Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

İbretlik Bir Hikaye – Bel’âm bin Baurâ – Büyük Alimdi Ama………

Posted by Site - Yönetici Mayıs 19, 2014

İbretlik Bir Hikaye - Bel'âm bin Baurâ - Büyük Alimdi Ama.

İbretlik Bir Hikaye – Bel’âm bin Baurâ – Büyük Alimdi Ama………

Bel’âm bin Baurâ. dönemin büyük âlim ve velîlerindendi.
Tam 400 (dört yüz) yıl, gece gündüz Cenab-ı Allah’a ibadet etti.
Duası makbuldü.
Kitaplar yazıyordu. Yazdığı kitaplar bir araya getirildiği zaman büyük bir kütüphane meydana geliyordu. Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliği hakkında tam 700 {yedi yüz) tane kitap yazmıştı.
İnsanları irşad ile meşguldü. Bazen talebeleri ile birlikte havada uçuyordu. Ism-i Azam duasını biliyordu. İnsanlar bu büyük alim, velî ve mürşide rağbet ediyor ve bir müşkilleri olduğu zaman, ona baş vuruyorlardı.
Yûşa Aleyhisselâm’ın kendilerine doğru geldiğini işiten bu azgın milletin acımasız temsilcileri, soluklarını Belam bin Bâûra’nın yanında aldılar. Münâsip bir dil ile:
“Efendimiz! Hazret-i Musa’nın halifesi Yûşa Aleyhisselâm, bu tarafa geliyor, dediler.
Belâm bin Bâûra sevinçle cevap verdi:
-İyi
-Efendim! İyilik bunun neresinde?
-Bunun her tarafı iyilik. Allah’a şükür etmemiz gerekir… Cenab-ı Allah’ın Peygamberi
memleketimizi şereflendiriyor. Bundan daha büyük iyiiik olur mu?
-Hazret-i Musa’nın halifesi Yûşa Aleyhisselâm’ın bu tarafa gelmesi bizim için büyük bir şeref. Lâkin Yûşa Aleyhisselâm. yalnız değildir. Yanında 600 (altı yüz ) binden daha fazla askeri var. Bizim bütçemiz, onları yedirmeye, içirmeye yetmez. Kıtlık olur. Geçim ve maişet sıkıntısı çekeriz. Lütfen siz, Yûşa Aleyhisseİâm’ın bu tarafa gelmemesi için dua edin… Bel’âm bin Bâura,
-“Allah kerîmdir. Elbette onları yedirir ve içirir,” buyurdu. Şeytan boş durmadı. Kıskançlık tohumlarını ekti. Belâm bin Bâûra’nın içine hased tohumlarını ekmeye başladı. Şeytân:
-“Ey Bel’âm bin Bâurâ! Halkın sana büyük bir sevgi ve saygısı var. Devlet adamları bile senin ayağına geliyorlar. Bunları kırma. İstekleri doğrultusunda dua et. Eğer Yûşa’ bu tarafa gelirse, o peygamberdir ve bütün insanlar O’nun yanına gider, sizin ise evvelki rağbetiniz kalmaz, diye iğvâ veriyordu. Belâm bin Bâûra, şeytana la’net okudu ve onlara şöyle seslendi:
-Yûşa Aleyhisselâm, bir peygamberdir. Peygamberlerin seyr ve hareketi vahy-i İlâhî yani Cenab-ı Allah’ın emri ile olur. Eğer Cenab-ı Allah, Yûşa Aleyhisselâm’a bu tarafa gelmesini emretmiş ise, o mutlaka gelecektir. Yûşa Aleyhisselamın bu tarafa gelmemesi için dua etmek, azgınlık ve asiliktir. İnsanı dinden çıkarır. Yûşa Aleyhisselâm büyük bir Peygamberdir. Hepimizin peygamberidir. Ben Yûşa Aleyhisselam’ın şeriatı üzere yaşadığım halde, nasıl olurda ona ve hakka muhalif dua edeyim? Onun bu tarafa gelmesi, sizin sandığınız gibi kıtlık veya yokluğa yol açmaz; bereket ve hayır getirir.

Ey Aziz kavmim! Geliniz bu kötü düşünceleri bırakınız. Yûşa Aleyhisselam’ın emir ve kanunlarına bağlanın, Yûşa Aleyhisselam’ı beddua veya silah ile değil; gül ve çiçeklerle karşılayınız, dedi.
Onlar. Bel’am bin Bâura’dan ümidlerini kesip, Bel’am bin Bâûra’nın eşine koştular. Belam bin Bâûra’nin dünyada eşi ve benzeri bulunmayan çok güzel bir hanımı vardı. Belam bin Bâûra da ona deliler gibi aşıktı. Belam bin Bâûra’nın eşinin ayakları önüne servetler ve hazineler döktüler. Ve dediler ki;
-Ey saygı değer hanımefendi! Memleketimizde kocanızdan daha büyük bir âlim ve evliya olmadığı gibi, sizden de daha iyi ve güzel bir hatun yoktur. Yûşa Aleyhisselam bu tarafa doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği zaman bütün insanlar O’na gider-ler. Hocamız Belam bin Bâûra’nın izzet ve hürmeti ve sizin de rağbetiniz kalmaz. Toplumdan görmekte olduğunuz saygı, sevgi ve ikramın devamı için, mutlaka Hazret-i Yûşa buraya gelmemelidir. Biz, Belam bin Bâûra’ya bunu ifade ettik; razı olmadılar. Lütfen kocanızın izzeti ve kendi hürmetinizi düşünerek; Hazret-i Yûşa’nın gelmemesi için, kocanıza beddua ettirin. Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer beddua ettirirseniz daha bir çok, mal, altın, gümüş ve değerli hediyeleri zat-ı muhteremelerine takdim ederiz, dediler. Kadın getirilen hediyelere baktı, gözleri kamaştı. Razı oldu. -Tamam, dedi. Siz bu işi bitmiş bilin. Ben kocamı muhakkak razı ederim. O, bu gün yarın Yûşa Aleyhisselamın aleyhinde dua edecektir. Onun duası sizin bildiğiniz gibi makbuldür. Yûşa Aleyhisselam buraya gelemez. Belam bin Bâûra akşamleyin eve geldiğinde, hanımı önüne sandıklar dolusu çil çil altınları, gümüşleri ve diğer kıymetli hediyeleri koydu. Belam bin Bâûra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hayretle: -Nereden? Hanımı cilveli bir sesle
-Nereden olacak… Yûşa Aleyhisselam’dan değil ya, tabii ki, senin kadirşinas kavminden…

Belam bin Bâûra:
-Gerçekten benim milletim kıymetimi biliyor. Allah kendilerinden razı olsun. 400 (dört yüz) yıldır bana bakıyorlar. Bu güne kadar beni krallar gibi yaşattılar. Allah, mallarına bereket versin, mülklerini daimî kılsın, diye dua etti. Kadın:
-Mal ve mülklerinin sonu geldi. -Neden
-Neden olacak? Yûşa Aleyhisselam 600 (altı yüz) bin kişilik ordusu ile buraya geldiği zaman, bu kavim onları besleyebilir mi? Fakir ve kıt kanaat geçinen bu mümtaz topluluk, Yûşa Aleyhisselam ve ordusunun ağır yükünü kaldırabilir mi? Az değil 600 bin kişi… Dile kolay. Cenab-ı Allah, savaş için Yûşa Aleyhisselam ve ordusunu başka tarafa göndersin. Bizim bu kadirşinas ve temiz milletimiz ile savaş olmazsa olmaz mı? Ben Bunlardan daha günahkar ve azgın nice nice kavimler vardır.
Belam bin Bâûra da doğru anlamında başını salladı. Hanımı ağlamaklı bir sesle devam etti:

-Vallahi eğer sen bu efendi, iyi niyetli ve temiz topluluğun üzerine gelen Hazret-i Yûşa’ya beddua etmezsen, bu andan itibaren bir saniye bile senin yanında duramam. Başımı alır giderim. Kimse bundan böyle sana saygı göstermez. Herkes sana lanet eder. Böyle bir günde de kavmine faydalı olmazsan, ne zaman hangi işe yarayacaksın. İlmini ve marifetini bu gün ortaya koy. Ism-i Azam duasını biliyorum diyorsun. Oku Ism-i Azamı, Yûşa Aleyhisselamın buraya gelmemesi için dua et. Yûşa Aleyhisselamın helaki için dua et demiyorum. Sadece buraya gelmemesi için dua edeceksin” dedi. Belam bin Bâûra eşinin göz yaşlarını sildi.
-Tamam, dedi. Dua edeceğim. Yûşa Aieyhisselam buraya gelmesin, cihad için başka diyar ve kavimlerin üzerine gitsin.

Belam bin Bâûra, hatırın baskısına, hediyelerin (Altının) sıcaklığına ve hatunun cilvesine daha fazla dayanamadı. Belam bin Bâûra’nın hakkı gören gözleri kör oldu. Doğruyu söyleyen dili lâl oldu. Hakkı ve hakikati ve güzel şeyleri düşünen beyni felç oldu. Yûşa Aleyhisselam’a beddua etmek için, Salihiyye dağına tırmandı. Merkebine binerek dağa çıkarken gizliden bir ses geldi:
-Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Cenab-ı Allah’ın emri ile gelen Yûşa Aleyhisselam’a beddua etme. Duan dergah-i izzette makbuldür ve lakin sonu hayır değildir. Kadının cilvesine, dostların hatırına ve dünya malına aldanarak Yûşa Aleyhisselam’a beddua edecek olursan, Şeytan gibi ömür boyu pişman olursun. Dünya ve ahirette hüsrana ve büyük zararlara uğrarsın. Belam bin Bâûra kendisine nasihat eden bu sese kulak vermedi. Başta biraz durdu. Hanımı, hediyeleri ve dostlarının hatırını düşününce yoluna devam etti. Havada uçan kuşlar fesih bir dil ile Belam bin Bâûra’ya seslendiler.
-Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Kuşlar ve bütün hayvanlar Yûşa Aleyhisselam’ın bu memleketi şereflendirmesine seviniyor ve O’nu heyecan ile bekliyorlar. Allâhu Teâlâ Hazretlerinden kork… Allah’ın Peygamberine beddua etme. Son pişmanlık fayda vermez. Belam bin Bâûra başını kaldırdı. Kuşlara baktı. Sıra sıra kuşlar ona kanat çırpıyorlardı. “Bu sevdadan vazgeç” diye …

O biraz durakladı. Gökyüzünün mavisini kapatan kuşlara baktı. Bir an vazgeçer gibi oldu. Sonra eşini, altınları ve kavmini düşündü. Kendi kendine mırıldandı: -Vazgeçmek mi? Mümkün değil… Geri dönersem hanıma ve insanlara ne derim sonra? Bir kısım kuşların sözlerine kulak verdim ve döndüm dersem bana gülmezler mi? Deli demezler mi? Bizim değil de, kuşların sözlerine mi kulak verdin? Hiç kuşlar konuşur mu? Diye benimle alay etmezler mi? Hayır hayır… Gideyim. Yûşa Aleyhisselam’a beddua edeyim. Sonra tevbe ederim. Cenab-ı Allah ğafûr ve rahîm’dir. 0 bütün günahları bağışlar.

Merkebini “dehledi” yoluna devam etti. Dağdaki ağaçlar dile geldi: -Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Senin kendisine beddua etmek isteğin kişi Hazret-i Yûşa’dır. Allah’ın peygamberidir. Ona beddua edersen sonun harap olur. Şeytan gibi lanete uğrarsın. Bizler ve bütün varlıklar Yûşa Aleyhisselama aşığız. Onun bir an önce gelmesini ve buraları şereflendirmesini bekliyoruz. Yûşa Aleyhisselam’a beddua etmek senin kerem, takva ve ilmine yakışmaz. Belam bin Bâûra, ağaçlara hiç kulak asmadı. Merkebini dövüp, yoluna devam etmek istedi. Merkebi asla yerinden hareket etmedi. Belam bin Bâûra’nın didinmeleri ve uğraşmaları karşısında, merkebi dile geldi:

-Ey mel’un, âsî ve azgın insan! Cenab-ı Allah’ın emri ile buraya cihada gelen Hazret-i Yûşa’ya beddua etmeye gitmekten vazgeç. Bütün mahlukat Onun gelişine sevinirken sen, kötü kalbli eşinin ve azgın kavminin isteğine uyarak, 0 yüce Peygamberin buraya gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun. Akıbetinin şeytan gibi olacağı açıktır. Beni de bu kötü işe ve büyük günaha alet etme. Öldürsen bile bir adım ileri gitmem, dedi.

Duası ile hastalar iyileşiyordu. Kibrinden (ve dünya malı ve kadına olan düşkünlüğünden) dolayı Mûsâ Aleyhisselâm’a karşı savaş açtı. Böylece eski mertebesini kaybetti.

Hiç şüphesiz binlerce lblîs ve Bel’âm vardır. Onlar açık veya gizli dinden çıkmışlardır. Allâhü Teâlâ hazretleri, insanlara daimî bir misâl olması için Şeytan ile Bel’âm bin Bâura’yı meşhur etti. Bu iki hırsızı ebediyet darağacina çekti. Gerçi mahkûm olacak daha çok hırsız var. Bu iki hırsız şöhrete bağlandı. Yoksa onun kah-nyla ölenlerin haddi ve hesabı yoktur…
Cümle âlem onun sebebinden dolayı yol üzere oldu. Nice Hakkın ebdal kulları agâh oldu. Uzak oldu. Sırrı ademî. Niceleri o gizli olanı aşikâr ettiler..

Belam bin Bâûra merkebinden indi. Merkebine bir tekme atarak, yayan dağa tırmandı. Kendi kendine:
-Hayvanların oyuncağı oldum. Şimdiye kadar ben insanlara vaaz ederken, şimdi de eşek beni irşad etmeye çalışıyor, bana nasihat ediyor. Bunu insanlara anlatsam, bana gülerler. Hem de katıla katıla gülerler, insanlara değil de, merkebe mi kulak verdin” derler. Bel’âm bin Bâurâ, güzel dualar ettiği yere vardı. Belam bin Bâûra, Salihiyye dağında her zaman dua ettiği yere çıktı.Dağ, taş, ağaçlar, havada uçan kuşlar, gökte melekler, hep ona:
-“Ey Berâm! Allah’ın peygamberine beddua etme,” diyorlardı.
Gözü dünya bürümüş, kadm ve paradan başka bir şey düşünemiyen Belâm bin Bâurâ, Yûşa Aleyhisselamın memleketine gelmemesi için dua etti.
Belam bin Bâûra duasını ettiği sırada, Yûşa Aleyhisselam da ordusu ile Konkoçe sahrasına gelmişlerdi. Yûşa Aleyhisselam ordusu ile beraber, akşama kadar yol gitti. 0 gece istirahat etmek için konaklayıp sabah kalktıklarında, kendilerini tekrar hareket ettikleri yerde buldular. Bir rivayete göre bu hal tam 40 (kırk) gün devam etti. Yûşa Aleyhisselam:
-“Ey bütün sırları ve gizlilikleri bilen Rabbim! Emrine uyarak “Kavm-i Cebbarın” ile savaşmak ve onları yaptıkları zulüm, kötülük ve haksızlıktan vazgeçirmek ve onlara hak dini öğretmek için bu sahraya geldim. Bu kadar zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz yerden ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmet ve sebebi nedir?” Cenab-ı Allah vahiy eder:
-Ey Yûşa! O azgın kavm-i cebbarın büyüklerinden, duası dergâhımda kabul olunan Belam bin Bâûra, senin o diyara gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı, o sahrada ileriye gidemiyorsun, diye buyurur. Yûşa Aleyhisselam:
-Ya Rabbi! 0 Belam bin Bâûra`nın en çok sevdiği ne ise emrine muhalefette bulunduğu için onu al. diye yalvarır.
Böylece, biçare Belam bin Bâûra’nın duası aleyhine döndü ve Cenab-ı Allah onun en sevdiği imanını aldı.
Kafirlerin duası, kuşkusuz boşunadır” hikmetince Bel’âm bin Bâura’dan Ism-i Azam duası alındı.. Bel’âm bin Bâura’yı asarak öldürdüler.

Kaynak : Tarihi Taberî, c. 1, s. 438,

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | Etiketler: , | Leave a Comment »

Abdullah İbn Amr İbn El-As ( R.A. )

Posted by Site - Yönetici Mayıs 18, 2014

480350_547837998638426_1138589244_n copy.jpgr

Abdullah İbn Amr İbn El-As ( R.A. )

Ihlâslı, âbid ve çok tövbe eden…

Şimdi kendisinden söz ettiğimiz abid, zâhid ve çok tövbe eden şahıs Abdullah İbn Amr İbn el-As’tır…

Babası; zekâ, deha ve kurnazlıkta üstâd olduğu kadar o da âbid-ler, zâhidler ve her şeyi açık olanlar arasında yüce bir yere sahip üstâddı…

O bütün zamanını ve hayatını ibadete vermişti…

O, imanın tadıyla kendisinden geçmiş ve artık gece gündüz onun kulluk ve ibâdetine yetmez olmuştu.,.

O, babasından önce müslüman olmuştu. Sağ elini biat etmek üze­re Resûlüllah’ın (s.a.v.) sağ eline verdiğinde kalbi parlak sabah gibi Al­lah’ın nuruyla ve ona itaatin nuruyla aydınlanmıştı…

Önce, azar azar inen Kur’ân’a yöneldi. Kur’an’ın bazı âyetleri in­diğinde onları ezberleyip anlamaya çalışırdı. Kur’ân tamamlandığında o da tamamını ezberlemişti…

Onu, sadece mahfuz bir kitabı iki kapağı arasında toplayan güç­lü bir hafıza meydana getirmek için ezberlemiyordu…

Aksine, kalbinin onunla şenlenmesi ve bundan sonra onun itaat­kâr kulu olması için ezberliyordu. Onun helâl kıldığını helâl kılar, ha­ram kıldığını haram kılar. Davet ettiği her şeyde ona icabet eder son­ra, olgun meyveleri olan bahçelerinde mutlu, âyet-i kerimelerinin ver­diği sevinçten gönlü rahat, uyandırdığı haşyetten gözü yaşlı olarak Kur’ân okumaya ve onu düşünmeye yönelir!

Abdullah bir ermiş ve âbid olmak için yaratılmıştı. Dünyada hiç­bir şey onu bu yaratıldığı halden uzaklaştırmaya kadir değildi…

İslâm ordusu, kendilerine savaş açan müşriklerle karşılaşmak üzere bir cihada çıktığı zaman onu bir sevgilinin ruhuyla ve bir aşı­ğın ısrarıyla şehidiiği temenni ederek safların önünde buluruz!…

Savaş bitince onu nerede görürüz? Ya camide, ya da evindeki seccadesinde, gündüz oruçludur, gece ayaktadır (yani namaz kılmaktadır). Dili, helâl da olsa dünya kelâmın­dan hiçbir sözü bilmez. Ancak onun dili, Kur’ân’ını okurken, ona olan hamdini yaparken veya günâhından dolayı istiğfar ederken Allah’ı zik­retmekten dolayı daima ıslaktır…

İnsanları Allah’a ibâdete davet etmeye gelmiş olan Resûlüllah’ın, (s.a.v.) Abdullah’ın aşırı ibadet etmesine engel olmak için duruma mü­dâhale etme ihtiyacını duyması, onun kulluk ve ibadetinin boyutlarını anlamamıza kâfidir!…

Öyie olunca, Abdullah İbn Amr’ın hayatı hakkında alınacak dersi iki yönünden birisi, kulluk ve doğruluğun en ileri derecelerine ulaşma­da insan ruhunu coşturan üstün bir gücü ortaya çıkarmak ise, diğer yönü de bütün üstünlük ve olgunluğu aramada i’tidâl ve orta yolu ta­kip etmede dinin titizliğidir, böylece ruh arzu ve özlem içinde kalır…

Vücûd da sıhhat ve afiyet içinde kalır!.

Resûlüllah [s.a.v.) Abdullah İbn Amr İbn es-As’ın hayatını aynı tarzda geçirdiğini öğrenmişti…

Bu arada olmayan tek şey bir savaşa çıkmaktı. Onun bütün gün­lerini şöyle özetlemek mümkündü. Sabahtan, sabaha kadar devamlı ibadet… Oruç, namaz ve Kur’ân okumak…

Peygamber (s.a.v.) onu çağırttı ve onu İbadete i’tidalden ayrılma­maya davet ediyordu…

Resûlüllah (s.a.v.) ona şöyle dedi: «— Bana senin gündüzleri yemeyip oruç tuttuğun, gecelen de uyumayıp namaz kıldığın haber verilmedi mi sanıyorsun? Her ay üç gün oruç tutman sana yeter».

Abdullah:

«— Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter…» dedi.

Peygamber (s.a.v.):

«— Her cumadan itibaren iki gün oruç tutman sana yet yurdu.

ResûlüIIah (s.a.v.) tekrar sordu:

«— Öğrendim ki, Kur’ân’ı bir gecede hatmediyormuşsun?

Ömrünün uzun olmasından ve onu okumaktan usanmandan endi­şe ediyorum!

Kur’ân’i her ayda bir defa hatmet…

Onu her on günde bir defa hatmet…

Onu her üç günde bir defa hatmet…»

Sonra sözüne şöyle devam etti:

«— Ben hem oruç tutuyorum, hem tutmuyorum.

Namaz da kılıyorum, uyuyorum da…

Kadınlarla da evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse ben­den değildir…»

Abdullah İbn Amr uzun bir ömür sürmüştür… Yaşı ilerleyip ke­mikleri zayıflayınca daima ResCılüilah’ın (s.a.v.) tavsiyesini hatırlar ve şöyle derdi:

«— Keşke Resûlüjlah’ın (s.a.v.) ruhsatını kabul etseydim…»

Bu tip bir mü’mine, iki müsiüman topluluk arasında meydana ge­len bir çarpışmada rastlamak zordur.

Öyleyse bacakları onu, Medine’den, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye karşı hazırladığı orduda yer aldığı Siffîn’e nasıl taşımıştı?

Gerçekten Abdullah’ın bu davranışı onu anladıktan sonra saygı­ya lâyık olacak kadar düşünmeye değer…

Abdullah İbn Amr’ın hayatı için ciddi bir tehlike teşkil etmeye varan bir şekilde ibadete nasıl yöneldiğini ve babasının zihnini de­vamlı meşgul eden bu durumu birçok defa Resûlüllah’a (s.a.v.) şikâ­yet ettiğini gördük.

Hz. Peygamber’in ibadette mutedil olmasını ve ona sürelerini kı­sıtladığı son defada Amr da hazırdı. ResûlüIIah (s.a.v.) Abdullah’ın elini tutup babası Amr ibnu’l-As’ın elinin içine koydu ve ona şöyle dedi:

«— Sana emrettiğimi yap ve babana itaat et».

Abdullah dini ve ahlâkı gereğince anne ve babasına itaatkâr ol­masına rağmen Resûlüllah’ın bu usûlle ve bu münasebetle ona em­retmesi kendine has bir etkiye sahipti.

«— Abdullah benim bundan daha fazlasına gücüm yeter» dedi.

ResûlüIIah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Oruçların en hayırlısı, yani Davud’un orucu için izin i misin? Davud (a.s.) bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı…»

Abdullah İbn Amr uzun ömrünü, bu cümleyi bir an olsun unutma-

dan yaşadı:

«— Sana emrettiğim şeyi yap ve babana itaat et».

Zaman içinde yıllar ve günler birbirini takip etti…

Suriye’deki Hz. Muâviye Hz. Ali’ye biati kabul etmedi…

Hz. Ali de gayrî- meşru bir isyana boyun eğmeyi kabul etmedi.

İki müsiüman topluluk arasında sayaş çıktı. «Cemel olayı» geç-Ve Sıffîn olayı geldi.

Amr ibnu’l-As Hz. Muâviye’nin yanma giden yolunu seçmişti! müslümanlarm, oğlu Abdullah’a olan saygılarının ve dindarlığı konu­sundaki güvenlerinin derecesini biliyordu. Birçok kimsenin Hz. Mu­âviye’nin yanında yer almasını sağlamak için, onu savaşa gitmeye teşvik etmek istedi.

Aynı şekilde, Amr da Abdullah’ın bir savaşta kendisinin ya da yer almasıyla çok iyi netice alacağını zannediyordu. Çünkü onun Suriye’nin fethindeki ve Yermûk günündeki kahramanlığını unutmu­yordu…

Siffîn’e gitmeye niyetlendiğinde onu yanma çağırtıp:

«— Abdullah! Harbe çıkmaya hazır ol, sen de bizimle birlikte sa-vaşacaksın…»

Abdullah ona şöyle cevap verdi:

«— Nasıl?… Resûlülfah (s.a.v.) hiçbir müslümanın boynuna lıç dokundurmamak üzere benden söz aldı…»

Amr, kurnazca, kendilerinin bu savaşa çıkmakla sadece Hz. Os­man’ın katillerine gitmek ve onun temiz kanının öcünü almak istedik­lerini söyliyerek onu ikna etmeye çalıştı…

Sonra, birdenbire, oğluna son sözünü söyledi:

«— Abdullah! Resûlüllah’ın (s.a.v.), senin elini benim elimîn içi­ne koyarak, sana yaptığı son nasihatında: ‘Babana itaat et’ dediğini hatırlıyor musun?…»

Abdullah İbn Amr babasına itaat etmek için hiçbir kılıcı taşıma­mak ve hiçbir müslümanı öldürmemek niyetiyle çıktı…

Fakat, bu onun için nasıl tamam olacaktı? Şimdilik, babasıyla birlikte çıkması ona yetecekti. Savaş çıktığında yerine getireceği emir de Allah içindi!… Şiddetli ve ateşli bir şekilde savaş başladı…

Tarihçiler, Abdullah’ın savaşın başına katılıp, katılmadığı konu­şunda ihtilâf ediyorlar.,.

Biz, savaşın başına katıldığını, söylüyoruz… Çünkü savaş çok sür­memiştir. Hatta Abdullah İbn Amr’ı savaşa ve Hz. Muâviye’ye karşı açıkça yerini aldıran bir olay vuku buldu…

İşte bu olay şöyledir: Ammar İbn Yasir, Hz. Ali’yle birlikte sa­vaşıyordu. Ammar, Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı arasında mutlak bir saygıya sahipti. Bundan da daha fazlası, Hz. Peygamber tarafından, ilerde öldürüleceği ve katilleri bildirilmişti…

Bu da şöyle olmuştu. Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye hic­retlerinden hemen sonra, mescidlerini inşâ ediyorlardı. Taşlar, en kuv­vetli birisinin bir taştan daha fazlasını taşıyamıyacağı kadar iri ve ağırdı… Fakat, Ammar sevinç ve neş’esinden taşları ikişer ikişer ta­şıyordu. Resûlüllah (s.a.v.) onu görünce yaşlı gözlerle süzüp, şöyle demişti:

«— Vah İbn Sümeyye’ye onu âsi bir topluluk öldürecek».

O gün, Resûlüilah’ın inşaata katılan bütün ashabı bu haberi duy­muşlar ve halâ hatırlıyorlardı.

Abdullah İbn Amr da bunu duyanlardan birisiydi…

Hz. Ali’yle, Hz. Muâviye’nin taraftarları arasındaki savaşta, Ammar yüksek tepelere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırıyordu:

«—Bugün sevgililere, Muhammed’e [s.a.v.} ve arkadaşlarına ka­vuşuyoruz».

Hz. Muâviye'nin ordusundan bir grup onu öldürme konusunda anlaştılar ve onu, salih şehidlerin dünyasına götüren günahkâr bir oku onun tarafına doğrulttular.

Ammar'm öldürüldüğü haberi rüzgâr gibi esti...

Abdullah İbn Amr heyecandan yerinde duramadı:

— Ammar Öldürüldü mü?...

— Onun katilleri sizsiniz!...

— O halde siz asi topluluksunuz...

— Siz sapıklık üzere savaşanlarsınız!..

Bir haberci olarak, azimlerini kırmak ve aralarında onların asi ol­duklarını söylemek için Hz. Muâviye'nin askerlerinin içine girdi. Çün­kü onlar Ammar'ı öldürmüşlerdi. Peygamber (s.a.v.] 27 sene önce as­habından bir grubun ortasında Ammar’ı asi bir topluluğun öldürece­ğini söylemişti…

Abdullah’ın sözü Hz. Muâviye’ye tasındı. Hz. Muâviye Amr’ı ve og!u Abdullah i çağırıp Amr a:

«— Bu deli oğlunu bizden uzaklaştırmıyor musun?

Abdullah da şöyle cevap verdi:

«— Ben deli değilim. Ancak Resûlüllah’ın Ammar’a: ‘Seni âsî bir topluluk öldürecek!’ dediğini duydum». Hz, Muâviye ona: «— Peki, niçin bizimle birlikte çıktın?» dedi.

Abdullah şöyle cevap verdi:

«— Çünkü Resûlüllah (s.a.v.) bana, babama itaat etmemi emret­ti. Ben savaşa çıkma konusunda ona itaat ettim fakat, sizinle birlikte savaşamam».

İkisi konuşurlarken Ammar’ın katilinin içeriye girmesi için izin isteyen kimse, Muâviye’nin huzuruna girdi. Bunun üzerine Abdullah îbn Amr şöyle haykırdı:

«— Ona izin ver ve cehennemi de müjdele».

Çok sabırlı ve yumuşak olmasına rağmen Hz. Muâviye hiddetle­nip Amr’a haykırdı:

«— Şunun söylediklerini duymuyor musun…»

Abdullah müttakilerin sakinliği ve rahatlığıyla Hz. Muâviye’ye, sadece gerçeği söylediğini ve Ammar’ı da ancak asilerin öldürdüğü­nü tekrar etti…

Babasına dönüp: «— Resûlüllah (s.a.v.) bana, sana itaat etmemi emretmeseydi seninle birlikte buraya gelmezdim!»

Hz. Muâviye’yle Amr askerlerini teftişe çıktılar. Herkesin, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ammar hakkında söylediği; ‘Seni asî bir toplu­luk öldürecek’ sözünü duyduğunu öğrenince dehşete kapıldılar.

Amr ve Muâviye bu önemli mes’elenin Muâviye’den yüz çevir­meye ve ona isyana dönüşmek üzere olduğunu hissettiler…

Düşündüler ve sonunda halk arasında yaymaya gittikleri söyle­yeceklerini buldular…

İkisi şunu söylediler:

«— Evet, Resûlüllah (s.a.v.) bir gün Ammar’a ‘seni asî bir top­luluk öldürecek’ demiştir…

Resûlüllah’ın (s.a.v.) verdiği haber doğrudur. Gerçekten Ammar öldürülmüştür… Ama onu kim öldürdü?

Ancak, onu savaşa çıkaranlar ve kendileriyle bidikte savaşa sü­rükleyenler öldürdü!…

Böyle bir karışıklıkta hangi mantık çalışabilir. İşte böylece Mu­âviye ve Amr’ın mantığı çalıştı…

İki topluluk savaşa başladı…

Abdullah İbn Amr ise namazgahına ve ibadetine döndü…

-Abdullah hayatını, sadece ibâdetle doldurarak yaşadı…

Şu kadar var ki, sadece Sıffîn’e gitmesi onun için devamlı bir sıkıntı sebebi oldu… Onu hatırlayınca hemen ağlar ve şöyle derdi:

— Bana ne oldu da Sıffîn’e gittim?…

Bana ne oldu da müslümanlarla savaşa gittim?»

Bir gün Hz. Peygamber, mescidinde arkadaşlarıyla otururken on­ların yanından Hüseyin İbn Ali geçti. Birbirlerine selâm verdiler…

Hüseyin.uzaklaştıktan sonra Abdullah, yanındakilere şöyle dedi:

«— Size yeryüzündekilerin semadakilere en sevimli olanını ha­ber vermeyi istetmişiniz?.

İşte o, şu anda bize uğrayan Hüseyin İbn Ali’dir… Sıffîn’den beri o benimle konüşmamıştı.

Onun benden hoşnut olması, benim birçok devem olmasından daha iyidir!…»

O, Ebû Saîd el-Hudri’yie Hüseyin’i ziyaret etmek üzere anlaştı.

Böylece Hüseyin’in evinde en büyük zatların buluşması gerçek­leşti…

Abdullah İbn Amr konuşmaya başladı, Siffîn’den söz açılınca, Hüseyin’in sitemli bir şekilde ona:

«— Seni Muâviye’yle birlikte savaşa çıkmaya iten sebep neydi?» dedi.

Abdullah cevap verdi:

«— Bir gün Amr ibnu’l-As (babam) beni Resûlüllah’a (s.a.v,) şi­kâyet etti:

«— Abdullah her gün oruç tutuyor ve her gece namaz kılıyor…»

Resûlüllah (s.a.vO bana şöyle dedi:

«— Abdullah! Uyumakla birlikte namaz da kıl… Bazan oruç tut, bazan da tutma… Babana itaat et. Sıffîn gününde babam beni ken­dileriyle birlikte savaşa çıkmaya zorladı, bunun üzerine ben de çık-

Fakat, vallahi, ne bir kılıç, ne bir mızrak ne de bir ok kullan-

Mübârek ömründen yetmiş iki sene geçtiğinde, namazgahında Rabbine niyaz ve ona hamd ederken ebediyet yolculuğuna davet edil­di. Büyük bir arzuyla bu daveti kabul etti…

Ruhu, güzel şeylerde onu geçen kardeşlerine koşarak ve uçarak gitti.

Müjdeci ona Rafik-i A’lâ tarafından şu daveti yapıyordu «Ey huzur içinde olan can!

O, senden, sen de ondan hoşnut olarak Rabbine dön! Ey can! İyi kullarımın arasine gir. Cennetime gir» [Fecr/27-30]

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/74-81

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Peygamberimizin Vefatını Kendisinin Haber Vermesi

Posted by Site - Yönetici Mayıs 17, 2014

Kadın ve Dua,gul,cicek,Peygamberimizin mucizeleri

Peygamberimizin Vefatını Kendisinin Haber Vermesi

Ahmed, Ebû Yala ve sahih bir senedle Taberani Vasile bin el-Eska’dan rivayet eder. O şöyle der: Birgün peygamber (s.a.v.), evinden çıkıp bizim yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Sizler zannediyorsunuz ki, ben sizin hepinizden sonra vefat edeceğim! Halbuki ben sizin en evvel vefat edecek olanınızım! Benim peşimden de sizler, bölük bölük gele­ceksiniz! Kiminiz kiminizi helak edecektir.”

Buhari Ebû Hüreyre’den nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), her yılın ramazanında on gün itikafa girerdi. Vefat ettiği senede ise, yirmi gün itikafta bulunmuştur. Cebrail (a.s.) her sene kendisine gelir, Kur’an’ı arz ederdi. Vefat ettiği senede ise, iki defa arz etmiştir.”

Buhari ve Müslim’in Aişe’den rivayeti de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) Fâtıma’ya hitaben demiştir ki: “Her sene Cebrail gelip Kur’anı bana arz ederek karşılaştırma yaptırırdı. Bu senenin ramazanında ise, iki defa karşılaştırma yaptırdı. Kızım ben bunu, ecelimin yaklaşmış ol­ması şeklinde anlıyorum.

Yine Buhari ve Müslim’in Aişe’den naklettikleri diğer rivayet (biraz lafız farkı ile) şöyledir: “Ölümüyle neticelenen hastalığı sırasında Pey­gamber (s.a.v.) Fâtıma’yı çağırıp gizlice birşey söyledi. Fatıma ağlamaya başladı. Sonra gizlice bir şey daha söyledi. Bunun üzerine Fatıma güldü. Ben bunun sebebini kendisine sorduğumda şu cevabı aldım: “Babam bana ilk defa, bu hastalığının, vefatıyla neticeleneceğini söyledi. Bu se­beple ağladım. Sonra, ev halkının kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı söyledi. Ben de bu sebeble sevinip güldüm.” [Acaba şu dünyada, O muazzam baba'yı kaybeden Fatıma Anamız'dan, musibeti daha büyük olan kim olabilir? Elbette bu, yalnız Fatıma'nın musibeti de değildir. Bilakis koskoca bir ümmet, butun ufkunu ve dünyasını İlâhi ve İslâmi hakikatlerle doldurmuş bulunan Peygamberini kaybediyordu ve musibet, bütün ümmetin musibetiydi. Ümmetinden bir sevgi ve saygı, bir hediye ve mükafat olarak, O büyük ve şerefli Peygamber'e, binlerle salat ü selâmlar olsun! O'nun izzeti, şeref ve keremi, yüceldikçe yücelsin. (Amin!).]

Buhari, îbni Abbas’tan rivayet eder. O şöyle der: Ömer bin el-Hattab bana: îzâcâe nasrullahi ve’l-feth sûresi hakkında sordu.” Ben de kendisine cevaben: “Bu, Resûlüllah Efendimiz’in ecelinin yakın oluğunu haber vermektedir” dedim. O da dedi ki: “Ben de bundan başkasını dü­şünmüş değildim.”

Buhari ve Müslim Ebû Said el-Hudri’den rivayet eder. O şöyle der: Bir gün peygamber (s.a.v.), insanlara bir hutbe irâd etti. Bu hutbesinde dedi ki: “Allah; kullarından birini, dünya hayatı ile kendi indindeki ni­metler arasında muhayyer bıraktı. O kul da Allah’ın yanında olanları tercih etti.” Ebû Bekir, bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Biz, Ebû Bekir’in ağlamasına teaccüp ettik. Halbuki peygamberimiz’in sözünü ettiği kul, kendisi imiş. Peygamberimiz kendisine hitaben buyurdu ki: “Ey Ebû Bekir ağlama! Bilmelisin ki insanlar içinde bana arkadaşlığın­da en güvenilir olan, malını benim yolumda harcamakta en samimi olan, sensin! Eğer ben, Allah’tan başka halil (özel ve biricik dost) edinmiş ol­saydım, muhakkak seni edinirdim. Fakat ey Ebû Bekir, bizim aramız­daki hiç şüphesiz islâm kardeşliğinden ibarettir. Şu andan itibaren mescid’e açılan kapıların hepsi, Ebû Bekir’in kapısı hariç, kapatılsın!” [Bu hadis, Peygamberimiz'in; Kendisinden sonra halife olacak kişinin Ebû Bekir olduğuna en büyük işaretlerinden biri mahiyetindedir. Şiiler ise buna karşı çıkıyor ve: "O sı­rada Peygamberimiz, Ali'nin kapısından başka kapıların kapatılmasını emretti" yalanını uy­duruyorlar.]

Beykaki Ebû Yala dan şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) bir hutbe okuyup: “Allah, bir kulunu, dilediği kadar dün ada yaşamak ile, Allah’a kavuşmak arasında muhayyer kıldı. O kul da Rabbi’ne ka­vuşmayı tercih etti.” Bu sırada Ebû Bekir ağlamaya başladı ve Resûîüllaha hitaben: “Aksine bizler, bütün mallarımızı, canlarımızı ve çocuklarımızı sana feda etmeliyiz, ey Allah’ın Resulü!” dedi.

Ahmed, îbni Sa’d, Darimi, Hâkim, Beyhaki ve Taberâni Ebû Mil-veyhibe’den rivayet ederler. O şöyle der: Resûlüllah (s.a.v.) geceleyin beni uyardı ve dedi ki: “Ey Ebû Müveyhibe, ben gidip şu Medine Kabrista-nındakiler için istiğfar etmekle emrolundum.” Ben de, Resûlüllah’ın hizmetinde olan biri olarak derhal kalktım ve O’nunla beraber gittim. Bakî’a vardığımızda, Resûlüllah ellerini kaldırdı ve onlar için istiğfar etti. Sonra buyurdu ki: “Ey toprağın altında yatanlar, sizin durumunuz, toprağın üstündekilere nisbetle daha kolay ve iyidir, İşte fitneler, ka­ranlık gece parçaları gibi gelmektedir. Biri diğerini takibeden bu fitne­lerin, sonuncusu evvelinden daha beter!” Sonra Resûlüllah Efendimiz bana iltifat buyurup: “Ey Ebû Müveyhibe, bana gerçekten dünyanın hazinelerinin anahtarları verildi. Sonra ne kadar istersem o kadar dün­yada yaşamak ile cennet arasında muhayyer kılındım! Şüphesiz ben de, Rabbim’e kavuşmayı tercih eyledim!” Bundan sonra o Baki’den evine döndü. Sabahleyin ise hastalandı ve bu hastalığı, O’nun vefatı ile neti­celendi.”

Buhari’nin Ukbe bin Amir’den rivayetine göre, O şöyle demiştir; Resûlüllah (s.a.v.), bir gün evinden çıkıp Ühud’a gitti. Oradaki şehidle-rin üzerine, cenaze namazı kılar gibi namaz kılıp dua etti. Sonra Mes-cid’ine dönüp minbere çıktı ve şöyle buyurdu: “Ben, içinizden Önce gidenim! Ben, sizin üzerinize şahidim ve şimdi ben, vallahi Havzım’ı görmekteyim! Gerçekten bana dünyanın hazineleri teslim edilmiştir. Vallahi ben, kendimden sonra sizler için, tekrar şirke düşeceğinizden korkuyor değilim. Benim sizin hakkınızdaki korkum; dünya malı ve mülkü üzerinde birbirinizle rekabete düşmenizdir!”

îbni Sa’d, tshak binRâhuye, Yahya bin Cu ‘deden nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), kızı Fatıma’ya hitaben: “Kızım, bir peygamber; kendinden önceki peygamberin ömrünün yarısı kadar yaşar! Nitekim Isâ, kırk sene yaşamıştır” buyurdu.

îbni Hacer, Metâlib-i Aliye adlı eserinde der ki: “Bunun manası, Peygamber olarak yaşadığı yaş, kırk senedir demektir.” [Biz, lsâ(a.s.)'ın, Peygamber olarak kırk sene yaşadığını zannetmiyoruz. Belki o, kırkına girmeden göğe kaldırılmıştır.

Muhakkak burada: "Belki, kırkına girmeden göğe kaldırılmıştır" demekle, Hz. İsa'nın "Otuz üç yaşındayken refolunduğu" şeklindeki rivayete işarette bulunmak istemiştir. Halbuki bu rivayet, Nasrâni (hrıstiyan) kaynaklıdır. İslâmive Muhammedi kaynaklı haberler İse böyle de­ğildir. Zira Peygamber Efendimİz'eâit hadisler, Hz. İsa'nın semâya kaldırıld ığı zaman yüzyirmi yaşında bulunduğu merkezindedir. İmam-ı Taberani ile Hâkim'in Müstedrek'inde Hz. Aişe'den rivayet edilen hadisten anlaşılan da budur. Evet, sevgili Peygamberimiz; vefatıyla neticelenen hastalığı sırasında, kızı Fatıma'ya hitaben, Hz. İsa'nın yüz yirmi yaşındayken semâya kaldı­rıldığını haber vermiştir. Bu rivayetin çeşitli tarikleri bulunmaktadır, râvileri de sıkadır: sağlam ve muteber şahsiyetlerdir. (Mevahib-i Ledünniye ve Şerhi Zerkâni, 5/351 -Beyrut, 1393)]

(İbni Sa’d’m İbrahim el-Nehai’den, Buhari’nin Tarih’inde Zeyd bin Erkam’dan rivayet ettikleri hadisler de, yukarıdaki hadisin ifadesine uygun düşmektedir.)

Akmed, îbni Sa’d, Ebâ Yâlâ ve Beyhaki Aişe’den rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), odamın önünden her geçişinde, mutlaka gönlümü alacak ve surürlandıracak bir söz söylerdi. Birgün geçti ve hiç bir şey söylemedi. Ben de başımı sarıp yatağıma uzandım. Peygamberimiz geldiğinde: “Aişe neyin var?” diye sordu. Ben de: “Başım ağrıyor” dedim. Peygamberimiz ise: “Aişe, aksine benim başım ağrı­maktadır! Vay başım” buyurdu. Meğer o gün Cebrail gelip kendisine, e-celinin yakın olduğunu haber vermiş.”

Bezzar’ın rivayetine göre, Peygamber Efendimizin amcası Abbas bin Abdü’l-Muttalib şöyle demiştir: “Ben bir gün rü’yamda, yeryüzünün yukarıdan sarkıtılmış büyük halatlarla göğe doğru çekilmekte olduğunu gördüm. Bu rü’yamı, gidip Peygambere (s.a.v.) arz ettim. Peygamberi­miz ise bunun tâbirinde: “Ey amca, bu, senin kardeşinin oğlunun vefatı günüdür!” buyurdu.

Kaynak : Peygamberimizin Mucizeleri – 31.Bölüm

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Peygamberimizin Mucizeleri, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Gıybeti Olmayanlar – Üç kişinin Gıybeti yoktur

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2014

 

Gıybeti Olmayanlar – Üç kişinin Gıybeti yoktur

Eserde vârid oldu:
“Üç kişinin Gıybeti yoktur. (Üç kişinin aleyhinde yapılan konuşma gıybet değildir:)
1- Zalim imâm,
2- Fisk-u fücurunu aşikâr işleyen fâsık,
3- Halkı bid’atine çağıran bid’at ehli..” 
.
Kaynak : Ed-Dürrü’l-Mensûr Tefsiri: c 7, s 577. 
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/20.

Bil ki: Allâhü Teâlâ hazretleri, rezillik, kötülük, fena ve çirkinlerin izhâr edilip açıklanmasını sevmez. Ancak zulmünün zararı buyük, hilesi çok ve mekri (tuzakları) fazla olan zâlimin hakkında
izhâr edilmesi hariç… 
Bu durumlarda zâlimlerin kötülüklerinin izhâr edilmesi caizdir. 
Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-Fasık kişide bulunanı (fısk-u fucûru bilmeyenlere anlatın) zikredin ki, insanlar ondan (kendilerini) sakınsınlar.” 

Kaynak : Sübülü’s-SelâmŞerhin-Bulûği’l-Merâm, İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/19-20.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Mü’min, Kâfir ve Münafık

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2014

Şeytan,cehennem. Mü'min, Kâfir ve Münafık  Keşşaf; c. 1, s. 713, 293

Mü’min, Kâfir ve Münafık

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, mü’minlerin, kâfirlerin ve münafıkların misâlini nehre atılan şu üç kişinin haline benzetirlerdi.
Mü’min nehri geçendir. (Yüzerek sâhil-i selâmete ulaşmıştır.)
Kafir, (suyun ortasında ayakta) durmuş.
Münafık da nehrin (dibine) inmiştir (ve ortasına doğru ilerlemiştir.) Hatta suyu ortaladığında çıkmaktan âciz kaldı. Kâfir, münâfık’a sesleniyor:
-“Bana doğru gel, boğulmaktan kurtulursun!” Mü’min de ona sesleniyor:
-“Sudan kurtulmak İçin bana doğru gel!” Münafık sürekli i-kisinin arasında gidip gelmektedir. (Kah mü’mine yaklaşıyor, sonra kâfirin sesine kulak verip ona doğru gidiyor… Kâh kâfire yaklaşıyor, sonra mü’minin sesine kulak verip ona doğru geliyor…
Böylece suyun içinde boğulmak üzere bocalayıp duruyor…)
Münafık bu iki durumun arasında gidip geliyor. Üzerine bir su geldiği zaman onu boğar. İşte münafık kişi, ölünceye kadar böyle bir şek, şüphe ve tereddüdün içindedir…
Ey gönlünde (kalbinde) nifak bulunduran kişi! Dikeni halk içinde çiçek göstermektedir.
Nifak yapan herkes Önde bulunuyor. Fakat sonuçta ne halka yanaşabilir ve ne hakka…

Kaynak : Keşşaf; c. 1, s. 713, 293

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Âhir Zamanda Müminlerin Ölümü

Posted by Site - Yönetici Mayıs 15, 2014

dua sofi prayer islam muslim turkistan mezar

Âhir Zamanda Müminlerin Ölümü

Ka’b (r.h.) hazretleri buyurdular:
İsa bin Meryem Aleyhisselâm ve mü’minler, Ye’cûc ve Me’cûcü (helak etmekten) döndükleri zaman, yıllarca kalırlar… 
Sonra, toz ve duman şeklinde bir şey görürler. 
Bakarlar ki o bir rüzgârdır.
Allâhü Teâlâ hazretleri, bu rüzgârı mü’minlerin ruhlarını almak için gönderdi.
Bu rüzgâr mü’minlerin en son kuşaklarının da ruhlarını alır…
Bu son kuşak mü’minlerin ölümünden sonra insanlar yüz sene daha kalırlar… İnsanlar, ne bir din tanırlar ve ne de sünnet…
Bunlar eşeklerin birbirlerine dalmaları gibi birbirlerine dalarlar.
İşte kıyamet bunların üzerine kopar…

Kaynak : Tefsîr-i Kebir: c. 11, s. 43,
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kıyamet, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Peygamberimizin Mubabek Cesedi Yıkanırken Vukua Gelen Fevkaladelikler

Posted by Site - Yönetici Mayıs 15, 2014

Peygamberimizin Mubabek Cesedi

Peygamberimizin Mubabek Cesedi Yıkanırken Vukua Gelen Fevkaladelikler

îbni Sa’d, Ebû Dâvud, Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym Aişe’den naklederler, O şöyle demiştir:
Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde, O’nu nasıl gasledeceklerini ( yıkayacaklarını ) bilemediler ve: “Vallahi biz, O’nu nasıl gasledece­ğimizi bilemiyoruz! Acaba elbisesini çıkararak mı, yoksa çıkarmaksızın mı gasledeceğiz?” dediler.
Bu sırada Allah kendilerine derin bir uyku verdi.
Herkes çenesini göğsüne dayamış uyuyordu.
Sonra birisi konuştu ve: “Peygamber’i (s.a.v.), elbisesi üzerindeyken gaslediniz” diye bir ni­dada bulundu.
Evden gelen bu sesin, kime âit olduğunu ise farkedemediler.” [Ebû Davud'un rivayetinde: "Sonra kalkıp elbisesi üzerinde olduğu halde O'nu gaslettiler. Ovuştururken, elleriyle O'na dokunarak değil, üzerindeki gömleğiyle ovuşturdular" denilmektedir.]

(Yine bu mealde, Büreyde ve îbni Abbas’tan nakledilmiş diğer rivayetler de bulunmaktadır.)

îbni Sa’d, Beyhakî el-Şâ’bî’den şöyle dediğini naklederler: Pey­gamber’i (s.a.v.) Ali yıkadı ve O’nu yıkarken şöyle diyordu: “Ey Allah-ın elçisi, anam babam sana feda olsun! Sen, gerçekten temiz ve hoş olarak yaşadın, temiz ve hoş olarak vefat ettin!

Ebû Dâvud, Hâkim, Beyhakî ve îbni Sa’d’ın Saîd bin el-Müseyyeb tarikiyle Ali’den naklettikleri rivayet de şöyledir: “Peygamber’i (s.a.v.) ben yıkadım. O’nu yıkarken dikkat ettim, diğer vefat eden insanlarda görülen şey, O’nda hiç görülmedi. Zaten O, yaşarken de tertemiz idi, ve­fat ettiği zaman da tertemiz idi!

(îmâm-ı Ahmed’in îbni Abbbâs’tan naklettiği bir rivayete göre de, Ali bu hususta böyle demiştir.)

Beyhaki’nin Ebû Maşer’den, onun da Muhammed bin Kays’tan rivayetine göre de Ali şöyle demiştir: “Peygamber’i (s.a.v.) gaslettiğimiz sırada, O’nun azasını yıkamak için tutup kaldırmak istediğimde sanki kendiliğinden kalkıyormuş gibiydi.

(Diğer bir rivayette ise, Ali’nin şunu da ifade ettiği kaydedilir: “O sırada etrafa ve semâya öylesine bir güzel koku yayıldı ki, o âna kadar o kadar güzel bir kokuyu ben hiç duymamıştım. Dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü, anam babam sana feda olsun! Sen, gerçekten tertemiz yaşadın, tertemiz olarak vefat ettin!“)

îbni Sa’d, Abdül-Vahid bin Ebû Avn’den rivayet eder. O şöyle de­miştir: Peygamber (s.a.v.) Ali’ye hitaben buyurdu:
Ey Ali, ben vefat et­tiğim zaman, beni sen yıkayacaksın!
Ali de dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü, ben hiç cenaze yıkamadım.
Peygamberimiz: “Yâ Ali, hiç çekinme! Bunu sana Allah kolay kılacaktır!” buyurdu. Ali, bunu anlatmak üzere sonra demiştir ki: “Ben, Peygamberimiz’i gaslederken, bunu bana Allah kolay eyledi. Resûlüllah’ın hangi azasını yıkamak üzere tutsam, kendiliğinden kalkıyormuş gibi bana çok hafif geldi. Bana bu sırada yardım etmekte bulunan Fadl ise: “Yâ Ali, çabuk ol! Neredeyse belim kırılacak!” diyor­du.”

Kaynak : Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri: 543-544.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Peygamberimizin Mucizeleri, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Çocuklarınıza bu isimleri koymayın….

Posted by Site - Yönetici Mayıs 14, 2014

Çocuklarınıza bu isimleri koymayın.isimler ve anlamı

Çocuklarınıza bu isimleri koymayın….

”Aileler çocuklarına Kur’anı kerimden isim koymak isterken ismin anlamına çok dikkat etmeliler.

Mesela Sanem ismi çocuğa verilmemeli, Sanem, put demektir. Aleyna sıkça duyduğumuz bir isim ama anlamı üstümüze bela, sıkıntı demektir” dedi.çocuğa isim vermenin kültürel, sosyal ve dini açıdan önemli bir konudur.

Pek çok ailenin Kur’an-ı Kerim’de geçen isimleri çocuklarına vermek isterler.Kur’an’ı kerimde geçen her kelimenin ise isim olarak konulamayacağını gerçeği vardır.
Günümüzde yaygın olan ve Kur’an’ı kerimde geçtiği için konulan çok sayıda ismin anlamının yanlış olarak bilinmektedir, gerçek anlamlarının ise isim olarak verilememelidir. çocuklarına Kur’an ı kerimden isim koymak isteyen aileleri seçici davranmaları konusunda uyarmak isterim

Anlamları bilinmeden isim veriliyor
Kuran’ı kerimden isim konulurken seçilen kelimenin gerçek anlamının öğrenilmesi için uzman kişilere danışılmasını tavsiye ederim isim kitaplarında veya internette geçen adların anlamlarının da irdelenmelidir.

”Aileler çocuklarına Kuran’ı kerimden isim koymak isterken ismin anlamına çok dikkat etmeliler. Mesela Sanem ismi çocuğa verilmemeli, Sanem, put demektir, Aleyna sıkça duyduğumuz bir isim ama anlamı üstümüze bela, sıkıntı aksın demektir. Kuran’ı kerimde geçen her kelimenin isim olmayacağı bilinmelidir. Kur’an-ı Kerim’de geçen her kelime ‘Bu Kuran’ı kerimde geçiyor isim olur” mantığıyla çocuklara verilmemelidir. Kur’an’ı kerimde geçen kelimelerin anlamı iyi bilinmelidir. Kezban ismi Kur’an’ı kerimde geçiyor diye veriliyor. Oysa Kezban yalancı demektir. Çocuğa bu ismi koyarsanız, ‘yalancı, yalancı’ diye çağırmak zorunda kalırsınız. Aleyna ‘üstümüze bela sıkıntı aksın’, Bekir, ‘deve yavrusu’ demektir. Hz. Ebubekir’in ismi Abdullah’tır Ebubekir lakabıdır. Bu husus karıştırılmamalıdır.
Rümeysa ‘gözü çapaklı kadın’ demektir. Hüreyre, ‘kedicik’ demektir. Kayra eski Türk mitolojisinde ‘tanrı’ demektir, Allah’tan başka ilah mı olur. Çocuğa tanrı ismi konulmamalıdır. Melis, Yunan mitolojisinde ‘tanrıça’ demektir, şişman ve tembel anlamlarına da gelir. Erçin ‘ücret’ anlamına gelir. Bir insanın ücreti olamaz.”

Mekruh isimler – Bu isimleri koymayın
Dinen mekruh sayılan isimler de olduğunu vurgulamak isterim

. Samet ismi, hiç kimseye muhtaç olmayan demektir. Bu sadece haz.Allah’a mahsus bir durumdur, isim olarak kullanılamaz. Julide Farsça’da dağınık, perişan demektir. Cennet bahçesi olarak bilinen İrem ise haz.Allah’ın gazabına uğrayan sahte cennettir. Bade ismi içki demektir. Hannas ismi şeytanın ismi. Alara, Rosa, İleyda bunlar İslam isimleri değil gayrimüslim isimleridir ve çocuklara konulmamalıdır. Kız çocuklarına melek isminin konması ise çok sakıncalı bir durumdur kızlara melek isminin konması hiristiyanların melekler kızdır inancıdır buda küfürdür halbuki dinimize göre meleklerde erkeklik dişilik yoktur .Anlamı kötü olan, anlamsız şeyler de çocuklara isim olarak konulmamalıdır.”

”İsim her dilden olabilir”
İsim her dilden olabilir. Yeter ki anlamı güzel olsun, yaşadığı toplum ve kültüre yabancı olmasın

Barış, Mert, Özgür, Sevgi gibi isimlerin kullanılabileceği, aynı şekilde Kerim, Macit, Zeynep, Hasan, Abdullah, Kevser, Abdurrahman gibi isimlerin çocuklara verilmesinde bir sakınca yoktur. isimlerde , İslam büyüklerinden hatıra kalan isimlerin kullanılmalıdır, halk arasında yaygın olan Fatma, Ayşe, Ahmet, Mehmet, Muhammet, Mustafa, Zeynep gibi isimlerin de konulabilir.yani benim çocuğumun ismi çok farklı olsun diye lafzı ve manası hoş olmayan dinizde sakıncası olan isimlerden kaçınılmadır.

Bu yazıyı Gönderen Şerife Şevval Kardelen Hoca Hanıma Teşekkür Ederiz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 4 Comments »

Peygamberimiz ( s.a.v. ) in Cenaze Namazını Kim Kıldırdı ?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 13, 2014

Peygamberimiz ( s.a.v. ) in Cenaze Namazını Kim Kıldırdı

Peygamberimiz ( s.a.v. ) in Cenaze Namazını Kim Kıldırdı ?

îbni Sa’d, îbni Meni, Hâkim, Beyhaki ve Taberani Îbni Mes’ud’dan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), hastalanıp iyice ağırlaştığı zaman, biz kendisine: “Vefatınız halinde sizi kim yıkayacak, Ey Allah’ın Resulü?” diyerek sorduk. O şöyle buyurdu: “Beni, ehl-i bey­timden bana en yakın olanlar yıkayacaktır. Fakat sizlerin göremeyece­ğiniz pek çok melekler de bulunacaktır!” Bundan sonra kendisine: “Namazını kim kıldıracak?” diye sorduk. O da: “Siz beni yıkayıp kefeni­me koyduktan ve güzelce kokuladıktan sonra, şeririm üzerine koyunuz! Sonra şeririmi kabrimin kenarına bırakınız. Sonra yanımdan çıkıp bir müddet bekleyiniz. Zira o sırada üzerime ilk namaz kılacak olan Cebrail olacaktır. Sonra Mîkâîl, sonra İsrafil, sonra da Azrail olacaktır. Bunların her birinin yanında meleklerden cemaatleri de olacaktır. Sonra sizler­den ilk olarak ehl-i beytim gelip namazımı kılsınlar. Sonra grub grub veya ferd ferd gelip namazımı kılarsınız.” Biz, Peygamberimizin bu sözlerini böylece dinledikten sonra: “Peki Ey Allah’ın Resulü, sizi kabri­nize kim koyacak?” diye de sorduk. O da buyurdu ki: “Beni kabrime, ehlim koyacaktır ve bu sırada bir çok melekler de bulunur, onlar sizleri görür amma, sizler onları göremezsiniz.”

Bu rivayetle ilgili olarak Beyhaki der ki: “Bunu, sadece Selâm el-Tavil rivayet etmiştir.” Ibni Hacer ise onun bu sözüne itiraz ederek şöyle demiştir: “Bunu, aynı tarikten Müslime bin Salih de rivayet etmiştir ve onun bu rivayeti Selâm el-Tavil’in rivayetini desteklemektedir.” (Bunu ayrıca Hafız Bezzâr da, bir başka tarik ile İbni Mes’ud’dan rivayette bulunmuştur.)

İbni Sa’d’m Ali’den rivayeti de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) şeriri üzerine konulduğu zaman ben insanlara dedim ki: “O’nun cenaze na­mazını kılarken, hiç biriniz insanlara imam olamaz! O, sağken de, vefatı halinde de sizin imamımzdır! Grub grub içeri giriniz, saf saf durunuz ve O’nun namazını kılınız.” Onlar da grub grub gelip böyle yaptılar. Bilinen cenaze duasını da okumadılar. Tekbir aldıktan sonra sâdece: “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekâtühü.” “Ey Allah’ın peygamberi, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!” diyerek selamladılar ve sonra da: “Allah’ım bizler şahitlik ederiz ki, se­nin peygamberin senin O’na indirdiğin kitabını tebliğ etmiştir! Ümme­tine hakkıyla yol gösterip nasîhatta bulunmuştur, senin yolunda hakkıyla cihâd etmiştir! Tâ senin dînin izzet ve kuvvet bulup yerleşin-ceye kadar, nasihat ve cihâdında devam etmiştir. Allah’ım, sen bizleri O’na indirdiğin Kitâb’a hakkıyla uyanlardan eyle ve bizlere dînimizde sebat ver! Bizi yarın âhirette O’na kavuştur!” işte bâzıları böyle dua e-diyor, bâzıları da bu duaya amîn diyordu. Erkekler bu şekildeki cenaze namazlarını bitirdikten sonra kadınlar, sonra da sabiler edâ ettiler.

(Ibni Sa’d ile Beyhakî’nin Muhammed bin İbrâhîm el-Teymî’den olan rivayeti de bu şekildedir.)

İbni Sa’d, Ebû Hazım el-Medenî’den rivayet eder. O şöyle diyor: Peygamber (s.a.v.) vefat ettikleri zaman, O’nun cenaze namazını ilk olarak muhacirler edâ ettiler.
Sonra ensâr. Bölük bölük gelip namazını kılıyor, sonra çıkıyorlardı. Sonra Medine ehli kıldı. Böylece erkekler edâ ettikten sonra kadınlar edâ ettiler. Kadınlar, âdetleri veçhile feryâd ve figân ediyorlardı. Ansızın büyük bir gürültü duyuldu. Bundan korkan kadınlar sustular. Birisi bu sırada şöyle demekteydi: “Her bir musibetin ve kaybın, Allah tarafından verilecek bir karşılığı ve bedeli vardır. Ek­siğini, Allah’ın vereceği ecir ve sevâb ile gidenlere ne mutlu! Asıl musibete uğrayan ise, sevaptan mahrum kalandır!

Kaynak : Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri: 544-546.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Peygamberimizin Mucizeleri, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hurma ve İnsan

Posted by Site - Yönetici Mayıs 12, 2014

hurma,acve,peygamberimizi,Hurma ve İnsan

Hurma ve İnsan

Maymunlar genetik olarak insana benzediğinden insanın maymundan geldiğini iddia eden ahmaklar hurma ağacını tanısaydı hurma ağacının da insanın evrim geçirmiş hali olduğunu iddia ederlerdi.

İşte hurma ağacı, Peygamberimizin sözleri ve ayrıntılar:
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Halanız olan hurmaya ikram ediniz. Çünkü o (hurma) babanız Âdem’den arta kalan çamurdan yaratıldı. Ağaçlardan hiçbir ağaç Allah katında İmrân kızı Meryem’in altında (İsa’yı) doğurduğu ağaçtan daha değerli değildir. (Ebû Yâlâ – Ramüz’el-Ehâdis)

Halamız olan hurma, babamız Hz. Âdem’in arta kalan çamurundan yani aynı elementlerden yaratıldığı için, insanın tabiatına (genetik yapısına) en yakın ve en uyumlu meyvedir. Hurmanın meyvesi gibi ağacı da değerli olduğundan, Yüce Allah’ın yönlendirmesi ile Hz. Meryem, oğlu Hz. İsa’yı hurma ağacının altında doğurdu. Olay şöyle oldu.

Yüce Allah buyuruyor:

Doğum sancısı onu (Meryem’i) bir hurma ağacına (yaslanmaya) zorladı. “Ah! Keşke bundan önce ölseydim de, unutulup gitseydim” dedi. Alt tarafından (İsa ya da melek) ona şöyle seslendi: “Hüzünlenme! Rabbin alt yanında bir su arkı meydana getirdi.” “Hurma ağacının (kurumuş) dalını kendine doğru silkele de, üzerine (önüne) taze olgun hurmalar dökülsün.” (Meryem – 23 – 24 – 25)

Bakire bir kız olduğu halde Hz. İsa’ya mûcizevî bir şekilde hamile kalan Hz. Meryem, doğum sancısı başlayınca korkudan paniğe kapıldı ve şehrin dışına çıktı. Doğum sancısı artınca kurumuş bir hurma ağacına yaslanıp sarıldı. Babasız çocuk doğuracağı için toplumun kendisini gayr-i meşru cinsel ilişki ile suçlamalarından korktuğundan “Ah! Keşke bundan önce ölseydim de, unutulup gitseydim” dedi. Yüce Allah yıkanıp temizlenmesi ve kana kana içip içinin serinlemesi için alt tarafında küçük bir su arkı (derecik) yarattı ve “Hurma ağacının (kurumuş) dalını kendine doğru silkele de üzerine (önüne) taze olgun hurmalar dökülsün” buyurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Kadınlarınıza nifâs halindeyken hurma yedirin. Çünkü nifas halinde hurma yiyenlerin çocukları halîm (yumuşak huylu) olur. Meryem de İsa’yı doğurunca hurma yedi. Eğer onun için (hurmadan) daha yararlı bir şey olsaydı, Allah Meryem’e onu ikram ederdi. (Râmûz’el- Ehâdis)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Kim hurmayı severse, Allah da onu sever. (Taberânî)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Hurmayı (sabahları) aç karnına yiyin. Çünkü o kurtları (mikropları) öldürür. (Deylemî)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

En hayırlı (yararlı) hurmanız “Berni” (hurması) dır. Çünkü o bütün hastalıkları giderir ve onda hastalık yapıcı bir şey (zararlı mikrop) yoktur. (Hâkim – Beyhakî – Taberânî)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

“Acve” (hurması) cennet meyvelerindendir. (Ebû Nuaym)

Abdullah İbni Abbas radıyallahü anhüma diyor ki:

Peygamberimiz (s.a.v.) en çok berni hurmasını severdi. (Ebû Nuaym)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Kim her sabah yedi tane “acve” hurması yerse, o gün ona zehir ve büyü zarar vermez. (Buhârî)

Berni, uzun ve koyu sarı renkli, acve ise yuvarlak ve siyah renklidir. Acve ve berni hurmaları daha yararlı olmakla birlikte, Medine-i Münevvere’de yetişen hurmaların hepsi şifâ kaynağıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

Kim aç karnına yedi tane Medine hurmasından yerse, o gün o kimseye zehir ve büyü (gibi şeyler) zarar vermez. Eğer akşam yerse, sabaha kadar zehir ve büyü bir zarar vermez. (Ahmed İbni Hanbel)

Meyve şekeri, B grubu vitaminleri ve demir açısından zengin olan hurma, enerji ve şifâ kaynağıdır. Karaciğeri güçlendirir, sarılığı, kabızlığı önler, anemiye (kansızlığa) iyi gelir, prostat büyümesini kontrol altında tutar ve bedene zindelik verir. Ayrıca rahim kaslarını temizleyip adaleyi kuvvetlendirdiği ve esneklik sağlayıp doğumu kolaylaştırdığı için hamile kadınların bol hurma tüketmeleri çok yararlıdır. (A. Tomor Hoca)

HURMA VE İNSAN BENZERLİĞİ

Peygamberimizin “halanızdır” ifadesi ve Adem Aleyhisselam’ın toprağından yaratıldı beyanı, hurmanın insana olan benzerliği ile ortaya çıkıyor… İşte o benzerlikler…

İnsan da hurma da dik ve geniş bir gövdeye sahiptirler.

İkisinde de erkeklik ve dişilik vardır.

İkisi de ancak döllenme ile çoğalır ve meyve verir.

Erkeklik poleni kokusuyla insanın meni kokusu aynıdır.

İkisinin de kafaları kesildiğinde ölürler.

İkisinin de kalbi kuvvetli bir darbeye maruz kalırsa ölürler.

İnsanın cismindeki kıllar ve saçlar gibi hurma ağacında da lifler vardır.

İnsanın şiddetle suya ihtiyacı olduğu gibi onunda çok bol suya ihtiyacı vardır.

Ömrü ortalama insan ömrü kadardır.

Yavrulaması insanın ortalama yavru adedine denktir.

Gençlik ve ihtiyarlık yaşları da insanın yaşlarına benzer.

Özellikle hurmanın döllenmesinin ve yavrulamasının aynen insan gibi olması nedeniyle çok ilgi çekicidir. Döllenme olayı kış mevsiminde meydana gelir. Erkek hurma ağacından alınan polenler(tal) bir yerde kurutulur. Sonra dişi hurma ağacının tepesinde bir yarık açılmaya başlar. Bu yarık bölgeye belli oranda tal denilen kurutulmuş polenler konulur ve üzeri zarar görmeyecek bir şekilde sarılır. Böylece döllenme işlemi tamamlanır. Yeni filiz oluştuktan sonra kesilir ve dişi ağacın yakınına dikilir. Belli büyüklüğe ulaştıktan sonra da annenin yanından alınarak başka bir yere nakledilir. Hurma ağacının en verimli yılları 15 ile 40 yaşları arasındadır. 60 yaşından sonra da artık ya meyve vermez ya da çok az meyve verir hale gelir. İnsana bu kadar benzemesi çok ilginç ve şaşırtıcıdır.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 375 takipçiye katılın