GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

‘DİN’ Kategorisi için Arşiv

Dini başkalarına anlatmaya gerek var mı?” diyenlere cevap”

Posted by Site - Yönetici Aralık 1, 2010

Dini başkalarına anlatmaya gerek var mı?" diyenlere cevap"

Dini başkalarına anlatmaya gerek var mı?" diyenlere cevap"

Dini başkalarına anlatmaya gerek var mı?” diyenlere cevap”

İyilik konusunda öğüt vermek ve hatırlatma yapmak Kuran’da müminlere emredilen bir ibadettir. Dindar bir insan dinden uzak yaşayan ya da dini yaşarken birtakım hatalı veya eksik davranışlarda bulunan bir kimsenin göreceği zararları bildiği için kendisini vicdanen bu durumdan sorumlu kabul eder ve o kişiyi uyarmak zorunluluğunu hisseder. Bu uyarı ve hatırlatmalar her vicdanlı müminin yapması gereken bir harekettir. Bu tavır Kuran’da “ iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak ” şeklinde ifade edilir.

İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak” aynen namaz oruç zekat gibi Kuran’da emredilen ve her Müslümanın üzerine farz olan bir ibadettir. Kuran’ın pek çok ayetinde bahsi geçen bu ibadetin yerine getirilmesi iman eden kimselerin temel vasıfları içinde sayılır:

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder kötülükten sakındırırlar namazı dosdoğru kılarlar zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi 71)

Bunlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder maruf olanı emreder münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi 114)

Tevbe edenler ibadet edenler hamd edenler (İslam uğrunda) seyahat edenler rükû edenler secde edenler iyiliği emredenler kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü’minleri müjdele. (Tevbe Suresi 112)

Allah bir başka ayette kurtuluşun iyiliği emretme ve kötülükten men etme ibadetini yerine getirmeye bağlı olduğunu belirtmiştir:

Sizden; hayra çağıran iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi 104)

Hiçbir Müslüman tamamen hatasız ve günah işlemekten uzak değildir. Unutarak bilmeyerek ya da nefsine yenik düşerek hata yapmak Allah’ın imtihanı gereği müminlerin manevi olarak gelişmelerine ve olgunlaşmalarına vesile olan bir olaydır. Ancak günah işleme konusunda müminleri inkarcılardan ayıran en önemli özellik müminlerin hataları üzerinde ısrar etmemeleri hata yaptıklarının şuuruna varınca hemen düzeltip doğru olanı benimsemeleridir. Allah Kuran’da şöyle belirtir:

Ve ‘çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir`. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi 135)

İşte bu yüzden İslam’ı yaşayan her Müslümanı eksikleri ya da hataları konusunda uyarmak diğer Müslümanların görevidir. Eğer bir müminin davranışlarında ya da zihniyetinde Kuran’a aykırı eksik veya kusurlu bir durum varsa bunu fark eden diğer bir müminin hiç vakit kaybetmeden onu uyarması ve doğru olanı hatırlatması gerekir. Bu şekilde kardeşinin ahiretine ve sonsuz yaşamına zararlı etkisi olacak bir sorunu ortadan kaldırarak ona en büyük iyiliği yapmış olacaktır.

Buradan da anlaşıldığı gibi ‘iyiliği emredip kötülükten sakındırmak’ İslam’daki en önemli ibadetlerdendir. Sürekli olarak diğer müminlerin gözetimi ve kontrolü altında olan bir müminin zamanla bütün eksik ve kusurlarını telafi etmesi her türlü hatasını ortadan kaldırarak Allah’ın Kuran’da tarif ettiği ideal mümin yapısını elde etmesi ve böylece Allah’a daha fazla yakınlaşması kaçınılmazdır. Bu yüzden Allah bu ibadeti hakkıyla uygulayanlar sevgi ve merhamet sahibi müminlerden Kuran’da övgüyle bahsetmektedir:

Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz... (Al-i İmran Suresi 110)

Yarattıklarımızdan hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır. (Araf Suresi 181)

İyiliği emredip kötülükten sakındırmak” yalnızca müminlere yönelik bir davranış değildir. Dini yaşamdan uzak olan insanlara İslam’ı tanıtmak dine davet etmek Kuran ahlakını anlatmak da önemli bir ibadettir. Kuran ahlakını anlatmak Allah’ın yoluna davet etmek bütün peygamberlerin ve onların izinde olan müminlerin başta gelen vazifelerinden olmuştur. Kuran ayetlerine baktığımızda görüyoruz ki peygamberlerin hayatları bu şerefli görevi yerine getirmek ve hiçbir güçlükten yılmadan insanları doğru yola davet etmekle geçmiştir. Hz. Nuh’un sözleri ayetlerde şu şekilde bildirilir:

Dedi ki: “Rabbim gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum.”

Fakat benim davet etmem bir kaçıştan başkasını arttırmadı.

Doğrusu ben Senin onları bağışlaman için her davet edişimde onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.’

Sonra onları açıktan açığa davet ettim.”

Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim.” (Nuh Suresi 5-9)

Kuran’da da bildirildiği üzere dinde zorlama ya da baskı yoktur. İnanmak bir vicdan meselesi olduğu için gerekli açıklamalar deliller ortaya konulduktan sonra kabul edip etmemek karşı tarafın tercihine kalmıştır. Kendisine düşen tebliğ görevini yaptıktan sonra karşısındaki insanın reddetmesinden dolayı müminin üzerine bir sorumluluk yoktur. Bu gerçek Kuran’da da birçok kez belirtilmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. (Yasin Suresi 17)

Artık sen öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. (Gaşiye Suresi 21-22)

Buraya kadar görüldüğü gibi insanlara İslam’ı Kuran’ı anlatmanın öğüt verip hatırlatmanın Allah ile kul arasına girmekle hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine tebliğ Allah’ın emrettiği bir ibadettir ve İslam ahlakının bütün insanlar tarafından öğrenilmesinin Allah’ın emir ve yasaklarının yerine getirilmesinin gerçekleşmesi için önde gelen şartlardandır.

Din hayatın sadece bir parçası. Neden hayatın her alanında Kuran ahlakının yaşanması gerektiğini düşünüyorsunuz?” diyenlere cevap

Din hayatın bir parçasını değil tümünü ele alan ve düzenleyen bir sistemdir. Tabii burada “din” sözcüğünden kastettiğimiz İslam dinidir. “Din” ifadesiyle Budizm Hinduizm gibi batıl dinler ya da Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi vahyedilmelerinin ardından tahrif edilmiş dinler kast edilmemektedir.

Hıristiyanlık tarih içinde bazı çıkar çevrelerinin hedeflerine göre şekillendirilmiş bir dindir. Bu çevrelerin istekleri doğrultusunda çeşitli dejenerasyon süreçleri ve “reform” adlı bozulmalara uğramıştır. Bu çıkar çevrelerinin Hıristiyanlığa soktuğu en büyük sapmalardan biri de “dünya işleri” ve “din işleri” gibi iki ayrı kavram olduğu şeklindeki safsatadır. Oysa din bir insanın hak kitaba göre inandığı doğrular demektir ve “dünya işleri” de kuşkusuz insanların inandığı doğrular üzerine kuruludur.

Ancak Hıristiyanlıktaki bu çarpık düşünce uzunca bir süredir İslam’a da uygulanmak istenmektedir. İslam hakkında bazı ön yargılara ve eksik bilgilere sahip özenti hastalığına tutulmuş bazı çevreler de İslam’a bu tür bir uygulama yapılmasını desteklemiş bunu aydın olmanın bir işareti olarak benimsemişlerdir. Buna bağlı olarak halkın bu konudaki bilgisi az olan kesimlerinde İslam hakkında birtakım kulaktan dolma yanlış anlayışlar gelişmiştir. Örneğin “Din hayatın sadece bir parçasıdır“kendini tamamen dine vermek fanatizmdir” gibi safsataların İslam diniyle en ufak bir bağlantısı yoktur. Tam tersine din hayatın bir kısmını değil tümünü hatta daha da ötesini kapsar.

Bunun aksini savunmak Kuran’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek anlamına gelir. Kuran’ın bir kısmını kabul etmemek ise kuşkusuz tümünü inkar etmek demektir:

…Yoksa siz Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

İşte bunlar ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez. (Bakara Suresi 85-86)

Kuran’da tarif edilen din hiçbir şüphe ve kuruntuya yer vermeden tam bir teslimiyetle Allah’a inanıp bağlanmak O’nun emir ve yasaklarına harfi harfine itaat etmek esaslarına dayanır. Müminlerin bu özellikleri Kuran’ın birçok ayetinde tarif edilmiştir. Bu ayetlerden bazılarında şöyle buyrulmaktadır: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN | » yorum bırak;

DÎNE ZARAR VEREN YEDİ MUSÎBET

Posted by Site - Yönetici Mayıs 22, 2010

DÎNE ZARAR VEREN YEDİ MUSÎBET

DÎNE ZARAR VEREN YEDİ MUSÎBET

DÎNE ZARAR VEREN YEDİ MUSÎBET


Resûl-i Ekrem (s.a.v.)ashâbına şöyle buyurmuştur:

İyi ameller yapmakta acele ediniz. Siz, korkmak ve gayrete gelmek için, şu yedi şeyin gelip çatmasından daha kötü birşey mi bekliyorsunuz?

Bİrincisi:Herşeyi unutturan fakirlik(Dînî vazifelerini yerine getiremeyecek derecede geçim derdine düşmek.)

İkincisi:Azdıran zenginlik, insanı sefâhate sevk eden servet çokluğu).

Üçüncüsü:Aklı ve sağlığı bozan (dînî vecibelerini yerine getirmeye mâni olan)hastalık.

Dördüncüsü:Muhâkeme ve şuuru gideren, bunaklık derecesindeki ihtiyarlık.

Beşincisi:Ansızın gelen (insanı âhirete hazırlığı olmadan yakalayan)ölüm.

Altıncısı:Korkutucu istikbâl fitnelerinin en fenâsı bulunan Deccal fitnesi.

Yedincisi:Kıyâmetin kopması. (Sünenü Tirmizî)


02.12.97 Fazilet takvimi

..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

Dinimizi Öğrenelim, Öğretelim…

Posted by Site - Yönetici Nisan 2, 2009

İmam-ı Buhari`nin Türbesi

İmam-ı Buhari`nin Türbesi

Dinimizi Öğrenelim, Öğretelim…

BİZ Türkiyeli Müslümanlar için, eski ulema dinimizin bütün esaslarını ve inceliklerini, en ufak ayrıntılarına kadar binlerce, on binlerce akaid, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, siyer, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında yazmışlar. Eski şeyhülislâmlar ve müftüler onbinlerce, belki de yüzbinlerce fetva vermiş.

Ne yazık ki, bunların yüzde 95’i Osmanlıca yazmalarda ve basma eserlerde. Müslüman halk bu yazıyı okuyamıyor.

Okuması, öğretilse bile, lisanımız kasıtlı olarak o kadar değiştirildi, uydurukçalaştırıldı, sade suya tirit hale getirildi ki, bu metinlerin manalarını anlamak imkânı kalmadı.

Medreseler kapatıldığı, uzun yıllar boyunca genç nesillere din eğitimi ve kültürü verilmediği için cahillik yaygın ve yoğun hale geldi.

Beş vakit namaz kılan dindarlar bile Allahü Teâlâ’nın 14 sıfatını sayamıyor. Bendeniz bundan beş sene kadar önce İlahiyat Fakültesi 3’üncü sınıfında okuyan temiz bir gençle tanışmıştım. Kendisinden izin isteyerek ona bir soru yönelttim, Allah’ın sıfatlarını sayınız dedim. İnanmayacaksınız, bir tek sıfatını bile sayamadı.

Bir Müslümanın, Yaratanının Rabbinin sıfatlarını bilmemesi, ezberlememiş olması ne büyük bir cehalettir. Hak Teâlâ kemal sıfatlarla muttasıftır (sıfatlıdır) ve noksan sıfatlardan münezzehtir.

İlmihal ve akaid kitaplarında Peygamberlerin de (Aleyhimüsselam) sıfatları yazılıdır. Bizim Peygamberimizin, diğer Peygamberlerin hepsinde bulunan sıfatlardan başka, kendisine mahsus sıfatları da vardır. Bunları biliyor muyuz?

Kur’ân’ın belli başlı özellikleri nelerdir?

Başlıca haramlar ve büyük günahlar nelerdir?

Eskiden Müslümanlar Elli Dört Farz adında çok değerli ve insanın kurtuluşuna vesile olan mübarek bir kitabı okurlardı.

Bazılarının beğenmediği, küçümsediği Mızraklı İlmihal kitabını Müslümanlar okusalar insanı necata (kurtuluşa) götürecek, helak olmaktan koruyacak nice önemli bilgiler ve uyarılar öğreneceklerdir.

Bazı Müslüman kardeşlerimiz taharet, namaz abdestini bile doğru dürüst bilmiyor. İstibra nedir öğrenmemiş, öğretilmemiş, hacetini gördükten sonra hiç beklemeden, temizlik yapmadan abdest alıyor ve iki üç adım yürüdükten sonra henüz almış olduğu abdesti bozuluyor. Bozuluyor ama haberi yok. Halka bu gibi bilgileri kim öğretecek?

Ülkemizde Peygamberimizin Sünneti konusunda Ehl-i Sünnet mensupları ile Ehl-i Bid’at arasında bitmez tükenmez tartışmalar sürüyor. Lakin Sünnet nedir, bu suale doğru dürüst, 10 üzerinden 7 not alabilecek derecede kaç kişi cevap verebilir? Sünneti inkar eden zavallılar bilmiyorlar ki, bize ulaşan mütevâtir ve sahih hadisler de bir tür vahiydir. Çünkü Yüce Kur’ân’da Peygamberin kendinden, hevasından konuşmadığı bize bildirilmiştir.

Müslüman halkımız küfür sözlerini ve fiillerini de bilmiyor… Bunlar bilinse nice kimse dilini ve azasını küfre yol açan söz ve fiillerden koruyabilir.

Eski kitaplarda yazar: Şu ilaç bana iyi geldi, beni tedavi etti, iyileştirdi demek sakıncalıdır. Şuurlu ve bilgili Müslüman, Aspirin baş ağrımı geçirdi demez. Ne der? Allah’ın izni ve yaratması ile Aspirin başağrıma iyi geldi der. Allah iyileştirmeyi yaratmazsa, Aspirin hiç fayda vermez.

Müslümanlıkta şu işi yapacağım, edeceğim, şuraya gideceğim şeklinde konuşulmaz. Mutlaka inşaallah (Allah isterse) demek lazım gelir.

Hayırlı, mübah, helal, meşru işlere başlarken mutlaka besmele çekilmelidir. Hadîs-i şerifte “Besmele çekilmeden başlanan hayırlı/meşru iş ebter (kısır) olur” buyurulmuştur. Haram bir şey yapılırken besmele çekmek ise kişiyi küfre götürür.

Müslüman kişi sol eli ile yiyemez ve içemez. Çatal, kaşık, bardakla bile olsa. Çünkü Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun O’na) bunu yasaklamıştır. Adam veya kadın solak… Yine de sağ eliyle yiyip içecektir. Peygamberimizin bu emrine gururu, kibri ve isyanı yüzünden uymayan bir kimsenin, Peygamberin bedduasına uğradığı ve elinin kuruduğu muteber kitaplarda yazılıdır.

Yemek yerken veya bir şey içerken besmele çekilmelidir. Bir kişi sofraya oturur ve besmele çekmeden yerse, o sofranın bereketi gider ve yiyecekler kafi gelmez. Besmele, yemeğin gramajını çoğaltmaz ama bereketini çoğaltır.

Sofradan kalkarken dua edilmelidir. En kısa yemek duası “Elhamdülillah” demektir.

Allah’a hamd ve şükr ettikten sonra; yemeği pişirene, sofraya getirene veya ikram edene de teşekkür edilmelidir. Resulullah Efendimiz “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükr etmemiş olur” buyurmuşlardır.

Evin hanımı, çocukların annesi saatlerce uğraşmış, yemek hazırlamış, ona mutlaka teşekkür etmek, eline sağlık demek gerekir. Yemek çok lezzetli olmasa bile onu memnun etmek için “Ne güzel, ne lezzetli yapmışsın…” demekte beis olmasa gerek. Pilav biraz lâpa olmuşsa bunu söylemek ayıptır.

Babanın işleri bozuldu. Sabahleyin hanımına mutfak masrafları için sadece 10 lira verebildi. Kadıncağız da bu parayla akşama salçalı patates, bulgur pilavı ve üzüm hoşafı pişirdi. Akşam eve gelen beyin, çocukların “Aaa bunlar yenir mi…” diye surat asmaları ne büyük bir küfran-ı nimet ve alçaklıktır. A beyinsizler, a nankörler bu yemekler sizin rızkınızdır ve rızkı veren Allah’tır. Dünyada bir milyara yakın insan bu saydığım mönüyü bulamıyor. Afrika’da, Bangladeş’te öyle fakir, öyle sefil, öyle yoksul, öyle miskin, öyle perişan kardeşlerimiz var ki, onlara patates, bulgur, üzüm hoşafı ikram edilse, sevinçten çılgına dönerler, Allah’a şükr ederek büyük bir mutluluk içinde yerler. Biz Türkiye Müslümanları niçin bu kadar nankör, huysuz, görgüsüz olduk?

Peygamberimiz bize kanaati emr ediyor. Şeytan ve nefislerimiz ise lüksü, israfı, saçıp savurmayı, gururu, kibri, gösterişi, aşırı tüketimi emr ediyor. Soruyorum: Bu konuda hangisine uyuyoruz?

Evet halkımıza mutlaka dinimizin esasları öğretilmelidir.

Dinimizin ahlâk bilgileri ve hükümleri esas hükümlerdendir. Müslüman yalan söylemez, Müslüman emanetlere hıyanet etmez, Müslüman verdiği sözü yerine getirir, Müslüman borcunu öder, Müslüman başkalarının karısına, kızına kötü gözle bakmaz, Müslüman israf etmez, Müslüman büyüklere saygılı küçüklere şefkatlidir, Müslüman ahlâklı, faziletli, hikmetli insandır, Müslüman riba yemez…

Dinimizi öğrenelim, dinimizi öğreten şahıslara, kurumlara yardımcı olalım, onları destekleyelim. 

Ziyaretçilerimize çay kahve ile beraber küçük dinî ahlâkî broşürler hediye edelim.

 

M. Şevket Eygi  

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 4 Yorum »

Hüseyin Kumaş . Din hakkında – VAAZ

Posted by Site - Yönetici Mart 20, 2009

Hüseyin Kumaş . Din hakkında  - VAAZ

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, HÜSEYİN KUMAŞ - VAAZ, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, ViDEO, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

İmanın beşinci şartı: Ahiret gününe inanmak

Posted by Site - Yönetici Mayıs 19, 2008

İmanın beşinci şartı: Ahiret gününe inanmak

AHİRET NE DEMEKTİR?

Âhiret, son mânâsına gelen “âhir” kelimesinin müennesidir. Ancak âhiret hayatı insan için son değil, bir menzildir, konak yeridir.

Dinî ilimler ıstılahında/literatüründe âhiret, dünya hayatından sonra başlayıp ebediyyen devam edecek olan ikinci hayatın adıdır. Bu ikinci hayatın varlığına inanmak, altı iman esasından biridir. Âhirete iman, ceza ve mükâfat yerine ve gününe inanmak demektir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ÂHİRET GÜNÜne de kesinkes inanırlar.”(1)

Âhiret iyiler için mükâfat, kötüler için bir ceza yeri olacaktır. Allah Teâlâ cennette lûtfiyle, cehennemde adâletiyle tecelli eder.

***

AHİRET HAYATI VE SAFHALARI

Ölüm ânından itibaren âhiret hayatı başlar. Ölüm, ebedî âleme açılan bir berzahtır, geçittir. Bu geçiş devresiyle birlikte sonu olmayan hayata adım atılmış olur.

Ölümden sonraki âhiret gününün hâdiseleri birbirini tâkip eder:

Kabir hayatı, ba’s (diriliş), mîzan (amellerin tartılması), amel defterleri, hesap, havz, sırat, cennet ve cehennem. Bütün bunlar haktır, inanılması şarttır.

Bu kısa girişten sonra şimdi maddeler hâlinde bunları ele alalım.

1. Kabir hayatı: Kâfirler ve günahkâr olan bazı mü’minler için kabir azabı haktır.

Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“İdrardan sakınınız! Zira kabirdekilerin çoğunun çektikleri azap o yüzdendir.”(2) Yine Resûlüllah Efendimiz, “Allah mü’minleri, dünya hayatında ve âhirette hak bir söz üzerinde sabit kılar”(3) âyeti, kabir azabı hakkında indirildi buyurmuştur.

Allah Teâlâ’nın affettiği, azap çektirmeyi istemediği bazı günah sahipleri ise azap görmeyecektir.

İbâdet ve tâat ehlinin, sâlih amel sahiplerinin kabirde, Cenâb-ı Hakk’ın bildiği ve dilediği şekilde nimet içinde bulunmaları da haktır.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bir mezarlıktan geçerken iki kabirdeki ölünün bazı ufak şeylerden dolayı azap gördüklerini müşahede etti. Bunlardan birinin koğuculuk ve bozgunculukla çok yakından ilgisi vardı. Diğeri de idrar yaparken ihtiyatlı davranmaz, (sıçrıntılardan) sakınmazdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bir yaş ağaç dalı istemiş ve ikiye bölmüş, birini bir kabre, diğerini de öbürüne diktikten sonra şöyle buyurmuştur: ‘Umulur ki bu yaş ağaçlar kuruyuncaya kadar azapları hafifler.”(4)

Yine kabirde Münker ve Nekir’in sual sorması da haktır. Bu iki melek kabre girerek ölüye, ‘Rabbin kimdir? Dinin hangi dindir? Peygamberin kimdir?diye sorduğunda, mü’min şu cevabı verir: ‘Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed’dir (s.a.v.).’

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ölü mezara gömülünce, gözleri mavi olan iki siyah melek gelir. Bunların birine Münker, diğerine Nekir adı verilir. Ona derler ki:

– ‘Şu zat (Muhammed s.a.v.) hakkında ne dersin?’

O da şöyle cevap verir:

– ‘O Allâh’ın kulu ve resûlüdür. Ben şehâdette bulunurum ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed de onun kulu ve resûlüdür.’

Bunun üzerine melekler:

– ‘Biz senin böyle söyleyeceğini zaten bilmekte idik’ derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler; sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır, aydınlatılır. Daha sonra ise melekler ölüye:

– ‘Yat ve uyu’ derler. O da:

– ‘Âileme gidin de durumu haber verin’ der.

Melekler:

– ‘Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et’ derler.

Ölü münâfık olursa, meleklerin sualine:

– ‘Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum, başka bir şey bilmiyorum’ diye cevap verir.

Melekler de:

– ‘Böyle diyeceğini zaten biliyorduk’ derler.

Daha sonra arza, ‘Alabildiğine sıkıştır’ diye hitap edilir. Yer de başlar adamı cendere gibi sıkıştırmaya… O kadar ki, kemikleri hurdahaş olur. Mahşer gününe kadar mezarda böyle işkence görür.”(5)

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) buyurur ki, “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olur.”(6)

2. Ba’s: Ba’s kelime olarak gönderme, gönderilme, dirilme, diriltme yayma ve dağılma mânâlarındadır. Akâid ilminde ise, öldükten sonra dirilmedir; canlıların aslî parçalarını bir araya getirerek ve ruhlarını da iade ederek, Allah Teâlâ’nın mezardan çıkarmasıdır. Bu da haktır ve mutlaka gerçeklecektir.

Ba’sla ilgili âyetlerden bazıları şöyledir:

“Bir nutfeden insanı yarattı, ona şekil verdi. Sonra ona yolu (hayır ve şer yolunu seçmeyi) kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü ve kabre koydu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir.”(7)

“(İnsan), kendi yaratılışını unutarak bize karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve, ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. (Resûlüm) de ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü o, her türlü yaratmayı çok iyi bilir.”(8)

3. Mîzan: Lûgatta mîzan, ölçü, tartı, ölçek, miktar mânâlarına gelir. Bununla birlikte adâlet ve hukuk gibi mânevî olan herhangi bir şeyi mukayese ile tayin etmek için de kullanılır. Bu mîzan’ın mecazî anlamıdır. Mîzân’ın akâid ilmindeki mânâsı ise, amellerin tartılmasıdır ve haktır.

Cenâb-ı Mevlâmız buyuruyor ki:

“O gün vezn (amellerin tartılması) haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”(9)

4. Amel defterleri: İnsanların dünyada inanıp kabul ettikleri iman esasları ile işledikleri amellerin kaydedildiği belge ki, bu da haktır. Kur’ân-ı Kerim’de bu kavram, kitap ve suhuf (sayfalar) isimleri ile geçmektedir. Bu defterler mü’minlere sağ, kâfirlere sol ve arka taraftan verilir. Bu hususla ilgili bazı âyet mealleri şöyledir:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”(10)

“Kitabı sağ tarafından verilen, ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum’ der. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette hoşnut kalacağı bir hayat içindedir. (Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin-için. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o, ‘Keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı. Saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti.’ (Bu esnada cehennem bekçilerine şu İlâhî buyrukla hitap edilir:) ‘Onu yakalayın da, ellerini boynuna) bağlayın; sonra alevli ateşe atın onu! Sanra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun! Çünkü o, azîm olan Allâh’a iman etmezdi.”(11)

“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecektir. Kimin de kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı isteyecek; alevli ateşe girecektir. Zira o, (dünyada) ailesi içinde (mal-mülk, şan-şöhret, makam-mevki ve nüfuzu sebebiyle) şımarmıştı.”(12)

5. Hesap (sual): Kıyâmet gününde insanların, Allah Teâlâ’nın huzurunda, dünyada yaptıklarından dolayı sorgulanmasıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Şüphe yok ki Allah Teâlâ (kıyâmet günü) mü’min kuluna yaklaşarak (rahmet) kanatlarını üzerine gerer ve onu örter. Sonra da buyurur ki: ‘Ey kulum, (işlediğin) şu-şu günahları biliyor musun?’ ‘Evet yâ Rabbî.’ Böyle böyle Allah Teâlâ onun bütün günahlarını bir bir sayar. O kadar ki kul, ‘Artık ben mahvoldum, helâk oldum’ kanaatine varır. Bundan sonra Allah Teâlâ, ‘Bu günahları dünyada iken örtmüş, gizli tutmuştum. Bugün de af ve mağfiret ediyorum’ buyurur. Bunun üzerine sorgusu yapılan kişiye, ‘sevaplarını ihtiva eden defteri’ verilir. Allah Teâlâ kâfirlere ve münafıklara ise, bütün halkın ortasında şöyle nida eder: ‘Rablarını yalanlayanlar işte bunlardır! Dikkat! Allâh’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun!”(13)

6. Havz: Bundan maksat, Peygamberimize (s.a.v.) ait olan cennet havuzlarından Kevser Havuzu’dur ve haktır. Allah Teâlâ, “Biz sana Kevser’i verdik(14) buyurmuştur. Bütün peygamberlerin Haşr meydanında havuzları vardır ve ümmetlerinden hak edenler, cennete girmezden önce bundan içeceklerdir. Peygamber Efendimizin havuzu, ancak sünnetine uyan samimi mü’minler içindir ve son derece büyüktür. Nitekim buyurmuşlardır ki, “Benim havzumın bir kenarı bir aylık mesafedir. Dört açısı ve kenarı birbirine eşittir. Suyu sütten beyaz, kokusu miskten daha hoş, kadehleri gökteki yıldızlardan daha çoktur. Ondan bir defa içen, bir daha ebediyyen susamaz.”(15)

Hak yol olan İslâm’ı bırakıp bâtıl inançlara dönenler, kötü ve murdar işlerle meşgul olanlar -melekler tarafından- bu havuzdan ve cennetten menedileceklerdir.

7. Sırat: Kelime olarak sırat, yol demektir. “Sırât-ı müstakîm”, doğru yol, dümdüz cadde mânâsınadır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Allâh’ın gösterdiği hidâyet yolu, İslâm dini” karşılığı olarak geçmektedir. Burada ise bundan maksat, İslâm akâidinde “Sırat köprüsü” olarak bilinen, mahiyetini kavrayamadığımız, ama inanmakla yükümlü bulunduğumuz cehennem üzerinden uzatılmış dehşetli bir geçittir.

Mü’minler sâlih amellerine göre bunun üzerinden geçip cennete giderler. Bazıları bu köprüden yıldırım hızıyla, bazıları fırtına sür’atiyle, diğer bazıları rehvan at üzerinde binmiş gibi, takvâsı az olanlar yürüyen at gibi, günahı arkasına bağlı bulunanlar da yürüyerek geçerler. Münafıklar, müşrikler, mürtedler ve bilumum kâfirler, bu köprünün üzerinden geçerken ayakları sürçer ve cehenneme yuvarlanırlar.

Sırat’tan ilk geçen Peygamberimiz (s.a.v.) olacak… Onun arkasından ümmeti geçecek… Ümmeti geçerken Peygamber Efendimiz Sırat’ın yanında bulunacak, ‘Yâ Rabbî, ümmetime selâmet ver, ümmetimi selâmette kıl’ diye dua edecek. Sahih hadîs kitaplarında, bunlardan bahseden hadîsler vardır. Fakat bu hadîslerde Sırat köprüsünün mahiyeti ve şekli hususunda bir bilgi verilmemiştir.(16)

8. Cennet ve cehennem: Bunlar her ikisi de haktır ve şu anda mevcuttur. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur:

“Biz, ‘Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin. Orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin. Sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz’ dedik.”(17)

“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”(18)

“O ateş (cehennem) kâfirler için hazırlandı.”(19)

Hâsılı, cennet ve cehennemin varlığını açıklayan nasslar, hem kimse için gizli kalmayacak kadar gâyet açık, hem de sayılamayacak kadar çoktur.

Âhiret hayatı bâki olduğu gibi cennet ve cehennem de bakîdir, daimîdir, onlara yokluk ârız olmaz. Cennet ve cehennem halkı da fâni değillerdir, ölümsüzdürler. Allah Teâlâ onlar hakkında, “Hâlidîne fîhâ ebedâ: Onlar orada ebediyyen daimîdirler”(20) buyurdu.

***

CENNET NE MÂNÂYA GELMEKTEDİR?

Cennet, kelime olarak “örtmek ve gizlemek” anlamındaki “cenn” masdarından isimdir. “Bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe” mânâsınadır. Bağ-bahçe, çok güzel ve ferahlık veren yer mânâlarında da kullanılmıştır. Cem’îsi “cinân” ve “cennât” olarak gelir. Burada sözü edilen cennet ise, İslâm’a inanıp bu yolda yürüyerek imanla âhirete göç etmiş, sâlih ameller yapmış olanlar için Allah tarafından va’dedilen ebedî yurdun hususi adıdır.

Mü’minler cennete ancak Allâh’ın rahmeti ve lûtfu ile girerler. İman, bu rahmete sebeptir. Bir nevi cennete giriş vizesidir. İbadet ve tâatler, sâlih ameller ise oradaki rütbe ve derecelere vesiledir. İman sahipleri âhirette, içinde gönül hoşnutluğu ile yaşayacakları bu yerde ebedî kalacaklardır. Günahkâr olup affa da nâil olamamış mü’minler ise, günahlarının cezasını cehennemde çektikten sonra cennete girip, onlar da orada sonsuz olarak yaşayacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de cennete girecekler için ashâbü’l-cenneh” (cennet ehli-cennet halkı) tâbiri kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerim’de cennet, cennetlikler, çeşitli cennet katları, nimetleri ve benzeri mevzulardan bahsedilmekte; mü’minlere gönül ferahlığı olacak, imanlarını kuvetlendirecek, onları sâlih amellere teşvik edecek bilgiler verilmektedir. Her mü’min; takvâsına, ibâdet, tâat ve sâlih amellerine, güzel ahlâkına göre cennette çeşitli dereceler kazanır, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akılların düşünemediği nimetlere kavuşur, en önemlisi de Allâh’ın Cemâli ile müşerref olur.

***

KUR’AN’DA İSMİ GEÇEN CENNETLER Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İMAN | Etiketler: , , , , | 3 Yorum »

BU DiN VE BU KITAP

Posted by Site - Yönetici Mayıs 5, 2008

BU DiN VE BU KITAP

Muhammed Mustafa`ya ( s.a.v.) indirilen Kur`ani kerim diger nebilere indirilen butun semavi Kitaplarin hulasasidir. ( Ala nebiyyina ve aleyhimu`s-salevatu ve`t-teslimat ) Yine ona verilen din, gecen ( Peygamberlere verilen ) dinin øzudur. Bu hak dinin icablari ile amel etmek diger dinlerin ve meleklerin amellerinden secilmistir. ( Salevatullahi ala nebiyyina ve aleyhim ecmain.) Cunku meleklerin bazilari ruku ile,bazilari sucud ile, bazilari kiyam ile emrolunmuslardir.

Yine gecen ummetlerin bazilari sabah namaziyla, bazilari baska namazlarla emrolunmuslardir. Bu dinde ise gecen ummetlerin ve mukarreb meleklerin amellerinin hulasasi ile amel etmekle emrolundular. Bunun icin bu dini tasdik etmek, ønceki ( Peygamberlere verilen ) dinin tamamini tasdik etmektir. Onun icablariyla amel etmektir. Suphe yok ki, bu seriati tasdik edenler ummetlerin en hayirlisidir.

Yine bu dini, inkar etmek dinlerin tamamini tekzip etmektir. Bunlarin icaplariyla ameli terk etmek, diger dinlerin icabiyla ameli terk etmektir.

Yine Peygamber Efendimizi ( s.a.v.) inkar, butun kemalat-i esmaiyye ve sifatiyyenin inkaridir. Onu tasdik etmek de bunlari tasdik etmektir. Yine ” Suphe yok ki, Nebimizi ( s.a.v.) inkar eden ve onun dinini yalanlayan kimse de ummetlerin en serlisidir…” ( imam-i rabbani, 1/79. mektubundan)

Alinti : Fazilet Takvimi

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , | » yorum bırak;

Ehl-i sünnet itikadı

Posted by Site - Yönetici Şubat 27, 2008

Ehl-i sünnet itikadı

Sual: Ehl-i sünnet itikadında olmanın şartları nelerdir?
CEVAP
Ehl-i sünnet itikadından, önemli olanlardan bazıları şunlardır:

1-
Amentü
deki altı esasa inanmak. [Hayrın, şerrin ve her şeyin Allah`tan olduğuna inanmak. İnsanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan mesuldür.]

2-
Amel, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen veya günah işleyen mümine kâfir denmez. [Vehhabiler, (amel imanın parçasıdır, namaz kılmayan ve haram işleyen kâfirdir) derler.]

3-
İman ya vardır ya yoktur, artıp eksilmez. [Parlaklığı artıp eksilir.]

4-
Kur`an-ı kerim mahluk [yaratık] değildir.

5-
Allah mekândan münezzehtir. [Vehhabiler, (Allah gökte veya Arşta) derler. Bu küfürdür.]

6-
Ehl-i kıble tekfir edilmez. [Vehhabiler, kendilerinden başka herkese kâfir derler.]

7-
Kabir suali ve kabir azabı haktır.

8-
Gaybı yalnız Allah bilir, dilerse enbiya ve evliyasına da bildirir.

9-
Evliyanın kerameti haktır.

10-
Eshab-ı kiramın hepsi cennetliktir. [Rafiziler, (Beşi hariç sahabenin tamamı kâfirdir) derler. Halbuki Kur
anda, tamamı cennetlik deniyor.] (Hadid 10)

11-
Ebu Bekr-i Sıddık, eshab-ı kiramın en üstünüdür.

12-
Mirac, ruh ve bedenle birlikte olmuştur.

13-
Öldürülen, intihar eden eceli ile ölmüştür.

14-
Peygamberler günah işlemez.

15-
Bugün için dört hak mezhepten birinde olmak.(Hanefi,Safii,Maliki ve Hanbeli)

16-
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. [Vehhabiler, Hazret-i Âdem`in, Hazret-i Şit`in, Hazret-i İdris`in peygamber olduğunu inkâr ederler. İlk peygamber Hazret-i Nuh derler. Liderlerine resul [Peygamber] diyen bazı gruplar da, (Nebi gelmez, ama resul gelir) derler. Bunun için de Resulüm diyen zındıklar türemiştir.]

17-
Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.

18-
Ruh ölmez. Kâfir ve Müslüman ölülerin ruhları işitir.

19-
Kabir ziyareti caizdir. İstigase, yani Enbiya ve evliyanın kabirlerine gidip, onların hürmetine dua etmek ve onlardan yardım istemek caizdir. [Vehhabiler ise buna şirk derler. Bu yüzden Sünnilere ve Şiilere müşrik, yani kâfir derler.]

20-
Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hazret-i Mehdi`nin geleceğine, Hazret-i İsa`nın gökten ineceğine, güneşin batıdan doğacağına ve bildirilen diğer kıyamet alametlerine inanmak.

İmam-ı a`zam hazretleri (Kıyamet alametlerine tevilsiz inanmalı) buyuruyor. (Fıkhı ekber)

Bir hadis-i şerif meali:
(Güneş batıdan doğmadıkça, Kıyamet kopmaz. O zaman herkes iman eder, ama iman artık fayda vermez.) [Buhari, Müslim]

Güneşin batıdan doğmasını, (Avrupa Müslüman olacak) diye tevil etmek, imam-ı a`zamın sözüne aykırıdır. Hiçbir İslam âlimi tevil etmemiştir. Hâşâ Resulullah, bilmece gibi mi söz söylüyor? Böyle tevil etmek, (elma dersem çık, armut dersem çıkma) demeye benzer. Nitekim (Salat, duadır, namaz diye bir şey yok) diyenler çıkmıştır. O zaman ortada din diye bir şey kalmaz. Bir de Avrupa Müslüman olunca, iman niye fayda vermesin? Güneşin batıdan doğması, ilmen de mümkündür. Dinsizler itiraz eder diye zoraki tevile gitmek gerekmez. Allahü teâlâ, dünyayı şimdiki yörüngesinden çıkarır, başka yörüngeye koyar. Dönüşü değişince, güneş batıdan doğmuş olur.

21-
Ahirette Allahü teâlâ görülecektir.

22-
Kâfirler Cehennemde sonsuz kalır ve azapları hafiflemez, hatta gittikçe artar.

23-
Mest üzerine mesh etmek caizdir.

24-
Sultana isyan caiz değildir.

(Bu bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mektubat-ı Rabbani, F. Fevaid`den alınmıştır.)

Cehennemden kurtulan tek fırka


Sual:
Ben dini bilgilerden mahrum olarak yetiştim. Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Birçok kitap aldım. Kitaplarda oldukça çok farklılık var. Kur’an mealleri de farklı. Kendi başıma doğruyu bulmam mümkün değildir. Aynı konuları hocalara sordum. Onlar da farklı şeyler söylediler. Dinimi doğru olarak öğrenmeden ölürsem, mazur sayılır mıyım? Yoksa yanlış bildiğimden sorumlu olur muyum?
CEVAP
Aynı ve benzer sualleri çok kimse soruyor. Her fırka, her grup, benim yolum doğru diyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Hadis-i şerifte, müslümanların 73 fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu 73 fırkadan herbiri, İslamiyet`e uyduğunu, Cehennemden kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir.) [Müminun 53 ve Rum 32]

Bu çeşitli fırkalar arasında kurtuluş fırkasının alametini Peygamber efendimiz bildirmiştir:
(Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır.) [Tirmizi]

Peygamber efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, elbette Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. (C.1, m.80)

Bugün çok kimse de kendilerinin Ehl-i sünnet olduğunu söylüyor. Bu bakımdan Ehl-i sünnet itikadının ne olduğunu bilmek şarttır. Bu bilindikten sonra doğruyu, hakkı bilmek zor olmaz.

Şirki affetmez ne demek?


Sual:
Allah`ın her günahı affedebileceği söyleniyor. Halbuki en büyük günah olan şirki affetmeyeceği Kur’anda yazılı imiş. Bu hususu açıklar mısınız?
CEVAP
İtikadımızı düzeltmeliyiz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İtikad edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyamette Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İtikad doğru olup da işlerde [ibadetleri yapmakta, haramlardan kaçmakta] gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de af olabilir. Eğer af olunmazsa, Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. İşin aslı, temeli itikadı düzeltmektir. (1/193)

Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Her müslüman, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeli, imanını buna göre düzeltmelidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan itikada uymayan fena, bozuk itikadlar, imanlar, yani bunlara gönül bağlamak, gönlü öldüren bir zehirdir. İnsanı sonsuz azaba götürür. Amelde, ibadetlerde tembellik, gevşeklik olursa, affolunabilir. Amma itikadda gevşek davranmak affolunmaz. Allahü teâlâ buyuruyor ki:
(Allah [ahirette] şirki [küfrü, bozuk imanı] asla affetmez. Diğer bütün günahları ise, istediği kimselerden affeder.) [Nisa-48]

O halde ölmeden önce itikadı düzeltmelidir. (2/67)

Görüldüğü gibi, şirk yani küfür üzere ölen kimse, ebedi olarak Cehennemde kalır. Dünyada iken, yani ölmeden önce şirke [küfre] düşen kimse, tevbe ederse affolur.

Bir kâfir, kâfirliğine tevbe ederse, tertemiz, günahsız müslüman olur. Bir müslüman da şirke [küfre] düşerek kâfir olur, sonra pişman olup tevbe ederse, yine müslüman olur. (Allah şirki affetmez) sözü yanlış anlaşılmaktadır. Şirk üzere ölen affolunmaz. Fakat, hayatta iken, defalarca şirke düşüp sonra tevbe eden affolunur.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SORU ve CEVAPLAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM | » yorum bırak;

Din doğru olarak nereden öğrenilir?

Posted by Site - Yönetici Ocak 15, 2008

Din doğru olarak nereden öğrenilir?

Her Ramazan, bazı gazeteler promosyon olarak “Kur’an-ı kerim meali” verirler. Gazeteler bu vesile ile satışlarını artırırlar, neticede kazanıyorlar, fakat okuyucu kazanıyor mu, yoksa zararda mı bu tartışma konusu. Yıllardır yapılan “Dinimizi esas kaynağından öğrenin, fıkıh kitaplarını ortadan kaldırın” gibi sloganlar sebebi ile maalesef zamanımızda Müslümanların çoğu, evlerinde bir meal bulundurma, dini buradan öğrenme yanlışlığına düştüler. Bu yanlışlık çok tahribata ve karışıklığa sebep oldu…

İslâmî otorite ve hiyerarşi kavramları yıkıldı…
Söz ayağa düştü…
Bir sürü ukalâ müctehid taslağı türedi…
Dinimizde zararlı reform hareketleri başladı…
Ayetleri yeniden yorumlayalım sesleri yükselmeye başladı. Mezhepsizlik yayıldı…
Hemen arkasından da dinsizlik yayılmaya başladı.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ nin dediği gibi “Mezhepsizlik dinsizliğe bir köprüdür.” zaten. İslâm düşmanları, asırlardır yaptıkları tecrübelerden, kaba kuvvetle bir yere varamayacaklarını; İslamiyeti yok edemeyeceklerini anladılar. İslâm âlimleri, hak mezhepler, fıkıh kitapları olduğu müddetçe, kısmen zarar verebilseler de, ciddî bir zarar veremediklerini gördüler.

Çünkü, İslâm âlimleri, mezhepler ve fıkıh kitapları, İslâmiyeti koruyan sağlam birer kaledir. Bu kale sağlam olduğu müddetçe, İslâmiyete zarar vermeleri mümkün değildir… Bunun için, 18. asırdan itibaren, hücumlarını bu yöne çevirdiler. Âlimleri, kitapları kötülemek ve Müslümanların gözünden düşürmek için ne lazımsa yaptılar.

Bugün, Müslümanların bu hâle düşmesinin en önemli sebebi cehalettir. Cahil kimseyi kandırmak kolaydır. Din düşmanlarının bu kadar taraftar toplamasının sebebi budur.

Peygamber efendimiz, “İlim olan yerde müslümanlık vardır, ilim olmayan yerde müslümanlık yoktur” buyurmuştur. İlmi olmayan, zaruri temel bilgilerden bile yoksun kimselerin önüne, meal, tefsir koymak bu kimselere yapılabilecek en büyük kötülüktür aslında. Çünkü, alt yapı olmadığı için herkes, zekâsına, bilgisine göre bir şeyler anlayacak, ortalık curcunaya dönecek. Zaten istenilen de bu. Hıristiyanlarda olduğu gibi, İslâmiyetin sadece “adı” kalsın. İngiliz Casusu Hempher bakınız hatıralarında bu konuyu nasıl anlatıyor: Çalışmalarımdan bir netice alamayınca, ümitsizliğe düştüm. Görevi bırakmak istedim. Müstemlekeler Bakanı bana şunları söyledi: “ Sen bu işlerin, birkaç senelik çalışma ile neticeleneceğini mi zannediyorsun? Bırak birkaç seneyi, bu ektiğimiz tohumların meyvelerini, ben de sen de göremeyeceğiz, belki de senin, benim torunlarımız bile göremeyecek. Bu tohumların meyvelerini en az yüz senede, belki de 150-200 senede ancak alabileceğiz. Çünkü, bugüne kadar İslâmiyeti ayakta tutan, din bilgileri olmuştur. Âlimleri, ilmi yok edip, halkı cahil bırakmadıkça, onların dinlerini bozmak mümkün değildir. Bunun için, âlimleri, mezhepleri hissettirmeden kötüleyeceğiz. Bir müddet sonra da, peygamber sözleri (hadis-i şerifler) hakkında, “Uydurmaydı, değildi” diyerek şüpheye düşüreceğiz. Ayetleri istediğimiz gibi yorumlayacağız…

Ancak bunları başarıp, halkı cahil bıraktığımız zaman, meyveleri toplamaya başlayacağız. Bir kültürü, hele asırların birikimi olan din kültürünü yıkmak, kısa zamanda olacak şey değildir.” Hempher, 1700′lü yıllarda bu faaliyeti gösteriyordu. Gerçekten de iki yüzyıl sonra, 1900′lü yıllarda meyvelerini toplamaya başladılar. Mealden din öğrenmenin mümkün olmayacağı o kadar açık ki… Kur’an-ı kerim, İslâmiyetin temel kitabıdır, anayasasıdır. Bunu, Resulullahın, müctehid imamların ve diğer âlimlerin sözleri açıklar, tatbikini sağlar. Kur’an-ı kerimden başkasını kabul etmemek, bir devletin anayasasının dışındaki bütün kanunlarını, tüzüklerini, yönetmeliklerini, genelgelerini kabul etmemek, onları yok saymak gibidir.

Mehmet ORUÇ

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | 4 Yorum »

Meleklere iman

Posted by Site - Yönetici Aralık 5, 2007

Meleklere iman

Sual: İmanın ikinci şartı nedir?
CEVAP
İmanın ikinci şartı,
Meleklere imandır. Amentü`deki, (Ve melaiketihi) ifadesi, Allahü teâlânın meleklerine inanmayı, iman etmeyi bildirmektedir.

Sual: Meleklere iman nasıl olmalıdır?
CEVAP
Melekler, Hayat sahibi, diri, nurani yaratıklar olup, akıl sahibidirler. Allahü teâlânın sevgili ve kıymetli kullarıdır, ortakları ve kızları değildir. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler, isyan etmezler. Günah işlemezler. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler, doğurmazlar, çoğalmazlar, çocukları olmaz, yiyip içmezler. Allahü teâlâ, bunlardan bazılarını peygamber olarak seçmiştir. Diğer meleklere vahiy [haber] götürmek görevi ile şereflendirmiştir. Peygamberlerin kitaplarını ve sayfalarını getiren de bunlardır. Mesela Enam suresini Cebrail aleyhisselam ile birlikte 70 bin melek getirmiştir. Bunlar hata etmez, unutmaz. Hile yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur, şüpheli, ihtimalli değildir. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka işleri yoktur.

En üstünleri 4 tanedir:
Cebrail aleyhisselam: Meleklerin en üstünüdür. Vazifesi, Peygamberlere vahiy getirmek, emir ve yasakları bildirmektir. Cebrail aleyhisselamın günah işleyeceğini veya yanlış bir iş yapacağını sanmak çok tehlikelidir. Çünkü Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Ey Resulüm de ki; “Cebrail`e düşman olan, Allah`a düşmandır.” Çünkü o, Kur`an-ı kerimi, Allah`ın izniyle, kendinden önce gelen kitapları doğrulayıcı, bir hidayet rehberi ve müminler için müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.) [Bekara 97]

İsrafil aleyhisselam: Sura üfürmekle vazifelidir. Birinci üfürmesinde hasıl olan sesi işiten, Allahü teâlâdan başka her diri ölecek, ikincisinde hepsi tekrar dirilecektir.

Mikail aleyhisselam: Rızk gönderilmek, ucuzluk, bolluk, kıtlık, pahalılık ve her maddeyi hareket ettirmekle vazifelidir.

Azrail aleyhisselam: İnsanların ruhunu almakla vazifelidir.

Bunlardan sonra dört sınıf melek vardır. Hamele-i Arş denen melekler dört tanedir. Huzur-i ilahide bulunan meleklere, Mukarrebin denir. Azab meleklerinin büyüklerine Kerubiyan, rahmet meleklerine Ruhaniyan denir. Cennet meleklerinin büyüğünün adı Rıdvan, Cehennem meleklerinin büyüğünün adı Malik`tir. Cehennem meleklerine Zebani denir. Bunlar, Cehennemde emredilen vazifelerini yapar. Denizin balığa zararlı olmaması gibi, Cehennem ateşi de bunlara zarar vermez. İnsanların iki omuzunda bulunup, iyiliklerini ve kötülüklerini yazan Kiramen katibin ismindeki iki melek ile, cinden koruyan meleklere, Hafaza melekleri denir. Sayısı en çok olan mahluk meleklerdir.

“Zebani gibi bir zalim”, “Azrail gibi cani, işkenceci bir Zebani”, “Çocuğunuzu terbiye etmezseniz, anarşist olur, Azrail ve Zebani olur” gibi sözler uygun değildir. [Bunları mecaz olarak da örnek vermek uygun değildir. Allahü teâlânın emrine uyarak iman eden, emir ve yasaklara uyan müslümanlara mesela namaz kılan, oruç tutan, kul hakkı yemeyen, zina etmeyen müslümanlara ahmak, gerici, örümcek kafalı denir mi hiç? Bunun gibi, Allahü teâlânın emrini yerine getiren meleklere cani, işkenceci, zalim denir mi hiç? Mecazı da, örneği de, şakası da çok çirkindir.] Meleklere hakaret eden Müslüman dinden çıkar. Bütün melekler günahsızdır, cani, işkenceci, zalim değildir. Allahü teâlânın emrini yerine getirirler. (Feraid-ül-fevaid)

Sual: (Ecelin hoyrat eli) demek küfür müdür? Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, MELEKLERE İMAN, SORU ve CEVAPLAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İMAN | » yorum bırak;

İman nedir ?

Posted by Site - Yönetici Ekim 22, 2007

 

İman nedir

Sual: İman nedir?
CEVAP
İman, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasaklara inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.

İman, Amentü�de bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve beğenmektir.

Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba’sü ba’del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah�a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah�tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah�tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah�ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]

İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba [görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her şeye] iman ederler) buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini [hükümleri, dinde bildirilenleri] aklı ile ölçenden daha zararlısı yoktur) buyurdu. (Taberani)

Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV�yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Gördüğünü itiraf etmek olur. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.


Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, FETVALAR, FIKIH, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SORU ve CEVAPLAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İMAN | » yorum bırak;

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 68 other followers