Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Diger Konular’ Category

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2010

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

İlmi öğrenmek farz olduğu gibi, âlimin ilmini insanlara öğretmesi de farzdır. Çünkü âlimin ilmi ile amel etmesi güzel görülmüş, onun tersine hareket etmesi de kötü görülmüştür. İlim öğretmek, emr-i bilma’ruf, nehy-i anilmünker yapmak demektir. Bu da bu ümmete farzdır. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.. .”15°

Ulemâ meselenin tafsilâtında ihtilâf ettiler: Bir kimse bir veya iki meseleyi öğrense, bunu bilmeyene öğretmesi farz olur mu, olmaz mı? Meşâyihimizin bazısına göre, öğretmesi gerekir. Fakat çoğunluğa göre ise, böyle bir şey gerekmez. Bu ancak insanların sözüne itimad ettikleri ilmi ile meşhur olmuş kimselere vacibtir. Bu kitabda müellif her iki görüşe de işaret etti. Buradaki mezkûr lâfız umumî olmasını gerektirir.

Bundan sonra müellif şöyle dedi: Âlimlerden basiretli olanların, insanlara fıkhî hükümleri açıklamaları gerekir. Bu da gösteriyor ki, farziyyet hassaten ilmi ile meşhur olanlaradır.

Birinci görüşün delili şu âyetlerdir:Gerçekten indirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğru yolu Kitabda insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lânetçiler lanet eder.”151 “Allah, kitab verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştır. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür.”152

Bu iki âyetten anlaşılıyor ki, ilmi gizlemek haramdır. İlmi açıklamak ise zarurîdir. Bu hüküm kendisine ilim ulaşan herkesi içine alır. Kendisine ulaşan ilmi gizlediği tasavvur edilirse, onu izhar etmesi ona farz olur. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Kim yanındaki ilmi gizlerse, Kıyamet günü ağzına ateşten bir gem vurulur.”153 “Şayet bû ümmetin sonda gelenlerinin öncekilere lanet ettiklerini görürseniz, yanında ilmi olan ilmini ortaya koysun. O gün ilmi gizleyen, Hz. Muhammed’e (s.a.v) Allah’ın indirdiğini gizleyen gibidir.”154

Şüphesiz ilmi öğretmek, zekâtı eda etmek gibidir. Herkesin zekâtını kendi nisabından ödemesi gerekir. Bir tek çeşit maldan nisaba malik olanla bir kaç çeşit maldan nisaba malik olan müsavidir.

Diğer görüşün delillerine gelince: Âlimler her zaman peygamberlerin vârisleridir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”155 Bilindiği gibi, Rasûlullah (s.a.v) zamanında, dinî meselelerde ihtiyaç duyulan bilgileri, insanlara bizzat Rasûlullah’ın (s.a.v) kendisi açıklıyorlardı. Allahü teâlâ da Kur’an’da onu böyle vasfetti ve buyurdu ki: “… Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik. Belki düşünürler.”15″ Onun huzurunda Kur’an’dan bir şey açıklamak başka birine gerekmez. Bu her zaman böyledir. Onun yerini başkaları ile değil de, ilmi ile meşhur olan âlimlerce doldurulması gerekir. Âdeten insanlar, ilmi ile meşhur olan âlimlerin sözlerine itimad ederler. Bakasina itimad eden pek azdır. Hatta çoğu kez, insanlardan bazıları ilmi ile meşhur olmayan kimselerden duyduğu şeyi hafife alır. Bunun için de özellikle ilimde meşhur olanların açıklaması gerekir.

Hasan-ı Basrî (rh) dan şöyle dediği nakledildi: “Bedir’de bulunmuş yetmiş sahabiye yetiştim. Onların hepsi de inzivaya çekilmişlerdi. İnsanlara bir şey öğretmekle meşgul olmuyorlardı.” Çünkü onlara ihtiyaç duyulmuyordu. Tabiîn ulemâsı ra (rh) yine böyle idiler. Onlardan bazıları fetva ve ta’limle meşgul oldular. Bazıları ise, ilim sahibi olmalarına rağmen bundan uzak durup inzivaya çekildiler. Çünkü bunların ilmi başkalarına öğretmeyi bırakmaları bir noksanlık meydana getirmiyordu. Maksad başkaları ile de hasıl oluyordu.

Bunun sebebi de şudur: İlmin iki meyvesi vardır: Bilmek ve öğretmek. Âlimlerden bazıları kendisinde ilmin bu iki meyvesini de toplama imkânını bulur, ilim ile öğretmeyi cemeder. Bazıları ise her ikisini de elde edemez, sadece ilmi öğrenme meyvesi ile yetinir. Bunlar da gösteriyor ki, bu konu oldukça geniştir. Ehl-i ilimden meşhur olanlarla maksad hasıl olmuştur.

Şayet ilim taleb etmek farz olmamış olsaydı, insanların günahtan kurtulmaları da mümkün olmazdı. Günahları işlemekten kaçınmak farzdır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “De ki: Rabbim sadece açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi haram kılmıştır.”157 Günahtan kaçınmak ta ancak ilimle olur.

Şayet insanlar ilim öğrenmeyi terketseler, hak bâtıldan, doğru hatadan, iyilik kötülükten ayrılmaz. Halbuki hak ile bâtılın arasının ayrılması dinin esasıdır. Buna da ancak ilimle ulaşılabilir. Allah, şöyle buyuruyor: “…Allah bâtılı mahveder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir...158 “…Halbuki suçluların hoşuna gitmese de, hakkı ortaya çıkarmak ve bâtılı tepelemek için, Allah sözleriyle hakkı ortaya koymak ve inkarcıların kökünü kesmek istiyordu.” 159 Şüphesiz her müslümana, Allah’ın doğru kabul ettiği şeyle, bâtıldan kaldırdığı şeyin arasını temyiz etmesi farzdır. Aynı şekilde herkesin doğru olana yapışması ve kendi gayreti ile hata olanlardan kaçınması gerekir. Buna ulaşmanın yolu da ilimdir.

Âlimlerin insanlara menfaati olan bir şeyi kendilerinden öncekilerden aldıkları zaman, bunu anlatmaları gerekir. Yani işitilen rivayetlerin açıklanması âlimler üzerine vacibdir. Nitekim bu meselede Rasulüllah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Allah, şu kimsenin yüzünü ağartsın ki, bizden bir hadisi işitti. Onu işittiği şekilde ezberledi. Sonra da onu işitmeyen birisine nakletti. Fıkhı fakih olmayana nakleden nice fıkıh hamilleri vardır. Nice hamil-i fıkıhlar da vardır ki, fıkhı kendisinden daha fakih olana nakleder.”160 “Siz (birisinden) dinlersiniz. Sizden de (birileri tarafından) işitilir. Sonra da sizden işitenden dinlenilir.”1^1 “Dikkat edin, hazır olan olmayana tebliğ etsin.“162

Hem sonra insanlara menfaati olan şeyi açıklamak farzdır. Meşhur ve sahih olan nâsih âyetleri bilmek gibi. Men-suh âyetlere gelince, onların rivayeti gerekmez Çok yayılmış olan şeylerde de durum aynıdır. Çünkü bunların rivayetinde insanlar için bir menfaat yoktur. Hatta bazan fitneye de sebeb olabilir. Fitneden kaçınmak ta evlâdır. Bu meselede asıl olan Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edilen şu sözdür: “İşittiğim her şeyi rivayet etmiş olsaydım, beni taşlarla recmederdiniz. “ı63

Hz. Muâz’ın (ra) yanında kelime-i şehâdetle ilgili bir hadis vardı. Vefatı ânı yaklaşıncaya kadar onu rivayet etmedi. Sonra arkadaşlarına dedi ki: ” Rasûlullah’dan (s.a.v) işittim. Şayet Allah’ın emri, yani ölüm gelmemiş olsaydı, bu hadisi size rivayet etmezdim. Rasûlullah (s.a.v) in şöyle dediğini işittim: “Kim kalbinden Lâilâheillâİlah derse, Cennet’e girer.”164 Hz. Muâz (r.a), insanların bu hadise güvenmemeleri için, ömrünün son zamanlarına kadar onu rivayetten kaçındı. Fakat vefatı ile hadisin kaybolacağından korktuğu için onu arkadaşlarına rivayet etti. Böylece bu hadis, açıkladığımız bu mesele için bir asıl oldu.

Sen görmez misin ki, şayet bizim üzerimize ilmin gereğini edâ farz olmasaydı, bizden öncekilere de farz olmazdı. Bu böylece sahabe ve tabiîne kadar giderdi. Bu da gösteriyor ki, ilmi nakil konusunda insanların hepsi de birdir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Bu dini her haleften âdil olanlar naklederler. Ondan ibtal edenlerin tahrifini ve cahillerin te’vilini nefyederler.”1^5 Şayet müteahhirînin ilmi nakletmeyi terketmelerine cevaz verecek olsak, bunun aynısına mütekaddimîn için de cevaz vermemiz gerekir. Bu söz de neticede Rafızîlerin görüşüne götürür.

Bu meselede Rafızîler şöyle diyorlar: “Allahü teâlâ, Hz. Ali’nin (ra) fazileti hakkında âyetler indirdi. Rasûlullah (sas) onun fazileti ve halife olarak seçilmesine dair hadisler söyledi. Fakat diğer sahabeler (ra) ona hased ettikleri için bunu gizlediler.” Ehl-i Sünnete göre, bu hüküm yalandır ve uydurmadır. Sahabeden bir tanesi hakkında bile böyle düşünmek caiz olmadığı halde, nasıl hepsi hakkında böyle bir zanda bulunulabilir? Şayet bununla ilgili bir şey bulunsa idi, bu mutlaka şöhret bulurdu. Rafızî mezhebinin binası yalan ve iftira üzerine kurulmuştur.

İmam Muhammed Cih), bu istişhad ile şuna işaret ediyor: Sahabe-i Kiramın (ra) hepsi de dinî meselelerle ilgili bir şeyi nakletmekten geri kalmadılar. Onlardan sonra gelenlerin de bu meselede onlara uyması gerekir.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar : Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Akreb Ve Yılan Hikâyesi

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2010

Akreb Ve Yılan Hikâyesi

Akreb Ve Yılan Hikâyesi

Akreb Ve Yılan Hikâyesi

Zennün (k.s.) Hazretlerinden rivayet olundu:

Bir gün kalbime bir sıkıntı girdi. Nil nehrinin kenarına gezintiye çıktım. Bir akrep gördüm, koşuyordu. Onu takip ettim. Suyun kenarında bir kurbağanın yanına vardı. Kurbağanın sırtına bindi. Kurbağa, akrebi Nîl’in öte yakasına geçirdi. Ben de hemen bir gemiye bindim onu takibettim. Suyu geçtiklerinde akrep, kurbağanın sırtından indi. Uyumakta olan bir gencin yanına gitti. Orada bir Engerek yılanı, gence yaklaşmış ve genci ısırmak üzereydi. Akrep yılana saldırdı. Akrep yılanı soktu; yılan akrebi zehirledi. Her ikisi de öldüler. Her şeyden habersiz uyumakta olan genç kurtuldu.

Ruhu’l  Beyan Tefsiri Tercümesi  cilt .1


Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER ( ÇANAKKALE ÇOCUKLARI )

Posted by Site - Yönetici Ocak 28, 2010

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER   ( ÇANAKKALE  ÇOCUKLARI )

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER ( ÇANAKKALE ÇOCUKLARI )

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER   ( ÇANAKKALE  ÇOCUKLARI )

Onların futbol topları yoktu.Hele sizin gibi topları hiç olmadı.Çaputları birbirine dolayıp bezden bir top yapmışlardı belki.Onunla da kimbilir kaç kez oynama fırsatı bulmuşlardı?

Sizce en büyük eğlenceleri neydi?

Gökyüzünde salınan bir uçurtmaları olmuşmuydu? Gece yattıklarımda neyin hayali ile uyumuşlardı? Hayal kurmak için hiç fırsatları olmuşmuydu acaba? Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz onlar: babaları cephede olduğu için birşeyler istemek şansına sahip değillerdi….Ve birgün hepsinin üstüne görev düştü: “VATAN İÇİN ÖLMEK...” Tereddüt etmeden gittiler. Öyle güzel, öyle güzeldi ki gittikler yerler. Gittiler ve bir daha geri dönmediler.

İvrindi nin Mallıca köyünden 104 yaşında vefat eden Azman Dede Çanakkale savaşına katılmış gazilerimizdendi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış,soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu.Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :
-“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; “Yavrum siz kimsiniz?“,içlerinden biri; “Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim.Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..diye.

Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tirtir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı.Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..

Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı
Al sancağı teslim etti Allah a ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana

-Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..“diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler.İşte o an. Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi;”Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı .” Dedi.

Şehitlrimizin ruhu şad olsun , Mekanları cennet olsun.Hz.Allah şefeatlerine nail eylesin.. Amin

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | 3 Comments »

ORTA GÖLCÜK ( YAYLASI ) RESİMLERİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2010

ORTA  GÖLCÜK  ( YAYLASI )  RESİMLERİ

Bu resimleri bize gönderen Kasım Akıncı’ya Teşekkür ederiz.

NOT : Resimleri büyük boy görmek için resimlerin üzerine TIKLAYIN

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

ORTA  GÖLCÜK  RESİMLERİ

ORTA GÖLCÜK RESİMLERİ

….

Posted in Diger Konular, Fotograflar, Güncel, Gündem, Genel, Resimler, Türkiye | 2 Comments »

Abdulah Bin Mesûd Bir İnsana Şöyle Dedi

Posted by Site - Yönetici Ocak 26, 2010

Abdulah Bin Mesûd Bir İnasana Şöyle Dedi

Abdulah Bin Mesûd Bir İnasana Şöyle Dedi

Abdulah Bin Mesûd Bir İnsana Şöyle Dedi:

-“Muhakkak sen, fakihleri (İslam hukukçuları ve din bilginlerinin) çok olduğu ve kuraların (Kur’ân okuyucularının) az olduğu bir zamandasın. Kur’ân-ı Kerimin hakkını harflerini zayi etmemekle muhafaza et. Sen soru (fetva) soranları az; ona cevâb veren (fakihlerin) çok olduğu bir zamandasın. Bu zamanın fakihleri namazlarını uzatrlar ve hutbeyi kısa tutarlar. Bunlar amellerini istek ve arzularından önce yapmaya başlıyorlar. İnsanların üzerine bir zaman gelecek, fakihleri az olacak, kurraları çoğalacak, o zaman Kur’ân-ı Kerimin harfleri muhafaza edilir. Kur’ân-ı Kerimin emir ve yasakları zayi edilir. Soru (fetva) soran çok olur. gerçek manâ’da cevab (fetva) verebilecek çok azdır. Onlar hutbeyi uzatırlar, namazı kısa tutarlar. O çağda onların arzu, heves ve istekleri amellerinden önce gelir. (Önce dünyalık işlerini bitirirler, sonra ibâdet ederler).”

Bu âyeti kerimede şu işaret vardır. Misak’ın alınması umumîdir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?“de olduğu gibi. Lâkin bir kavim, şevk ve aşka icabet ederek, kabul etti. Bir kavim de, korkarak icabet etti. Her iki halde de işin Allah’ın emriyle tahakkuk ettiği bilinsin diye. Kimi hitabını işitir, hidâyetini gerektirir. Kimi hitabını işitir dalâletine mucip olur. İsrail oğullarının başına Tûr’un ayânen (herkes tarafından görülebilecek bir şekilde) kaldırılmasından daha açık bir delil olamaz. Onları, rüsvaylık kapladığında burhanın yani delil ve mucizelerin izhârı onlara fayda vermedi.

Size verdiklerimizi kuvvetle tutun,” ayeti kerimesi, Allah tarafından gelen, emir, yasak, taat ilimler ve diğer şeyleri insanî kuvvetle tutmanın mümkün olmadığına, onları ancak ve ancak Rabbanî bir kuvvet ve İlâhî bir destekle tutmak gerekli olduğuna işaret etmektedir.

Ve içinde olanları zikredin,” rumuzlardan, işaretlerden, incelik ve hakikatleri zikredin.

Gerektir ki takvaya nail olursunuz,” Mâsivâ’dan

Allah’a korunursunuz.

Sonra onun arkasından, yüzçevirdiniz,” Yani hak yoldan  sapıttınız.   (l/İ 55)   Mîsâkı   aldıktan   sonra,   tabiî

kuvvetlerin istilâsı ile şeriate ittibâ yani şeriate uymak ve amel etmekten yüz çevirdiniz. Allah tarafindan mübtelâ olmakla muvafakat tarikatının sülûkundan kaçtınız.

Eğer Allah’ın fazl ü keremi ve rahmeti olmasaydı,”… Bu başlangıçta geçen İlâhî bir yardım, vasat bir durumda, mîsâkı kuvvetle alma başarısı, tevbeyi kabul etme, tevbe etmeye başarı kazanma ve ömrün sonuna kadar tevbede dâim olan rahmetidir.

Her halde siz hüsrana düşenlerden olurdunuz,” isyana İsrar edenlerden, azab ile aldanıp zarar eden, hüsrana uğrayan, dünya ve âhiretin gitmesi, âhiret ve dünya cezası ile elbette hüsrana düşerdiniz. Sizden, günaha isrâr eden ve aşırı gidenlerin hali böyle olduğu gibi…

Elbette bilirsiniz.” kitab, Yahudilerden Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin asrında yaşayanlaradır. Yani Allah’a yemin olsun ki, Ey İsrail oğullan, siz tanıdınız ve bildiniz.

O aşırı giden ve yasağı çiğneyenleri,”

İçinizden,” Seleflerinizden (geçmişinizden), Hal olduğu için mahallen mensubtur.  “de” o gün,

Cumartesi gününde. Yani cumartesi günündeki kendileri için tayin edilen sadece ibâdet etmek ve ona saygı gösterme yerine o av ile meşgul olup cumartesinin hukukuna tecavüz ettiler. kelimesinin aslı, kesmektir. Çünkü Yahudiler, o gün kesmekle emir olundular. Yani bütün dünyevî işlerini kesmelerini ve Allah’ın ibadetiyle meşgul olmakla emir olundular. Uykuya da denir. Çünkü uyku hali, insanı, ihtiyarî hareketlerden (bilinçli davranışlardan) keser. Bu âyette tahzir ve tehdit vardır. Sanki şöyle denilmektedir: Siz onlara, (Cumartesi gününe tecâvüz edenlere) bir ceza verildiğini biliyorsunuz. Siz de sakının ki, onlara gelen musibet, size de dokunmasın, başınıza gelmesin.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt 1

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

KARI-KOCANIN KARŞILIKLI VAZİFE VE MÜKELLEFİYETLERİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 25, 2010

KARI-KOCANIN KARŞILIKLI VAZİFE VE MÜKELLEFİYETLERİ

KARI-KOCANIN KARŞILIKLI VAZİFE VE MÜKELLEFİYETLERİ

KARI-KOCANIN KARŞILIKLI VAZİFE VE MÜKELLEFİYETLERİ

Kur’an-ı Kerim’de Mevlâmız,

Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan ondan da eşini (Havvâ’yı) vücûda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.” (S. Nisâ, 1)

Size nefislerinizden, kendilerine ünsiyet etmeniz için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının-birliğinin) âyetlerinden (delillerinden)dir. Şüphe yok ki bunda, düşünen bir kavim için elbette ibretler vardır. (S. Rûm, 21)

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de buyuruyorlar ki: Dikkat edin! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır; kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri serginiz üzerine ayak bastırmamaları ve hoşlanmadıklarınıza evlerinize girmeye izin vermemeleridir. Dikkat edin! Onların sizin üzerinizdeki hakları ise, giyimleri ve yiyecekleri hususunda onlara iyi davranmaktır.” (İbn-i Mâce, Nikâh 3)

Evet, İslâmiyet’te kadının da, erkeğin de ayrı ayrı hakları ve vazifeleri vardır. Kısaca bunların üzerinde durmaya çalışalım.

Karı ile koca arasında her şeyden evvel, karşılıklı samimi bir sevgi ve saygı olmalıdır. Her birisinin diğerini, kendisine  ölünceye kadar hayat yoldaşı, öldükten sonra da her türlü kötü huylardan arınmış cennet arkadaşı olarak kabul etmesi lâzımdır.

Evlenmiş olan bir erkek, evinden-âilesinden başka yerlerde gözü-gönlü olmamalı, düşünmemelidir. Kurduğu yuvayı sağlamlaştırmak için elinden geldiğince çalışmalıdır. Evine yan bakarak âile bağlarını gevşetmek, çok çirkin bir harekettir. Dînimiz bunu yasak etmiştir.

Erkek, âile reisi olduğu cihetle, bütün hârîci işleri düşünmek, evin ve âilenin her türlü ihtiyaçlarını tamamlamaya çalışmak, ona ait bir vazifedir. Sonra hanımının dîni biilgisini; inanç, ibâdet ve ahlâkını murâkebe ederek bu hususta bir eksiği, noksanı varsa, onu da öğretmek, tamamlamak erkeğin vazifesidir.

Erkek, aynı zamanda hanımına karşı nezâketle ve yumuşaklıkla muâmelede bulunmalıdır. Kadının olur olmaz sözlerinden rahatsız olup da kavga yapmaya kalkışmamaya gayret göstermelidir. Âile bağlarının zayıflamaması için, böyle davranılması şarttır. Nitekim Peygamber-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz, Müminlerin îmanca en kâmil olanları, ahlâkı güzel olan ve âilesine nezâketle muâmele edenlerdir. Sizin hayırlınız, karısına hayırlı olandır. Ben âileme karşı sizin en hayırlınızım.(S. Nesâî, Nikâh 4) buyurmuşlardır. Diğer bir hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyururlar: Kadınlara kerîm, yani, iyi insanlardan başkası ikram etmez; onlara ihânet ve hürmetsizlik edenler de, ancak leîm, yani, kötü adamlardır.” (Minhâcü’s-Sâlikîn, min Ehâdîsi ve Sünneti Hâtemi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîn 2/267)

İşte Müslümanlık, kadın hakkında bu derece yumuşak ve nâzik muâmelede bulunmayı emretmektedir. Âile bağının kuvvet bulması için, kadın da;

Kocasını evin reisi tanımak, ona sevgi ve saygı ile bağlanmak, tesettür-nâmus ve  ibâdetine riâyet etmek, ev idaresine ve çocukların terbiyesine dikkat etmek, kocasının kazandıklarını israf etmekten kaçınmak ve evine sahip çıkmak lâzımdır.

Ümmü Seleme (r.a.)’den rivâyet olunan bir hadîs-i şerifte Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, Hangi kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde vefât ederse, cennete girer.” (S. Tirmizî, Radâ’ 10) buyururlar. Namazını kılan, orucunu tutan, giyimine-kuşamına dikkat eden, iffetini-nâmusunu haramdan koruyan, kocasına itaat eden bir kadından kocası râzı olur. Kocasının rızâsını kazanan kadının da gideceği yer, doğruca cennettir.

Hulâsa edecek olursak; Müslümanlık’ta âilenin ehemmiyeti büyüktür. Âilenin temelini teşkil eden karı ile koca, kendi vazifelerini ve haklarını bilir ve her birisi vazifesini eksiksiz yerine getirir, hakkına da râzı olursa, âilede devamlı bir huzur ve saâdet olur. Âilenin huzur ve saâdeti ise, cemiyetin âsâyiş ve intizâmına vesîle olan unsurların başında gelir.

Fazilet takvimi

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Farzın Kısımları

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2010

Farzın Kısımları

Farzın Kısımları

Farzın Kısımları

Farz iki kısımdır: Farz-ı ayın, farz-ı kifâye.

Farz-ı Ayın: Herkesin bizzat yerine getirmesi gereken bir farzdır. Dinin rükünleri gibi.

Farz-ı Kifâye: Bazılarının yerine getirmesi ile, maksad hasıl olduğu için, diğerlerinden düşen farzdır. Ancak insanların hepsi de onu terkederlerse, günahta müşterektirler. Cihad gibi. Cihaddan maksad, i’lâyı kelimetullah ve dinin yüceltilmesidir. Müslümanların bir kısmı ile bu maksad hasıl olduğu zaman diğerlerinden düşer. Şayet hepsi cihaddan geri kalır ve kâfirler bazı şehirleri istilâ ederlerse, müs-lümanlar bunun günahına ortak olurlar. Aynı şekilde cena-zeyi yıkamak, cenaze namazını kılmak ve onu defnetmek te farz-ı kifâyedir. Buna bazıları yapsa, diğerlerinin üzerinden düşer. Bundan kaçınsalar da, durumu bildikleri halde, bir meyyit bir topluluğun içinde zayi olsa, günahta hepsi müşterek olurlar.

İnsanlara ilim öğretmek te farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı bunu yapsa, maksad hasıl olduğu için diğerlerinden düşer. Bu Şeriat’ın ihyasıdır. İnsanlar arasında ilmin muhafazası, bir kısmının onu eda etmesi, yani öğretmesiyledir. Bundan kaçınsalar da, bu sebeble ilmin bir kısmı kaybolsa, onların hepsi de günaha ortak olurlar.

Rasülullah’ın (sas) faziletlerden tavsiye ettiği şeylerin insanlara öğretilmesi, farzdır. Bu sözün manası şudur: Nafile olan veya Rasülullah’ın (sas) güzel gördüğü bir fiili bizzat yapmak, farz değildir. Bunu terkedene günah ta yoktur. Fakat bunun insanlara öğretilmesi farzdır. Hatta bir devirde yaşayan insanların hepsi de, onu nakletmeseler, hepsi de farzı terketmiş olurlar ve günaha girerler. Çünkü bir meselenin bırakılması ile, Şeriat’tan bir şey kaybolmuş olur. Fakat nafileyi yapmamada, kaybolma durumu yoktur.

Bunun bir benzeri de şu meseledir: Bir kimse nafile namaz kılmaktan kaçınsa, bunda onun için bir günah yoktur. Fakat nafile namazı abdestsiz olarak kılsa, günahkâr olur, azarlanır. Çünkü taharetsiz olarak namaz kılmada, Şeriat’ın hükmünü değiştirme vardır. Fakat edayı terketmede, Şeriat’ın hükmünü değiştirme yoktur.

Nafilelerden maksad iki şeyden birisidir: Birincisi şeytanın vesvesesini kırmaktır. Kul nafileyi edâ edince, şeytan şöyle diyerek vesveseden vazgeçer: Bu kul kendisine gerekmeyenleri edâ ettiğine göre, yapması gerekeni edayı nasıl terkeder? Böylece ona vesvese verme arzusu kırılır. İkincisi de farzlar noksan olduğunda, nafilenin onları ta-mamlamasıdır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Kulun farzlarından bir noksanlık ortaya çıktığı zaman, Allah, meleklerine der ki: Kulumun nafilelerini, farzlarındaki noksanı tamamlamak üzere koyun

Nafilede bu maksad olduktan sonra, bu maksadın aslen fevt olmaması için, onları terketmek caiz olmaz.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bizzat kendisini yapmak farz olmasa da, ilmi insanlara öğretmek farzdır.

Âlimin Öğretmesi Farz Olan İlim

Fakihin, işittiği her şeyi anlatması gerekmez. Ancak uzaktan gelen birisinin yola çıkma vakti gelir, onun kendi şehrinde de bu meselenin meşhur olmadığını bilirse, o zaman öğretmesi vacib olur. Bu duruma göre, ilmi açıklamak aslında vacibdir. Fakat bunun vakti geniştir. Ancak Hz. Muâz (ra) hadisinde beyan ettiğimiz gibi, ilmin fevtolmasın`dan korkulursa, o zaman vakti darlaşır. Yani anlatılması gerekir. Ona gelen kimsenin maksadı, kendi memleketinde bilinmeyen ve insanlara faydalı olan ilmi öğrenmek olmalıdır. Memleketine döndüğünde, öğrendiği bu ilimle insanları ikaz eder, uyarır.

Bir kimsenin hemen dönmeye niyeti olmazsa, hoca için öğretme vakti geniş olur. Hemen gitmeye niyetlenirse, vakit daralmış olduğundan, öğretimi tehir etmesi caiz olmaz. Bu aynen vakit girdikten sonra, farz namazın kılınması gibidir. Vakit girince, namaz farz olur. Fakat vakit geniştir. Ancak vaktin son kısmına girildiğinde, vakit daralır ve namazı daha da tehir etmek caiz olmaz. Ancak bu durum kendi halkı içinde meşhur bir âlim olmadığı zamandır. Şayet kendi şehir ahalisi arasında meşhur olmuş bir âlim varsa, buna ihtiyaç ve zaruret yoktur. Memleketine döndüğü zaman, oranın âlimlerinden öğrenebilir. Diğer taraftan o şehrin halkı da bu meseleyi, başka yerden gelene ihtiyaç olmaksızın kendi aralarında bulunan âlim vasıtasıyle öğrenirler. Zira mü’minler, bir vücut gibidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Mü’minler bir vücut gibidir.” Yani cesedin bir kısmı ağrısa, bütün vücut rahatsız olur. Bu rahatsızlık kaybolsa, diğer azalar da bundan hissedar olur. Şayet onun bulunduğu şehrin halkı arasında bu ilim meşhur olmuşsa, bu hocanın öğretmekten kaçınması ile ilim kaybolmaz. Şayet meşhur değilse, o kimse öğretimi terkettiğinde, o beldede ilim kaybolur. Bunun için de ilim kaybolacak hale gelinceye kadar öğretimi terketmek caiz olmaz. Aynı şekilde, bir başka beldeden kendi memleketinde meşhur olmayan ilmi almak için gelen kimseye de ilim öğretmeyi bırakması helâl olmaz.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

DOMUZ GRIBI OYUNU… Finlandiya Eski Sağlık Bakanından…

Posted by Site - Yönetici Ocak 22, 2010

ACI GERÇEKLER – DOMUZ GRIBI OYUNU… Finlandiya Eski Sağlık Bakanından..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

Firavun’un Başlangıcı

Posted by Site - Yönetici Ocak 22, 2010

Firavun'un Başlangıcı

Firavun'un Başlangıcı

Firavun’un Başlangıcı

Denildiğine göre, Mûsâ Aleyhisselâm’ın Firavun’u, Isfehanlı bir attar idi. Borçların altına girdi. İflas etti.

İsfehan’dan çıkmak zorunda kaldı. Şam’a geldi. Orada işleri kolay ve doğru gitmedi. Mısır’a girdi. Mısır’da şehir dışında karpuz ve kavunun yükü bir dirheme, şehir içinde ise, tanesinin bir dirheme olduğunu gördü. Kendi kendine şöyle düşündü:

-“Bu benim için iyi bir fırsat. Bunu değerlendirirsem, borçlarımı Ödeyebileceğim güzel bir yoldur,” dedi. Firavun, şehrin dışına çıktı. Toptancısından bir yükü bir dirheme satın aldı. Şehire girdiğinde, beraberinde ancak bir karpuz kalmıştı. Onu bir dirheme sattı. Günlerini bu şekilde geçirdi. Şehir ehlinin kendi haline terkedildiğini, işlerini idare eden ve siyâsetlerini güzel yürüten kimse yoktu. Şehirde büyük bir veba başgösterdi. Firavun, mezarlığa doğru yöneldi. Baktı ki bir ölüyü gömüyorlar. Firavun, ölünün sahiblerine durumunu şöyle arzetti.

-“Ben mezarlıkların sorumlusuyum,” dedi. Onlar:

-“Ne istiyorsun?” dediler: Firavun:

-“Bana beş dirhem vermeden, ölünüzü defnedemezsiniz?” dedi. Cenaze sahibleri, Firavun’a beş dirhem verdiler. Firavun, bu şekilde mezarlığa gelen bütün cenazeler için para aldı. Üç ayın içinde büyük bir mal topladı. Hiç kimse ona itiraz etmedi. Ancak bir gün, mezarlığa gelen cenaze sahiblerinden biri para istediğinde itiraz ettiler. Onlar, Firavun’a:

-“Seni kim buraya dikti ! seni mezarlıkların sorumlusu olarak tayin eden kimdir?” diye sordular. Onu alıp asıl Firavun’a yani şehrin hükümdarına çıkarttılar. Hükümdar sordu:

-“Sen kimsin? Seni bu makama tayin eden kim?” Firavun: -“Beni bu makama kimse tayin etmedi. Ben bunu halkın beni senin huzuruna çıkartmaları için yaptım. Senin huzuruna geleyim ki kavmin hakkında seni uyarayım ve onların durumlarını sana anlatayım,” diye durumunu beyan ettikten sonra, Firavun mezarlıktan kazanmış olduğu bütün altınları, hükümdarın önüne koydu ve konuşmasına devam etti:

-“Ben bu yolla bu kadar topladım. Buyur sizin hakkınızdır,” Hükümdarın hoşuna gitti. Firavun yine konuşmasına devam etti:

-“İdare işlerini bana ver. Benim güvenilir ve işler konusunda yeterli siyâset, bilgi ve beceriye sahib olduğumu görürsünüz,” dedi. Hükümdar, halkın idaresini ona verdi. Onu kendisine vezir tayin etti. Firavun, halkı güzel bir şekilde yönetti. Askeri İslâhatlar yaptı. Orduyu düzene soktu. Halkın durumlarını düzellti. İşleri rayına koydu. Ekonomik ve iktisadî hayatları müreffeh bir düzeye çıktı. Uzun bir süre bu vazifesinde kaldı. Firavun, bütün işlerini adalet ve güzellikle yönetti. Şehrin hükümdarı (yani Firavun’u) öldü. Firavun’u, onun yerine hükümdar tayin ettiler. Onun işi yapageldiği şeylerdi. Yusuf Aleyhisselâm’ın (çağında yaşayan) Firavun’un ismi, Reyyân idi. İkisinin arasında, dörtyüz yıldan daha fazla bir zaman vardır.

İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

Camiler kiliseye mi dönüşüyor!

Posted by Site - Yönetici Ocak 21, 2010

Camiler kiliseye mi dönüşüyor!

Camiler kiliseye mi dönüşüyor!

Camiler kiliseye mi dönüşüyor!

Koltuk değnekleriyle camiye gelen bir engelli vatandaşı görüyorum. Cami merdivenlerinden zorla çıkarak kendini içeriye zar-zor atıyor. Namaz kılmak için oturacağı bir sandalye arıyor. Çok geçmeden cami kenarında dizilmiş sandalyelere gözü ilişiyor ve oraya yönelerek bir sandalye çekip oturuyor.

Bir yandan, engelli olmasına rağmen ibadet gayretine imrenip ona gıpta ile bakarken diğer yandan “bu camide ne kadar da çok sandalye varmış” diyorum. Camiye ve cemaate gelmek onlar için gerekli olmasa da (çünkü evlerinde kılmaya ruhsat var) keşke diyorum engelli kardeşlerimize çok daha rahat hareket edecekleri güzel mekanlar ve imkanlar sunulsa diye içimden temennilerde bulunuyorum.

Az ötede bastonunu ters çevirip halılara bastırarak gelen bir başka müslümanı görüyorum. Onun da gözü oturacağı sandalyeyi arıyor. Sonuçta aynı yerden bir sandalye de o çekerek duvar kenarında yerini alıyor. “İhtiyarlık bu, kolay değil!” diyorum ve cemaat sayısını artırdığı için yaşlı amcaya da minnetle bakıyorum. Onlar da olmasa camiler boş kalacak diyorum.

Gözüm orta yaşlı bir başka kişiye takılıyor. O da ne?! Normal yürüyen ve hiçbir şeyden destek almadan gelen bu kişinin de sandalyelerin bulunduğu tarafa doğru yöneldiğini görüyorum. Önce “galiba diyorum, engelli veya yaşlı bir müslümana yardım etmek istiyor!” diye düşünürken tahminim boşa çıkıyor. Bu kişinin de oradaki sandalyelerden birini altına çekerek güzelce oturduğunu şaşkınlıkla izliyorum.

Yarım yüzyılı çoktan devirmiş yaşımla maziye kısa bir yolculuk yapıyorum. Önceki yıllara göre çok fazla miktarda camilerde sandalye sayısının son zamanlarda hayli arttığını fark ediyorum. Hatta, camilerde sandalye, tabure, koltuk ve benzeri oturakların hiç mevcut olmadığı zamanları da düşünerek bugünleri görünce yarınlardan endişe edip “acaba, camilerimiz giderek kiliseye mi dönüşüyor?!” diyor, korku ve endişe arası bir düşünceye kapılıyorum!

Bu düşünceler beni Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ateşli tartışmalara götürüyor. Camileri modernleştirme adına mecliste yapılan konuşmalarda bazı mebusların “camilere kiliselerdeki gibi masa sandalye koyalım, müslümanlar ibadetlerini sandelyede oturarak yapsınlar!” şeklinde teklifler sundukları dönem aklımıza geliyor. O dönemde şiddetle reddedilen bu teklifi acaba biz cami cemaati olarak kendi ellerimizle hayata geçirmenin adımlarını mı atıyoruz?…

Camilerde sandalye sayısı o kadar çok arttı ki, korkum bu gidişle cemaat safları sandalyelerle dolacak!… O sandalyelerin sahipleri de belli olduğu için yerinden kaldırılmayacak olan o sandalyeler, camilerin sedirleri gibi oturma mekanları haline gelecek!..

Oysa, ne engelliler ne de yaşlılar için dinen böyle bir uygulamaya hiç ihtiyaç yok! Hz.Peygamber efendimiz (a.s) döneminde engelli yok muydu? Yaşlı mevcut değil miydi? Hem de fazlasıyla. Doğuştan engelliler, savaş mağdurları, gaziler, ihtiyarlar ve sakatlar için, ne asr-ı saadette nede sonraki halifeler ve mezhep imamları dönemlerinde böyle oturaklı bir uygulamaya gidilmemiştir!

Peki bu insanlar namazlarını nasıl kılacaklar? Bunun da cevabı fıkıh kitaplarında etraflıca verilmiştir. Ayakta durabilecek kadar gücü olanlar ayakta başlayarak, buna gücü yetmeyenler de yere çöküp oturduğu yerden güçleri nereye kadar yetiyorsa oraya kadar namaz rükünlerini yerine getirerek namaz kılacakları bütün ilmihal kitaplarında anltılır. İma (ki vücut ve baş eğerek yapılan hareketler) ile namaz kılmak bile mümkün olduğuna göre camilere sandalye koymaya, bunları çoğaltmaya gerek var mı?
sandelyede kilinabilir diye cumhuriyet donemine kadar uygulayan olmusmu?

Hele hele çarşıda pazarda rahatça dolaşıp camiye yürüyerek gelen bir müslümanın sandalyeye oturarak namaz kılması, kabul edilebilir bir durum olmasa gerek!

M.Emin ozler – Hollanda

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 439 takipçiye katılın