Şubat, 2012 için Arşiv
Posted by Site - Yönetici Şubat 29, 2012

SORU: Allah’a tanrı denebilir mi?
CEVAP:
“Lafza-i celâl” de denilen bu yüce isimde, diğer Esmâ-i hüsnâ’da olmayan hususiyetler vardır. Bir defa hiçbir lisanda Allah isminin tercümesi, tam karşılığı yoktur. Binaenaleyh -semâ ve şafak demek olan “tan”dan mürekkep ve ilah, mevlâ, hüdâ mânâlarında kullanılan- “Tanrı” kelimesi de dahil hiçbir isim “Allah” ism-i celâlinin karşılığı olamaz. Her şeyden evvel Lafza-i celâl dahil Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimleri tevkîfidir, değiştirilemez. Bir başka isim onun yerine geçemez….
“Müşrikler birçok tanrılara taparlardı. Fülancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki ‘tanrı’ cins ismi, ‘Allah’ hâs (özel) isminin müradifi (eşanlamlısı) değildir, daha umumi manadadır. Bundan dolayı ‘Allah’ ismi ‘tanrı’ adı ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki Süleyman Efendi (Çelebi) Mevlid’ine ‘Allah’ adıyla başlamış, ‘tanrı adı’ dememiştir. [Ve o bahrin sonunda, ‘Birdir Allah, andan artık tanrı yok’ diyerek tanrı kavramını ilah karşılığında kullanmıştır.
Halis Ece
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SORU ve CEVAPLAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 28, 2012

SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ’NİN KAYDA ALINAN TEK VA’AZ’I!…
Bilindiği gibi, 03 Mart 1924 tarihinde, Osmanlı Medrese’leri kapatıldığında, Sahib-i Zamân, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri, Osmanlı Medrese’lerinin Âlî kısmında, Tefsir ve Hadis Mütahassisi idi. (Yâni, Tefsir ve Hadis Profesörü) Medreseler kapatıldığında, kendisine diğer Medrese-i Kudât me’zunu arkadaşları gibi, hâkimlik, müddeiumumilik, Mahkeme-i Temyîz’de (günümüzde karşılığı Yargıtay’dır) azalık, dâire başkanlığı, Şûrây-i Devlette (günümüzde karşılığı Danıştay’dır) azalık, dâire başkanlığı, Şûrây-i Devlet Başkanlığı, Noter’lik ve serbest avukatlık teklif edilmişti.
Arkadaşlarından ba’zıları koşa koşa, kendilerine teklif edilen bu hukûkî ve idârî makamları ve mansıpları kabul ettiler.
İstanbul’da, sayıları 500 kadar Medrese Müderrisi, dersiâm bulunuyordu ve bunların ekserisi, Müderris’ler, dersiâm’lar cemiyetine aza idiler.
Medrese’lerin kapatılmasını ta’kiben, Süleyman Efendi Hazretleri ve birkaç arkadaşı Müderris’ler Cemiyetini toplantıya da’vet ettiler. Toplantıda, “Devletimiz yeni kurulmuştur, yeni dönemde bizlere maaş ödeyecek bütçesi olmayabilir, bizler herhangi bir ücret talep etmeksizin, fahrî olarak, hiç değilse, Medrese’lerden me’zun olmasına bir-iki sene kalmış olanları okutmaya devam edelim, hiç değilse onların me’zun olmalarını ve Anadolu’nun muhtelif yerlerdeki kadrolara ta’yin edilmelerini te’min edelim,” teklifinde bulunmuşlar. “Eğer, bu istikâmette bir karar alınacaksa, bir telgraf ile bu talebin merkezi Hükûmete bildirilmesi ve cevabının beklenilmesini” teklif ettiler. Bu da’vete, 500’den fazla müderris’ten pek azı katılmış, katılanların da ekserisi, “Israrlı olmayalım, bu bir devrimdir, âkibetimizin ne olacağı belli değildir, isteyenler, devletin teklif ettiği vazifeleri kabul edebilirler, dileyenler de bir müddet vasat aydınlanıncaya kadar köşemize çekilelim.” tarzında görüş bildirmişlerdi.
Buna rağmen, Süleyman Efendi Hazretleri ve az sayıdaki arkadaşı bir telgraf ile taleplerini Ankara’ya, Merkezi Hükûmete bildirirler.
Kendilerine 24 saat zarfında, “Acil” kaydıyla, Ankara-İstanbul arasındaki karakollar vasıtasıyla, (Karakoldan-karakola ulak’lar vasıtasıyla) cevap, İstanbul’a, Müderrisler Cemiyeti’ne ulaştırılmıştır.
Ankara’dan husûsî ulakla ve âcilen gönderilen cevâbî yazıda, “Medrese’ler tamamen kapatılmıştır, eğitim ve öğretim bütünüyle maarif nezâretine tevdî edilmiştir. Aksine davranış, şiddetle cezayı mültezimdir,” denilmişti.
Bu cevap karşısında, daha önce Süleyman Efendi Hazretleri’nin yanında yer alan müderrisler de “Biz söylemiştik, zaman çok kötü artık bizler de diğer arkadaşlarımız gibi, ya devletin bize teklif ettiği hukûkî ve idârî vazifelerden birisini kabul edeceğiz, ya da memleketlerimize, kasaba ve köylerimize döneceğiz. Bizim kusurumuza bakma sen Silistreli!” diyerek çark etmişlerdi.
Devlette, hukûkî ve idârî vazife alanların dışında kalan ve ekserisi, memleketlerine dönen dersiâm’lara, Devlette herhangi bir vazife kabul etmeseler de, bütün dersiâm’lara “Dersiâm’lık Maaşı” bağlandı ve kendilerine bulundukları yerlerin müftülerine haber vermek şartıyla va’az etme yetkisi verildi.
Anadolu’nun muhtelif yerlerindeki tesbitlerimize göre, dersiamlık unvanına sahip olanlar’dan, devlette herhangi bir vazife almayanlardan ba’zıları, memleketlerine döndüklerinde, ellerindeki kitaplarını toprağa gömmüşler, ilçelerinde ve kasabalarında cemaate va’az etmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar, halk’tan birisi olarak ömürlerini tamamlamışlardı.
Süleyman Efendi Hazretleri, 1924’den i’tibâren İstanbul’da, İstanbul Müftülüğü’nün bilgisi dahilinde, başta İstanbul’un, Ayasofya, Sultanahmed, Beyazıd, Süleymaniye, Fatih ve Yenicami gibi “Selâtîn” (Sultan’ların kendi nâm ve hesabına şahsî servetleriyle yaptırdıkları cami’ler) Camiî’lerinde Dâr-ı Bekâ’ya intihâl buyurdukları, 16 Eylül 1959 tarihine kadar va’azetmişlerdir. Filhakîka, Tek Parti, Mütegallibe, Ceberûtî devrinde zaman zaman korkmadan, çekinmeden hakîkatleri haykırdığı için, va’azetmesi engellenmiş, Diyânet İşleri Reisliğine, İstanbul Müftülüğü’ne baskı yapılarak va’az etmesi engellenmiştir.
1943 yılında Dahiliye Vekâletinin Diyânet İşleri Başkanlığı’na yazdığı bir yazı ile va’az vesikası geri alınır, İstanbul camilerinde va’az etmesi yasaklanır.
1938-1946 yılları arası Tek Parti Mütegallibe’nin Türkiye’de tam saha pres faşizmi uyguladığı yıllardır. 1950’lere girilirken, 1946 seçimleri bir nev’i ışık kulesiydi. Demokrasi adına, çok ayıplı, hileli bir seçim olmasına rağmen, bu seçimde mebus intihap olunan, Merhum Prof.Dr. Tahsin Banguoğlu ve arkadaşları, hükûmette yer aldılar. Okullar’da din derslerini, İmam-Hatip okullarının açılmasını, Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlâhiyat Fakültesi kurulmasını gündeme aldılar. Kısmî bir ferahlama oldu.
Bunun üzerine 14.04.1948 tarihli bir dilekçe ile yeniden va’az edebilmek için Diyânet İşleri Reisliği’ne müracaat etti. “Mütehassisîn Medresesinden me’zun dersiâm, ayrıca Medresetü’l-Kuzattan da me’zun bulunmaktayım. Kânûnen, Kayd-ı Hayat şartıyla aldığım dersiâm maaş’ı benim tabii vâiz olduğumun en kat’î delilidir.
Dersiâmlar memleketin tabiî vâizleri olup, hiç bir kayd ve şarta tâbi olmaksızın camilerde va’az edebilecekleri muhakkaktır.
Bir müddetten beri bu tabiî vazifemi yapamıyordum. Bugün yapmak istiyorum. İstanbul camilerinden hangisinde ve hangi saatte ifây-ı vazife edebileceğimin ta’yini için İstanbul Müftülüğü’ne emir verilmesini diler saygılarımı sunarım.”
Efendi Hazretleri’nin bu dilekçesine Diyânet İşleri Reisliği 11.06.1948 tarih ve 123/2784 numara ile şöyle cevap verir:
“Süleyman Hilmi Tunahan,
İstanbul Şehzâdebaşı Karakol arkası Selimpaşa Yokuşu…
14.04.1948 günlü dilekçenize cevaptır;
Vâizlik hakkındaki dileğinizin yerine getirilemeyeceği beyan olunur.”
24 Mart 1950 yılında, kadîm bir CHP’li, Fatih Kızılaycı’larından, Süleyman Nami Çaldan, devrin CHP, Tek Parti Müttegalibe’nin Başbakanı’na bir mektup yazarak, Süleyman Efendi Hazret’lerine yeniden va’az etme izni verilmesini talep etmektedir.
Süleyman Nami Çaldan bu mektubunda; “Sayın Büyüğüm, halk üzerinde oldukça te’sirleri görülen İstanbul vâiz’lerinin bu işte bizlere faydalı olacakları kanaatiyle ve muhitin eskisi olmam, yaşımın da ilerlemiş bulunması bu vâizlerle dostluk derecemi daha esaslı bir duruma sokmuştur. Her fırsatta kendilerine yaptığım ikazlar, partimiz lehine iyi neticeler vermektedir. Yalnız Fatih Mıntıkasının, halk tarafından çok sevilen, Dersiamlarından Süleyman Efendi’nin üç sene evvel İstanbul Polis Müdürü bulunan Zeki ile aralarınan açık olması yüzünden elindeki va’az vesikası alınmış olduğundan o zamandan beri va’az edememektedir.”
Süleyman Nami Çaldan’ın bu mektubu Başbakanlık tarafından Diyânet İşleri Başkanlığı’na havale edilmiş, bunun üzerine Diyânet İşleri Başkanlığı Süleyman Nami Çaldan’a şöyle bir mektup yazmıştır. (Resmî Yazı)
“Sayın Süleyman Nami Çaldan,
Sayın Başbakan’ımıza yazdığınız mektup üzerine Süleyman Hilmi Tunahan’ın va’az etmesinde Başkanlığımızca bir engeli görülmediğinden bahisle işin ilgililere tebliği hakkında İçişleri Bakanlığı’na bir yazı yazılmıştı. Bu kerre aldığımız karşılıkta adı geçenin son durumunun İstanbul Valiliği’nden sorulduğu ve gelecek cevaba göre işlem yapılacağı bildirilmektedir. Valilikle hemen temas edilerek müsâid bir cevap yazdıracak olursanız va’az’a çıkması sağlanacaktır.”
Tek Parti Mütegallibe, Ceberût devrinin özelliğine dikkat! Diyânet İşleri Başkanlığı, esâsen, Dersiâm olması i’tibâriyle zâten va’az etme yetkisine sahip bir zat hakkında, Kadîm bir CHP’liden, İstanbul Kızılay’ı mensubu bir zattan, bu mübârek zât hakkında müsbet bir cevap verilsin,” diye resmen tavasutta bulunmasını rica ediyor.
Ne var ki, kadîm CHP’li, Fatih’li Kızılay’cı vatandaşın çabaları da yetmedi, Süleyman Efendi Hazretleri’ne Tek Parti Mütegallibe ve Ceberûtî idare devrinde İstanbul’da va’az etme izni çıkmadı.
Diyânet İşleri Başkanlığı’nın, müsbet görüşünü Dahiliye Vekâletine bildirmesine rağmen, izin verilmemiş, Diyânet İşleri Reisliği durumu, İstanbul Müftülüğü’ne şöyle bildirmiştir:
Diyânet İşleri Reisliği 24.05.1950 A 123/04785
İstanbul Müftülüğüne,
Dersiâm Süleyman Hilmi Tunahan’ın vâiz’lik yapmasının mahzurlu olduğu, İstanbul Vâliliği ifadesine atfen İçişleri Bakanlığı’ndan bildirilmiştir. Keyfiyetin adı geçene tebliği beyan olunur.”
Efendi Hazretleri’ne, İstanbul camilerinde va’az etme izni ancak, Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden dört ay sonra verilebilmiştir.
Diyânet İşleri Başkanlığı, 09 Eylül 1950 tarih ve A 123/11233…
İstanbul Müftülüğü’ne,
Başkanlığın 24.05.1950 gün ve 4785 sayılı yazımıza ektir.
Dersiâm Süleyman Hilmi Tunahan’ın vâki müracaatı üzerine durumun incelenerek va’az vesikasının verilmesinde sakınca görülmediği İçişleri Bakanlığı’nın 01.09.1950 gün ve Emniyet Genel Müdürlüğü Ş.14580 sayılı yazılarıyla bildirilmiştir.
Keyfiyetin adı geçene tebliğiyle va’az vesikasının verilmesi beyân olunur.”
Ve! Bu tarihten i’tibâren Dâr-ı Bekâ’ya irtihaline kadar, Efendi Hazret’leri İstanbul’un camilerinde va’az etmiştir.
Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri’nin, İrtihal-i Dâr-ı Bekâ eyledikleri, Tasarruf-u Hakîkiye geçtikleri yıl olan 1959 yılında, İstanbul’da, Yeni Camiî Şerifindeki va’az’larının bir bölümü ve va’az akabindeki du’aları kayda alınmıştır.
Hayfâ ki, 1940’lı, 1950’li yıllarda, henüz teknik ve teknoloji günümüzde olduğu gibi inkişâf etmemişti. Ses ve görüntü kaydedebilen cihazlar olmadığı gibi, yalnız ses kaydı yapılabilen cihazlar da henüz üretilmiyor, ya da dünyada üretilse bile memleketimizde bulunmuyordu.
Ancak 1950’li yılların sonlarına doğru, Süleyman Efendi Hazretleri’nin sadık bağlılarından birisi böyle bir cihaz te’min etmiş ve bu cihazı ile Efendi Hazretleri’nin va’az’ının bir bölümünü ve du’a’larını kayda alarak İmam-ı Rabbânî Evladına emsalsiz bir hediye bırakmıştır.
Efendi Hazretleri’nin kayda alınan bu tek va’az’ının tape edilebilen kısmını aynen veriyorum:
“Şimdi biraz evvelinde gözlerim şey oldu, şimdi düzeldi amma, ben de göz yoruldu mu, kusura bakmayın!
Yalnız iki şey hediye vereyim,
Dikkat! Evinizden çıktığınız zaman,
Unutmayın! Çok rica ederim! ‘Lâilâhe illallah ilah’ dua’sını oku! (Bu dua’nın tamamı, “Lâilâhe illallah-u Vahdehû Lâşerike leh, Lehü’l-Mülkü ve velehü’l-Hamdü, Yuhyî ve Yümît vehüve Hayyün lâ Yemûtü Biyedihi’l-Hayr vehüve alâ Külli şey’in Kadîr”)
Buhârî Şeref’te, Müslim-i Şerif’te, bütün muhaddisler hepsi hayran kalıyorlar bunu…
Elfe Elfe hasenât,
Elfe Elfe Seyyiât,
Elfe Elfe derecât
Elfe Elfe’nin Türkçe tercümesi;
Milyon demek.
Milyonlarca sevap,
Milyonlarca derece,
Milyonlarca hasenât.
Acaba bunu Resûlüllah niçin böyle söyledi diye herkes bütün müfessirler, yâni hadis müfessirleri, hayran olmuşlar, nihâyet şuuruna kâil olmuşlar. Bunu evinden çıktığı zaman okumak, insanları çarşuyu pazarda dikkat et! Çarşuyu pazarda çok fecî ve fena halleri müşahede edecek…
En azim şefaatlerden bir şefaat…
Çocuğunuza çoluğunuza öğretiniz efendiler… Deyiniz ki, bunu bunu okuyunuz. Tekrar oku.
O günkü akşam evine dönünceye kadar olan, kazandıklarından, ellerinden, ayaklarından kazandıklarının hepsini Allah-u Celâl affedeceğini beyan buyuruyor. Öyleyse buna dikkat etmek hepimiz için lâzımdır.
İkincisi… Maalesef Resûlüllah Efendimizin hadisinden amel etmedikleri için insanlar birçok hastalıklara mübtelâ oluyorlar.
Meselâ, insan gerek küçük zarûretini def etmek için gerek büyük zarûretini def etmekten çıktıktan sonra…
Helâdan çıktıktan sonra okuncak du’a
Oku
Bunu okumak,
Bunu okumazsan,
Yarın Efendim başlar…
Prostat oldu,
Şu oldu, bu oldu…
Bunların hepsinin sebebi; Resûlüllah Efendimizin haber verdiğini, bunu okumuyorlar, kardeşlerim çok rica ederim zarûretinden çıktığın zaman…
Du’a’yı oku, bunu birbirinizden yazınız, ezberleyiniz, bir daha tekrar oku..
Prostat da görmezsin, şu derdi de görmezsin bu derdi de görmezsin.
Canın yanar, yâhu Allah’a bir hamdet. Neden bu? Acaba niçin?
Cenab-ı Hakk, şu vücuda 384 tane 85 değil, 83 değil, melâike, bunların iki tanesi def’i zarûretin için, iki tanesini tahsis etmiş, bunlar tenezzülen bunu kabul ettikleri için. Dikkat et! Tenezzülen bunu kabul ettiği için, en yüksek rütbe vermiş Hazret-i Allah…
Ben Can sever doktora bunu söyledikten sonra, kalktı böyle;
Amanın! Ne esrarı ilâhî… Bu Resûlüllah’ın hadisi diye…
Ben bunun için bir kitap yazacağım.” dedi.
Dinle hekimi! Bir daha söylüyorum. En yüksek, en büyük rütbe melâikesi, bizim zarûretimizin def’i için me’mur olduklarından dolayı, Hazret-i Allah onlara en büyük rütbe vermiş..
Zaruretin def’i için Allah’a şükretsek, hamdetsek, lâzım mı değil mi söyleyin bana?
Tekrar oku.
Yâ Rebbelâlemîn! Bunları okuyamasalar da şu derste oturdukları için, bu okunanları onların defterine yaz da, ilhak eyle Yâ Rabbî!.
Bu şereften onları mahrum eyleme Ya Rabbî!
Cümlemizi afiyette, cümlenizi sıhhate dâim eylesin Cenab-ı Hakk…
(Zarûretini, def’i hâcetini bitirip helâ’dan çıktıktan sonra okunması gereken du’a kısaca şudur: “Elhamdülillâhillezî Ezhebe Anni’l-Ezâ ve Afânî Min Zâlik”, (Hamd, O, Allah’a mahsustur ki, benden ezayı giderdi ve beni o eziyet veren şeyden kurtardı…)
Efendi Hazretleri’nin bu ma’na ve hikmet dolu va’az’ını kayda alan zât, Tensib-i İlâhî ile 1940’lı yıllarda, Nasib-i Ezelî’si ile Asr’ın Müceddidi’ne intisap etme şerefine nâil olan, Bartınlı Merhûm Lütfullah Kocabaş’tır. Merhûm Lütfullah Kocabaş, Bartın eşrafından olup, Bolu, Zonguldak, Kastamonu, daha sonraki yıllarda il yapılan, Bartın ve Karabük illerine, Batı Karadeniz’e ilk gramafonu, ilk telefon cihazını, ilk radyoyu, ilk teybi getiren adamdır. 1950’li yıllarda, Müceddid, İstanbul’un Anadolu yakasına geçmesinden sonra, Konyalı’nın Tayyar Bey’in, köşklerinde Küçükçamlıca, Çilehâne’de, Bulgurlu Köyü civarında, Kırklar olarak adlandırılan küçük köy evlerinde talebe okuturken, onların iaşe ve ibâte’lerine, en fazla yardım edenlerden birisi de Merhûm Lütfullah Kocabaş idi. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden İstanbul’a gelen kamyon ve otobüsler, İzmit’ten itibâren günümüzdeki E-6 yolunu, TEM otoyolunu ta’kiben, Mollâ Fenârî’yi ta’kiben, Samandıra, Sarıgazî, Dudullu, Ümraniye ve Bulgurlu köylerini geçerek, Kısıklı’dan Bağlarbaşı üzerinden Üsküdar’a inerlerdi. Üsküdar’dan feribotlarla ancak Kabataş’a geçebilirlerdi. Bartın’dan, Zonguldak’tan gelen kamyonlar ve otobüsler Kısıklı’da dururlar, Lütfullah Kocabaş’ın gönderdiği erzağı, kovalar dolusu yoğurt, peynir, kuru gıda ve başkalarını indirirdiler…
Lütfullah Kocabaş, Süleyman Efendi Hazretleri’ne, Vâlide Sultan’a, Sultan Ablalarımıza, Kemâl ve Kâmil Beyağabey’lerimize çok yakın birisiydi. 1953 yılında, Feriha Ferhan Sultan ile Merhûm Hüseyin Kamil Denizolgun Beyağabeyimizin nişan ve düğünlerini organize edenlerden birisiydi.
Bu yakınlık sebebiyle Müceddid’in irtihali sırasında da İstanbul’daydı. Süleyman Efendi Hazretleri’nin yıllar boyu kullandığı Asa’sının ve tesbihinin, teberrüken kendisine verilmesini istedi. Aile de anlayışla karşıladı ve mukaddes birer emânet olarak ölünceye kadar Bartın’daki evinde muhafaza etti. Vefatından sonra, Merhûme refikaları Fatma Hanım aynı titizlikle bu emânetlere sahip çıktı. Fakat, Merhûme Fatma Hanımın da irtihalinden sonra, bu emânetlerin kime intikal ettiği, kimde muhafaza edildiği hususunda maalesef herhangi bir malumata sâhip değiliz.
Bir vesiyle ile Bartın’a gittiğimizde, Bartın Mezarlığı’nda medfûn bulunan Lütfullah Ağabey ve Merhume Refikası, Fatma Anne’nin kabirlerini ziyaret ettik. Bartın’da bulunan damatlarına, torunlarına sorduk, maalesef doyurucu bir cevap alamadık. Zonguldak’ta ikâmet eden, Zonguldak eski Milletvekillerinden, Turgut Özal döneminin Anavatan Partisi Milletvekili, Pertev Aşçıoğlu’nun eşi de olan en büyük ablalarında olabileceğini söylediler.
Lütfullah Kocabaş’ın ailesine, vârislerine bıraktığı dünyalık malların yanında, ma’nevî değeri çok yüksek bu emânetleri, yâdigar’ları muhafaza etmeleri icabetmez miydi?!…
Kaynak : Mustafa AKKOCA – Önce vatan gazetesi yazarı
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | Etiketler: Mustafa Akkoca | 2 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Şubat 27, 2012

Bütün İbâdetlerin Başı Sabırdır
Bil ki, ızdırabına katlanıp, feryâd ü figan etmeksizin, meşakkatlere tahammül edildiğinde sabır, hayır işlerinin kaynağı ve bütün faziletlerin başlangıcıdır.
Muhakkak ki, tevbenin başı isyanlara sabretmektir. Zühdün başı, mübâh olan amelleri işlememeye sabretmektir.
İrâdenin başı, mâsivâ’dan, yâni Allah’tan gayrisini terketmektir.
işte bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
“İmanda sabrın yeri, cesede nazaran başın mertebesindedir.
Yine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Sabrın hepsi hayırdır.”
Kim, sabır süsüyle süslenirse, ona taat elbisesi giymek ve münkerâttan yâni şeriat bakımından kötü görülüp nehyedilen şeylerden kaçınmayı, Allah ona kolaylaştırır. Namaz da böyledir. Allahü Teâlâ hazretleri, namaz için şöyle buyurdu:
-”Sana vahyolunan Kitab’ı güzel güzel oku ve namazı kıl, muhakkak ki namaz edepsizlikten ve uygunsuzluktan nehyeder.
Şiir
Ey Hafız! Gece gündüz sabrı söyle ve anlat.
Zîrâ akıbet, günün birinde gam ve kederdir.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 2/173-174.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 26, 2012

Said Bin Cübeyr (r.h.) Kimdir ?
Said bin Cübeyr (r.h.) Tabiîn devrinde Küfe’de yetişen müctehid imamların büyüklerindendir.
İsmi Said bin Cübeyr bin Hişâm el-Esedrdir.
Doğum tarihi bilinmemektedir.
Said bin Cübeyr. Abdullah ibni Abbas. Abdullah bin Zubeyr. Abdullah bin Ömer, Ebû Hüreyre ve daha bir çok sahabelerden ders aldı yüksek bir âlim ve büyük bir evliya idi.
İki rek’at namazda bütün Kur’anı kerimi hatmettiği olurdu.
Haccac tarafından yakalanışı ve idam ediliş şekli başlı başına bir kitap oluşturacak kadar manidardır.
Mevize (Abdullatıf isimli vaaz kitabına bakınız) ve tarih kitaplarında anlatılır.
Said bin Cübeyr. (M. 713 de) Haccac tarafından şehıd edilirken, “Allahım! Benden sonra Haccacı kimseye musallat etme, diye dua etti.
Gerçekten öyle oldu. Kesik başı bile yerde iki defa Lâ ilahe illallah, dedi. Onun şehid edilmesine başta Hasan Basrî hazretleri olmak üzere butun âlım ve evliya ağladı.
Daha sonra olacak oldu. Haccâc, âkile, yâni yiyici illetine tutuldu. Uyuyamıyor, uyuyacağı sırada sıçrayıp kalkıyordu. Hâline bakıp şaşanlara:
“Saîd bin Cübeyr ile hâlim ne olacak? Uyuyacağım anda, ayağımı çekip sarsıyor ve beni uyandırıyor.” dedi.
Bu hâliyle fazla yaşamadı. Saîd bin Cübeyr şehit edildikten on beş gün sonra Haccâc da öldü.
.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 2/168-169.
.
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, RUHU`L BEYAN TEFSİRİNDEN KISSALAR, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 25, 2012

Çocuk Vefat Ederse
“Kulun çocuğu ölünce, Allahü Teâlâ ölümle alâkalı meleklere buyurur:
-”Siz kulumun çocuğunu mu aldınız?” Onlar:
-”Evet! derler. Allah yine buyurur:
-”Siz kulumun kalbinin mevyesini mi aldınız?” Onlar:
-”Evet! derler. Allah buyurur:
-”Kulum ne söyledi?” Onlar:
-”Ya Rabbi! Kulun sana hamdetti ve istircâ’da bulundu. Yâni: kulun sana teslim olup: “ina lillahi ve inna ileyhi râciûn “biz Allah’ınız ve nihayet O’na döneceğiz” dedi. Allah, meleklere emreder:
-”Kuluma Cennette bir köşk yapın ve o köşke “Hamd evi” adını verin.
Bâzı ma’rifet ehli buyurdular: “Gaybı taleb etmek, ya mal ile olur, ya nefis ile olur, yâ akrabalar ile olur, ya kalb ile olur veya ruh ile olur.
Mâl ile icabet eden kurtulur.
Nefis ile icabet eden dereceler alır.
Kim akraba ve yakınlarını kaybetmeye sabrederse, o kişi, kaybettiğinin yerine geçen birine ve yakınlığa kavuşur.
Ve kimin ruhu kendisinden te’hir edilmezse o kişi vuslata devam eder.“
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 2/184-185.
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, RUHU`L BEYAN TEFSİRİNDEN KISSALAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 24, 2012

Zikrin Çeşitleri
İmam Gazâlî hazretleri buyurdular:
Zikir (üç değişik âzâ ile olur)
1-Zikir bâzan dille olur,
2-Bâzan, kalb ile olur,
3-Ve bâzan cevârih, yâni âzâ ve organlar ile olur.
İnsanların dil ile Allahü Teâlâ hazretlerini zikretmeleri: 1-Allah’a hamdetmeleri, 2-AIlah’i teşbih etmeleri, 3-Allah’ı temcid etmeleri,
4-AlIah’ın kitabını okumalarıdır. (Ve bunlara benzer zikirlerdir).
İnsanların kalbleriyle Allahü Teâlâ hazretlerini zikretmeleri üç türlüdür.
Birincisi: Allahü Teâlâ hazretlerinin zât ve sıfatlarına delâlet eden deliller hakkında tefekkür etmeleri ve Allahü Teâlâ hazretlerinin mülküne arız olan şüphelerin cevabında tefekkür etmeleridir.
İkincisi: Allahü Teâlâ hazretlerinin tekliflerinin keyfiyetini, ahkâmını, emirlerini, nehiylerini, va’dini, vaîdini düşünmeleri ve bunlara delâlet eden delilleri, tefekkür etmeleridir. İnsanlar, tekliflerin keyfiyetini öğrendikleri zaman, bir fiilde yâni amelde ki, va’d (ilâhî müjde ve sevabı) ve o fiilin terkindeki vaîdi (ilâhî azabı) öğrenirler. Böylece onlara amel kolaylaşır.
Üçüncüsü: Allahü Teâlâ hazretlerinin mahlûkatının sırrını tefekkür etmeleridir. Hatta onun nazarında mahlûkatın zerrelerinden her bir zerre kuds âlemini gösteren, cilalanmış parlak ayna gibi olur. Kul ona baktığı zaman, gözlerinin şuaları. ondan Celâl âlemine yansır. İşte bu makam nihayeti olmayan bir makamdır.
Amma insanların Allahü Teâlâ hazretlerini organlarıyla zikretmeleri ise, kişinin, cevarih, organ ve azalan, kendisiyle emir olundukları amellere müstağrak olmuş, yâni büyük bir ihlas ile amellere dalmış ve kendisinden neni olunduğu amellerden de hâli olmuş olmalıdır. İşte bu mânâda Allahü Teâlâ hazretleri, namaza zikir adını verdi. Ve şöyle buyurdu:
“Ey o bütün iman edenler! Cuma günü namaz için nida olunduğunda, hemen Allah’ın zikrine (namaza) koşun ve alım-satımı bırakın, o sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz… “o halde anın beni,” kavl-i şerifi, tâat’ın bütün çeşitlerini “içine almaktadır. Bundan dolayı Saîd bin Cübeyr’den, zikrolundu. O şöyle buyurdular: “O halde beni anın,” Yâni beni taatımle anın ki, onu güzelfeştireyim. (1/256) Hatta buna zikrin bütün çeşitleri girer.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/168-169.
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, iMAM-I GAZALi, RUHU`L BEYAN TEFSİRİNDEN KISSALAR, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 23, 2012

Resimdekiler : Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hz. Evlatlari ve torunlari, Sag üstte ise Mirza Abdurrahim Ef. (Tesbihci Baba)
Süleyman Hilmi Tunahan K.S Hazretlerinin Üstazı; Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri
Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin dokuzuncu büyük rütbesi ve otuz ikinci halkasıdır.
Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.
Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.
Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.
İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.
Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:
- Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.
Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbulda kaldılar.
Bu arada Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K.S) Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine; henüz okul sıralarında bulunan, ileriki günlerde zuhur edecek, İslama büyük zararlar verecek Deccal’i ve İslam-ı yeniden ihya edecek Mehdi (A.S) ‘ı gösterir.
Sultan Abdülhamid Han bu sırrı bildiğinden, ileride kendisini tahtan indirdikleri zaman “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.
Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.
20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenabı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammedin, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurdur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.
Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.
- Bu zat kimdir, diye sorunca kendilerine:
- “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar, “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:
-”Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.
Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbni Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.
Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:
Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:
“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.” Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.
Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.
Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:
“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”
Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.
Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.
Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.
Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı! (Uludağ) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.
Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba (tabi olacağım)‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
.
Selahaddin Ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s) aziz hazretleri..(Hatim yaptirirken)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, SULEYMAN HiLMi TUNAHAN, TASAVVUF, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | 2 Yorum »
Posted by Site - Yönetici Şubat 22, 2012

Hz. Ömer Hanımına Nasıl Davranırdı ?
Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfeti zamanında bir adam, davranışlarını beğenmediği karısını şikâyet etmek üzere halifenin evine gelir… Kapının önüne oturur ve Halife’nin çıkmasını bekler… Derken içeriden bir gürültü kopar. Hz. Ömer’in hanımı koca halifeye bağırıp çağırmakta; fakat Hz. Ömer ağzını açıp da karısına tek kelime söylememektedir.
Bu hâli gören kapıdaki adam boynunu bükerek: “Bütün şiddetine ve sertliğine rağmen, üstelik mü’minlerin emiri iken Ömer’in hâli böyle olursa, benim derdime nasıl çâre bulabilir” diye düşünür ve kalkıp giderken Hz. Ömer dışarı çıkar. Adamın arkasından,
- “Hayrola, derdin neydi?” diye seslenir. Adam da der ki:
- “Ey mü’minlerin emiri! Karımın kötü huylarını ve bana olan saygısızlığını şikâyet etmek üzere gelmiştim. Senin karının da sana karşı olmadık sözler söylediğini duyunca vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime: Mü’minlerin emiri karısıyla böyle olunca, benim derdime nasıl devâ bulacak?” dedim.
O zaman Hz. Ömer adama, kıyamete kadar bizlere ölçü olacak şu manidar sözleri söyler:
“Kardeşim, karımın benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona katlanmaya çalışıyorum. Zira o benim hem aşcım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün bunları yapmak zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine engel olan da odur. Bu sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum.”
Bu sözleri duyan adam;
- “Ey mü’minlerin emiri! Benim karım da aynen öyle” diyerek karşılık verir.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) adamı;
“Haydi kardeşim, karına katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayana kadar geçiyor!” diye teselli eder. (Zehebî, el-Kebâir, s. 179)
.
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, H.Z ÖMER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 21, 2012

Edebiyat ve Şiir, Tasavvufta Raks, Semâ, Teganni-Musiki
Edebiyat, kelime ve kavram olarak Türkçe’mizde Tanzimat’tan (1860’lardan) sonra kullanılmaya başlanmış veya bu tarihten sonra giderek yaygınlaşmıştır. Ancak Divan edebiyatı tamamen nazımdan ibaret olduğu için, bu alanda şiir kelimesi tercih edilmekteydi.
Bugün de edebiyat daha mutlak bir ifade olarak kabul edilebilir. Hatta edebi eserler denildiğinde, şiirin dışındaki çalışmalar akla gelmektedir. Kısaca edebiyat, bir coğrafya veya milletin, bir devrin, bir sanat veya edebiyat mektebinin edebi mahsullerinin bütününe verilen isimdir, diyebiliriz. Şiirse bu bütünün bir cüz’ü, parçasıdır.
Sultanü’ş-şuara’ya göre “Şiir, daha çok tecrittir [/B](soyut), [B]mücerret sahillerinde kulaç atar. Nesirse müşahhasla, somut şeylerle meşguldür. Bir Batılı’ya (Valeri) göre, kaba bir his aleti olmak yerine, girift bir idrak cihazıdır…
“Mutlak hakikati (Allah’ı) arama işidir. Fevkalade sarp ve dolambaçlı, fakat kestirme ve imtiyazlı bir keçi yoludur. Oradan kalabalıklar değil, gözcüler, işaret memurları ve kılavuzlar geçer…
“Şiir beş duyumuzu kaynaştırıcı idrak ekseninde maddi-manevi bütün eşya ve hadiselerin maverasına-ötesine sıçramak isteyen, küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir…
“İlmin usûlünde tebliğ, şiirin usulünde ise telkin yer alır…
“Şiirde başlıca iki unsur vardır: His ve fikir.” (Necip Fazıl, Çile)
***
Şiir ve şairlerin faziletleri hakkında îrad buyurulan hadîs-i şeriflerden bazıları
“İnne mine’l-beyâni sihran ve inne mine’ş-şi’ri hikemen.”
Manası: Beyan ve ifadeden bir kısmı, sihir etkisi yapar (büyüleyicidir). Şiirlerden bir kısmında da hikmetler vardır.
“Lisânü’ş-şuarâi miftâhu’l-cenneti.”
Manası: Şairlerin dili, cennetin anahtarlarıdır.
“Kulûbü’ş-şuarâi hazâinü’r-Rahmâni.”
Manası: Şairlerin kalpleri, Rahmân olan Allâh’ın hazineleridir.
“Allimû evlâdekümü’ş-şi’ra fe innehû yeftehu’z-zihne ve yûrisü’s-şecâate.”
Manası: Çocuklarınıza şiiri öğretiniz; çünkü şiir, zihni açar ve cesaret verir.
“İnne lillâhi künûzen fî tahti’l-Arşi ve mefâtîhuhâ elsinetü’ş-şuarâi.”
Manası: Allâh’ın, Arş’ın altında hazineleri vardır. Bu hazinelerin anahtarları da şairlerin dilleridir.
“Teallemû mine’ş-şi’ri hikmeten ve emsâlehû.”
Manası: Şiirden hikmetli olanlarını ve benzerlerini (atasözleri-veciz ve güzel sözleri) öğreniniz. (Hadisler için bkz. Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, Meral Yayınları, İstanbul, 1972, II, 3-4)
***
ASR-I SAADET’TEN ÖNCE ŞİİR
İslâm’dan önce edebiyat özellikle şiir zirvede idi. Muallakât-ı seb‘a meşhurdur. Onun için Kur’an-ı Kerim de, her alanda olduğu gibi, edebi san’atlar açısından da zirvenin zirvesi olarak gelmiştir.
Muallakât-ı seb‘a: Muallak, alâka kökünden, ta‘lîk edilmiş, asılmış, asılı anlamına, muallakât ise bunun cem‘îsidir (çoğulu). Seb‘a da yedi demektir. İslâm’dan önceki Arap şairlerinin, beğenilip Ka‘be duvarına asılmış bulunan meşhur yedi kasîdesine bu ad verilmiştir.
***
PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) DÖNEMİNDE VE SONRASINDA ŞİİR
Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), müsbet yöndeki şiiri daima teşvik etmiştir. Mesela şair Hassan’ı (r.a.) duymayanımız yoktur. “Kaside-i Bürde” ve hikayesi de malum. O beyitlerin karşılığı olarak İki Cihan Serveri’nin (s.a.v.) verdiği Bürde’ye ister hediye deyin, isterse câize… Netice değişmez. Bilirsiniz, padişahlar da şairlere caizeler verirlerdi.
***
Şiirde mezmûm olan; kötülüğe, isyan ve inkâra sevk eden şair ve şiirlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, her günahkâr yalancının (gerçeği ters yüz eden, günaha düşkün olanın) tepesine inerler. Bunlar (Şeytanlar) onlara (yalan-yanlış hırsızlıkla elde ettiklerini) duyduklarını anlatırlar ve onların çoğu yalancıdırlar. Şairlere gelince; onlara azgın-sapıklar uyar. Onların her sâhaya daldıklarını ve gerçekten hep yapamayacakları şeyleri söylediklerini görmüyor musun? Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar. Fakat bunlardan, ancak iman edip salih amelde bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (intikamlarını alanlar) böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkılab (değişim) ile sarsılacaklarını-devrilecekleri görecekler.” (Şuara sûresi, 221-227)
BUNA GÖRE DİNİMİZCE KABUL GÖREN VE GÖRMEYEN ŞAİRLER
Âyet-i kerimede görüldüğü üzere Cenab-ı Hak, önce şairlerin kötü özelliklerini ortaya koymuş, sonra da şu dört vasfı taşıyan şairleri bunlardan ayırmıştır. Peki bunlar kimlerdir:
1. İman sahibi olanlar.
2. Salih amel sahipleri.
3. Şiirlerinde tevhid, nübüvvet ve insanları Hakk’a davet edenler. Yani Allah’ı çokça zikredenler.
4. Dinlerini, mukaddesatlarını, şahsiyetlerini, manevi değerlerini hicvedenlere karşılık vermeleri dışında, hiç kimseyi hicvetmeyen-kötülemeyenler. Yani, zulme uğradıktan sonra öclerini alanlar da kötü şairler değildir. “Allah, çirkin sözün alenen söylenmesini sevmez; zulme uğrayanlardan olursa bu müstesna…” (Nisa sûresi, 148) buyurmuştur. Bu hususu teyit eden bir ayet-i celile de şöyledir: “Kim size karşı haddi aşarsa, siz de tıpkı onların haddi aşmaları kadar ona karşı koyun.” (Bakara sûresi, 194)
Ayetteki bu istisna ile Abdullah b. Revaha, Hassan b. Sabit, Ka’b b. Malik, Ka’b b. Züheyr (r.anhüm) gibi şairlerin kastedildiği tefsirlerde ifade edilmiştir. Çünkü bunlar şiirleriyle Kureyş kafirlerini hicvediyorlardı. Ka’b b. Malik’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Resûlüllah (s.a.v.) bana, ‘Kureyş’i hicvedin. Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizin onlara bu hicviniz, ok yağdırmadan daha çetindir.’ Hassan b. Sabite de hep, “Söyle, Ruhu’l-Kuds seninledir’ derdi.” (Tefsir-i Kebir, (Terc.), 17, 391)
Cinniler de mensûrdan çok manzûmdan (düz yazıdan değil şiirden) hoşlanırlar. Nitekim Abdülvehhab Şa’râni hazretleri, “Keşfü’l-Hicabi ve’r-Rân an Vechi Es’ileti’l-Cân” isimli eserlerinde, meseleleri kısaca nesir olarak ifade ettikten sonra nazım olarak daha geniş ve uzunca ele almışlardır.
***
OSMANLI’DA ŞİİR VE DİVAN EDEBİYATI
İlmi eserler müstesna hemen her alanda şiirin-nazmın, destanın hakimiyeti görülür ecdadımız Osmanlı’da. Hatta ilmi eserlerde de sıkça rastladığımız gibi, tamamen nazım olarak kaleme alınan kitaplar da vardır. Kasîde-i Nûniyye, Emâlî gibi…
“Divan edebiyatında roman yoktu.” (Cemil Meriç). Neden? Çünkü romanda teşhir vardır. Osmanlı toplumu Müslüman bir toplumdur. İslam’da teşhir makbul değil merduttur. Vebali büyüktür. “Fâsık-ı mütecahir” (işlediği günühı ilan edip açıklamak) kavramının içine girer teşhircilik. Ama romanda da teşhir değil tebliğ-telkin, talim-terbiye esas alındığı takdirde niye olmasın..? Nitekim bu amaçla yazılmış romanlar da vardır.
***
TASAVVUFTA ŞİİR VE MUSİKİ
İslam’da şiir ve musiki ile ilgili iki ana görüş vardır. (Bkz. Kınalızade Ali Efendi, Ahlâk-ı Âlâî, Devlet ve Aile Ahlakı) Bunları İmam Gazali ve İmam Rabbani’nin (k. esrarahüma) görüşleri olarak, ya da tasavvufta Cehrî ve Hafî yolların görüşleri başlığı altında ele alabiliriz.
a) Zikr-i cehri ile alakadar olan yollarda şiir, şair ve musikinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bunlar musiki ile ilgili birinci görüşü tercih etmişlerdir. Onlara göre, eğer şiir Allah’ı ve ahireti hatırlatıyorsa makbul, nefsani duyguları-arzuları kamçılıyorsa reddolunur. Mesela daha çok kavlî kerametleriyle meşhur olan Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve emsallerinin şiirleri gibi…
b) Zikr-i hafi ile alakadar olan yollarda ise şiire bakış ve bu yolun büyükleri tarafından yapılan değerlendirmeler oldukça farklıdır. Onlar ikinci yolu tercih etmişlerdir. Yani şiirin, musikinin hiçbir türü ile ilgilenmemişlerdir. Mesela İlahi ve Mevlid’le ilgili İmam-ı Rabbani hazretlerinin Şah-ı Nakşibend hazretlerinden naklen verdiği cevap (mealen) çok dikkat çekicidir: ‘Bizim yolumuzun dışındaki büyükler bu gibi şeylerle meşgul olmuşlardır, red ve inkâr etmeyiz. Bizim yolumuzun büyükleri ise bunlarla meşgul olmamışlardır, kabul etmeyiz.’
Teganni, raks ve sema ile alakalı değerlendirmeleri de şöyledir:
“Raks (mûsıkî refâkatinde yapılan düzenli hareket) ve semâ (dönmek), hakîkatte oyun ve eğlenceden ibârettir. Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi tegannîden men için inzâl buyurmuştur:
“İnsanlar arasında, (bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve bir eğlence için) boş lafa müşteri çıkan adam vardır.’ (Lokman sûresi, 6)
“İbn Abbas’ın (r.a.) talebesi ve tabiînin büyüklerinden Mücâhid (r.a.) şöyle dedi:
“Bu âyet-i kerimede geçen ‘lehve’l-hadîs’ yani boş laf, tegannîdir (şarkı, türkü söylemektir). Medârikte ise, ‘Lehve’l-hadis; kıssa, hikâye, yatsıdan sonraki (mâlâyani) konuşmalar ve şarkı-türkü söylemektir’ denilmiştir. İbn Abbas ve İbn Mes’ûd (r.anhüm), bunun mânâsının tegannî olduğuna dair yemin etmişlerdir.
“O kimseler ki, yalancı şâhidlik etmezler” (Fürkan sûresi, 72) âyet-i kerimesini izah ederken Mücâhid (r.a.) şöyle demiştir: ‘Yani şarkı ve türkü söylenen yerlerde bulunmazlar.’
“İmam Hüdâ Ebû Mansûr Mâtürîdi’den (r.a.) nakledildiğine göre, şöyle demiştir:
“Zamanımız kurrâlarından birine, tegannî ile Kur’an okurken, güzel okudun diyen kimse kâfir olur… Karısı kendisinden boş olur… Allah Teâlâ, onun hasenâtını, yani yaptığı iyilikleri iptal eder, hükümsüz kılar!”
“Ebû Nasriddebbûsî’nin bildirdiğine göre, Kaadı Zahîreddîn Harzemî (r.aleyh) şöyle demiştir: “Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden şarkı ya da benzeri bir şey dinleyen, yahut başka bir haram iş gören kimse; bunu, inanarak veya inanmayarak güzel kabul etse, derhal mürted olur. Zira, dînin hükmünü bâtıl saymış olur. Dînin hükmünü bâtıl sayan bir kimsenin mü’min olmadığında bütün müctehidler ittifak etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk, bu gibi şeylerden bizleri muhâfaza eylesin!
“Tegannî’nin haram olduğuna dâir âyetler, hadisler ve fıkhî rivayetler o kadar çoktur ki, saymak zordur. Vaziyet anlatıldığı gibi olunca, bir şahsın, tegannînin mubah olduğuna dair nakledeceği mensuh (hükmü kalkmış) bir hadis veya şâz (hükümsüz) bir rivayete itibar edilmez. Zira hiçbir fakîh, hiçbir vakit tegannînin mubah olduğu hakkında fetvâ vermemiştir. Raksedip ayakları yere vurmayı câiz görmemiştir. Nitekim bunlar, İmâm Hümâm Ziyâeddîn Şâmî’nin, Mültakıyt isimli risâlesinde anlatılmıştır.
“Sofiyyenin (tasavvuf erbâbının) amelleri, helâl ve haram mevzuunda senet değildir. Fakat onları ayıplayamayız da; mâzur görürüz. İşlerini Allah’a bırakınız.
“Helâl ve haramı anlamakta, İmam Ebû Hanîfe, İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in (rahimehullah) kavilleri mûteberdir. Şiblî’nin ve Ebû Hüseyin Nûrî’nin (k.s.) amellerine bakılmaz.
“Bugün, şeyhlerinin amellerinden başka bir şeye bakmayan ve kulak asmayan sofiyye, raks ve semâ’ı dinleri ve şerîatleri hâline getirmişlerdir. Şeyhlerinin amellerine istinad edip, onu, tâatları ve ibâdetleri olarak kabûl etmişlerdir. ‘Onlar öyle kimselerdir ki, dinlerini bir oyun bir eğlence haline getirmişlerdir...’ (A’râf sûresi, 51)
“Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşılmış oluyor ki; bir kimse, haram bir fiili güzel kabul ederse, İslâm zümresinden çıkar, mürted olur. Bunun üzerine, semâ ve raks meclisine tâ’zim etmenin (kabul ve tasvip ederek saygı göstermenin); hatta, onu ibâdet ve tâat hâline getirmenin şenâetini (fenalığını) düşünmek lâzımdır!..” (el-Mektubat, 1, 266)
***
Netice; şiirle meşgul olması gerekenlerin, bu dalda kabiliyet ve istidadı olanların, her şeyde ve her alanda olduğu gibi, kıstaslara/kriterlere riayet etmeleri, ölçüyü kaçırmamaları icap etmektedir.
***
GÜNÜMÜZDE ŞİİR VE MÜTEŞAİRLER
Hemen her sâhada olduğu gibi, günümüzde şiirin de şairin de ölçüsü kalmamıştır. Serbest nazım diye bir şey tutturulmuş, salkım-saçak bir şeyler üretilmeye çalışılıyor. Evet, şiirin de serbestisi vardır elbette. Ama ne olursa olsun, onun da bir kriteri olması gerekmez mi? Gerek ses ve gerekse mana yönüyle… Her neyse şiirle meşgul olmadığımıza göre, işin bu yönünü daha fazla kurcalamadan iki fıkra ile yetinelim.
Garip halleriyle meşhur olan şair Ali Rûhi Bey, klasik şiirin tabuta konulup defnedilmeye çalışıldığı ve serbest nazım ile şiir yazmanın moda olduğu devirlerde bir gün, eline geçen “Gülşen” mecmuasında, genç şairlerden birinin irili-ufaklı mısra‘larla bütün bir sahifeyi dolduran şiirini görüp merakla okur. Armudî istifi ile bu alışılmadık kelime yığınına, uzun uzun baktıktan sonra,
– Acâyip, der, bunlar üzüm salkımı; yazanlar da şair değil, manav olsa gerek!..
MÜTEŞAİR KİMDİR?
Namık Kemal bir edebiyat meclisinde ciddî bir münâkaşaya girmiş… Münâkaşa dönüp dolaşmış, dünyanın esasını teşkil eden ahlât-ı erbaa (Ahlât-ı erbaa, insan vücudundaki dört unsur demektir: Toprak, hava, su, ateş. Anâsır-ı erbaa da denir) bahsine gelmiştir. O devirlerde ahlât-ı erbaayı bilmeden şairlik iddialarında bulunmak düşünülemezdi. Mevzuyu herkes biliyor ve münâkaşa iyiden iyiye kızışıyordu. O sırada devrin müteşairânından (şair olmadığı halde şairmiş gibi geçinenlerinden) Diyarbakırlı Deli Nâim,
– Kemal Bey, Kemal Bey!.. diye sanki kendisinin de bu hususta önemli bir fikri varmış gibi ateşli ateşli bağırıp Namık Kemal’i susturur. Mecliste gözler ona çevrilmiş ve münâkaşa yeni bir hal alacak diye herkes pür-dikkat beklemeye başlamıştır. O sırada Nâim Efendi’nin gayet yumuşak bir sesle,
– Kuzum, ahlât-ı erbaa ne demektir? diye sorması üzerine Namık Kemal, bir şairden bu cehâlet ve densizliği görünce, hiddetle bağırmış;
– Dört kere halt etmektir!..
Kaynak : www.halisece.com
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, EDEBiYAT, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Posted by Site - Yönetici Şubat 20, 2012

İmam Şafiî (r.h.) Kimdir ?
İmam Şafiî (r.h.) hazretlerinin asıl adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesi “Şafiî” ashabı kiramdandı. Ona izafeten imam Şafiî hazretlerine Şafiî denilmiştir.
Anne tarafından da Hazreti Hasanın soyundan gelmektedir. 150 (M. 767) senesinde Gazze’de doğdu. Daha beşikteyken babası vefat etti.
Annesi onu alıp asıl memleketleri olan Mekke’ye getirdi. Orada tahsile başladı.
Yedi yaşında iken Kur’âni kerimi ezberledi.
Defter ve kağıt alacak imkanı olmadığı için derslerini kemik parçalarının üzerine yazardı.
Arab dili ve Edebiyatının inceliklerini öğrenmek için. çölde yaşayan Huzey kabilesinin arasına gitti. 0 çağda bu kabile, dili en fesih olan kabileydi.
On yaşında iken İmam Malik hazretlerinin “Muvatta” isimli hadis kitabını dokuz gecede ezberlemesi çok meşhurdur. Daha sonra imam Mâlik hazretlerine talebe oldu. Çalışkanlığı, samimiyeti ve saygısıyla hocasının himmet ve duasını aldı. Kısa sürede bütün ilimlerde ilerledi. Aklî ve nakit bütün ilimlerde söz sahibi oldu. Yemende kadîlik yaptıktan sonra bu vazifeyi bıraktı.
Bağdât’a gidip orada İmam- hazretlerinin talebesi Muhammed (r-h-)dan ders almaya başladı.. İmam Muhammed ayrıca üvey babasıydı..
İmam Şafiî hazretleri. 204 (M. 820) yılında Mısır da bir Cuma gecesi, 54 yaşmda vefat etti. (r.a.)
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 2/182-183.
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GÜNCEL, GÜNDEM, GENEL, KİM KİMDİR, RUHU`L BEYAN TEFSİRİNDEN KISSALAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İMAM-I ŞAFİ'İ | Etiketler: İmam Şafiî (r.h.) Kimdir ? | » yorum bırak;