GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘H.Z NUH’ Kategorisi için Arşiv

ARARAT YALANI

Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2008

ARARAT YALANI


Tufan olayının, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Tevratta yer alması, geminin üzerine oturduğu dağın isminin bile verilmesi, nihayet arkeolojik bulgular bir çok araştırmacıyı bu geminin bulunmasına sevketmiştir. Babilonya kayıtlarına göre gemi Nisir dağına, Tevrat’a göre Ararat dağları üzerine, Kur’ân-ı Kerîm’in buyurduğu şekliyle Cûdî dağına oturmuştur. Kurtuluş anlamına gelen Nisir, Asur topraklarının doğusunda bulunan bir bölgedir ki; Musul şehrinin kuzeyinde yer almaktadır. Yeni bulgularla, Babilonyalıların hangi dağa Nisir adı verdikleri tespit edilebilir. Hahamlarca tahrif edilmiş Tevrat’ta ise Ararat dağları kaydı vardır. Metinler üzerinde çok oynanmış olmasına rağmen bu isimlendirme doğrudur. Zira Ararat, Urartu kelimesinin İbranice transliterasyonudur ve MÖ. 1.000 yıllarında Van bölgesinde hakim olan Asya menşeli Urartuların yaşadığı topraklar için kullanılmaktadır. Asurlular bu bölgeye Uruadri adını vermişlerdir ki; Ararat ve Urartu kelimelerinin değişik söylenişidir. Manası ise yüksek dağlar ülkesi veya yüksek ülkedir. Arkeolojik verilere ve tahrif edilmiş Tevrat’a göre gemi; Ağrı dağına değil “yüksek ülke”ye, yani Ararat-Uruadri-Urartu bölgesinde bir dağın üzerine oturmuştur. Yine aynı Tevrat’ta geminin, suların (Fırat-Dicle) doğduğu bölgeye yürüdükleri bildirilmektedir. Kısacası eldeki bütün belgeler bizi Ağrı dağından çok daha aşağılara götürmektedir.

Ağrı dağında görülen gemi silueti ve bulunduğu yeri gösteren kroki. 1950′li yıllarda Türk Hava Kuvvetlerine mensup bir pilot binbaşının çektiği bu fotoğraf zihinleri bir hayli meşgul etmişti.
Bunun basit bir yeryüzü şekli olduğu anlaşıldı.

Zaten bir asrı aşkın bir zamandır Ağrı dağında yapılan onca araştırmaya rağmen hiç bir ize rastlanılamamıştır. Böylesine karış karış taranmış bir ikinci dağ yeryüzünde yoktur. Tabiatiyle yabancıların Ağrı’yı seçmelerinin sebebi politiktir. Nitekim araştırmacıların yüzde 70′inin Ermeni asıllı olması da bunca çabanın sebebini açıkça göstermektedir. Maksat Ermenileri Nuh aleyhisselama bağlamak suretiyle Anadolunun en eski Ermeni toprakları olduğunu güya ispat etmektir.

HANGİ CÛDÎ?

Havadan çekilen objenin yerden görünüşü

Geminin Ağrı dağıyla bir alakası olmadığı kesindir. Kur’ân-ı Kerîm Cûdî dağı ismini vermiştir. Katade’den gelen bir habere göre ilk müslümanlar yani eshab-ı kiram gemi enkazını gördüklerine göre Arap yarımadasına en yakın yükseltilerde kalıntılarını aramak gerekmektedir. Cûdî adında iki dağ vardır. Birincisi Cizre yakınlarındaki Cûdî dağıdır. İslam tarihçilerine göre Cizre, Tufandan sonra kurulan ikinci şehirdir. Mu’cemul Buldan; Cûdî dağında Nuh aleyhisselamın mescidinin, Herevi ise evinin bulunduğunu yazmaktadır. Halen Cizre’de, Nuh aleyhisselama nisbet edilen bir türbe vardır. Anadolunun en eski kavimlerinden olan Gutilere ait olan ve halen Londra’da bulunan tabletlerde de Nuh aleyhisselamın mezarının “Rayat” bölgesinde olduğu yazılıdır. Rayat, Dicle nehrinden itibaren, Cizre ovasının Silopi’ye kavuştuğu bölgenin adıdır ki, bu noktada Cûdî dağı bulunmaktadır. Daha eski bir kaynak olan ve MÖ. 250 yıllarında Babilli bir rahip olan Berossus’un yazdığı tufan kayıtlarına göre gemi, Cordiyan dağlarında durmaktadır ve yöre halkı, geminin dışını kaplayan katranı kazıyıp muska şeklinde kullanmaktadır. Berossus’un bahsettiği bölge Van gölünün güneyinde bulunmaktadır. 2 bin metrelik Cûdî, Mezopotamya ile Ararat arasındaki sınır dağdır. Bu dağ, Ağrı gibi kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Ancak bu dağda yürütülen araştırmalardan biri sırasında, geminin izlerine rastlandığı öne sürülmüşse de bu keşif ilmi açıdan kesin sonuca bağlanamamıştır. 1949 yılında batılı bir ekip tarafından yapılan araştırmanın sonuçları France Le Soir gazetesinin 31 Ağustos 1949 tarihli sayısında; “Nuh’un gemisini gördük fakat Ağrı’da değil” şeklinde sansasyonel bir başlıkla verilmiştir. Bu yazıya göre geminin boyu 150 metre, genişliği 24 metre, yüksekliği ise 15 metredir.

23 yıl önce de, Cûdî dağında bazı antik tahta parçaları bulunduğu iddia edilmiş, 6 Şubat 1972 tarihli Türk gazeteleri bu keşfi; “Nuh’un gemisinin Cûdî dağında olduğu tespit edildi” başlığıyla vermişlerdir. Keşfi yapan, Alman Devletler Araştırma Enstitüsü ilim adamlarından Friedrich Bender’dir. Bender, Cûdî dağında bulduğu katrana benzer bir madde ile birbirine yapışmış kalın tahta parçalarını Almanya’ya götürerek analiz ettirmiştir. Sonuçta katranımsı maddenin 50 bin, tahta parçalarının ise; 6630 yıllık olduğu açıklanmıştır. İlim adamları bu tarihlemedeki hata payının 300 yılı geçmeyeceğini söylemişlerdir. Bender’in, çalışmaya başlamadan önce Kur’ân-ı Kerîm’i ve Tufanı anlatan Gılgamış destanını incelediği ve geminin Dicle ile Zap suyu arasında karaya oturduğu kanaatine vardığı da bildirilmiştir.

Cûdî adını taşıyan ikinci yer ise, Doğu Beyazıt bölgesindeki Cûdî tepesidir. Halen bu tepede gemiye benzeyen bir kütle mevcuttur. Buradan alınan örneklerde, silisleşmiş ağaç kırıntıları ve saf demiroksitten ibaret parçacıklar bulunmuştur. Kütlenin yapısı, etrafındaki topraktan son derece farklıdır ve civarda yapılan jeolojik araştırmalar bu bölgede bir su baskınının meydana geldiğini doğrulamaktadır. Ancak buraya Cudi adının verilmesi son yıllarda olmuştur. Bu bakımdan burayı, Kur’an-ı Kerim’de bildirilen Cudi olarak göremeyiz.

Özetle; araştırmalar sürüp gidiyor ama dişe dokunur bir mesafe alındığını söylemek hala mümkün değil. Avrupa gazetelerinde geminin Cûdî’de bulunduğu şeklindeki haberler aniden ve şüpheli bir şekilde kesilivermişti. Bundan sonra yapılacak iş, tufanla ilgili bütün belge ve dökümanların Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler ve bunları yorumlayan İslam alimlerinin değerli kayıtları ışığında tekrar incelemektir. Bu verilerin ehil kişilerce etraflıca gözden geçirilmesi daha sağlıklı araştırmalara zemin hazırlayacaktır. Böylece dünya tarihinin en büyük keşiflerinden biri için önemli bir adım atılmış olacaktır.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z NUH, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , | » yorum bırak;

HAZRET-İ NUH’UN ÖMRÜ

Posted by Site - Yönetici Nisan 16, 2008

HAZRET-İ NUH’UN ÖMRÜ


Nuh aleyhisselamdan, Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde çokça bahsedilmiştir. Çeşitli vesilelerle Kur’ân-ı Kerîm’de 43 yerde ismi geçer. Ayrıca bir surenin adı da Nuh’dur. Zamanında meydana gelen Tufan sebebiyle “İkinci Âdem” diye de anılagelmiştir. Asıl isminin Yesker olduğu, fakat kavminin kurtuluşu için çok ağladığından, ağlamak manasına gelen “nevh” kökünden türemiş Nuh sıfatının asıl ismine dönüştüğü kayıtlıdır. Bu isim sami kökenlidir. Mezopotamya metinlerinden Gılgamış Destanında bu isim yerine Utnapiştim kullanılmıştır. Gerek Nuh’un ve gerekse Utnapiştim’in sözlük manaları bilinmemektedir. Sümerlerin Tufan kahramanına verdikleri isim ise Zî-ud-Sudra’dır. Zî; hayat/can/ruh, Ud; zaman, Sudda ise; uzun manasına gelmektedir. Bu üç kelimeden meydana gelen ismin anlamı; Uzun ömürlü demektir.

Nuh aleyhisselamın kavmi içerisinde 950 sene kaldığı bildirilmektedir. Bugünkü yaş ortalamaları gözönüne getirildiğinde akıl almaz bir durumla karşılaşıyoruz. Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Nuh’un dışındaki hiçbir peygamberin ömründen bahsetmez. Hemen ilave edelim ki; Mezopotamya’da bulunan tabletlerde anlatılan Tufan’dan kurtulan insanların önderi Ziussudra adını taşımaktadır ki; uzun ömür sahibi anlamına gelmektedir.

Arkeologların Mezopotamyada buldukları bütün kral listeleri birbirini doğrular mahiyettedir. Arkeoloji literatürüne göre tufandan önceki Sümer krallarına Er sülaleler 1 (ES-1) denilmektedir ki Tufan’a kadar 10 hükümdarın ismini içerir. 1932 yılında Irak’ın Horsabad şehri civarında, arkeologların WB-444 adını verdikleri 20.5 cm. kalınlığında bir tablet daha bulunmuştur. Bu tablete göre Tufan’dan önce tam 10 kral yönetici olmuştur. Bunlardan 7. nin adı Enok olarak verilmiştir ki, kayıtlardan İdris aleyhisselam olduğu tahmin edilmektedir. Eğer böyleyse İdris aleyhisselamdan 3 hükümdar sonra Nuh aleyhisselam göreve başlamış ve onuncu kral zamanında Tufan meydana gelmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler başta olmak üzere diğer İslami kaynaklar tarandığında pek çok arkeolojik, antropolojik ve jeolojik bilmece kolaylıkla çözülecek gibi görülmektedir. Tabletlerdeki kayda göre Tufanın 10. Kral zamanında meydana geldiğini belirtmiştik. Bir hadîs-i şerîfte bunu teyid eden bir ifade vardır. Efendimiz, Eshab-ı kiramdan gelen bir soru üzerine; “Âdem aleyhisselam ile Hazret-i Nuh arasında 10 karn (kuşak, asır, dönem…) geçmiştir” buyurmuşlardır. İslam alimlerinin nakillerine göre ilk peygamberler Âdem, Şit, İdris aleyhimüsselam, hem peygamber, hem de o zamanki insanların yöneticisiydiler. Tabletlerde de buna benzer bazı ifadelere rastlanmaktadır. Tabletlere göre Tufandan önce gelen hükümdarlar, aynı zamanda birer din adamıdırlar. Maalesef tabletler İslami birikimden yoksun insanlar tarafından deşifre edildiklerinden, pek çok muğlak ifadenin açıklanmasında zorluk çekilmektedir.

Yazı kategorisi: GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z NUH, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;

DİNOZORLARI TUFAN MI YOK ETTİ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 4, 2008

DİNOZORLARI TUFAN MI YOK ETTİ?


Günümüzden 65 milyon yıl önce Dinozorların ortadan nasıl kalktıklarıyla ilgili olarak kimse kesin bir sebep ileri sürememektedir. Kimi göktaşlarını, kimi volkanik hareketleri, kimi de soğuyan iklime ayak uyduramamalarını sebep gösterse de hiç birisi soruna tam olarak çözüm getirememiştir.

Dinozorlar, bir zamanlar dünyanın mutlak hakimi olan yaratıklardı. Kısa bir sürede yeryüzünden nasıl silindikleri hala bilinmiyor.

Bir kere dinozorlar, yaşadıkları dönemin dünyasına hakim olan yaratıklardı. Sibirya buzullarından Amerika çöllerine kadar yaşamadıkları yer yoktu. Yeryüzüne böylesine dağılan bir canlı türünün aniden ortadan kalkması eğer meteor yağmuru veya volkanik hareketlerle olmuş olsaydı, bitkiler dahil tüm yaşayan dünyanın tamamen ortadan kalkmış olması gerekecekti. Oysa hayatın kesintiye uğradığı hiç olmamıştır. Dinozorlar ve bazı canlı türleri aniden yok olurken, diğer canlı türleri hayatlarına devam edebilmişlerdir. Hem de dinozorlara göre son derece narin olan Karınca, çekirge, Yûsufçuk, hamam böceği gibi hayvanlar hayatlarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Demek ki dinozorların başına öyle bir kaza gelmişti ki, bu onların felaketi olduğu halde diğerlerine bir zarar vermemişti. Dolayısıyla bu felaket ateşin sebep olduğu bir yok olma değildi. Canlılar için hem ölüm, hem de hayat kaynağı olan tek madde su olduğuna göre dinozorların felaketi dünya çapında bir su baskınının sebep olduğu fikrini akla getirmektedir. Bir Tufan sonucu dinozorlar ve bazı hayvanlar yok olmuşlar ama bazı hayvanlar hayatta kalmışlardır. Bu, aklımıza Nuh aleyhisselamın hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere birer çift almasını getirmektedir.

Dinozorlar büyük bir ihtimalle devasa bir tufan sonucu ortadan kalkmışlardı. Ancak bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı olamaz. Zira insanoğlunun ilk görüldüğü dönem, bundan milyonlarca yıl sonra olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis-i şeriflerde insanın hangi tarihte dünyada gözüktüğü hakkında açıkça bir kayıt yoktur. Ancak bazı islam alimleri, her 1000 senede bir resulün gönderilmesi ve 313-315 resulün bulunmasını gözönüne alarak ilk insanın 313-315.000 sene önce yeryüzüne ayak bastığını bildirmişlerdir.

Şurası unutulmamalıdır ki, Jeoloji, astronomi, arkeoloji gibi bilimler çok genç ve çok hareketli bilimlerdir. Her gün yeni bir şey keşfedilmekte, kainat ve insanlık tarihi adeta yeniden yazılmaktadır.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DÜNYA TARiHi, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z NUH, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

TUFAN ( H.z NUH )

Posted by Site - Yönetici Ocak 12, 2008

 

TUFAN

Çalışmaların tamamlanmasından sonra, ilahi bir işaret olmak üzere “tennûr, faryâb etmeye başladı.” Tennûr; fırın, ocak anlamına gelmektedir. Cevâlikî ve Sa’lebî’ye göre ekmek pişirmek için yerde açılmış ve çamurla sıvanmış, içi ateş dolu olan yerdir. İslam alimleri Hazret-i Havvâ’nın ekmek pişirmek için kullandığı fırını da tennur olarak isimlendirmişlerdir. Faryâb ise; kuvvetle, şiddetle kaynamak anlamına gelmektedir. Tennûr’un şiddetle kaynaması atmosferik bir dizi hadisenin başladığına işaretti. İlim adamları, göğün boşalabilmesi için çok ani ve muazzam ısı değişikliklerinin olması gerektiğini söylerler. Belki de bölgedeki yanardağlar aniden faaliyete geçerek atmosferdeki bu ısı değişikliğini meydana getirmişti.

İşaret alınınca; “Her cinsten birer çifti ve inkarcılar müstesna inanan insanları gemiye bindir” mealindeki ilahi emir geldi. Nuh aleyhisselam bu emri süratle yerine getirdi; “Binin gemiye, onun yüzmesi de, durması da Allahü tealanın adıyladır.” Gemiye biniş sona erince olaylar birbiri ardınca gelişiverdi. Bu durum Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır; “Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, belirtilen bir ölçüye göre birleşti. Ardından gemi, Allahü tealanın korumasında dağlar gibi dalgaların arasında akıp gitti.”

Bu korkunç olay, kesin olarak bilinmeyen bir zaman ve kapsamda, Allahü tealanın takdir ettiği sürece devam etti. İslam alimleri bu sürenin 6 ay civarında olduğunu bildirmişlerdir. Neticede, gemidekiler kurtulurken, geriye kalan tüm insanlar helak oldular.

Nihayet; “Ey arz suyunu yut, ey gök sen de yağmurunu tut” emri geldi. Böylece sular çekildi. Gemi Cûdî’ye oturdu. Kur’ân-ı Kerîm’de Tufan ve geminin izlerinin sonraki nesiller için saklandığı belirtilmekte ve “Buna rağmen ibret alan var mı?” buyurulmaktadır.

Tufa’nın bir bölgeyi mi, yoksa bütün dünyayı mı kapladığı konusunda tereddüt vardır. Bazı alimler Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; “Biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik” ilahi sözünü delil göstererek bir bölgede olduğuna işaret etmişlerdir. Ancak bazı alimler de; “Tufan, Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak olarak zikredilmiştir. Arabi dil kaidelerine göre böyle mutlak ve kayıtsız söylenen ifadelerle o şeyin kemali kastedilir. Dolayısıyla Tufan bütün dünyayı kaplamıştır” demişlerdir.

TUFANIN İZLERİ

Bu bilgilerden sonra başlangıç noktamıza dönelim. İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya’nın antik şehirlerinden Ur’da uzun kazılar yaptı. Wooley ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ. 4. bin yılından kalma kral mezarlarını ortaya çıkardılar. Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O zamana kadar kral listeleri mitolojik olarak görülüyordu. Tabletlerin bulunmasından sonra, Wooley vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara devam etti. Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı.

Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti.

Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için civar bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı. İlk çukurdan 300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamiyle gömüldüğü açıkça anlaşılıyordu.

Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi ise, MÖ. 4 binden çok önceki yüzyıllardır. Bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette. Ama bu bile, geniş çaplı bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü gösteriyor. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip’e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya dışında yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı muhakkaktır. Özellikle Hazret-i Nuh’un inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya çıkarılabilirse tufanın ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz mümkün olacaktır.

 

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z NUH, PEYGAMBERLER | » yorum bırak;

İLK PUTÇULUK

Posted by Site - Yönetici Aralık 11, 2007

İLK PUTÇULUK

İnsanlığın ilk devirlerinde, sanıldığı gibi insanlar putperest değillerdi. Saf ve duru bir yaratıcı inancları vardı. Zamanla bu inanış dejenere olmuştu. Hazret-i Âdem’den Hazret-i Nuh’a kadar olan dönemde putperestlik yaygın değildi. Ancak, Nuh kavminde işler değişti. Bu kavmin dindarlıkta temayüz etmiş; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr isminde beş önemli şahıs vardı. Bunlar bin nakle göre İdris aleyhisselamın eshabıydılar. Birbiri ardınca vefat etmeleri büyük üzüntü meydana getirdi. Geride kalanlar da onların hatırasını canlı tutmak amacıyla onlara benzeyen beş heykel yaptılar. Zaman zaman heykelleri ziyaret eder, o Sâlih insanların nasihatlerini birbirlerine anlatırlardı. Ne var ki bir kaç nesil sonra gelenler, sözkonusu heykelleri putlaştırarak tanrı ilan ettiler. Artık putperestlik bu topluluğun resmi dini olmuştu. İnanç sapkınlığı ahlaki ve sosyal çözülmeyi di beraberinde getirince Allahü teala Nuh aleyhisselamı peygamber olarak onlara gönderdi.

H.Z NUH`UN PEYGAMBERLİĞİ


Nuh aleyhisselam işte bu topluluğun içinde doğmuş ve yetişmiş birisiydi. O, yeryüzüne gönderilmiş ilk Resuldür. Gerçi peygamberlik müessesesinden haberdar olan ve kendilerini ibadete verip peygamberlik beklentisinde olanlar vardı. Fakat bu şerefin bir rivayete göre marangoz olan ve mütevazi bir hayat süren Nuh aleyhisselama verilmesi, ilahi gayeyi kavrayamayan o insanları da tepkiye sürükledi. Bununla da kalmayarak putperestlerin safına geçmişlerdi. Öyle ki hanımı ve öz oğlu da Nuh aleyhisselama inanmıyorlar ve onu yalancılıkla itham ediyorlardı.

Böylece tüm halk Nuh aleyhisselamı yalanlamakla kalmıyor, onu horluyorlardı. Çocuklara taşlatıyorlar, Nuh aleyhisselamı dövdürüyorlardı. Bu topluluğun içinde bulunan ve Hazret-i Nuh’a inanan 80 kadar mü’mine de çeşitli işkencelerde bulunuyorlardı. Böyle davrandıkları takdirde ilahi gazapla karşılaşacakları ihtar edildiğinde ise; “Bunca senedir seni yalanladığımız halde her hangi bir azap gelmediğine göre sen yalancının birisin. MÂdem ısrar ediyorsun, korkuttuğun azabı getir” diye açıkça meydan okuyorlardı.

Nuh aleyhisselam, peygamberliğin verdiği engin şefkat ve merhametle mütecavizleri yatıştırmaya çalışıyor, “Allahü teala dilerse o azabı başınıza getirir. Siz bu konuda Rabbimi engelleyemezsiniz. Yine onun izni olmadan, size ne kadar nasihat etsem de faydasızdır. O sizin Rabbinizdir. Mutlaka ona döneceksiniz” diye nasihat ediyordu.

Nuh aleyhisselamı davasından vazgeçiremeyeceklerini anlayan topluluk, bu sefer işi öldürme tehtidine kadar vardırdı. Artık iyice artan baskılar karşısında Hazret-i Nuh Rabbine yalvardı; “Rabbim, yeryüzünde inkarcı bırakma. Dorusu bu inkarcıların, sana inanan bir avuç insanı da yoldan çıkarmasından korkuyorum. Rabbim, beni, annemi, babamı ve sana inanan erkek ve kadınları bağışla. Yalnızca zalimleri yok et.”

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: H.Z NUH, PEYGAMBERLER | 1 Yorum »

NUH KAVMİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 6, 2007

NUH KAVMİ

Kur’ân-ı Kerîm, Tufanı Nuh aleyhisselamın etrafında gelişen bir olay olarak bildirmektedir. Hazret-i Nuh, alabildiğine dejenere olmuş bir kavme peygamber olarak gönderilmiştir. Bu topluluk putlara tapınır, insanlara zulmeder ve kötülüğün her türlüsünü açıkça işlerdi. Nuh aleyhisselam yüzyıllar süren mücadelesine rağmen onlardan çok azını Allahü tealanın varlığına ve birliğine inandırabilmişti. Fahreddin-i Râzî hazretlerinin bildirdiğine göre yola gelmemelerinin üç sebebi vardı; “Birincisi; kendi aralarından çıkmış bir fani insana peygamberlik makamını yakıştıramamışlardı. İkincisi; Nuh aleyhisselama inanan insanlar, hayat seviyeleri düşük, fakir insanlardan oluşuyordu. Eğer Nuh aleyhisselam gerçekten peygamber olsaydı, kendisine zenginler ve kavmin ileri gelenleri bağlanırlardı. Üçüncüsü ise; onlara göre kavmin ileri gelenlerin zengin ve kudretli olmaları zeki kişiliklerinden kaynaklanıyordu. Bu sebeple fakir kişiler aptaldı ve muhatap alınmaya değmezdi.”

Bu kavmin ne zaman yaşadığı bilinememektedir. Elimizde bu kavimle ilgili iki önemli ip ucu vardır ki bunlardan birisi Nuh aleyhisselamla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de verilen süre ve Gemi’nin Cûdî dağına oturması haberidir. Geminin, sonrakilere ibret olarak bırakıldığını biliyoruz. Bulunduğunda yaşı tespit edilebilecek ve böylece Nuh kavminin hangi zaman diliminde yaşadığı öğrenilebilecektir. Nuh aleyhisselamın ömrü ise, eğer o dönemin zaman anlayışına bir atıf yapmıyorsa insanlığın, bilinenden çok eski dönemlerinde yaşadıklarını gösterir. Gelelim efsanelere. Bütün kavimlerde en eski arkeolojik bulgularda bile tufandan efsanevi olarak bahsedilmektedir. Bu bulguların en eskisi MÖ. 6 bin sene öncesine ait olmasına rağmen bile yine de efsane olarak görmekteyiz. Bu da, Nuh kavminin tahminlerden çok çok önceki devirlerde yaşadığını göstermektedir. Şüphesiz ayet-i Kerîmelerde pek çok işaretler var ama işin erbabının konuya eğilmesiyle anlaşılacaktır.

Yazı kategorisi: H.Z NUH, PEYGAMBERLER | » yorum bırak;

Nûh Kıssasının Mesaj ve Dersleri

Posted by Site - Yönetici Ekim 19, 2007

 

 

Nûh Kıssasının Mesaj ve Dersleri

 

a- Nûh (a.s.)’un risâletle görevlendirildiği esnâdan başlayarak giriştiği tebliğ mücâdelesi: Dokuz yüz elli yıl gibi çok uzun süren tebliğ mücâdelesinde, bıkmadan yılmadan sonuna kadar mücâdele etmesi, kıyâmete kadar yaşayacak tüm muhâtaplar için ders alınacak bir örnekliktir. Nûh (a.s.)’un bu uzun mücâdeledeki metodu ise âyetlerde şöyle veriliyor: “Rabbim, doğrusu ben kavmimi gece gündüz dâvet ettim.” (71/Nûh, 15). “Onlara açıktan açığa, gizliden gizliye söyledim” (71/Nûh, 8-9).

 

b- Kâfirlere yaranmak için dâvâdan tâviz verilmemesi ve müslümanların bütünlüğünün korunması: Kur’an’da kıssaları anlatılan tüm peygamberlerde olduğu gibi, Nûh kıssasında da, kâfirlerin dâvâdan tâviz verilmesi ve peygambere ittibâ eden müslümanların terkedilmesi karşılığı yaptıkları dünyalık tekliflere itibar edilmeyerek İslâm dâvâsından tâviz verilmemesi bizim için en güzel örnekliktir. “Benim ücretim Allah’a âittir.” (11/Hûd, 29). “Mü’minleri de kovacak değilim. Çünkü ben sadece uyarıcıyım.” (26/Şuarâ, 114-115)

 

c- Peygamber soyundan olsa dahi, hiç kimse Allah’a teslim olmadıkça bu dünyada ve âhirette kurtuluşa eremeyecektir. Rasûl kendi soyundan olsa bile, Allah’a isyankâr olan ehline bu dünya şefaat edemez. Zâten bir kâfire, âhirette de şefaat etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla insanlar iman etmedikçe bu dünyada ve âhirette şefaate ulaşamazlar. “Allah kâfirlere Nuh’un karısıyla, Lût’un karısını misal gösterir. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler; fakat onlara hıyânet ettiler. Kocaları Allah’tan (gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı. (Onlara:) ‘Cehenneme girenlerle beraber siz de girin!’ denildi.” (66/Tahrîm, 10)

 

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z NUH, PEYGAMBERLER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBRETLİK | » yorum bırak;

Hz. Nûh (a.s.)’un Tebliğ Mücâdelesindeki Örneklik

Posted by Site - Yönetici Ekim 19, 2007

 

Hz. Nûh (a.s.)’un Tebliğ Mücâdelesindeki Örneklik

 

“Sonra gelenler içinde âlemlerde Nûh’a selâm olsun diye ona (iyi bir ün) bıraktık.” (37/Sâffât, 78-79). “Biz onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık. Geri kalanları suda boğduk. Doğrusu bunda (alınacak) âyet (ibret/ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.” (26/Şuarâ, 119-121)

 

İslâm dâvetinin, kendi zâlim otoritelerinin ortadan kaldırılmasını da hedeflediğini anlayan Mekke ileri gelenleri (mele’), bunun önüne geçmek için, Rasûlullah’a ve diğer mü’minlere karşı hakaret ve baskı dolu bir kampanya başlattılar. Buna rağmen müslümanlar, Allah’ın âyetlerini onlara “okumak”tan vazgeçmediler. Fakat içinde bulundukları baskı ve zulüm, nihâyetinde bir beşer olan mü’minleri sıkmaya, zorlamaya başladı. Bunun üzerine Allah, müslümanlara şöyle seslendi: “Andolsun asra ki, insan şüphesiz ziyandadır. Ancak, iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (103/Asr, 1-3). Böylece Allah, her konuda olduğu gibi, “tebliğ”de de müslümanlardan “sabırlı” olmalarını istedi. Bir süre sonra, Nûh (a.s.) kıssasını indirerek Nûh kavminin peygamberlerine karşı olumsuz tavırlarını ve âkıbetini anlattı, muhâtapları uyardı.

 

Aynı zamanda “okuma” ve “sabır” örneği olarak Nûh’u zikrederek, rasûl ve müslümanların, karşılaştıkları engellere bakarak eylemlerinde gevşememeleri öğütlendi. Yanı sıra Yûnus (a.s.) kıssasını da indirerek “okuma” eyleminde “sabır”da sonuna kadar direnmeyen Yûnus (a.s.)’un kınandığı gösterildi. Rasûl ve mü’minlerin aynı olumsuz davranıştan sakınmaları istendi. “Sen Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi (Yûnus) gibi olma.” (68/Kalem, 48)

  Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: GENEL, H.Z NUH, PEYGAMBERLER | » yorum bırak;

Nûh’un Gemisine Binmek

Posted by Site - Yönetici Ekim 19, 2007

 

Nûh’un Gemisine Binmek

 

Semâvî dinlerin ortak örneklerinden biri: “Nûh’un gemisi” örneğidir. Tûfanlara gark olmuş bir dünyada, ancak Nûh’un gemisine binenler kurtulmuştu. Ve (çoğunlukla ortak kabule göre), içinde aslanla ceylanın, kurtla kuzunun, köpekle kedinin kardeşçe yaşadığı bir gemiydi bu. Bu nebevî mûcizenin zihinlerde uyandırdığı güçlü çağrışım, çağlar boyu, pek çok insan, özellikle politikacılar tarafından hep kullanılagelecek; içinde yaşanılan ülke, sık sık, “Nuh’un Gemisi”ne benzetilecekti.

 

Yaşadığımız ülkede de, böylesi bir “gemi” söylemine sık sık muhâtap olmaktayız. “lâfla peynir gemisi yürümez!” gibi atasözlerine mukabil, birileri bizlere sık sık “devlet gemisini beraberce yüzdürmek”ten söz eder. İkide bir, “Hepimiz aynı gemide yaşıyoruz. Bu devlet, hepimizin” diye vurgulanır. Öyle ki, yetmiş küsur yıldır “Türklük gurup ve şuuru”yla geçip gittikten sonra, bu deyimin yaşadığı tıkanma karşısında, “Türkiyelilik” vurgusu ağırlık kazanıyor. “Anayasal vatandaşlık”tan “Anadolu müslümanlığı”na; “aynı ülkenin çocuklarıyız”dan “ne mutlu Türkiyeliyim diyene” sözüne ve “ya sev, ya terket!” anlayışına kadar, bir sürü yeni deyim ve anlayış üretiliyor.

 

Ve bu çabalar karşılıksız kalmıyor. Birçok ehl-i din, özellikle ya doğrudan veya dolaylı biçimde kafası politikayla karışık olanlar, bu sözlere olumlu karşılıklar veriyorlar. “Aynı Allah’ın kuluyuz” esası üzere anlaşamadığı insanlarla “aynı devletin çatısı”nda buluşabilen insanlar görülüyor. Şeytanın nefis kulağına üflediği desîselerden başka kural tanımayan insanları hoşnut etmek için, “bir arada yaşama” teorileri geliştiriliyor. Rasûlullah’ın “Medine sözleşmesi” bile, bu uğurda bin bir zorlamaya konu ediliyor. Ömrünü kâinatın her an tebliğ ettiği imanî gerçekleri bozmaya ve yıkmaya vakfetmiş insanlara, kimilerince “devletimizin(!) büyüğüdür” gerekçesiyle toz kondurulmuyor. Kâinâtı Sâni’siz, insanı sahipsiz gören insanlarla “devlete sahip çıkma” ortaklığına gidiliyor. Hoşgörü adına İslâm’a ihânetler ediliyor. Tahammülsüz yobazları iknâ adına, hakikatten tâviz üstüne tâvizler veriliyor.

  Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: GENEL, H.Z NUH, PEYGAMBERLER | » yorum bırak;

Hz. Nûh Kıssasının Kur’an’da ve Muharref Tevrat’taki Karşılaştırması

Posted by Site - Yönetici Ekim 19, 2007

 

Hz. Nûh Kıssasının Kur’an’da ve Muharref Tevrat’taki Karşılaştırması

 

Yukarıda değinildiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Nûh’un kıssası, tafsîlâtlı olarak A’râf, Hûd, Mü’minûn, Şuarâ, Kamer ve Nuh Sûrelerinde zikredilmektedir. Tevrat’ta ise, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin bölümünün 6., 7., 8. ve 9. bablarında anlatılmıştır. Bu iki kaynak, karşılaştırıldığında, bu iki anlatım arasındaki farkları şöyle belirtebiliriz:

 

a- Diğer bazı peygamber kıssalarında olduğu gibi, Tevrat burada da teferruâta dalmakta; geminin hacmini, hangi ağaçtan yapıldığını, tûfanda suyun ne kadar yükseldiğini vs. gibi hususları nakletmektedir. Kur’ân-ı Kerim ise, sadece ibret alınması gereken hususlar üzerinde durmaktadır.

 

b- Kur’ân-ı Kerim, Hz. Nuh’un gemiye binmeyen müşrik bir oğlundan bahsetmektedir ki, Tevrat’ta böyle bir oğlunun olduğuna dâir bir kayıt yoktur.

 

c- Kur’an, tûfanın yeryüzünün tamamını kapladığından bahsetmemektedir. Tevrat’ta ise, yeryüzünün tamamının sular altında kaldığı ifâde edilmektedir. (Haddi zâtında o gün için insanlar, yeryüzünün belli bir bölgesinde yaşıyorlardı ve helâk edilmeleri için yeryüzünün tamamının sular altında kalması gerekli değildir.)

  Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: GENEL, H.Z NUH, PEYGAMBERLER | 1 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers