GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘H.z MUHAMMED ( S.A.V )’ Kategorisi için Arşiv

MEVLİD KANDİLİ

Posted by Site - Yönetici Şubat 24, 2010

MEVLİD KANDİLİ

MEVLİD KANDİLİ

MEVLİD KANDİLİ

Bu kutlu doğum yıldönümü vesilesiyle yazımızda, velâdetten bahsedip hem O’nunla ilgili bilgilerimizi tazelemiş olmayı hem de O’nun feyziyle bereketlenmeyi arzu ettik.

Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) doğumuyla alakalı hususlara geçmeden önce önemli bir kaç noktayı açıklamanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

* * *

RESÛLÜLLAH EFENDİMİZİN (S.A.V.) NESEBİ

1. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) baba tarafından şeceresi (soy kütüğü) üç bölümde incelenmektedir. Birinci bölüm, siyercilerin ve soy bilimcilerinin üzerinde ittifak ettikleri bölümdür. Bu da 20. dedesi Adnan’a kadar olan silsiledir. İkinci bölüm, bazılarının kabul ettiği bazılarının ise üzerinde görüş bildirmemeyi tercih ettikleri bölümdür. Bu, Adnan’dan Hz. İsmail’e kadar uzanan silsiledir. Üçüncü bölüm ise, içinde doğru olmayan bilgilerin de varolduğunu kabul ettiğimiz bölümdür. Bu da Hz. Ibrahim’den Hz. Adem’e kadar olan silsiledir.(3)

2. Anne tarafından soyu: Peygamber Efendimizin annesi Hz. Âmine’dir. O, Zühre oğulları kabilesinin reisi Vehb’in kızıdır. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşir.

3. Resûlüllah’ın (s.a.v.) Babaannesi Fatıma’dır. O da Amr’ın kızıdır. Amr, Âiz’in oğlu, o İmran’ın oğlu, o Mahzum’un oğlu, o Yekaza’nın oğlu, o Mürre’nin oğludur. Burada baba tarafından dedeleri ile birleşiyor.(4)

4. Resûlüllah’ın (s.a.v.) muhterem validelerinin annesi Berre’dir. O da Abdüluzza’nın kızıdır. Abdüluzza Osman’nın oğlu, o Abdüddar’ın oğlu, o Kusayy’ın oğludur. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşmektedir.(5)

5. Resûlüllah’ın (s.a.v) Medine’deki Neccaroğullarıyla yakınlığı… Bu durumu Hindistanlı alim Safiyyurrahman el-Mübarekforî şöyle anlatıyor: Abdullah’ın dedesi Haşim, ticaret için Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Medine’ye geldiğinde, Neccar oğlu Adiy’nın neslinden Amr’ın kızı Selma ile evlendi ve yanında bir müddet kaldı. Bu arada Selma Abdulmuttalib’e gebe kaldı. Sonra Şam’a doğru yola çıktı, Filistin toprakları içinde bulunan Gazze’de vefat etti. Hanımı Selma Miladi 497 senesinde Abdulmuttalib’i dünyaya getirdi ve ona Şeybe adını verdi.(6)

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, Neccaroğulları Resûllülahın Efendimizin babasının değil de dedesi Abdulmuttalib’in dayılarıdır.

Siyer kitaplarının çok daha detayına indiği, bizim ise fazla uzamaması için özetlemeye çalıştığımız bu açıklamada vardığımız sonuç şudur:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hem baba hem de anne tarafından soylu aileden ve de meşru evlilik yoluyla gelmiştir. “Ben Âdem’den, babam ve annem beni dünyaya getirinceye kadar hep nikah yoluyla çıkageldim, zina yoluyla gelmedim. Cahiliyye döneminin evlilik dışı beraberlikteliğinden (zinadan) hiçbir şey bana bulaşmamıştır”(7) hadisi şerifi ile İmam Müslim’in Vâsile b. el-Eska’dan rivayet ettiği: “Allah İsmail’in (a.s.) neslinden Kinane’yi, Kinane’nin neslinden Kureyşi, Kureyş’in neslinden Haşimoğullarını seçti. Haşimoğulları ailesinden de beni seçti”(8.) hadisi, yukarıdaki görüşü yeteri kadar kuvvetlendirmektedir.

* * *

M E V L İ D

Mevlid”(9) veya “veladet” diye ifade edilen Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğum hadisesi, insanlık tarihinde meydana gelen olayların en önemlilerinden birisidir.

İnsanlar genellikle belli bir konuma geldikten sonraki yönleri ile bilinirler. Önceki dönemleri, özellikle doğum ve doğum sonrasına tekabul eden yönleri pek bilinmez. Fakat Fahr-i Kâinat Efendimizinki farklıdır… Ana rahmine inişinden doğumuna, çocukluğundan gençliğine, Peygamberliğinden vefatına kadar hayatının her safhası en ince ayrıntılarına kadar tesbit edilmiştir.

Nüfus kayıtlarının tutulduğu dönemlerde hatta yakın tarihimizde bile bir kısım insanların doğum tarihleri ve nesepleri tartışılırken, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şeceresi (soy kütüğü)’nin, yukarıda belirttiğimiz biçimde Hz. Âdem’e kadar uzanması, gerek inanan taraftarlarının gerekse inanmayan muhaliflerinin/karşıtlarının, onunla yakından ilgilendiklerinin açık örneğidir. Her kelimenin/kavramın altında başka anlamlar arayan misyonerlerin ve oryantalistlerin bu konuyu didik didik etmeleri, bunun önemini bir kere daha kuvvetlendirmektedir.

Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Fil Senesi(10)nde ve Fil Hâdisesinden 52 gün sonra, İran Kisrası (Kralı) Nuşirevan’ın krallığının 40. yılında, Rebiulevvel ayında bir pazartesi gecesi sabaha karşı dünyaya geldiği hususunda hemen hemen bütün siyerciler ve tarihçiler ittifak etmişlerdir. O pazartesi gecesinin de, 12 Rebiulevvel olduğu, İbn Hişam’ın rivayetinde ifade edilmiştir.(11) Bu tarih, Büyük Alim Muhammed Süleyman el-Mansurforî ile astronomi alimi Mahmut Paşa’nın tesbitine (ve bizim de hesaplarımıza) göre 20 nisan 571 tarihine tekabül etmektedir.

Bu tarih birçok ilim ehli tarafından esas alınmış olmakla birlikte, bazı siyerciler de bunun dokuz Rebiulevvele rastladığını söylemişlerdir. Ancak 9 Rebiulevvel Cumartesi’ye denk gelmektedir. Bunun da bilinmesi gerekir.

İbn Sa‘d Resûlüllah Efendimizin annesinin şöyle dediğini nakleder:

Onu dünyaya getirdiğimde benden bir nur çıktı ve Şam””daki sarayları aydınlattı

Ahmed b.Hambel de İrbad b. Sariye’den buna yakın bir rivayette bulunmuştur.

İmam Beyhaki, Peygamberlik işaretlerinden sayılan bazı olayların doğum esnasında meydana geldiğini nakleder. Bu cümleden olarak Kisra (İran Kralı)’nın sarayının 14 kulesi düştü, Mecüsilerin (ateşe tapanların) tapmakta oldukları (yıllardır sönmeden yanan) ateş söndü, Sâve gölünün önce suyu çekildi sonra çevresindeki kiliseler yıkıldı.(12)

***

DEDESİNE MÜJDE EDİLMESİ

Annesi Hz. Âmine Resulullah Efendimizi (s.a.v.) dünyaya getirince, Dedesi Abdulmuttalib’e, bir torunu doğduğunu müjdelemek üzere haberci gönderdi. Abdulmuttalib sevinerek geldi ve torununu alarak Ka‘be’ye girdi, orada Allah’a (c.c.) dua etti, şükürde bulundu. Sonra da bir ziyafet tertip ederek Kureyş’in ileri gelenlerini davet etti. Misafirlerine torununun doğumunu haber virip ona, (çokça medhedilmiş, övülmüş anlamına gelen) “Muhammed” ismini koyduğunu açıkladı. Bu mübarek isim, o güne kadar Araplarca pek bilinmeyen, pek kullanılmayan bir isimdi.(13) Abdulmuttalib’in soyundan da hiçbir kimseye verilmiş değildi. Bu ismi tercih edişininin sebebi kendisine sorulduğunda, “Onu gökte meleğin, yerde beşerin çok öveceğini umuyorum. Bu sebeple ona bu adı koydum” cevabını vermiştir.

* * *

ONU İLK EMZİREN SÜT ANNE

Tabii ki onu ilkönce (üç veya yedi gün) kendi annesi emzirmişti… Arkasından, Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Mesruh isimli oğlunun sütünden onu emzirdi. O, daha evvel Hz. Hamza’yı da emzirmişti. Sonra da Mahzum kabilesinden Ebu’l-Esed’in oğlu Ebu Seleme’yi emzirdi. Böylece amcası Hz. Hamza ve Ebu Seleme ile sütkardeş oldular.(14)

* * *

RESÛLLÜLLAH (S.A.V.) SÜTANNEDE

Şehirli Arap geleneğine göre, çocukları, şehirlerde yakalanabilecekleri hastalıklardan uzak tutmak, vücutlarını geliştirmek, sinirlerini yatkın/sağlam kılmak, daha beşikte iken Arapçayı iyi öğrenmelerini sağlamak için onlara (şehir dışından) süt anne araştırırlardı. Abdulmuttalib de torunu için bir süt anne araştırdı. Sa‘d oğullarından Ebu Züeyb’in kızı, yine aynı kabileden Abduluzza’nın oğlu, Ebu Kebeşe lakaplı Haris’in(15) hanımı Hz. Halime’ye emzirmek üzere onu teslim etti. Resûllülah’ın (s.a.v.) oradaki süt kardeşleri, Haris’in oğlu Abdullah ile kızları Enîse ve Huzâfe’dir. (Bunun lakabı Şeyma’dır, lakabıyla meşhurdur.) Ayrıca aynı kabilede bir süt evlatlık olarak bulunan Hz. Hamza’nın süt annesi de Resullullah’ı bir gün emzirdi, böylece Hz. Hamza ile oradan da süt kardeşi oldu.(16)

Hz. Halime Resûllüllah’ı (s.a.v.) kabul edişini anlatırken; ellerinde hiçbir şey bırakmayan bir kıtlık senesinde, kocası ve emzirmekte olduğu küçük bir oğlu ile birlikte, süt evlatlığı almaya giden Beni Sa‘d oğullarından bir grup kadının arasına katılıp kumral bir merkebe binerek memleketinden çıktığını söylüyor. Ve devamla diyor ki; yanımızda bir de keçimiz vardı. Vallahi bir damla süt vermiyordu. Açlıktan ağlayan çocuğumuzun yüzünden bir tek gece dahi uyuyamadık. Ne göğsümde onu susturacak süt vardı, ne de keçimizde ona gıda olacak bir şey… Bir taraftan yağmur bekliyor, bir taraftan da bu sıkıntının gitmesini umuyorduk. Bindiğim merkebin hem zayıf hem de arık (yorgun) olması yüzünden kafileyi de yolda bıraktık (geciktirdik). Ta ki Mekke’ye geldik ve süt evlat aramaya başladık.Grubumuzdaki kadınların hepsine istisnasız olarak Resûlüllah (s.a.v.) teklif edildi; ancak yetim olduğu söylenince, hiç kimse kabul etmedi. Çünkü biz, emzirmek için aldığımız çocuğun babasından birşeyler bekliyorduk. Yetim! Annesi ve dedesi ne yapabilir ki?! diyorduk. İşte bundan dolayı almak istemiyorduk.

Benimle gelenlerden, benden başka çocuk almayan kalmadı. Geri dönmeye karar verince eşime dedim ki:

- Vallahi arkadaşlarım arasında,çocuk almadan dönen birisi olmak istemiyorum.Vallahi o yetime gideceğim ve onu alacağım.

- Bunu yapmanda bir sakınca yoktur; olur ki Allah (c.c.), bunda bizim için bereket yaratır (verir) dedi . Gittim aldım ama, buna beni sevkeden sadece başkasını bulamayışımdı, dedi.(17)

* * *

HZ. HALİME VE GÖRDÜKLERİ

Hz. Halime şöyle anlatıyor:

Onu alınca kafileye döndüm; kucağıma oturttuğumda göğsüme, onun istediği kadar süt geldi. Öyle ki, o emdi doydu, kardeşi de doyasıya emdi, sonra da uyudular… Bundan önce çocuğumuz da biz de uyuyamıyorduk. Eşim kalktı, memesi kurumuş olan keçimize gitti; onun da memesi dolmuştu. İçeceği kadar sağdı, ben de onunla birlikte içtim. Öyle ki ikimiz de doyduk. En hayırlı gecemizi geçirdik. Sabahleyin eşim, “Anlıyorsun değil mi ey Halime! Vallahi hayırlı bir çocuk aldın” dedi. Ben de, “Vallahi aynısını umuyorum” dedim.

Sonra merkebime binerek yola çıktık, onu da yanıma aldım. Vallahi onların bineklerinden hiç birinin gidemediği mesafeyi biz kat‘ediyorduk. Öyle ki arkadaşlarım, “Ey Ebu Zueyb’in kızı, yazık! Bize acı, gelirken bindiğin merkebin değil mi bu?” diyorlardı. “Evet, ta kendisi” diyordum. “Vallahi bunda bir şey var” diyorlardı. Sonra Benî Sa‘d oğulları yurdundaki evlerimize geldik. Allah’ın arzında, bizim yerlerimizden daha kurak olanı bilmem var mı idi. Hiç kimse bir damla süt sağamazken, hayvanının memesinde bir damla süt bulamazken, O evimize geldikten sonra bizim sürümüz karınları tok, memeleri süt dolu olarak dönüyorlardı. Hatta halkımızdan çevremizde bulunanlar çobanlarına, “Size yazıklar olsun, Ebu Zueyb’in kızının çobanı koyunlarını otlattığı yerde siz de koyunları yayın” diyorlardı. Çünkü onların koyunları aç dönüyorlar, bir damla süt vermiyorlardı. Benim ise koyunlarımın karınları tok, memeleri dolu olarak dönüyordu.

İki senesi dolup sütten kesinceye kadar, Allah’tan daima fazlasını ve hayrını görüyorduk. Öyle bir büyüyordu ki, diğer çocuklara hiç benzemiyordu. İki yaşına geldiğinde, zıplayıp koşan bir çocuk olmuştu. Onu annesine götürdük; ama kendisinde gördüğümüz bereketten dolayı, tekrar bize iade etmesini çok istiyorduk. Annesiyle konuştuk; “Yavrumu, kuvvetleninceye kadar bana bırak ne olur, Mekke’nin vebasının (ölümcül hastalığının) ona da bulaşmasından korkuyorum” dedim ve ısrar ettim, o da bize onu iade etti .(18)

* * *

ŞAKK-I SADR (GÖĞSÜN YARILMASI) HADİSESİ

İmam Müslim Hz. Enes’den (r.a.) şöyle rivayet etti: Resûlüllah (s.a.v.) çocuklarla oynarken Cebrail (a.s.) geldi, onu aldı yere yatırdı ve kalbinin bulunduğu kısmı yardı, kalbini çıkarttı, kalbinden de (pıhtılaşmış) bir kan parçası çıkarttı ve dedi ki: Bu şeytanın sendeki payı idi. Sonra altın tastaki zemzem ile yıkadı, kapattı ve yerine iade etti. Çocuklar, süt annesine koştular ve Muhammed öldürüldü dediler. Yanına gittiklerinde yüzünün rengi morarmıştı.(19)

Bu olay İbn Hişam’a göre üç yaşındayken, bazılarına göre ise dört veya beş yaşlarında iken olmuştur.(20)

* * *

ŞEFKATLİ ANNESİNE İADE

Bu vak‘adan sonra Hz. Halime korktu ve onu annesine iade etti:

Hz. Amine, ölmüş kocasının hatırasını yerine getirmek için, Medine’deki (o zamanki adı Yesrib) kabrini ziyaret etmeyi düşündü ve 500 km.’lik mesafeyi katetmek üzere yola çıktı, yanında yetim oğlu Muhammed (s.a.v.) ve hizmetcisi Ümmü Eymen, bir de vasîsi Abdulmuttalib vardı. Medine’de (Yesrib’de) bir ay kaldı sonra oradan ayrıldı. Dönerken daha yolun başında ona hastalık yetişti ve gittikçe de kendini gösterdi, Mekke ile Medine arasında Ebva’da(21) vefat etti. Dedesi Abdulmuttalib onu Mekke’ye götürdü. Yetim torununa şefkati gittikçe artıyordu. Evlatlarından hiçbiri için olmadığı ölçüde torununa acıyor, onu hiç yalnız bırakmıyordu, aksine onu kendi öz evlatlarına tercih ediyordu. Ancak 8 yaşına geldiğinde dedesini de kaybetti.(22)

Doğumundan, dedesi Abdulmuttalib’in ölümüne kadarki merhale/süreç içerisinde, geleceğin bu büyük insanının başından geçen olaylara işaret etmiştik. Resûllüllah’ın (s.a.v.) hayatının akışını derinlemesine etkileyecek bu olayları bir kerre daha sıralayalım. Annesinin karnında iken babasının ölmesi ve yetim olarak dünyaya gelmesi,annesinin götürmesiyle ancak babasının kabrini tanımış olması, Medinede bulunan babasının kabrini ziyaretten dönerken yolda annesinin vefatı ve daha sonra da dedesi Abdulmuttalib’in vefatı…

İşte bunlar, küçük bir çocuğa nisbetle önemli olaylardır ve onun ruhunda önemli izler bırakmıştır. Muhammed’den (s.a.v.) başka herhangi bir çocuğun başına bu olaylar gelse idi, hadiseler onun ruhunu parçalar, bütün emellerini boşa çıkarırdı. Böyle bir çocuğun yaşadığı farzedilse bile hayatın karanlıklarında, yaşar gibi bir hayat sürdürebilirdi. Fakat, ileride enbiyanın ve bütün insanlığın seyyidi olan, bu çocuk yaştaki Muhammed (s.a.v.) birbirini takip eden bu olaylardan, en büyük ve en tehlikeli olaylara tahammül etmeye hazırlanmış, bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildiğinde, herkesi kuşatacak güçlü bir şefkatle çıkmıştır.(23)

* * *

TEVRAT VE İNCİL’DE MUHAMMED (S.A.V.)

Bugünkü mevcut Tevrat ve İncil’den çıkarılmış olsa da Resûllüllah (s.a.v.), yaratılışından ahlak özelliklerine varıncaya kadar bir çok sıfatlarıyla, semâvî kitaplarda anlatılmış, haber verilmiştir. Bunun içindir ki, daha çocuk yaşta iken, Bahira O’nu tanımıştır. Medine’ye hicret ettiğinde, Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi Tevrat’ı okuyanlar arasında mutaassıp olmayanlar onu görünce derhal teşhis edip iman etmişlerdir.

İmam Buhari, Ata b.Yesar’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.) ile karşılaştım ve dedim ki; Resûlüllah’ın (s.a.v.) Tevrat’ta yazılı olan sıfatlarını (özelliklerini) bana anlat. Peki, dedi ve devam etti: Vallahi o, Kur’an’daki sıfatlarının bir kısmının aynıyla Tevrat’ta da anlatılıp tanıtılmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:

Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlerin sığınacağı bir koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve resûlümsün. Sana ‘MÜTEVEKKİL’(24) adını verdim.”

“O kaba ve katı birisi değildir. Sokaklarda lakırdı eden birisi de değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz; lakin affeder ve bağışlar. Sapan (eğri giden) bir milleti; ‘LÂİLÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur)’ dedirterek doğrultuncaya kadar, Allah onun ruhunu almayacaktır. Onunla kör gözleri, sağır kulakları ve kılıflı (mühürlü) kalpleri açacaktır.”(25)

* * *

RAHİB BAHİRA İLE GÖRÜŞMESİ

Dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra amcası Ebu Talib’in himayesine geçen Muhammed (s.a.v.) 12 yaşlarına geldiğinde, amcası, ticaret kafilesinin başında Şam’a gitmeye hazırlanınca O da beraber olma isteğini ifade etmişti. Kendisine karşı son derece şefkatli davranan amcası bu isteğini geri çevirmedi ve onu yanına alarak Şam seferine başladı. Şimdiki adıyla “Eski Şam”denilen Busra’ya geldiklerinde, Rahib Bahira, beyaz bir bulutun gölgelediği kafileyi uzaktan takip ediyor ve kendi kendine “bu kafilede önemli bir kişi var”diyordu.

Bunu yakından görüp teşhis edebilmek için bir sofra hazırladı ve istisnasız herkesi davet etti. Küçük olduğu için, Resullullah’ı (s.a.v.) eşyalarının yanında bırakarak, hepsi bu davete icabet ettiler. Bahira, aradığı özellikteki kişiyi aralarında göremeyince, “Gelmeyen var mı?” diye sordu. Bir çocuktan başka herkesin geldiği cevabını alınca, onun da getirilmesini istedi ve getirildi.

Yemek boyunca Muhammed’i (s.a.v.) her yönüyle süzen, araştıran, hatta kalkıp yanına giderek omuzunu açıp Peygamberlik mührü(26)ne bakan Rahip Bahira, yemek sonrası kendisine bazı sorular sordu; ondan da, açık ve net cevaplar aldı. Daha sonra Ebu Talib’e dönerek,

Bu senin neyin?” diye sordu.

Oğlumdurcevabını alınca,

Yalan söylüyorsun, oğlun olamaz! dedi. Ebu Talib,

Doğru, yeğenimdir deyince,

Şimdi doğru!” dedi ve ekledi: Bu önemli bir kişi olacaktır. Buradan geriye dön. Şam’a gidersen oradaki mutaasıp Yahudiler bunu teşhis ederler ve suikastte bulunurlar dedi.

Bunun üzerine Ebu Talib alış-verişini orada yaptı ve Mekke’ye döndü.(27)

Resullullah’ın (s.a.v.) 12 yaşlarında iken bir yemekte ve sadece bir kerre Hıristiyan rahibi Bahira ile görüşmesini, başta Hıristiyan dünyası olmak üzere Ehl-i Kitap istismar etmektedirler. İddiaya göre bu bir seferlik görüşmede, Bahira’dan öğrendiklerini geliştirerek yeni bir din kurmuş ve Kur’anı Kerim’i yazmış.

Bu iddia ne mantık açısından ne de ilim açısından doğrudur. Bir defa bu görüşmede bulunanlardan hiç biri, Bahira’nın orada ders verdiğinden veya dini telkinde bulunduğundan tek kelime bile söz etmemişlerdir. Resûllüllah (s.a.v.) dahil hiç kimse, bu konuda ona soru sormamıştır. Sadece o Resûllüllaha soru sormuş, aldığı cevaplardan sonra da, onun beklenen Peygamber olduğunu söylemiştir.

Hatta İbn Hişam’ın naklettiğine göre(28) Bahira’nın,

Ey genç Lat ve Uzza hakkı için, soracağım sorulara cevap vereceksin diyerek söze başlaması üzerine Resûlüllah (s.a.v.),

Lat ve Uzza adına bana hiç birşey sorma! Vallahi bu ikisine buğzettiğim kadar hiç birşeye buğzetmedim demiştir. Bu defa Bahira,

Öyle ise Allah adına sorularıma cevap ver demiş, O da,

Şimdi ne istersen sor karşılığını vermiştir.

İşte Hıristiyan din âliminin, bir müşrik gibi Lat ve Uzza’ya yemin etmekle düştüğü çelişki karşısında, Resûllüllah (s.a.v.) tarafından uyarılması da yukarıdaki iddianın külliyen/tamamen yersiz olduğunun açık isbatıdır.

Resullullah’ı (s.a.v.) Bahira’nın teşhis etmesi, Suriye’deki mutaassıp Yahudilerin de teşhis edilebileceğini söylemesi, Kur’an-ı Kerim’deki ifadeye uygundur. Zira Kur’an-ı Kerim’de Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitapta anlatılan Peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler(29) buyurulması, Ehl-i kitabın Resûlüllah (s.a.v.) hakkında detaylı bilgiye sahip olduklarını göstermektedir.

* * *

KUR’ÂN-I KERİM’DE RESÛLLÜLLAH (S.A.V.)

Resûllüllah (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’de bütün yönleriyle anlatılmaktadır. Biz bu yazımızda onun doğumu ekseninde bilinmesi gerekenlerden bir kısmını zikretmeyi uygun görüyoruz.

1. “Hani Meryemoğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici (doğrulayıcı/onaylayıcı) ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)demişti. Sonra onlara (o Peygamber) mûcizelerle gelince, ‘Bu apaçık büyüdür’ dediler (inanmayıp inkâr ettiler).”(30)

2. “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (ismini) yazılı buldukları o ümmi Nebi ve Resûle uyarlar. O (Peygamber) onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarındaki ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. İşte ona iman edenler, ona saygı göstereler, ona yardım edenler ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, kurtuluşa erenler onlardır.(31)

Ayeti kerîmede geçen Ümmî kelimesi okuma yazması olmayan demektir. Kur’an-ı Kerim’in bir başka ayetinde; Peygamber’in (s.a.v.) daha evvel hiçbir kitap okumadığı ve sağ eliyle hiçbir kitabı yazmadığı ifade edilmektedir.(32) Bu durumdaki bir insanın, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın hem dünya işlerini hem de ahiret işlerini düzene koyan bir kitabı tebliğ etmesi ayrı bir mucizedir.

3. “(Resûlüm) de ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın bir Peygamberiyim! O Allah ki, göklerin ve yerin sahibidir. Ondan başka hiç bir ilah yoktur. O diriltir (yaşatır) ve öldürür. Öyle ise gelin Allah’a iman edin; Allah’a ve onun sözlerine inanan, Ümmî Nebi olan Resûlü’ne de inanıp ona uyun ki doğru yolu bulasınız.(33)

4. “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hem Allah’ın izniyle bir davetci, hem de nur saçan bir kandil olarak… Mü’minlere müjdele! Kendilerine Allah’tan büyük bir mükafat vardır. Kafirlere ve münafıklara boyun eğme… Onların eziyetlerine (şimdilik) aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.(34)

5. “Hani Allah peygamberlerden, ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdimizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah, ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.(35)

Bu ayeti kerîmenin tefsirinde, Abdullah b. Abbas (r.anhüma) şöyle dedi: Allah (c.c) gönderdiği bütün peygamberlerden söz aldı ki, onların herhangi birisi hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderildiği takdirde ona tabi olacaktır. Ayrıca ümmetlerinden söz alması için de onlardan söz aldı ki, ümmetleri de hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderilirse ona tâbi olup yardım edeceklerdir.(36)

6. “Andolsun! Size, kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız/zahmet çekmeniz ona çok ağır gelir, onu üzer. Çünkü o, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli (ve) çok merhametlidir.”(37)

* * *

KENDİ DİLİNDEN RESÛLÜLLAH (S.A.V.)

1. Resûllüllah’ın (s.a.v.) soranlara kendini tanıtma sadedinde şöyle buyurduğunu, Cübeyir b. Mut‘im babasından nakletmiştir: “Benim birkaç ismim vardır. Ben MUHAMMED(38)im, ben AHMED(39)im, ben Allah’ın, kedisiyle küfrü silip yok edeceği MÂHÎ’yim, ben insanların önünde toplanacağı HÂŞİR’im, ben kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyecek olan ÂKIB’im.”(40)

2. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Reûllüllah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten her kim, ister Yahudi olsun ister Hıristiyan, beni işittiği halde benim getirdiğime iman etmeden ölürse o, ateş ashabından (cehennem halkından) olur.”(41)

3. Hadîs-i kudsîde şöyle buyurulmuştur: “Şayet sen olmasaydın, cenneti yaratmazdım. Eğer sen olmasaydın, cehennemi yaratmazdım.”(42) Keza bir başka hadîs-i kudside de, “Yâ Muhammed! Ben ve sen varız. Senden başkasını senin için yarattım” buyurulmuştur. Bunun üzerine Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) de, şu münacatı yapmıştır: “Allah’ım! Sen varsın, ben yokum. Senin gayrını zatın için bıraktım.”(43) Hepimizin çok çok iyi bildiği âyet-i kerimede ise, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (44) buyurulmuştur. Hal böyle olunca, bugün bu dünyada onun büyüklüğü nasıl anlaşılabilir?.. Onun üstün kadri ve kıymeti nasıl idrak edilebilir?.. O ancak kıyamet günü, topyekün insanlığın onun sancağı altında toplandığı zaman anlaşılabilecektir.

Evet, İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.), özetlemeye çalıştığımız halde uzun sayılabilecek bu yazımızda anlattıklarımızdan şüphe yok ki çok daha fazla özelliklere, güzelliklere, faziletler sahip ekmel ve etemm bir insan peygamberdir. Mükevvenatın nüvesidir.

Salât ve selâmın ekmeli-etemmi O’nun, âlinin, ashabının, etbâının ve kıyamete kadar onların yolunu takip eden ve edecek olan ümmeti üzerine olsun. Cenab-ı Hak, şefaat-i uzması’ndan/en büyük şefaatinden bizleri ve topyekün Ümmet-i Muhammed’i mahrum etmesin. Âmin…

Halis Ece

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUBAREK GÜN VE GECELER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 3 Yorum »

RESUL-İ EKREM’İN (S.A.V) MİRASI

Posted by Site - Yönetici Mayıs 13, 2009

RESUL-İ EKREM’İN (S.A.V) MİRASI

RESUL-İ EKREM’İN (S.A.V) MİRASI

RESUL-İ EKREM’İN (S.A.V) MİRASI

Birgün Ebu Hüreyre (r.a.) sokakta gördüğü halka: burada boşu boşuna ne duruyorsunuz. Koşun mescide. Orada Resul-i Ekrem’in mirası bölünüyor. Siz de hakkınızı alın.” der. Halk hemen mescide koşar ve böyle bir şey olmadığını görünce geri döner ve Ebu Hüreyre’ye Biz böyle bir taksimata tesadüf etmedik.” Derler.

Ebu Hüreyre Ya ne gördünüz? diye sorunca, Kimisi Kur’an okuyor, kimisi zikir yapıyor.” Dediler.

 Ebu Hüreyre İşte bu Resul-i Ekrem’in mirası odur.” Dedi. 

 

Fazilet Takvimi – 8 Şubat 2008 Cuma

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), HADIS-i SERIFLER, HADİS, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

Seyfettin Alkan – Veladet-i Muhammed – Peygamberimizin Dogumu

Posted by Site - Yönetici Nisan 28, 2009

Seyfettin Alkan – Veladet-i Muhammed – Peygamberimizin Dogumu

Bu vaaz’ı  bize gönderen  kardeşimize ve emegi geçen ben fakire bir dua edin LÜTFEN.

Bu vaaz’ı sonuna kadar dinlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.Selam ve dua ile.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), HARiKALAR, MUCİZE'LER, MUHAMMED, NASİHAT, PEYGAMBERLER, SEYFETTİN ALKAN - VAAZ, TAVSİYELER, TÜRKİYE, ViDEO, YORUMLAR, YORUMSUZ | 3 Yorum »

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2009

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

MAKSADIMIZ BU DEĞİLDİ

Hz.Aişeyle aralarında küçük bir tartışma yaşanır.sonunda konuyubi hakeme götürmeye kararlaştırırlar.Hz.Muhammed (s.a.v) hakem olarak Hz.Aişenin babası Hz.Ebubekir’i önerir.Hz.Aişe de kabul eder.Hz.Muhammed (s.a.v.) konuyu Hz.Ebubekire anlatmaya başlarken eşi Hz.Aişe sözünü keser ve

- Anlatımında adeletli ol , diyerek uyarır.

Bu uyarıyı peygambere (s.a.v.)  karşı önemli bi saygısızlık olarak kabul eden Hz.Ebubekir kendine hakim olamaz ve kızının yüzüne bi tokat atar.Hz.Muhammed (s.a.v.)’in kaşları çatılır.Bir yandan Hz.Aişe’nin burnundan akan silerken diğer yandanda sert bi tonla Hz.Ebubekire seslenir.

-Ey Ebubekir!Seni hakem kılmaktan maksadımız bu değildi.

BABAM HZ.HARUN

Eşi Hz.Safiyye bazı insanlar ” yahudi kızı” diyerek küçük görmek isteyerek kızdırırlardı.O da gidip Hz.Muhammed (s.a.v.)’e açar.Allahın elçisi Hz.Safiyye’ye

- bak der ,bir daha aynı şeyi söyliycek olurlarsa sen de şu cevabı ver: Benim kocam Hz.Muhammed (s.a.v.)  ,babam Hz.Harun,amcam da Hz.Musa ‘dır.Bu durumda ben hepinizden daha üstünüm.

KÖLE VE CARİYE

Hz.Ali ve Hz.Fatıma evlenmek üzeredir.İkisini birden karşısına alarak öğüt verir.

-Ey Ali !kızımı sana cariye olarak veriyorum ama unutma sende onun kölesisin.

AĞZININ DEĞDİĞİ YERDEN

Hz.Aişeyle yemek yerken özellikle dikkat eder.Bardağın Aişenin içtiği yerden su içer…et yiyorlarsa

Aişenin ısırdığı eti elinden alır,onun ağzının değdiği yerden ısırır.Kendi elleriyle Aişeye yedirir…

EN ÇOK AİŞE’Yİ

Kalabalık bir grup içersindedirler.Bir arkadaşı uzun bir zamandır merak ettiği bir soru sorar.

-Ey Allah’ın elçisi!En çok kimi seviyorsunuz?

cevapta hiç bir çekingenlik ve kompleks yoktur.

-Aişe’yi.

aynı soru evliliklerinin başında Hz.Aişe tarafındanda sorulur

-Beni nasıl seviyorsun?

-Kördüğüm gibi.

Hz.Aişe aldığı cevaptan o kadar hoşnut olur ki ilerleyen yıllarda sık sık soruyu yineler.

-Ey Allah’ın Resulü kördüğüm ne alemde ?

-İlk gün ki gibi der peygamberimiz…..

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım

Posted by Site - Yönetici Mayıs 6, 2008

Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım

Sual: Allahü teâlâ, Peygamber efendimiz için, (Eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) buyuruyor. Bu kudsi hadis hakkında bilgi verir misiniz?


CEVAP
Âdem aleyhisselam, Arşta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak teâlâ buyurdu ki:
(Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Allahü teâlâ yine buyuruyor ki:
(Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.) [Hâkim]

(Ey Resulüm, İbrahim`i halil
[dost], seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için]Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, Arşta “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: ”Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım”)
[Taberani]

(Allahü teâlâ, İbrahim`i halil edindiği gibi beni de halil edindi.)
[Mevahib-i ledünniyye]

Şu halde Peygamber efendimiz hem habibdir, hem halildir.
(Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsi hadisi, Marifetname`nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat`ının 122. mektubunda vardır.

Mektubat`ın farsça haşiyesinde, bu hadisin Deylemi`nin Firdevs`inde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir.

Mektubat-ı Rabbaninin 3.cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım), (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir.

Miracda Allahü teâlâ, Peygamber efendimize, (Senden başka her şeyi senin için yarattım) buyurunca, Resulullah da, (Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim) dedi. (Mirat-i kâinat)

Alinti : Dinimizislam

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED, SORU ve CEVAPLAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , , , | 3 Yorum »

Hz.Hadice’yi bu fedakârlıkları için unutmuyorum

Posted by Site - Yönetici Nisan 29, 2008

Hz.Hadice’yi bu fedakârlıkları için unutmuyorum

Eline aldığı kuru hurma dalına dayanarak Rasulullah’ın kapısına gelen yaşlı kadın içeri girmek arzusunu izhar edince Hz. Aişe validemiz “Ya Rasulellah! Kim olduğunu bilmediğimiz ihtiyare bir kadın zatınızı görmek istiyor!” dedi.”Müsaade edin gelsin!” buyurdular. İhtiyarlıktan rükû eder halde duran kadın, hurma dalından edindiği asasına dayanarak içeri girdi, bir iki adım ilerleyince onu tanıyan Rasulullah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu minderi göstererek oturmasını istediler.

Rasulullah’ın bu kadına hürmeti ve alakası, orada bulunan Hz. Ömer’in dikkatini çekti, hatta kim olduğunu merak etteğini ihtiyareye gösterilen ikramı fazla bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gidince “Ya rasülullah! Bu kadın kimdi ki; ona ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösterdiniz?” dedi. Rasülullahın cevabı tek cümleden ibaretti:”bu kadın bizim hadice’nin dostlarındandı!” Efendimiz (sav) seneler evvel vefat etmiş hadice validemize neden bu kadar alâka duyuyordu ki, onun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderini vermek kadirşinaslığında bulunuyordu? Hz.Hadice validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti neydi? Bu sualin cevabını Hz Âişe validemizin hazır bulunduğu mecliste cereyan eden hatırada bulmak mümkündür: Peygamber Efendimiz aile sohbetinde Hz. Hadice validemizi uzun uzun yâdetmiş, bazı hatıraları yeniden anlatarak geçmiş günlerini dile getirmişti.

Hz. Aişe “Ya Rasülallah! Seneler evvel ölüp gitmiş yaşlı bir kadını bukadar hatırlayıp yadetmekte ne fayda var? Allah size ondan daha genç ve güzelini ihsan etmiş, ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir!” dedi. Aişe validemizin bu sözlerine mukabil Rasüllüllah Efendimizin Hadice validemizi niçin unutmadığını bildiren cevabı dikkat ve ibrete değer :” Ya Aişe! Seneler geçtiği halde Hadice’yi unutmayışım, onun dış güzelliğinden değildir. Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman Hadice bana inandı ve tasdik etti. Etrafımdakiler “yalancısın!” dediği zaman Hadice bana “doğru söylüyorsun, asla çekinme!” dedi. İnsanlar benden bir pulu esirgediğinde Hadice bütün servetini önüme sererek “bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin!” dedi. Dünyada yalnız kaldığım günlerde Hadice benden asla geri kalmadı, “bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir!” dedi. İşte ben Hadice’yi bu fedakârlıkları için unutmuyorum!”. Hz Hadice’yi seneler geçtiği halde unutturmayan meziyetleri, Rasülullah nezdinde kadın arkadaşına oturduğu minderini verdirecekkadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti günümüz hanımlarının dikkatlerini çekmelidir. Hanımlar hizmette fedakârca çalışan kocalarına engel olmamalı, Hadice annamiz gibi bütün kuvvet ve imkânlarıyla dava uğrunda çalışan beylerini takviyeyle onlara yardımcı olmalıdırlar.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİNİ HİKAYELER, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z AİŞE ( R.A ), H.Z HATİCE ( R.A ), H.z MUHAMMED ( S.A.V ), TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 2 Yorum »

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed

Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2008

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed


Hz. Peygamber’in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” buyurmuştur (İbn Mâce, Mukaddime 17). Hz. Peygamber’in eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hâle gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın emrine uyarak; “Rabbim, benim ilmimi artır!” (Tâhâ, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah’a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; “Allahım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!” (İbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.

Bu ölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine’ye hicretten önce Mekke döneminde Dâru’l Erkam’da, Hicretten sonra da Mescidü’n-Nebî’de ve Suffa’da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kâbiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur’an tilâveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası’nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifâde etmekte bir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe başta olmak üzere Rasûlüllah’ın zevceleri ve Ashâbın âlim hanımları öğretim faâliyetlerinde Hz. Peygamber’e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa’ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.

Komutan Olarak Hz. Muhammed

Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslâm düşmanlarının faaliyetleri ve İslâm’ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslâm’ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine’ye hicretten itibâren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber’in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalâde yüksek bir komuta güç ve dirâyetine, eşsiz bir askerî kâbiliyete sahip idi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yeni gelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Son derece cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashâbın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda ashâbı O’nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı. İstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbârât elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır, Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak ve İslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber’in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O’nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usûlü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber’in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idâresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icrâ etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup baskıya, eziyet ve işkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber’in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür irâdeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslâm tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslâm’a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım hazmedemeyen bâtıl gücün temsilcileri İslâm’ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâ düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslâm’ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene emân verme; câhiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağın: burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insânî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O’nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat arasında yer almaktadır.

Âile Reisi Olarak Hz. Muhammed

Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke’de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin sebeplerini, İslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve şehevânî arzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in çok evliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu evliliklerin Hz. Peygamber’in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslâm’ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceği zeki, kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınları İslâmi esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhâtap kitlelerini celbetme lüzumu, bâzan İslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber’in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî, siyâsî, hukûkî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber’in çok evlenmesini gerekli kılmıştı.
Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem’a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint eIHâris, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Hâris. Reyhâne ve Mâriye ise câriyeleri idi.
Hz. Peygamber’in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke’de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine’de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarûreti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber’in bu zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber’in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir.

Hz. Peygamber’in hanımlarının Mescid’e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra ile bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adâletle muâmelede bulunur, hiç birine diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı. Hayatı boyunca Hz. Peygamber’den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır.
Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri son derece sâde, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber’in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkânlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur’an’da da temas edildiği üzere “Şayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah’ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah’ın iyi davrananlar için büyük bir mükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber’in zevceleri bu ikâz üzerine beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber’in yanında kalmayı ve O’nun sade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.

Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlâkında, dini tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Andolsun ki Rasûllâh’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır” (el-Ahzâb, 33/21).

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED, SİYER`İ NEBİ, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM TARİHİ | Etiketler: , | » yorum bırak;

Peygamber’imizin son anları…

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Peygamber’imizin son anları…


Peygamberimizin Vefatı (8 Haziran 632/12 Rebiülevvel 11)

Peygamberimiz günlerce hasta yatıyordu. Son anlarında hastalık tekrar alevlendi. Rivayete göre bir Pazartesi sabahıydı. Resulullah konuşamıyor ve hatta ağzını dahi açamıyordu. Ailesinden bazıları ağzına ilaç konulmasını arzu ettiler. Fakat Resulluh bunu yapmamalarını işaret etti. Fakat yine de verdiler. Kendine gelince bunu öğrendiğinde kızmıştı.
Sonra tekrar kendinden geçti. Bu sırada Ebubekir’in oğlu elinde bir misvakla içeri girdi. Resulullah misvak’a bakınca Hz. Ayşe durumu anladı ve ağzını misvakla temizledi. Bu sırada Resullah’ın başı onun kolları ve dizleri üzerindeydi. Bu son anını Hz. Ayşe’den dinleyelim:
Son olarak Resullah alçak sesle arasıra: -La ilahe illallah ruh teslimi ne zor şeymiş diyordu!...” Artık ölüm hali onu sarartmıştı. Yanındaki tasta bulunan suya ellerini batırıp yüzüne sürüyordu. Hz. Fatma; onu bu halde görünce; “Vah babamın çektiği ızdıraba!..” diye feryada başladı. Resullah ise; “Babanda bu günden sonra sıkıntı kalmayacak. Ben öldüğümde –inna lillahi ve inna ileyhi raciun!-de!” Diye cevap verdi.
Ölüm anını Hz. Ayşe’den dinlemeye devam edelim: “Güçlükle işitilebilen son sözü şu oldu: “Ölümün de acıları varmış. La ilahe İllallah, Refiki ala. (Ulu Rabbimle beraber)” sanki iki şık arasıdan bir seçim yapıyormuş gibi. Son sözleri bunlar oldu. O halde ruhunu verdi.” Hz. Ayşe devamla; Gençtim. Hiçbir şey anlamıyordum. Şaşkınlığım arasıda, Resullah kollarımda son nefesini verdi de benim haberim olmadı! Odadaki diğer hanımlar ağlamaya başlayınca, olayın ne olduğunu anladım. Resullah’ın başını yastığa koydum. Ayağa kalktım ve ben de diğerleri gibi yüzüme vuruyordum.
Peygamberimiz dünyalık namına hiçbir şey bırakmadı. Onun ne kölesi, ne de sürüleri vardı. Sadece beyaz bir katırı, silahları ve bir miktar da arazisi vardı. Arazilerinin gelirini ailesi için harcanmasını ve kalanın Devlet hazinesine devredilmesini emretti. Kılıcını damadı Hz. Ali’ye bıraktı. Hz. Ayşe’deki 7 dirhemlik bir parayı da “Mülkiyeti altındaki bu parayla Allah’ın huzuruna çıkmaktan utanacağını” söyleyerek fakirlere dağıtılmasını emretti. Kendisine ait bir zırh, şehirde bir Yahudi tüccarından 40 kilo arpa karşılığı rehindeydi. Bu zırh daha sonraki dönemlerde geri alınmıştır.


Resullah’ın Defni


Resullah’ın vefat haberi halk arasında hızla yayıldı. Hz. Ebubekir hemen yanına koştu. Resullah’ın üzerinde çizgili bir bez örtülmüştü. Üstünden örtüyü çekip yüzünü açtı. Eğilip onu öpüp ağladı. Hz. Ömer ise kılıcını çekmiş, onun ölmediğini ve Peygamberin öldüğünü söyleyeni öldüreceğini belirtiyordu. Hz. Ömer’i ancak Hz. Ebubekir sakinleştirebildi.
Peygamberimiz yıkandığında iki kürek kemiği arasındaki nübüvvet mührünün kaybolduğu görüldü. Böylece onun ölümüyle nübüvvet son bulmuş, mühür geri alınmıştı. Resulullah elbiseleriyle yıkandı. Peygamberimizi Hz. Ali yıkadı. Peygamberimiz, daha önceden bu konuda kendisine vasiyette bulunmuştu. Yıkandıktan sonra elbiseleri çıkartılarak üç parça bezle kefenlendi. Bir cenaze alayı tertiplenmedi. Cenaze namazı imamsız kılınmıştır. Herkes kendi başına veya grup olarak imamsız bir şekilde kılmıştır. Hz. Ali’nin dediği gibi “Resulullah sizin diri iken de, ölü iken de imamınızdır.” Sözüyle hareket edilmiştir. Öldüğü yerde halkın ziyaretine açıldı. Bütün Medine halkı onu son kez görmek için koştular. Peygamberimiz, öldüğü yer olan Hz. Ayşe’nin evinde yattığı döşeğin altında kazılan mezara gömüldü. Çünkü bir hadisinde “Peygamberler öldüğü yerde gömülürler.” Demiştir.
Peygamberimizin yıkanması ve gömülmesi yeni halifenin seçilmesinden sonra oldu. Müslümanların ileri gelenleri oluşabilecek boşluğun dağılma ve kargaşaya neden olacağını düşünerek Peygamberin gömülmesini iki gün erteleyerek Halife seçimi sorununu hallettiler.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;

Hz. Peygamber’in Şahsiyeti ve Ahlâkı:

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Hz. Peygamber’in Şahsiyeti ve Ahlâkı:


Peygamber Efendimiz, bedenen olduğu kadar ahlâk ve şahsiyeti itibâriyle de insanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Şüphesiz ki sen, büyük bir ahlâk üzeresin ” (el-Kalem, 68/4). Bizzat Hz. Peygamber; “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur (Muvatta’, Husnü’l-Hulk, 8). Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluğundan beri Cenâb-ı Hakk’ın kontrol ve murâkabesi altında idi. Bu sebeple O; “Beni Rabbim terbiye etti ve güzel terbiye etti” buyurmuş (Süyûti, el-Câmiu’s-Sağîr I/14); hayatı boyunca gayri İslâmî ve gayri insânî hiç bir söz, davranış ve fiil ondan sâdır olmamıştır. Peygamberliğinden önce de doğru sözlülüğü, dürüstlüğü, ahde vefası, yardımseverliği ve her türlü güzel ahlâkı ile takdirler kazanan ve Kureyşliler tarafından “el-Emîn = güvenilir kişi” ünvanına lâyık görülen Hz. Muhammed, peygamberliğinden sonra da Rabbinin Kur’an’la mü’minlere ve bütün insanlara emrettiği tüm ahlâkî değerlere sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyen yerine getirmiştir. Bu bakımdan mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye Ashâb-ı kirâm’dan birisi Hz. Peygamber’in ahlâkını sorduğu zaman, Hz. Âişe; “O’nun ahlâkı Kur’an idi” diye cevap vermişti (Müslim, Müsâfirîn 136).

Peygamber Efendimiz, Allah’ın Rasûlü ve İslâm devleti’nin başkanı olarak yönetimi elinde bulundurmasına rağmen, son derece mütevâzî ve samimi idi. Daima sâde bir hayatı tercih ederdi. Giyinişi, ev düzeni, yiyecekleri, tüm yaşayışı sâde idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle ilgilenir; hakka uygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir mürâcaatı boş çevirmez, meşrû istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son derece cömert ve iyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin kötülüğünü istemez, kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü kırmaz, şahsiyetini rencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Şayet kızar ve öfkelenirse; bu, şahsı açısından olmayıp Allah içindi. Sevdiği, beğendiği, razı olduğu şeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret ve şecâat, sabır, azim ve ümit, müsâmaha ve iltifat, şefkat ve merhamet, O’nun belirgin ahlâkî özellikleri idi. Peygamberlerin temel vasıflarından birisi olarak parlak bir zekâya, keskin bir kavrama gücüne, eşsiz bir muhâkeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetine sahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliğe düşmez, yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edirdi.

İdâreci Olarak Hz. Muhammed

Kur’ân-ı Kerîm’in ihtivâ ettiği âyetler ve İslâmiyet’in mâhiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği İslâm cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine’ye hicretten itibâren varlık kazanan İslâm devleti’nin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber’de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibâren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tâbilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkânına rağmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde câhiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir. Câhiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idâre eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak haklı-haksız her hususta ona itâata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişâreyi kabul etmiş, Cenâb-ı Hak’tan emir almadığı her hususta mutlaka ashâbıyla istişâre ederek durumu onların müzâkeresine açmıştır. Adâlet ve hakkâniyet ölçülerine uyma, O’nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adâlet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan Fâtıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve “Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fâtıma dahi olsa elini keserdim” buyurdu (Buhârî, Hudüd 12; Müslim, Hudûd 8,9). Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tâyininde ehliyet ve liyâkat esasına riâyet eder; lâyık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itâat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itâat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itâatı gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilâkis onların içinden, aralarından biri idi.

Hz. Peygamber’in devlet yönetimi,

Hz. Peygamber’in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur’an âyetinde ifâde edildiği üzere (el-En’âm, 6/57, 62; Yûsuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslâm idare sisteminde hâkimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idâre Allah’a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah’ın vahiylerini ihtivâ eden Kitâb’a, yâni Kur’ân-ı Kerim’e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber’in getirdiği hükümler ya Cebrâil vâsıtasıyla Cenâb-ı Hak’tan aldığı, ama Kur’an’da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber’in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenâb-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.

Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed, toplumda müslümanlar arasında veya İslâm devleti’nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, davâ konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davâcıyı olduğu kadar davâlıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme bağhyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyûk hassâsiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davâların halini bazan ashâbının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz. Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM TARİHİ | Etiketler: | » yorum bırak;

Hz. Peygamber’in (s.a.v) Vücut Özellikleri:

Posted by Site - Yönetici Nisan 11, 2008

Hz. Peygamber’in Vücut Özellikleri:

Hz. Peygamber, uzuna yakın orta boylu, pembemsi nûranî beyaz tenli olup iri yapılı idi. Ama şişman değildi ve göbeği göğüs hizasından taşmazdı. Uyumlu ve dengeli bir vücuda sahip olan Hz Peygamber’in başı irice olup O’na ayrı bir güzellik ve heybet veriyordu. Saçları kumral olup düz ile kıvırcık arasındaydı ve kulak yumuşağına kadar uzanırdı. Saçını çoğu zaman tam ortasından ayırarak iki yana doğru tarardı.

Muntazam ve gür bir sakalı vardı. Saç ve sakallarındaki beyaz tel sayısı vefat anlarında yirmiyi bulmuyordu. Saç ve sakal bakımını aslâ ihmal etmez, yanında devamlı tarak bulundururdu. Kaşlarının arası hafif aralıklı, gözleri siyah, burnunun üst tarafı gayet itidâl üzere yüksekçe,dişleri muntazam ve tertemizdi.

Devamlı misvak kullanırdı. Omuzlarının arası genişçe, omuz başları kalın, el ve ayakları enlice idi. İki kürek kemiği arasında, keklik ya da güvercin yumurtası büyüklüğünde tüylerle kaplı kırmızımtırak bir ben vardı; ki, bu ben, peygamberlik mührü idi. Yürürken adımlarını düzgünce kaldırarak atar, sanki yokuştan iniyormuşçasına önüne hafifçe eğilerek hızlıca yürürdü.


Peygamber Efendimiz, bedeninin, giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve çevresinin temizliğine büyük bir önem ve itinâ gösterirdi.

H.z Allah bizleri sefeatlerine nail eylesin. Amiin..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED | Etiketler: , , , , , | 1 Yorum »

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers