Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

Mahşerde Sorgu Ve Sual….

Posted by Site - Yönetici Eylül 8, 2014

Mahşerde Sorgu Ve Sual....

Mahşerde Sorgu Ve Sual….

Kıyametin azamet ve dehşeti içinde herkes kendi derdiyle kıvranıp dururken; çok büyük, korkunç Sûratlı, haşin ve şiddet saçan melekler gelir.
Günahkarları boyunlarından yakalayıp hesap vermek üzere zorlayıcı ve kahredici bir halde Yüce Allah ‘ın huzuruna götürürler.
Nitekim sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş lardır.
“Allah-ü Teâlâ’nın öylesine acaib melekleri vardır ki, göz kapaklarının arası yüz yıllık mesafe kadardır. varın siz düşünün o meleklerin büyüklüğünü.)”
Bu sırada mahşer halkı o kadar şaşkın bir haldedir ki, gelen meleklere, “Rabbimiz içinizde midir?” diye sorarlar. Bu sual karşısında melekler, Rablerinin büyüklüğünü ve kibriyalığını düşünerek hemen heyecanlanıp haykırırlar ve: “Rabbimiz, sizin sandığınızdan münezzehtir. Biz, O’nu bundan tenzih ederiz. O, bizim aramızda değildir. Fakat O, sizi manevi huzuruna alacaktır.” derler. Bundan sonra melekler saf olup insanları kuşatır aralarına alırlar. Bu durum karşısında insanlar, büyük bir korku ve dehşet içinde bulunurlar. İşte o vakit Hz. Allah’ın:
“Kendilerine (Peygamber) gönderilenlere de mutlaka soracağız ve onlara gönderilen (Peygamber)’e de soracağız. Böylece, kendilerine karşı (olup biteni mutlak) bir ilim ile anlatacağız. Çünkü biz onlardan hiçbir zaman gaaib değildir.” (A’raf Sûres i, ayet : 6, 7)
“Rabbine and olsun ki, onlara topuna yapmakta oldukları şeyleri elbette soracağız.” (Hicr Sûres i, ayet : 92) diye buyurduğu sırlar zuhur edecektir.

Sorgu – sual ilk önce peygamberlerden başlayacaktır. Nitekim ayet -i celilede:
“O günde, Allah-ü Teâlâ, bütün peygamberleri toplayıp: “Size verilen o cevap nedir?” diye soracak. Onlar da: “Bizim hiçbir bilgimiz yok. Kuş kusuz gizlilikleri hakkiyle bilen Sensin.” diyeceklerdir.” (Maide Sûres i, ayet : 109) diye buyrulmuş tur.

Peygamberlerin bile akıllarının başından gideceği, ilimlerinin mahvolacağı o günün şiddet ve heybetinden vay bizlerin haline. Çünkü Hz. Allah, peygamberlere:
“Siz, insanlara peygamber olarak gönderilmediniz mi? O halde neden sizin davet inize icabet etmediler?” diye soracak.
Onlar, insanların neden dolayı davetlerini kabul etmediğini bildikleri halde, şaş kınlıktan cevap veremeyeceklerdir. Allah’ın heybetinin dehşeti karşısında:
“Bilmiyoruz Yâ Rab! Bütün gizlilikleri bilen Sensin.” diyeceklerdir.
Onlar, o anda gerçekten doğrudurlar. Çünkü akılları başlarından gitmiş , ilimleri uçmuş durumdadır. Bu durum, Allah-ü Teâlâ’nın onları takviyesine kadar devam edecektir.
Hz. Allah Nuh (A.S.)’ı çağırıp da ona:
– Peygamberliğini insanlara bildirdinmi? Diye sorduğunda, Nuh (A.S.),
– Evet , ya Rab, bildirdim.” diyecek. Bu defa ümmetine sorulacak:
– Nuh peygamber, size bildiride bulundu mu? Onlar:
– Hayır, bize herhangi bir korkutucu gelmedi.” diyecekler.
Hz. Allah, İs a (A.S.)’a:
– Sen mi ümmetine, “Beni ve annemi Allah’tan başka birer ilah olarak tanıyın dedin?” diye soracak.
İs a (A.S.), Rabbinin sorduğu bu sual yüzünden yıllarca dehşet içinde kalacaktır.

Evet , peygamberlerin bile korku ve dehş et içinde kaldıkları o muazzam günde vay bizlerin haline?..

Vazifeli melekler; hesaba çekilmek üzere insanları teker teker çağırdıkları zaman, kalplerin çarpmaya ve vücutlarının titremeye başladığı o anda akılları başlarından gidecek ve hesaba çekilmektense cehenneme gitmeyi yeğleyecek hale gelerek: “Keş ke bu çirkin amellerimizle Allah’ın huzuruna çıkmaktan ve rezil olmaktansa cehenneme gitsek.” diyeceklerdir.

Suale başlamadan önce Arş ‘ın nuru belirecek ve her taraf bu nur ile parlayacaktır. O vakit herkes Allah-ü Teâlâ’nın hesap göreceğini anlayacak ve yine herkes Allah ‘ın yalnız kendisini gördüğünü ve yalnız kendisini hesaba çektiğini sanacaktır. Allah-ü Teâlâ, o anda Cebrâil’e cehennemi getirmesini emredecektir. Cebrâil (A.S.) da cehennemi getirip “Seni yaratana bak! Ne buyuracak.” diyecek. O anda Cebrâil, cehennemi tüm şiddeti ile görecek.
Gerekli emri alan cehennem, kükreyecek ve insanlar üzerine kıvılcım ve alevlerini
saçmaya başlayacak. Herkes onun uğultu ve hışıltısını duyup da alevlerin kendi üzerlerine nasıl hücum ettiklerini görünce, korku ve dehşetten adeta dizlerinin bağı çözülüp ayakta duramayacak, yere çökecek hale gelirler. Geri çekildikçe cehennemin alevleri üzerlerine daha çok hücum eder ve o gün insanları donup kalmış , hatta yüzü koyun yere serilmiş olarak görürsün. As iler ve zâlimler, “Vay hâlimize!..” derlerken, sıddıklar bile kendi başlarının çaresine düşüp “Nefs i, nefs i!” diyerek yerlere kapanırlar. Bunlar bu durumda iken cehennem ikinci bir Saldırışa geçer. Mahşer halkı cehenneme atılacakları zannı ile daha çok korkarlar.
Ancak cehennem durmaz. Mahşer halkı üzerine üçüncü bir saldırışa geçer.
Bunun üzerine herkes yerlere serilip korku ve dehşet içinde bakınıp dururlar. Bu arada zâlimlerin durumu daha da perişandır. Ciğerleri gırtlaklarına gelir. Mü’min ve günahkar herkesin aklı başından gider. İşte sonra peygamberlere sorular baş lar. Mahşer halkı peygamberlere yapılan bu muameleyi gördüğü zaman, korkuları daha da artar. Hele günahkar ve Kâfirlerin… Böylece o gün herkes birbirinden kaçar, kendi başının çaresine bakar. Sonra hepsi teker teker hesaba çekilir. Yaptıklarının azından çoğundan, gizlisinden açığından ve tüm azalarından sorulurlar.

Ebû Hüreyre (R.A.) diyor ki:
– Res ulullah Efendimize “Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?” diye
sordu. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular:
“Bulutsuz havada öğle vakti güneş görmenize engel teşkil edecek bir şey var mı? Ayın ortasında bulutsuz havada ayı görmenize bir engel var mı?
(Onlar yok deyince, sevgili Peygamberimiz: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, o günah Rabbinizi görmenizede hiçbir şey engel olamaz. Hz. Allah kulunu huzuruna alır ve ona: “Ben sana ikramda bulunmadım mı? Seni evermedimmi? At ları, develeri emrine vermedim mi?
Seni milletine başkan yapmadım mı? Ganimet malını dörtte birini sana aldırtmadım mı?” diye sorar. Kul da: “Evet Yâ Rab! Hep böyle oldu.” der.
Allah-ü Teâlâ: “Bana hesap vereceğin bu günü hiç düşünmedin mi?” diye sual buyurur. Kul da: “Hayır, düşünmedin mi?” der. Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ: “Sen beni nasıl dünyada unuttun ise, bende şimdi seni terkederim.” buyurur.”

Ve sen ey aciz insan!
O gün melekler seni yakandan tutup da Allah’ın huzuruna götürdükleri zaman, sen ne cevap vereceksin? Allah-ü Teâlâ sana: “Bu gençliği sana vermedim mi? Onu nerede kocalttın? Sana hayat vermedimmi? Ömrünü nerelerde harcadın? Sana bilgi, mal vermedimmi? Bu bilgi ile ne gibi bir amelde bulundun? Sana verdiğim malı nerelerde sarfettin?” diye sorduğu zaman ne cevap vereceksin?

Alla-ü Teâlâ, sana verdiği nimetleri sayarken diğer yandan da sana verdiği bu nimet lere karşın yaptığı günahları yüzüne vurduğu zaman, düşeceğin utanç ve kepazeliği bir düşün. Eğer inkar etmeye, kalkışırsan, o vakit de, azaların hakkında şahadet edeceklerdir.
Enes (R.A.) diyor ki:
“Sevgili Peygamber Efendimiz ile birlikte bulunuyorduk. Kendileri bir ara gülümsedi. Bize: “Neden gülümsediğimi biliyor musunuz?” diye sordu. Biz de: “Hayır Ya Res ulallah, bilmiyoruz.” dedik. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz şöyle buyurdular:
“Kulun Rabbisine karşı kendini savunmasından ve Allah ile aralarında geçen konuşmadan ötürü gülümsüyorum. Kul, Rabbine şöyle der: “Sen, dünyada beni zulümden korumadın mı?” Allah-ü Teâlâ, kuluna “Evet” diye buyurur. Kul: “O halde, bende, yabancı şahidi kabul etmiyorum.
Kendimden bir şahit isterim.” der. Allah-ü Teâlâ: “Dediğin gibi olsun. Senin hes abını, senin azaların görsün. Kiramen kâtibin (doğru yazıcı) meleklerde şahit olsunlar.” diye buyurur. Bundan sonra kulun dili sus turularak azalarına konuş emri verilir. Azalar da teker teker yaptıklarını söylerler. Azaların konuşması bittikten sonra, adamın dili açılır. Adam,azalarına: “Defolun başımdan. Ben, sizi korumak için uğraşırken, siz yaptıklarınızı söylüyorsunuz.” der.”

Azalarımızın şahadetiyle mahşerde, mahşer halkının önünde rezil ve rüsvay olmaktan Allah’a sığınırız. Allah’tan kusûrlarımızı başkalarından gizlemesini ümit edelim.

Hz. Ömer’e “Gizli hesap görme hakkında sevgili Peygamber Efendimizden herhangi bir şey duydunuzmu?” diye sorduklarında, Ömer (R.A.) s evgili Peygamber Efendimizin şu hadis -i şerifini beyan ettiler:
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz, Rabbinin manevi huzuruna yaklaşır. Hatta Allah-ü Teâlâ, onu rahmet himayesi altına alır ve ona: “Falan günahları yaptın mı?” diye sual buyurur. Kul da: “Evet Yâ Rab! Yaptım.” der. Allah-ü Teâlâ tekrar ona: “Şu günahları yaptın mı?” diye sual buyurur. Kul da: “yaptım” der.
Nihayet Allah-ü Teâlâ kuluna “Onları dünyada senin için nasıl örtüp gizlediysem, bugünde onları senin için bağışlayacağım.” diye buyurur.

Yine s evgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Dünyada bir mü’minin kusurunu gizleyen kimsenin, kıyamet günü Allah-u Teâlâ da kusurlarını gizler.”
Bu dünyada insanların kusurlarını yüzlerine vurmayan, başkalarına söylemeyip gizleyen, eziyet ve kusurlarına katlanarak onların kötülüklerini sayıp dökmeyen ve duydukları vakit de hoşlanmayan, çekiştirmelerini yapmayan kimseler içindir. Bu gibi kimseler, böyle muameleye layıktırlar.
Düşünün ki, kusurlarınız dünyada iken gizli olarak kaldı. Ancak Allah-ü Teâlâ seni huzuruna alıp da: “Ey kulum! Kullarımdan utanarak onlardan gizlediğin ve onlara karşı kendini iyi göstermeye çalıştığın halde, benden hiç çekinmeden, gözüm önünde her türlü rezaleti işlemekten utanmadın mı?
Yoksa gerçek beni onlardan dahamı düşük gördün?
Benim görüşüme hiç aldırış etmedin!” dediği zamanki perişanlığın, utancın ne olur bilir mis in?
Allah-ü Teâlâ sana hitaben: “Ey kulum! Tüm nimetleri sana veren ben değil miydim? Daha bana karşı aldanmana sebep ne idi? Yoksa seni görmeyeceğimi, ya da karşıma çıkarılmayacağını mı sandın?” diye buyurduğu zaman ne cevap vereceks in?
Nitekim sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden hiçbiriniz, Allah’ın hesabından kendini kurtaramaz. Herhangi bir örtü ve tercüman olmaksızın Allah-ü Teâlâ bizzat sizi sorgu ve hesaba çekecekt ir.”

Yine sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz, arada bir perde olmaksızın Allah’ın huzurunda duracaktır.
Allah-ü Teâlâ ona: “Ben sana nimet ve servet vermedim mi?” diye sual buyuracak. O da: “Evet” diyecek. Allah-ü Teâlâ ona tekrar: “Sana peygamber göndermedim mi?”diye sual buyuracak. O yine: “Evet” diyecek.
Bundan sonra o kimse, sağına soluna bakacak. Ancak cehennemden başka bir şey görmeyecek. Bu yüzden bir hurma ile de olsa, ken dinizi cehennemden koruyunuz. Eğer buna da gücünüz yetmiyorsa, tatlı dil ve güzel söz ile kendinizi korumaya çalış ınız.”
(Sevgili Peygamberimiz bu hadis -i şerifinde hurma ile, dünyada iken fakirlere verilen bir hurma tanesi kadar da olsa s adaka vermekle yardım elimizi uzatmamızı; güzel söz ve tatlı dil ile de, dünyada iken başkalarının kalbini kırmamamızı, tatlıdil ile konuşmamızı, her türlü kötü sözlerden uzak durmamızı ifade etmek istemiş lerdir.)
Mücahid diyor ki:
“Kıyamet günü insanoğlu, dört hasletten sorulmadıkça Allah’ın huzurundan ayrılamaz.
(Bunlar): Ömrünü nerede tükettiği, ilmi ile ne gibi bir amelde bulunduğu, ömrünü nerelerde geçirdiği ve malını nerelerde harcadığıdır.”

Ey Müs lüman!
O gün senin için ya azap ya da kurtuluş olmak üzere iki durum vardır. Biri, Allah’ın “Dünyada yaptığın kusur ve ayıplarını gizlediğim gibi, bugün de seni bağışladım.” diye buyurmasıdır. Bu durum senin için kurtuluş ve saadettir. Herkes sana gıpta edecektir.
Diğeri ise:
“Alın şu kötü insanı, götürüp cehenneme atın!” diye cehennem zebanilerine buyurmasıdır. Bu durum ise senin için hasret ve pişmanlıktır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Mahşer, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Yılan Yutan Adam

Posted by Site - Yönetici Eylül 7, 2014

yılan adam yutuyor,Yılan Yutan Adam,Mesnevide Geçen Hikayeler.

Yılan Yutan Adam

Atına binmiş gitmekte olan bir bey, uyumakta olan adamın ağzından içeri yılanın girdiğini gördü. Yetişip müdahale etmek istediyse de başarılı olamadı. Yılan uyuyan adamın ağzından içeri kaçtı.
Akıllı biri olan bey, uyuyan adama birkaç topuz darbesi vurdu.
Adamı yakınlarda bulunan elma ağaçlarının altına kadar kovaladı. Ağaçların altında çürük elmalar vardı. Bey çürük elmaları yemesi için adama baskı yaptı. Zorla çürük elmaları yiyen adam bir yandan da, ”Yahu, ben sana ne yaptım? Zulmünün sebebi nedir? Canıma kastın varsa, vur öldür, ama işkence yapma” diye söyleniyordu. Bey, ”Bunları yedikten sonra koşmaya başlayacaksın” dedi.
Uykusuzluğun ve yorgunluğun üzerine, karnı tıka basa dolan adam, yakıcı güneşin altında beye lânetler okuyarak koşuyordu.
Sonunda adamın midesi bulandı, safrası kabardı. Kusmaya başladı. Bütün yediklerini çıkardı. Çıkardıkları arasında kocaman siyah yılanı görünce, beyin kendisine niçin böyle davrandığını anladı. Yaptığı beddualardan pişman oldu. Beyden özür diledi. Bilgisizliğini bağışlamasını istedi. ”Niçin yaptığını söyleseydiniz size hakaret etmezdim” dedi.
Bey, ”Midene yılan girdiğini söyleseydim, ne elma yemeye ne koşmaya ne de kusmaya gücün kalırdı. Korkudan ölürdün” dedi.
Yılandan kurtulan adam, beye dualar ederek yanından ayrıldı.

***

Peygamber Efendimiz, ”İki kaşının arasında bulunan nefsin, senin en büyük düşmanındır” buyurmuştur. İnsanın içine çöreklenmiş olan nefis yılanından kurtulmak, Allah dostlarının terbiyesiyle mümkündür. Bu terbiye sırasında, bazı sıkıntılara ve zorluklara katlanılır. Nefsin hakikatini bilen evliyaullah, Allah’ı talep eden kişiye yardımcı olur. Nefsin gerçek boyutunu göstermeden, geçici bazı sıkıntılarla nefis yılanından kurtarır.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Mizan – Mizan`ın Vasfı.

Posted by Site - Yönetici Eylül 6, 2014

mizan terazisi, mizan,kiyamet,,mahser,Mizan – Mizan`ın Vasfı

Mizan – Mizan`ın Vasfı.

Hz. Allah buyuruyor ki:
Amellerinin ölçüsü, o gün adl ve fazl iledir.
Mizan (terazi), dünya terazilerinin aksinedir. Ağır gelen yukarı kalkar ve ta Arş ‘a kadar yükselir. Çünkü onlar hürmette, Arş ‘a yakın olanlardır. Eğer yüklü gelirse, o vakit de aşağı doğru iner ve ta esfel’e yaklaşır. Çünkü onlar, hürmette hafif olanlardır.
İmam-ı Gazali diyor ki:
– Mizanın iki kefesi vardır. Biri nurdan, diğeri zulmetten (karanlıktan) dır.
Kurtubi diyor ki:
– Mizanın bir kefesine yerleri ve gökleri koysalardı, o kefe yine bunlardan daha büyük kalırdı. Bu kefelerden biri nurdandır. Bunun ismi Hasena kefesidir. Diğer kefe ise zulmetten olup adı da Seyyiat kefesidir. Mizan, Arş -ı Ala’nın altında asılıdır ve Cebrâil (A.S)’ın elindedir. Arş ‘ın sağında cennet vardır. Bu sağ olan kısım Hasena kefesidir. Mizanın solunda ise cehennem vardır. Cehennemin bulunduğu kefe ise Seyyiat kefes idir.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Allah-ü Teâlâ, kıyamet günü, Adem (A.S)’a üç defa özür bildirir.

Birinci özründe: Ben yalancılara lanet etmiştim. Senin bütün oğullarına ise rahmet ederdim. Fakat … “Ve gerçekten cehennem, onların hepsine vaadedilmiş yerdir.” (Hicr Sûres i, ayet : 43)
İkincis inde ise:
“Ey Adem! Senin oğullarından hiçbirine azap etmezdim. Ancak Ben, onları tekrar dünyaya göndersem yine kötülük işleyeceklerini ve beni asla anmayacaklarını bilirim.”
Üçüncüsünde ise:
“Ey Adem! Seni, Kendimle oğulların arasına hakim tayin ettim. Git , mizanın yanında otur. Kimin hayrı, şerrinden zerre kadar dahi olsa fazla gelirse, cenneti onlara veririm. Hatta Benim kimseyi zorla cehenneme koymayacağımı da bil. Fakat onlar zâlim ve asilerdir. Onun için kendilerini ateşte yakarım. Çünkü bunu hak etmiş , ona layık olmuş lardır.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Kıyamet gününde mizan, Cebrâil (A.S.)’ın elinde olur. Hz. Allah buyurur ki: “Ey Cebrâil! Bunların amellerini tart . Mazlumları zâlimlerin yanına gönder. Gidip haklarını dava etmesinler. Eğer zâlimlerin iyilikleri varsa, bunları mazlumlara verin. Yok eğer iyiliklerinden bir şey yoksa, o vakit mazlumların günahlarından alıp zâlimlere yükleyin. Böylece zâlimlerin üzerinde dağlar kadar günah toplanır.”
Kıyamet günü, mizana bir kişi getirirler. Görülür ki, günahları sevabından daha ağır gelmekte. Allah-ü Teâlâ, onu cehenneme atılmasını buyurur. O sırada o kimsenin kirpiklerinden bir tanesi Allah-ü Teâlâ’ya: “Ya Rabbi! Senin peygamberin, Allah korkusundan ağlayan göze ateşi haram kıldığını buyurdu. Bizde, senin için çok ağladık ya Rabbi!…” der. Bunun üzerine Hz. Allah, o kimseyi bir kirpiğinden ötürü affeder. Cebrâil (A.S.) da, bütün Arasat halkına bunu: “Falanca kişiyi Allah-ü Teâlâ, bir kıl için affetti.” diye ilan eder.

MİZANIN SIFATI

Allah ‘ın huzurunda insanlar sual ve cevaptan sonra üç kısma ayrılacaktır.
Bunlardan bir kısmının hiç sevabı yoktur. Cehennemden çıkan siyah bir boyun bunları kuşun taneleri toplaması gibi teker teker toplayıp cehenneme atar. Cehennem onları yutar ve artık onlar bir daha saadet ve mutluluk göremiyecekleri bir azab içinde olurlar.

Bunlardan ikinci bir kısmının ise hiç günahları yoktur. Bir çağırıcı: “Her işlerinde, her durumlarında Allah’a hamdedenler kalksın.” diye ses lenişte bulunur.
Bunlar da hemen kalkıp süratle cennete giderler. Gece ibadetine kalkanlar,
ticaret ve işleri Allah’ı zikir ve ibadetlerini engel olmayan kimselerde bu muameleye tabi tutulurlar. Bunlar için: “Öyle bir saadete ulaştılar ki, artık kendileri için bir azab yoktur.” denir.

Geriye kalan kısım, çoğunluğu teşkil eden üçüncü kısımdır. Bunlar günahlarının mı yoksa sevaplarınınmı daha fazla geleceğini bilmeyen kimselerdir. Fakat Hz. Allah bunu bilir. Ancak, cezalandırmaktaki adaletini ve affetmekteki fazlını göstermek için, bunu önceden bildirmez. Sevap ve günahlarla dolu olan defterleri karın yağışı gibi havada dağılır ve herkese kitabını almaları için emir buyurulur.
Kitapları açıldığında yapmış oldukları günah ve sevapları içinde yazılı olarak bulunur.
Mizan kurulur. Artık gözler, defterlerinin sevap veya günah tarafınamı konulacağına dikilmiştir. İşte, insanları dehşet içinde bırakan önemli bir manzara…

Resulullah Efendimiz, başı Hz. Aiş e’nin kucağında olduğu halde uykuya daldığı sırada, Hz. Aişe ahireti hatırlayarak ağlamaya başladı. Gözlerinden dökülen yaşlar, sevgili Peygamber Efendimizin mübarek yanaklarına doğru süzüldü. Sevgili Peygamberimiz uyanıp Hz. Aiş e’yi öyle ağlar durumda görünce: “Niçin ağlıyorsun ya Aişe?” diye sordular. Hz. Aişe:”Ey Allah ‘ın Resulü! Birden ahireti hatırladım da ondan ağlıyorum. Acaba o gün, ev halkınızı hatırlayacak mısınız?” diye sordu. Bunun üzerine sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:
“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki; (kıyamet günü) üç yerde kimse kendinden başkasını hatırlayamaz.

a) Terazi başında ameller tartılırken sevabınmı, günahınmı ağır geldiğini
anlayıncaya kadar.
b) Amel defterleri dağılırken, defterinin sağındanmı, yoksa solundanmı verileceğini anlayıncaya kadar.
c) Sırat köprüsünü geçinceye kadar.”

Kıyamet günü insanoğlunu getirip terazinin iki gözü önünde durdururlar.
Bir melek de terazinin başına gelir. Eğer sevabı ağır geldiyse o melek, herkesin duyacağı bir sesle: “Ey millet !.. Falanca kişi saadete ulaştı. Ne mutlu ona ki, bundan sonra onun için bir azab yoktur.” diye seslenişte bulunur. Günahı ağır gelirse, o vakit de ebediyyen azaba düştüğünü haber verir.
Sevap kefesi hafif gelen kimseleri, ellerinde demir tokmaklar, sırtlarında ateşten elbiseler bulunan zebaniler yakalayıp cehenneme atarlar.

Kıyamet hakkında sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:
“O öyle bir gündür ki, o gün Allah-ü Teâlâ Adem peygamberi çağırır ve: “Ey Adem, kalk! Cehennemlikleri cehenneme gönder.” diye buyurur. Adem peygamber: “Ya Rabbi! Cehennemlikler ne kadardır?” diye sorar. Allah-ü Teâlâ: “Her bin kişide dokuzyüz doksan dokuzdur.” diye buyurur.” Peygamber Efendimiz böyle buyurduklarında Ashab-ı Kiram, bir daha gülemez oldu. Res ulullah Efendimiz, ashabının bu durumunu görünce:
“Amel ediniz. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, sizinle beraber iki yaratık daha vardır.
Ve bunlar, bulundukları toplumun çoğunluğunu teşkil ederler. Bunlar da Yecüc ve Mecüc’lerdir. Siz işinize bakın. Muhammed’in nefsini kudret elinde bulunduran Allah’a and olsun ki, kıyamet günü siz, diğerlerine nazaran devenin tüylerindeki beyaz bir kıl, yahut ayağındaki beyaz bir nokta gibi kalırsınız.” diye buyurarak müjde verdiler.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Kıyamet, Mahşer, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Âdem Aleyhisselâm’ın Çocuklarında Evlilik

Posted by Site - Yönetici Eylül 5, 2014

Adem a.s, h.z Adem, Adem peygamber, adem,adem,adem, habil,kabil,habil ile kabil, habilin katledisi, habilin kardesi.

Âdem Aleyhisselâm’ın Çocuklarında Evlilik

Âlimler zikrettiler:
Hazret-i Havva her batında erkek ve kız olmak üzere iki çocuk doğururdu. Şît Aleyhisselâm hariç. O yalnız doğdu.
Hazret-i Havva, ilk batında, Kaabil ve kız kardeşi, İklîmâ’yı doğurdu. Sonra ikinci bâtında, Hâbil ve kız kardeşi Liyûzâ’yı doğurdu. Adem Aieyhisselâm’ın çocukları (evlilik çağına) ulaştıklarında, Allâhü Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’a, onlardan her birini diğerinin ikiziyle evlendirmeyi vahyetti. Çünkü onların kız kardeşlerinden başka insan yoktu.
Kabil’in kız kardeşi çok güzeldi. Kabil ondan kız kardeşini kıskandı, her birinin diğerinin ikiziyle evlenme emrinin Allâhü Teâlâ hazretlerinin katından değil de, Âdem Aleyhisselâm tarafından olduğu düşüncesine kapıldı. Kızdı. (Ve bu teklifi kabul etmeyeceğini söyledi…)
Adem Aleyhisselâm (çocuklarına bu işin Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından geldiğine yakînen inandırmak için onlara)
-“Allâhü Teâlâ hazretlerine birer kurban kesin! Hanginizin kurbanı kabul edilirse, İklîmâ ile o evlensin!” dedi.
Yaptılar…
Ateş, Hâbil’in kurbanı üzerine indi. Onun kurbanını yedi (yaktı…) Ateş, Kabilin kurbanına yaklaşmadı.
Bu hadise üzerine Hâbil’in hasedi ve kızgınlığı daha da arttı. Ve işlediğini (Habil’i öldürme işini) işledi…

Adem Aleyhisselâm’m duasından sonra gökten beyaz bir a-teş indi. Onun kurbanını yedi.
Adem Aleyhisselâm’m zamanında kurbanlar, makbul olduğu zaman, gökten bir ateş iniyor ve onları yiyordu. Eğer kurban makbul değilse, gökten ateş inip yemezdi. O kesilen kurbanı kuşlar ve yırtıcı hayvanlar yerdi.

O dönemde Yeryüzünde Fakir Yoktu

Denildi:
o ödemde hiçbir fakir yoktu…
Kendisiyle Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşmak için verilecek ve kurban edilecek şeylerin kendisine verileceği bir fakir yoktu. Bundan dolayı, o kurbanları (ve sadakaların) kabulünün alâmeti, gökten ateşin inip onu yemesiydi

İsmail Aleyhisselâm İçin Kesilen Kurban

Saîd bin Cübeyr (r.h.) ve başkaları rivayet ettiler.
(Hâbil ile Kabil Allâhü Teâlâ hazretlerine canlı kurbanı arz ettiler) gökten ateş indi. Hâbilin kurbanını yükleyip yükseltti. Zebîh (İsmail) Aleyhisselâm’a feda edileceği zamana kadar cennette otladı…

Kötü Niyetle Kurban

Kabilin kurbanı kabul edilmedi. Kabil zirâat ve çiftçilik ile uğraşıyordu. Kabil sahip olduğu buğdayın içinden en kötüsünü kurban etti. Onun kurbanına ateş yaklaşmadı.,.
Çünkü Kabil;
1 – Allah’ın hükmüne kızmıştı.
2- Allah’ın takdirine razı değildi.
3- Kurbanı arz etmede niyeti hâlis değildi.
4- Yanında bulunan mâlın en kötüsünü kurban etti,

Haset

Hâbil ile Kabil, kurbanlarını arz ettikleri dağdan indiler. Habil, kurbanı kabul edilmediği ve reddedildiği için çok kızdı. Gazaba geldi. Hasedini içinde gizliyordu. Tâ ki Âdem Aleyhisselâm, Beytüllah’ı ziyaret için Mekke’ye gidinceye kadar…
Adem Aleyhisselâm, Ka’beyi tavaf için ayrılıp gözlerden kaybolunca, Kabil, Hâbilin yanına geldi. Hâbil koyunlarının başındaydı. 0 anda ona;
“Dedi,”
Yani kurbanı kabul edilmeyen kişi, kardeşine dedi: “Seni mutlak öldürürüm”
Vallahi elbette seni öldüreceğim, demektir. Hâbil sordu:
-“Neden?” Kabil:
-“Çünkü Allah, senin kurbanını kabul etti; benim kurbanımı kabul etmedi. Sen benim güzel kız kardeşimle evlendin ve ben de senin çirkin kız kardeşinle evlenmedim! İnsanlar, senin benden hayırlı olduğunu söylerler. Ve yarın senin çocukların benim çocuklarıma karşı övünürler!” dedi. [ Bağavî Tefsiri: c. 2, s. 23,]
“Dedi:”
Kurbanı kabul edilen (Hâbil)dedi:
-“Bu işte benim bir günahım (suçum) yok! Zira:
“Allah ancak Kabul buyurur.”
Kurbanları kabul eder;
Onlardan başkasından değil… (Habil konuşmaya devam et-
-“Benim kurbanımın kabul olunması ve senin kurbanının reddedilmesi, sadece bizim içimizde bulunan takvadan dolayıdır. Kurbanın kabul edilmemesi de takvanın olmamasındandır. Sen kendi nefsinden dolayı kurban verdin kabul olunmadı. Benim için kurban arz etmedin ki? Senin niyet ve takvandan dolayı kabul olunmayan bir kurbandan dolayı neden beni (sorumlu tutup) öldürüyorsun???” dedi.

Can Alma Yerine Cân Verdi

“Kasem ederim ki sen, beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek
için sana el uzatacak değilim.”
Yani vallahi eğer sen bana el uzatır veya sadece beni öldürmek için işe başlar veya bana düşmanlık edersen; bu iş sadece senden tahakkuk eder. Ben onun aynını sana yapacak değilim. Vakitlerden bir vakit ve hiçbir sebeple sana saldıracak değilim… Sonra bu Öldürme işine neden teşebbüs etmeyeceğini şu sözleriyle açıkladı:

Nefs-i Müdafaa

“Ben rabbü’l- âlemîn olan Allah’tan korkarım…”
Denildi ki:
Hâbil, (kendisini öldüren Kabil’den) daha kuvvetliydi. Lakin sırf Allah’tan korktuğu için Kabil öldürmeye teşebbüs etmedi ve ona teslim oldu. Çünkü o vakit (Âdem aleyhisselâm’ın şeriatında, nefs-i müdafaa ve) katli defetmek için, katletmek, mübâh değildi…

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/429-433.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Adem, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Yılanın zehiri neden yaratılmıştır ?

Posted by Site - Yönetici Eylül 4, 2014

Yılanın zehiri neden yaratılmıştır

Adem Aleyhisselâm’ın Yedikleri

Bazı büyükler buyurdular:
Âdem Aleyhisselâm, yer yüzüne düştüğünde, (cennette yemiş olduğu o yasak) şeyi tefekkür etti.
Kustu.
Kusmasından zehir ağacı yeşerdi.
Yılan o zehiri yedi.
Bundan dolayı eziyet verici ve helak edici oldu.
O yediği şeyin bir kısmı vücûdunda kaldı.
Hazret-i Havva ile birleşti.
Bu birleşmeden Kabil, hâsıl oldu.
Bundan dolayı Kabil katil ve yeryüzünde fesat çıkaran bir kişi oldu.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/437.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Kıyamet günü hasımlar ve hakların iadesi.

Posted by Site - Yönetici Eylül 3, 2014

Mizan,terazi,mahser,Kıyamet günü hasımlar ve hakların iadesi

Kıyamet günü hasımlar ve hakların iadesi.

Kıyamet günü, dünyada iken yapılan zulüm ve haksızlıkların hak sahiplerine iadesi vardır. Ayet -i celilede:
O gün, kimin tartıları ağır gelirse, artık o hoşnut olacağı bir yaşayıştadır.
Ama kimin tartıları hafif gelirse, artık onun yeri haviye’dir. Haviye’nin ne demek olduğunu bilir misin? O harareti çetin bir ateştir.” (Kaaria s ures i, ayet : 11) diye buyrulmaktadır.

Gerçek olan şu ki, mizan tehlikesinden, ancak dünyada kendisini hesaba çekip ölçülü hareket eden ve işlerini şeriat ölçüsüne vuran kimse kurtulur.
Eğer kul, haklarını ödemeden dünyadan göç ederse, kıyamet günü hasımları etrafını kuşatır. Kimi elinden, kimi ayağından, kimi de boynundan yapışır.
Biri “Bana haksızlık ettin.” diğeri “Beni dövdün.” bir başkası, “Bana sövdün.” diğer bir başkası ise “Benimle alay ettin, beni çekiştirdin.” veya “Bana iyi komşuluk yapmadın.” gibilerden hepsi gırtlağına sıkı sıkıya sarılırlar. Bu durum karşısında siz, şaşırıp kalırsınız. Öyle olur ki, hayatın boyunca çalıştığın veya çalıştırdığın herkesin sende hakkı olur. Ya gıybet ,ya ihanet veya hakaretten sende hakkı olur. Artık onlardan hiçbir kurtuluşun yok. Bir an “Acaba Rabbimden bir yardım gelir mi?” diye düşünürsün. Ancak bu sırada:
Bugün, herkes ne kazandıysa onunla karşılanacak. Bugün haksızlık yok.
(Mü’min s ures i, ayet : 17) ayet -i celilesini duyarsın.

İşte o anda, kalbin ilahi heybetten ötürü yerinden oynar. Helak olduğunu anlar ve işte o vakit Allah-ü Teâlâ’nın:
“O zâlimlerin yapacaklarından Allah ‘ı gafil sanmayın sakın. O bunları ancak
bir gün için geciktiriyor ki, o gün gözler şaşkınlıkla belirip kalacaktır.
Hepsi de başlarını dikerek koşacaklardır. Gözleri kendilerine bile dönüp bakamıyacak. Kalplerinin içi ise bomboş tur. İnsanları korkut.” ayet -i celilesinin sırrı tecelli etmiştir. (İbrahim sures i, ayet : 42-44)

Bugün insanların aleyhinde konuşmak, arkalarından gülüşmek, alay etmek belki hoşuna gidebilir. Ama bunun yarınıda var. Yarın ilahi adalet karşısında oturduğun vakit , hasretin çok daha büyük olur. İflas etmiş ,fakir, aciz, korkak ve hakkı reddetmeye gücün yetmediği halde, hiçbir mazaret gösteremeden Allah’ın huzurunda bu duruma düşen kimsenin hali
ne kadar acıklıdır. İşte o vakit , onların sendeki haklarının karşılığı olarak, ömür boyu yapmış olduğun ibadetlerin mükâfatları senden alınıp hak sahiplerine hakları nisbetinde verilir.
Bu dehşetli günde uğrayacağın musibet ve felaketleri bir düşün. Allah’ın rızasına tam anlamı ile uygun, şeytanın vesvesesinden sâlim ve riyasız bir tek amelin yok. Eğer dünyada yapmış olduğun bazı halis amellerin varsa da , onlarıda kendilerine haksızlık yapmış olduğun haksahipleri alacaktır.
Eğer sen, namaz kılıp oruç tutarken kendini hesaba çekecek olsaydın, yaptığın ibadet lerin yalnız millet aleyhinde yapmış olduğun dedikoduları bile karşılamayacağını bilir ve anlardın.

Nerde kaldı ki, haram ve şüphelileri yemen?

Diğer günahların?

Taat ve ibadetteki noksanlıkların?..

Daha sen nasıl umursarsın o günde kurtuluş ?…

O gün; boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bir gündür. O günün en büyük zorluklarından biride santim kadar olsun müsamahanın bulunmamasıdır.
Tek kelime, attığın tek adımın bile hesabının sorulmasıdır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Allah-ü Teâlâ, kullarını çıplak, tozlar içinde ve simsiyah oldukları halde mahşere sevkeder. Kendilerinde hiçbir şey bulunmaz. Sonra Hak Teâlâ Hazretleri yakında ve uzakta bulunan herkesin duyacağı bir sesle şöyle buyurur: “Deyyan olan gerçek melik ve mülkün sahibi Benim.
Cehennemliklerden birisinin kendisinde bir hakkı olduğu bir cennetliğin bu hak kendis inden alınmadıkça cennete girmesine imkan yoktur. Yine cennet ehlinden birinin kendis ine bir hakkı olduğu halde bu hak kendisinden alınmadıkça da bir cehennemlik cehenneme giremez. Hatta bir tokat dahi olsa kısas alınmadıkça ne bir cennetlik cennete girebilir ne de bir cehennemlik cehenneme girebilir.
Bu hadis -i şerif üzerine “Ellerinde olmadığına göre bu nasıl olur?” diye sorulan bir sual üzerine sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:
Bu, sevap ve günah alışverişi ile olur. Onun için siz ey Allah ‘ın kulları! Allah’tan korkun.
Kullara zulüm; mallarını elinden almak, onlara dil uzatmak, namuslarına tecavüz etmek, kalplerini kırmak, sohbet ve muaşerette onlara kötülük yapmak gibi şeylerdir. Bir de kul ile Allah arasında kusurlar vardır ki, en çok bağışlanması umulan bu kusurlardır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Kıyamet, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

SIRAT : Uzunlugu üç bin yıllık yol…..

Posted by Site - Yönetici Eylül 2, 2014

sırat köprüsü ,cehennemin-vasfi-c59fiddet-ve-zorluc49fu

SIRAT : Uzunlugu üç bin yıllık yol…..

Sırat , cehennem üzerinde kurulu olan, kıldan ince kılıçtan kes kin diye tabir olunan, uzunlu ğu üçbin yıllık yol olan bir köprüdür. Bu üç bin yıllık yolun bin yıllığı düzlük, bin yıllığı yokuş , bin yıllığı ise iniştir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Cehen nem üzerinde sırat köprüsü kurulur. Bu köprüden, ümmetiyle ilk geçecek olan peygamber, benim. O gün peygamberlerden başkası konuşamaz. Peygamberlerden de: “Allah’ım! Ümmetime selamet ver. Sen onları koru.” diye dua ederler. Cehennem’de demir çengeller vardır. Bunlar,Sedan ağacının dikenine benzerler. Siz, hiç Sedan ağacı gördünüz mü?” diye sevgili Peygamber Efendimiz sordu. Onlar da: “Gördük.” deyince,
sevgili Peygamberimiz: “İşte o çengeller onun dikenine benzer. Yalnız bunlar, çok büyüktürler. Büyüklük derecelerini ise ancak Allah bilir.
Herkesi, isyanına göre, cehenneme çekerler. Onlardan bir kısmı ameline göre helak olup ateşte erirken, bir kısmıda hardal tanesi kadar kalır ve sonra da kurtulur.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
” İnsanlar, cehennem üzerinde kurulu olan Sırat köprüsünden geçerler.
Köprünün etrafı dikenli demirler, çengeller ve kancalar ile çevrilidir. Ayrıca köprü üzerinde meleklerde vardır. Ve bunlar: “Allah’ım! Selamet ver.” diye mütemadiyen dua ederler. İnsanlardan bir kısmı sıratı şimşek hızı ile geçerken, bir kısmı esen yel gibi, bir kısmı da koşar at gibi geçer. Bir kısmı koşarak, bir kısmı yürüyerek, bir kısmı emekleyerek, bir kısmı sürünerek geçer.
Asıl cehennemliklere gelince, bunlar için ne ölüm vardır ne de kâlım.
Diğer insanların günahkar olanlarından bir kısmıda cehenneme atılıp günahları nispet inde yanıp kömür olurlar. Daha sonra da şefaat edilmeleri için gereken izin verilir.”

Sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
“Muayyen günde toplanmak için Allah-ü Teâlâ geçmiş ve gelecek tüm yaratıkları bir araya toplar. Mahkemenin kurulması için tam kırk yıl gözlerini semaya doğru diker, öylece beklerler.” Sevgili Peygamber Efendimiz, hadisi uzun boylu ifade buyurduktan sonra, mü’minlerinde secdeye kapandıklarını anlattı, sonra da şöyle buyurdular:
“Allah-ü Teâlâ, müminlere: “Başınızı kaldırın.” buyurur. Onlarda başlarını kaldırırlar. Allah-ü Teâlâ, onları amelleri nispetinde nurlandırır. Kimisine önünü aydınlatmak için dağlar büyüklüğünde, kimisine daha küçük, kimisine hurma büyüklü ğünde, kimisine ise daha az nur verir. Hatta en son ve en az olarak nur verdiği de, ancak ayağını parmak ucuna verdiği ışıktır.
Bu ışık, bazen yanar bazense söner. Yandığı zaman adımını atar, söndüğü zaman yerinde kalır.”
Hadis -in devamında sevgili Peygamber Efendimiz, mü’minlerin kendilerine verilen nurları nispetinde sıratı, göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman süresi içinde şimşek misali, esen yel, yahut dörtnala koşan at gibi veya ayakları bağlıymış casına geçtiklerini anlattı. Sonra da, yalnız parmak ucuna ışık verilen mü’minin, sırat köprüsünü yüzüstü sürünerek, bir eli – ayağı kayarken diğer eli ve ayağı ile tutunmaya çalışarak geçtiklerini ifade buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz devamla şöyle buyurdular:
“Böylece, o da kurtulur. Bu adam kurtulupda karşıya geçtiği vakit Allah’a hamdederek: “Allah-ü Teâlâ bana olan lütfunu kimseye göstermemiştir.
Çünkü bana onu gös terdikten sonra kurtardı ve selamete erdirdi.” der.
Sonra da onu cennete götürür ve cennetin kapısındaki havuzda yıkarlar.”

Kıyamet gününün zorluklarından en çok selamet bulan, dünyada o günü en fazla düşünüp, o korkuyu saklayan ve ona göre hazırlanandır. Çünkü Allah-ı Teâlâ, bir gönülde iki korkuyu birden toplamaz. Bu zorluklardan dünyada iken korkan ve sakınan kimse ahirette emin olur. Fakat bu zorluklardan korkan derken, yumuşak kalpli olan kadınlar gibi anıldığı vakit hemen gözleri yaşayan daha sonra ise unutarak eski zevkine dalan kimseleri kasdetmiyoruz. Çünkü bu gibi korkuda hiçbir fayda yoktur.
Gerçekten bir şeyden korkan, ondan kaçar. Bir şeyi uman da, onu arar. Seni ürkütecek olan korku ise, isyandan uzaklaştırıp ibadete teşvik edecek olan korkudur.
Sadece gönül yumuşaklığından ileri gelen korku, ahmakların korkusudur.
Bunlar kıyametin şiddet ve güçlüğünü duydukları vakit : “Aman ya Rabbi!..
Sana sığındım. Sen beni koru!” derken, öte yandan da kendisini helaka sürükleyecek olan bildiği eski isyanına devam edip durur. Bu gibilerin Allah’a sığınması ş eytan bile güler. Bu, tıpkı şuna benzer: ıssız bir tepede sağlam bir kale duvarına yaslanmış oturmakta olan bir adam, adamın biraz ötesinde ise dişlerini göstererek saldırıya geçmeye hazırlanan bir arslan var. Adam, uzaktan arslanı görünce, “Adam sende, ben kaleye sığınıp bu arslanın saldırısından korunurum.” diye kendi kendine söylenir. O böyle düşünüp dururken, arslan iyice yaklaşmış bulunmaktadır. Arslanın adamın üzerine atılıp onu parçalaması artık an meselesidir. Fakat adam hala yerinde oturuyor. Adamın dilindeki o söz kendisini kurtarabilirmi dersiniz?

İşte kıyametin şiddet ve güçlüğünü duyduğu zaman Allah’a sığınıp Allah’tan kendisini korumasını dileyen, sonra da eski bildiği isyanına devam eden kimse ile bu misalini verdiğimiz kimse arasında ne fark vardır, siz söyleyin?.
Bu durum hem gülünç, hem de korkunçtur.
Ahiretin kalesi, halisane sıdk ile söylenen “La ilahe illallah” kelime-i tevhididir. Kim isteklerini ilah edinirse, tevhiddeki sadakatten uzak ve tehlikeli duruma düşmüş demektir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hazret-i Yahya’ya Vahyedilen Nasihat….

Posted by Site - Yönetici Eylül 1, 2014

Hazret-i Yahya

Hazret-i Yahya’ya Vahyedilen Nasihat….

EI-Hâris el-Eş’ârî (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu:
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Allahü Teâla hazretleri, Yahya bin Zekeriya Aleyhisseiam’a, beş kelime vahyetti. Bunlarla amel etmesini ve onlarla amel etmeleri için Beni israil’e emir etmesini, buyurdu. Sanki Yahya Aleyhisselâm, bu hususta ağırdan alır gibi oldu.
Isa aleyhisselâm kendisine geldi ve buyurdu:
-“Allah sana beş kelime emretti, onlarla amel etmeni ve Beni İsrail’e de onlarla amel etmelerini emretmeni söyledi. Ya sen bunları onlara haber verirsin veya bunları onlara ben haber vereceğim” dedi. Yahya aleyhisselâm:
-“Ey kardeşimi Yapma! Onları emretmede benden önce davranacak olursan yere batırılmam veya azap görmemden korkarım!” dedi
Ve halkı Beytü’l-Makdis’te topladı. Mescit, ağzına kadar doldu. Mahfillere de oturdular.

Yahya Aleyhisselâm onlara hitap etmeye başladı:
“Allah bana beş kelime vahyetti ve onlarla amel etmemi ve onları amel etmeleri için İsrail oğullarına emretmemi bana emretti:
Bunlardan birincisi: Allah’a hiçbir ortak koşmamanızdır. Allah’a ortak koşanın misali şudur: Bir adam, kendi öz malından altın veya gümüş mukabilinde bir köle satın alır ve sonra onu evine yerleştirir. Ve ona:
-“Çalış kazandığını bana öde!” der. Köle çalışır, fakat kazancını efendisinden başkasına öder. Kölenin böyle yapmasına hanginiz razı olur? Aynen bunun gibi, Allah da sizi yarattı, size rızk verdi öyleyse Allah’a hiçbir şey şirk koşmayın. Siz namaza kıyam ettiğinizde (sağa-sola) bakınmayın (ve namazı riyakarlık için değil; sadece Allah rızâsı için kılın) Zira Allah (rahmet) yüzünü, namazda bulunan kulunun yüzüne karşı diker, o sağa sola bakmadığı müddetçe….
-“Allah size orucu emretti. Bunun misali şu insanın misaline benzer; Beraberinde bir çıkın içinde misk bulunan bir grubun içerisindedir. Herkes onun kokusunu bulmak (ve burnuna çekmekten) hoşlanmaktadır. Oruç, (ve oruçlunun ağzında hasıl olan koku), Allah indinde miskin kokusundan daha hoştur.
-“Allah size sadakayı emretti. Bunun misali de şu adamın misaline benzer: Düşmanlar onu esir edip elini boynuna bağlamışlar ve boynunu vurmaları için onu (cellatlara teslim edip ölüme) yaklaştırmışlar. Adam şöyle demeye başladı:
-“Ben sizden nefsimi fidye mukabilinde kurtarmak için size (mal gerekmez) mi?” Ve nefsini kurtarmak, az veya çok (onları istediği kadar) fidye ödeyerek kurtarmaya çalışır.
-Allah size, Allah’ı zikretmenizi de emretti. Bunun da misali, peşinden hızla düşmanın geldiği bir adamdır. Bu adam muhkem bir kaleye gelip, düşmandan kendini korur. Kul da böyledir. Kul en büyük düşmanı olan şeytana karşı kendisini ancak zikrullahla koruyabilir….”

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/383-385.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Yahya, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Fetret Ne Demektir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 31, 2014

Feriduddin-i Attar ( K.S ),Allah dostlari,evliyalar,seyyid abdul kadir geylani,taskent,buhara,semerkand,

Fetret Ne Demektir ?

Fetret: Aynı cinsten iki hâdise arasındaki kesinti devresi demektir.
Fetret kelimesi daha çok şu manâlarda kullanıla gelmiştir:

1- İki peygamber arasında peygambersiz geçen zaman… Meselâ: Şit aleyhisselâmın vefatından sonra insanlar bozuldu. Âdem ve Şit aleyhimesselâmin bildirdiği hükümler unutulup, terk edildi. Bu fetret döneminden sonra, Hazret-i İdrîs peygamber gönde¬rildi. Ona otuz suhuf verildi.) Hazret-i îsâ ile Peygamber efendimiz arasındaki fetret devri bin senedir. Peygamberler tarihinde fetret devri denince. Isa Aleyhisselâm ile Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin arasındaki zaman akla gelir.

2- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine kırk yaşında iken ilk vahy gelerek peygamberliği bildirildi. Kırk üç yaşına kadar geçen fetret devresinde vahiy gelmedi. Fakat İsrafil aleyhisselâm ara sıra gelip, Peygamber efendimize bâzı şeyleri öğretirdi. Bu hâl üç sene kadar sürdü. Kırk üç yaşında iken Cebrail aleyhisselâm gelerek Müddessir sûresi¬nin ilk âyetlerini getirdi. Böylece Peygamber efendimiz insanları dîne davet etmekle vazifelendirildi. İlk vahiyle bu zaman arasına da fetret devri adı verildi

3- İki hükümdar arasında hükümdârsız geçen zaman. Osmanlı târihinde, Ankara sava¬şından sonra Yıldırım Bâyezid’in ölümü ile oğlu Çelebi Mehmed’in başa geçtiği târihler arasındaki zamana fetret devri adı verildi. Bir çok devletlerin tarihinde böyle fetret devreleri vardır…. Mütercim.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/394-395.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Tenasüh , Reincarnation Nedir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2014

Tenasüh , Reincarnation Nedir

Tenasüh , Reincarnation Nedir ?

Tenasüh: Bir şeyin diğerini takib ederek yok etmesi ve bir şeyin dolaşarak diğerinin yerini alması .
Tenasüh ölen insanların ruhunun bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi, demektir. Batı dillerinde bunun karşılığı, “Reincarnation ve Tranmigratton” dur.
Tenasühe inananlara da “Tenasuhiyye” denilir. Tenasüh inancı, Hindistan’da Hinduizm’den doğmuş ve buradan Hint Adaları, Tibet, Çin, Kore, Japonya, ve eski Yunan’a yayılmıştır. Bu inanç, Hinduizm (Brahmanizm) ile beraber, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asya’nın eski dinlerinde de görülür. Tenasüh’ün en eski yazılı kaynağı, Hinduizmin kutsal metinleri olan Upanişad’lardır (M.Ö. 7-6 yy). Tenasüh inancında manevi mükâfat ya da ceza, yaptığı kötülük veya iyiliklerin karşılığı olarak ruhunun bir hayvan veya bir insan cesedine girerek alçalması ya da yükselmesidir. Hİndu-izm’de ruhların bir bedenden diğer bedene göçüne “Samsara” adı verilir. Hindulara göre bir insanın ruh göçünün başlangıcı belli değildir. Ruh, daha önce bir bedendeki durumuna göre bir hayvan veya bir İnsan veyahud da bir tanrı olarak dünyaya gelebilir. Hindulara göre, tenasüh yalnızca insana mahsus değildir. Tanrılar da ölür ve yeniden başka bir kalıpta doğabilir.

Tenasüh inancı Hinduizm’in esasıdır. Ruhunun kalıbdan kalıba dolaşması insanı kemâle erdirebilir. İnsan ruhu, hayvan veya beşer bedenlerine girerek pek çok sayıda varoluşlar yaşadıktan sonra saflaşırsa bu dünyadan giderek saadete ulaşır ve yaratıcı tanrı olan Brahma’ya ulaşabilir. Veya Hinduizm’in bazı kollarına göre kâinatın ruhuna karışır. Budizm’e göre, bir ruh intikali en küçük böcekten İnsana varıncaya kadar bütün canlılara şamil olur. Kurtuluş (Nirvana), insan varlığı safhasında ruhun bütün arzularını yenerek dünya ile alakasını kesince meydana gelir.Tenasuh inancı, eski Yunan’da M.Ö. 6. asırda ortaya çıkan Orfizm (Orfik dini) mezhebinde de görülür. Tenasüh fikri M.Ö 6. asırda yaşamış Pythagoras (M.Ö. 580-500) ve Eflâtun (M.Ö.427-347) tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Tenasüh inancı, Kelt ve İskandinav dinlerinde ve Yahudiliğin bazı batınî mezheblerinde de görülür.Islam dünyasında da i-Gulât-ışra
2- Mutezile’den Ahmed b. Hâbit, Ahmed b. Eyyûb, Ahmet b. Muhammed el-Kahtî gibi sapık kişilerde tenasüh inancını eski Yunan’dan alıp kabul etmişlerdir
3- Meşhur Abbasî komutanı Ebû Müslim el-Horasanînin de tenasühe inandığı rivayet edilir (el-Bağdadi, a.g.e., 273, 276; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Kum 1394, 61-62).
4- Karmatiler,
5- Batınîlerin bir kısmı,
6- Nusayriyye,
7-Dürzîler de tenasühe inanırlar.

Tenasüh inancı batıldır ve küfürdür.
Genellikle Tenasüh ehli cismanî meâdi ve ba’si inkâr ederler. Tenasühe inanmak imanla ve özellikle ahiret inancı ile bağdaşmaz. Bir insan bu dünyada yaptıklarından sorumludur. Sorumlulukta ruhun bedeninin de payı vardır. Her bir insan bedeninin bir ruhu ve bir ruhunda tek bir bedeni vardır.
Bir insanın ruhu sadece kendisine mahsus bedenini ve nefsini idare edip yönlendirir. Ruh sadece kendisine mahsus tek bir beden ve bedenin canı (nefsi) ile iyi vasıflar (kemâlât) veya kötü vasıflar kazanır.
Tenasühe inanılmakla tek bir insan ayn ayrı pek çok’sayıda hayvan ve insan olarak kabul edilmiş olunur ki bu da muhaldir. Bu inanca göre bir insan ruhunun yüzlerce bedeni olmuş olur. Halbuki ahirette her bir insanın bedeni diriltilecek ve ruhu buna iade edilecektir. Meselâ bir İnsan ruhu 100 tane insan cesedine girmiş olsa, gerçekte bu cesedlerin tek bir ruhu bulunur, diğerleri ruhsuz kalmış oldukları için diriltilmez. Hepsi diriltilse, biri ruhlu olarak diğerleri ruhsuz olarak diriltil-miş olur. Ruhsuz beden ise insan değildir. İnsan kendisine aid ruhuyla insandır. Tenasüh inancına göre bir İnsanın bedeni dünyada iken yüzlerce defa diriltilmiş sayılır. Halbuki ayrı ayrı insanların bedenleri hiçbirisi eksik bırakılmaksızın ahirette diriltilecek ve ruhları bunlara iade olunacaktır. Ahirette İnsan bedenlerinin aynen dünyadakilerinin tam benzeri olarak diriltilmiş ve ruhları bunlara iade edilmesi gerçeği, ruhun beden ve nefsiyle beraber tekliğine delildir. Halbuki bir insanın bedeni, dünyada hücrelerinin yenilenmesiyle değişse de yine aynı o insanın ruhuna aid beden olarak kalacak, öldükten sonra aâhirette ilm-i ilahîde bütün özellikleriyle mahfuz planına göre (DNA=Deoksiribonükleik asidine göre) bu beden aynen iade edilecektir.
Cesedlerin de sorumluluktan payı olduğu için bunun planı olan DNA’sı dağılmış bile olsa, Allah bunu aynen İade edecek ve bundan eski bedeni aynen yaratacaktır Ahirette hiç bir kimse, “İade edilen bu beden benim bedenim değildir, veya o suçu işleyen falan kimse ve bedenidir” diyerek imanla bağdaşmayan bir söz söylemeyecektir. Hayvanlarda can (nefs) vardır ve nefsi natıka denilen insanî ruh yoktur. İnsan ruhu, bir hayvan bedenine nakledilmek şöyle dursun, başka bir insanın bedenine de nakledilemez. Hatta ileride bir insanın beynini başka bir insanın kafatasına nakletmek mümkün olsa, ruhunu nakletmek imkansızdır. Ayrıca tenasüh inancı, ruhların ezeli olduğunu kabul etmek gibi bir yanlışlığa götürür. İnsanlar ölünce iyi kimselerin ruhları illiyîn’e kötü kimselerin ruhları ise Siccîn’e gidecektir. Tenasühün batıl olduğuna kat’î olarak delalet eden naklî delillerden birisi de su ayetlerdir:
” Nihayet her birine ölüm geldiği vakit diyecek ki: ‘Rabbim! Döndür, döndür beni döndür! ” Belki ben, o bıraktığımda salih bir amel işlerim’. Hayır, hayır! 0 bir kelimedir ki onu o söyler, ötelerinden ise bir berzah vardır, tâ ba’solunacakları güne kadar! ” (el-Mü’minûn. 23/99-100), Bu manada bir çokâyet-i kerime vardır.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/376-377.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 1 Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 480 takipçiye katılın