâvetin bittiğini ve misafir-lerin ayrıldığını söyledi: O da şöyle sordu:
- Yemem için hiçbir şey kalmadı mı?
- Hayır!
- Ekmek kırıntısı bile kalmışsa getir.
- Hiç birşey kalmadı.
- Bari çömleği getir de dibini sıyırayım.
- Onu da yıkadım.
Bu cevabı alan zat, Allah’a hamd-ü senâlar ederek geri döndü. O zata denildi ki: Neden bu kadar üstüne düştün bu işin. Yoksa oburluktan dolayı mı böyle yaptın?’ Şöyle dedi: ‘Adamcağız iyilik yaptı. İyi niyetle bizi davet etti ve yine iyi niyetle bizi geri gönderdi‘. İşte tevâzu ve güzel ahlâkın mânası budur!

Ebu Kasım’ın üstadı Cüneyd-i Bağdâdî’yi bir çocuk dört defa davet ettiği halde, çocuğun babası onu her defasında geri çevirdi. Yine de o çocuğun gönlü hoş olsun diye dâvete icabet eder, ba-basının da kalbi kırılmasın diye sesini çıkarmadan geri dönerdi.

Bu kimseler Allah’a tevazu etmekle zilletin zirvesine çıkmış, tevhid ile itminana kavuşmuşlardır. Öyle ki her red ve kabulde kendileriyle rableri arasında cereyan eden birtakım ibret derslerini müşahede ederler. Bundan ötürü kullardan gelen ikramla sevinmedikleri gibi, onlardan gelecek zillete de üzülmezler. Aksine onlar herşeyi tek ve kahhâr olan Allah’tan bilirler. Bu sırra binaen şöyle denmiştir: ‘Ben ancak bana cennet yemeğini hatırlattığı için dâvete icabet ederim‘. Yâni davet yemeği, helâl, yorulmadan elde edilen, masrafı ve hesabı bizden kaldırılmış bir yemektir. Bunun için tıpkı cennet yemeği gibidir…

3. Misafir, gitmek için ev sahibinin rızasını gözeterek, ancak o izin verdikten sonra gitmelidir. Misafir olarak bir eve vardığında üç günden fazla durmamalıdır. Zira ev sahibinin, üç günden fazla kalan misafirden sıkılması çok görülen bir hâldir ve belki de fazla kalması kovulmasına sebep olabilir! Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:

Misafirlik üç gündür, fazlası sadakadır.

Şayet, ev sahibi samimiyetle misafirin fazla kalması için ısrar ederse, o zaman fazla kalabilir.
Her müslümanın yanında misafir için bir kat yatak bulunması müstehabdır.

 

Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | 1 Yorum »

Davet ve Ziyafet Âdâbı

Posted by Site - Yönetici Ekim 1, 2010

Davet ve Ziyafet Âdâbı

Davet ve Ziyafet Âdâbı

Davet ve Ziyafet Âdâbı

Ziyafet Âdâbı

Ziyafetin edepleri altıdır:
1. Davet etmek
2. Davete icabet etmek
3. Hazır olmak
4. Yemeği takdim etmek
5. Yemek
6. Dağılmak

Bu edepleri teker teker açıklamadan önce Allah’ın izniyle ziya-fetin faziletini belirtelim.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Misafir için, zorluklara ve zahmete girmeyiniz. Zira böyle yaptığınız takdirde ona buğzetmeye başlarsınız. Oysa misafire buğzeden bir kimse Allah’a da buğzetmiş olur. Allah’a buğzedene de Allah buğzeder.43

Misafir kabul etmeyen bir kimsede hayır yoktur.44

Bir ara Hz. Peygamber (s.a), birçok deve ve sığıra sahip bulunan bir kimseyi ziyarete gitti. Fakat o zengin onu misafir olarak kabul etmedi. Birkaç koyunu olan fakir bir kadıncağızı ziyarete gitti, kadın, (kendisini misafir olarak kabul ettiği gibi), ikrâm olarak kendisine bir de koyun kesti.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Bu iki insanın hâline bakınız. Demek ki bu ahlâklar Allah’ın kudret elindedir. Kim isterse güzel ahlâkı ona verir.45

Rasûlullah’ın azadlısı Ebu Râfi şöyle buyurur:
Rasûlullah’ın bir misafiri geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurduFilân yahudiye git ve de ki; Rasûlullah’ın bir misafiri gelmiştir. Receb ayına kadar ödünç olarak biraz un versin‘. Bu teklif üzerine yahudi şöyle dedi: ‘Vallahi ona ancak rehine karşılığı un verebilirim‘.

Yahudinin dediklerini iki cihan serverine haber verdiğim zaman şunları söyledi: ‘Allah’a yemin ederim ki ben yerde ve gökte eminim. Eğer bana ödünç olarak unu verseydi, muhakkak ki onun hakkını yerine getirirdim. Fakat al şu zırhımı götür ve kendisine rehin olarak bırak‘.

Hz. İbrahim (s.a) yemeğe hazırlandığı zaman çıkar, bir veya iki millik bir mesafeye kadar sağa, sola bakar, kendisiyle birlikte yemek yiyecek birisini arardı. Bunun için Hz. İbrahim’e ‘Misafir babası‘ mânasına gelen ‘Ebu’d-Diyfan‘ denirdi. Bu husustaki güzel niyetinin bir mükâfatı olarak günümüze kadar mübarek meşhedinde (makamında) ziyafeti devam edegelmektedir. Bir gece yoktur ki Hz. İbrahim’in yanında (makamında) üç, on ve yüz kişilik cemâatlar yeyip içip barınmasınlar, Türbedârı diyor ki: ‘Buraya ilk geldiğim andan beri burayı bir gece olsun misafirsiz görmüş değilim‘. Hz. Peygamber’e şöyle soruldu: İman nedir?‘ Cevaben şöyle buyurdu:
Yemek yedirmek ve selâm vermek.46

Başka bir hadîs-i şerifte kefaret ve yüksek derece hakkında şöyle buyurmaktadır:
Yemek yedirmek ve halkın tatlı uykuda mışıl mışıl uyuduğu zaman kalkıp Allah ile başbaşa kalıp ibadet etmektir.47

Hz. Peygambere Hacc-ı Mebrur sorulduğunda şöyle demiştir:
Yemek yedirmek ve güzel konuşmaktır.

Enes (r.a) şöyle demiştir: ‘Misafirin girmediği bir eve melekler de giremez‘. Kısacası, ziyafetin ve Allah rızası için yedirmenin fa-zileti hakkında hadde hesaba sığmayacak kadar çok haberler vârid olmuştur. O hâlde biz burada bu kadarla yetinip edeplerin zikrdilmesi faslına dönelim.

Dâvet Âdâbı

1- Davete çağıran sofra sâhibi, ittika sahibi ve dindar kimseleri davet etmeye bakmalıdır. Fâsık ve fâcirleri dâvet etmemelidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) kendisini davet edip yediren bazı kimselere şöyle demiştir: ‘Senin yemeğini iyiler yediler‘.48

Bir başka hadîste de şöyle demiştir:
Sen ancak muttakî bir kimsenin yemeğini ye ve yemeğini de sâlih bir kimseye yedir.49

2- Özellikle zenginleri değil, tam aksine fakirleri dâvet etmeye dikkat etmelidir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
Yemeklerin en şerlisi velîme yemeğidir.Çünkü yemeğe yalnız zenginler dâvet edilir. Fakirler ise, davet edilmezler.50
3- Ziyafetinden akrabalarını mahrum etmemesi gerekmektedir. Çünkü onları mahrum etmesi nefretlerine sebep olur ve böylelikle sıla-i rahim kesilir.
4- Dost ve tanıdıkların yakınlık derecelerini gözetip ona göre hareket etmesi lâzımdır. Çünkü sadece bir kısmını davet etmek diğerlerini rencide ederek ürkütür.
5- Verdiği dâvet ile gurura kapılıp övünmemelidir. Aksine, dostlarının kalplerini kazanmayı ve Rasûlullah’ın yemek yedirmek ve mü’minlerin kalbine sevinç vermek hususundaki sünnetine uymayı kasdetmeli ve sadece buna niyet etmelidir.
6- Dâvete icabet etmesi zor olan birini dâvetine çağırmamalıdır.
7- Geldiğinde herhangi bir sebepten dolayı, dâvette olanların rahatsız olacağını bildiği bir kimseyi de dâvet etmemelidir.
8- Dâvetine icabet edeceği kesin olan kişileri dâvet etmelidir.

Süfyân es-Sevrî şöyle der: İcabet etmesinden hoşlanmadığı birini dâvet eden kimse günahkâr olur’. Buna rağmen, eğer çağrılan icâbet ederse, o zaman çağıran iki defa günahkâr olur. a) İstemediği halde kişiyi yemeye zorlamış olur. b) Şâyet çağrılan, kendisinin ev sâhibi tarafından istenmediğini bilseydi, hiç şüphesiz gelip o yemeği yemeyeceği için.

Bir terzi İbn Mübârek’e şöyle sordu: ‘Ben sultanların elbisele-rini dikiyorum, acaba onların yardımcılarından olmamdan korkar mısın?.’ İbn Mübârek ‘Hayır, zâlimlerin yardımcıları, ancak sana iğne ve iplik satan kişidir. Sen ise zâlimin tâ kendisisin‘ dedi.

Dâvete icâbet sünnet-i müekkede’dir, Bazı yerlerde icabetin farz olduğunu söyleyenler de vardır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Eğer kürâ denilen bacak kemiğine dâvet edilsem icâbet ederim. Zira bana bir hayvan kolu hediye edilse bile kabûl ederdim.


Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

43) Ebu Bekir b. Lâl
44) İmam Ahmed
45) Harâitî
46) Müslim ve Buhârî
47) Tirmizî ve Hâkim
48) Enes’ten
49) Zekât bölümünde geçmişti.
50) Buhârî ve Müslim

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | Etiketler: | » yorum bırak;

Yemek Sonrası Âdâb

Posted by Site - Yönetici Eylül 18, 2010

Yemek Sonrası Âdâb

Yemek Sonrası Âdâb

Yemek Sonrası Âdâb

Yemekten sonra müstehab olanlar şunlardır:
1) Doymadan sofradan çekilmelidir.
2) Parmaklarını yalamalıdır.
3) Daha sonra mendil ile silmelidir.
4) Daha sonra yıkamalıdır.
5) Yemek kırıntılarını toplayıp yemelidir.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: Sofradan düşen yemek kırıntılarını yiyen bir kimse, genişlikte yaşar ve çocuğu hakkında da âfiyete kavuşur.25
6) Dişlerini kürdanla karıştırmalı, dişlerinin arasından her çıkanı yutmamalı, ancak dişlerinin köklerinde biriken ve dilin ucuyla çıkarılan şeyleri yutmalıdır. Kürdan ile çıkartılan şeyi ise dışarı atmalıdır. Kürdan ile dişlerini araladıktan sonra, su ile ağzını yıkamalıdır. Çünkü bu hususta ehl-i beyt’ten rivayet edilen bir söz vardır.
7) Yemek çanağını parmaklarıyla silmeli, yıkayıp suyunu içmelidir. Zira deniliyor ki; yemek çanağını parmaklarıyla silip parmağını yalayan, çanağı yıkayıp suyunu içen bir kimse için, âzâd edilmiş bir kölenin sevabı yazılır. Yemek kırıntılarının toplanması ise, elâ gözlü hurilerin mehridir.
8 ) Yedirdiği ‘nimetlere karşı Allah’a kalbiyle şükretmelidir. Şöyle ki, yemekleri Allah’tan kendisine ihsan edilen birer nimet olarak görmelidir.
Ey mü’minler! Size verdiğim rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz ve Allah’a şükrediniz!
(Bakara/172)

Hamd o Allah’a mahsustur ki O’nun nimetlerinin sayesinde sâlih ameller tamamlanır ve bereket iner. Ey Allahım! Bize güzeli ve helâlı yedir, bizi sâlih yollarda kullan. Eğer şübheli bir şey yersen şöyle demelisin:

Her hâlükârda hamd Allah’a mahsustur. Ey Allahım! Bu yemekleri sana isyan etmek yolunda harcanan bir enerji kılma.

Yemekten sonra, İhlâs ve Kureyş sûrelerini okumalıdır. Sofrayı kaldırmadan kendisi sofradan kalkmamalıdır.

Eğer başkasının yemeğini yemiş ise ona duâ edip, şöyle demelidir:
Ey Allahım! Bu kulunun hayrını çoğalt, kendisine vermiş olduğun rızkına bereket ihsan et. Rızkında hayırlı hareket etmeyi kendisine müyesser eyle; verdiklerinle kendisini kanaâtkâr kıl. Bizi ve onu şükreden kullarından eyle!

Eğer bir topluluğun yanında iftar ederse şöyle demelidir:
Oruçlular nezdinizde iftar ettiler (etsinler), hayırlı insanlar yemeğinizi yediler (yesinler), melekler size salâvat-ı şerife okudular (okusunlar).

Yemekten sonra çokça istiğfar etmelidir. Şüpheli olarak yediği yemekten ötürü üzülmelidir ki, göz yaşları ve üzüntüsüyle ateşin hararetini söndürmüş olsun. O ateş ki, onu kıskıvrak tutmak için hazırdır.

Zira Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Haramdan gelişen her ete ateş daha uygun ve evlâdır.

Yeyip ağlayan, elbette yeyip oynayan gibi değildir. Süt içtiği zaman, şu duâyı okumalıdır:
Ey Allahım! Bize rızık olarak verdiklerine bereket ver ve daha fazlasını da bize ihsan buyur.

Eğer sütten başka birşey yerse (veya içerse) şu duâyı okumalıdır:
Ey Allahım! Bize rızık olarak verdiklerine bizim için bereket ihsân et. Bizim için ondan daha hayırlısını rızık olarak ver.
Bu duayı, Hz. Peygamber (s.a) faydası umumî olduğu için süt içmeye tahsis etmiştir. Yemekten sonra şöyle demek müstehabdır:

Hamd Allah’a mahsustur. O Allah ki, bize yedirdi, içirdi, bizi himayesine aldı. O efendimiz ve mevlâmızdır. Ey başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmayan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu Allah! Karnımı doyurdun, beni korkudan emin kıldın. O halde sadece sanadır hamd. Yetimlik ve fakirlikten döndüren, dalâletten hidâyete erdiren ve fakirlikten zengin eden sensin; o hâlde sadece sanadır hamd!.. Bereketli, faydalı, güzel, daimi ve çok olan hamd sana mahsustur. Sen hamde lâyık ve müstehaksın… Ey Allahım! Bize helâli yedirdin, o halde bizi sâlih amelde kullan. Yediğimiz bu yemeği bizim için ibadetinde yardımcı kıl. Günah işlememize yardımcı olmasından sana sığınırız!

Eşnan ile ellerin yıkanmasına gelince, onun keyfiyeti şöyledir: Eşnanı sol avucuna almalıdır. Önce sağ elinin üç parmağını onunla yıkamalıdır. Daha sonra parmaklarını kuru eşnana vurarak eline bulaşan eşnanla dudaklarını silmelidir. Sonra yavaşça ağzının içini parmağıyla yıkamalıdır. Daha sonra parmaklarını kuru eşnana vurarak eline bulaşan eşnanla dudaklarını silmelidir. Sonra yavaşça ağzının içini parmağıyla yıkamalıdır. Dişlerinin iç ve dışını, avurdunu ve dilini güzelce ovalayıp çalkalamalıdır. Sonra o su ile parmaklarını yıkamalıdır. Daha sonra da geri kalan kuru eşnan ile parmaklarının iç ve dışlarını ovalamalıdır. Böyle yapmakla ikinci bir defa eşnanı ağza sürmeye ve ağzın yıkanmasını tekrara ihtiyaç kalmamış olur.

Kaynak : İhya-i Ulumu’d-Din – İmam Gazâli

Dipnotlar : 25) Ebu Şeyh, Sevab, (Câbir’den)

..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, iMAM-I GAZALi, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İHYA-İ ULUMUDDİN | Etiketler: , , | » yorum bırak;

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers