GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

20 Apr 2008 için Arşiv

MEZHEP NE DEMEKTİR?

Yazan: Site - Yönetici Nisan 20, 2008

İtikadi ve Ameli Mezhepler


MEZHEP NE DEMEKTİR?

Kelime olarak mezhep, takip edilen, gidilen yol demektir. Mecazen de şahsî/ferdî (kişisel) görüş, inanç ve doktrin manalarında kullanılmaktadır.

Din açısından ise müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine mahsus kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ve hukuk sistemini ifade eder. Bir başka deyimle; müctehid sıfatını kazanmış bir İslam aliminin, hüküm bakımından kapalı veya kesin olmayan (zannî) ayet ve hadisleri İslam’ın temel esaslarına aykırı olmayacak şekide yorumlayarak getirdiği çözümler topluluğuna mezhep adı verilir. İslâm tarihinde mezhep kelimesi genel olarak itikadî, fıkhî, siyasî görüşlerin hemen hepsi için kullanılmıştır.

Mezhepler tarihi ile meşgul olan alimler, İslâm mezheplerini Peygamberimizden (s.a.v.) rivayet olunan bir hadise göre tasnif etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı; cehennemden kurtulacak Müslümanların, Resûlüllah’ı ve ashabının yolunu takip eden fırka –başka bir rivayette de, birlik ve beraberlikten ayrılmayan cemaat- olduğu belirtilmektedir.(1)
***

MEZHEPLERİN ÇIKIŞ SEBEPLERİ

İslam dünyasında mezheplerin oluşumunu, ortaya çıkmasını etkileyen pek çok sebep saymak mümkün. Ancak meseleyi uzatmadan şöyle özetleyebiliriz:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildi. Dinden gerek inanç, gerek ibadet ve muamele ve gerekse âdap ve ahlâka dair anlayamadıkları/anlaşamadıkları bir mesele çıkarsa, Resûlüllah’a (s.a.v.) sorarlar, o da açıklardı. Râşit halîfeler döneminde de bu hususlarda herhangi bir sıkıntı olmamıştı. Sahabe ve tâbiîn devirlerinde ise, akaid ve amele dair bir mesele ortaya çıkarsa, hemen güvenilir alimlere müracaat edilir, cevabı alınır, karışıklık çıkmasına fırsat verilmezdi. Ancak daha sonraki devirlerde, kendilerine güvenilir zatların yavaş yavaş azalmaları sebebiyle, Müslüman halkın sıkıntılarını gören bazı alim ve müctehidler, akaid ve fıkıh alanındaki görüşlerini açıklayıp yaymaya başladılar. Nitekim hicrî birinci asrın sonlarından itibaren mezheplerin kurucuları, gerek akaid ve gerekse fıkıh sâhasındaki çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Onların bu görüşlerini dinleyen, okuyup yazan insanlar da, bunlara uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve ictihatları, halkın anlayışında bir mezhep olarak yerleşti. Bununla birlikte hemen ifade etmeliyiz ki, bu büyük alim ve imamlardan hiçbirisi, ””Ben bir mezhep kuruyorum, bana uyunuz!”” diye, halkı kendi görüşlerine tâbi olmaya çağırmamışlardır. Devlet adamlarının, makam-mevki ve nüfuz sahibi kimselerin davet ya da emirleriyle de bir mezhep kurmaya yeltenmemişlerdir.

Bilindiği üzere insanların anlayış-kavrayış ve idrak seviyeleri farklıdır, istek ve ihtiyaçları çeşitlilidir. Dolayısiyle dinin esasına uygun olmak kayıt ve şartıyla fıkhî ihtilafların/farklılıkların da caiz olması bir kenara, ümmet için bir rahmettir, kolaylıktır. Onun içindir ki Peygamber Efendimiz, müctehid ictihadında isabet ederse iki sevap, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı bu ictihadında hata ederse bir sevap alacağını söylemiştir.(2)
***

KAÇ ÇEŞİT MEZHEP VARDIR?

İslâm’da ki türlü mezhep vardır:

1. İtikadi Mezhepler: İmanla-inançla ilgili konulardaki görüşler.

2. Ameli Mezhepler: İbadet ve muamelelerle ilgili konulardaki görüşler.

İTİKADİ MEZHEPLER

İman esaslarını kabul etme konusunda bir çok görüş ve mezhep vardır. Bunlar da iki gruba ayrılır:

a) Hak Mezhepler veya Ehl-i Sünnet Mezhepleri.

b) Batıl Mezhepler veya Ehl-i Bid’at Mezhepleri.

Ehl-i Hak veya Elh-i Sünnet, dinî yorumlarda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ve sahabenin (r.anhüm) yolunu takip edip onları örnek alan, sahabe arasında ayrım yapmadan onları bütün olarak seven ve kabul eden mezheplerin adıdır.

Ehl-i bit’at ise, yorumlarını daha ziyade kendi görüş ve fikirlerine dayandıran, ashaptan bazılarını sevgide aşırıya kaçan, bazılarına karşı da nefret duyan mezheplerin adıdır.
***

HAK MEZHEPLER (EHL-İ SÜNNETE MENSUP MEZHEPLER)

İtikatta Ehl-i Sünnet Mezhepleri ikidir:

1. Eş’arî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam Eş’arî’dir. Basra’da doğmuş, Bağdat’da vefat etmiştir. İmanla ilgili mevzularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikle bunların anlaşılmasında akla da yer veren bir mezhep anlayışıdır. Şâfiîler, Malikiler genelde Eş’ari mezhebindendir. Mezhep, Kuzey Afrika, Endonezya ve Hicaz’da yaygındır.

2. Maturîdi mezhebi

Mezhebin kurucusu, İmam Mâtüridî’dir. Kendisi Türkistan’ın Semerkant şehrinin Mâtürid köyündendir. Mâtüridilik, imanla ilgili mevzularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikte dinin anlaşılması konusunda aklı temel kabul etmiş bir mezheptir.

Mâtürîdî akaidinin temelini İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh. 80/699 – 150/767) içtihatları-görüşleri, bilhassa onun Fıkhu’l-ekber isimli eseri teşkil eder.

Mâtürîdîler fıkıhta İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh.) yolunu takip etmiştir. Hanefilerin büyük çoğunluğu Mâtüridî mezhebine bağlıdır.

Mezhep, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Hindistan, Pakistan’da yaygındır.

Çoğunlukla Türkler fıkıhta Hanefi, itikatta ise Mâtüridi mezhebindendir.
***

İtikatta bu iki hak mezhebe üçüncü olarak “Selefiye”yi ilave edenler olsa da buna gerek yoktur. Çünkü Ehl-i Sünnet’in tuttuğu, takip ettiği yol zaten selefin yoludur. Kaldı ki sonraları “Selefilik”, selefin yolu ve görüşleri olmaktan çok İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdülvahhab’ın mugalatalarını-düşüncelerini yansıtır hale gelmiştir.

Selefîler, ilk olarak Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmışlardır. Bunlar, amelde Hanbelî mezhebine mensuplardı. Görüşlerinin, Selefiye inancını canlandıran ve bu inanca ters düşen görüşlere karşı mücadele eden İmam Ahmed İbn Hanbel´e (rh.) ait olduğunu söylüyorlardı. Ancak Hanbeli mezhebinden olan bazı zatlar; onların bu görüşlerinin, Ahmed İbn Hanbel´e (rh.) ait olduğu hususundaki sözlerine katılmamışlardır.

Selefiye inancı Hicrî 7. yüzyılda tekrar ortaya çıkmış ve bu de¬fa bu görüş, İbn Teymiyye tarafından ihya edilmeye çalışılmıştır. İbn Teymiyye, Müslümanları yoğun bir şekilde bu görüşü kabul etmeye davet etmiş ve kendine göre, zamanının gerektirdiği bazı düşünceleri (!) de Selefiye görüşüne ilave etmiştir.

Daha sonra Selefiye inancı Hicrî 12. yüzyılda Muhammed b. Abdülvahhab tarafından Arap yarımadasında yeniden ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde de Vehhabîler, Müslümanları bu Ehl-i Sünnet dışı görüşe davet etmekte ve bu görüşleri şiddetle savunmaktadırlar.

Hanbelî mezhebinde olduklarını iddia eden bu insanlar, bazı çok temel mevzularda Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrı görüş ve inançlara sahiptirler. Mesela tevhid inancı yani Allah’ın birliği meselesi, şefaat, tevessül, rabıta, kabir ziyaretleri… gibi hususlarda işi, Sünnîleri tekfire kadar götürmüşlerdir. Bu akım Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve bu görüşü benimseyenler, görüşlerinin, Ahmed İbn Hanbel´e ait olduğunu söylemişlerdir. Ancak Hanbeli mezhebinden olan bazı zatlar bu görüşlerin, Ahmed İbn Hanbel´e ait olduğu hususunda bunlara katılmamışlardır.

Bâtıl Mezhepler (Ehl-i Bit’at Mezhepleri)

Ehl-i bid‘at mezhepleri de ikiye ayrılır:

a) Küfre düşmeyenler,

b) Küfre düşenler.

Küfre düşen bid‘at mezheplerinin temeli, İslam’ın ana esası olan âyet ve hadislerin görüşlerine uymayan, genellikle kişilerin kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda uydurdukları iddialardır ki, bunların sayıları çoktur.
***

AMELDE HAK MEZHEPLER Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, MEZHEPLER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | 4 Yorum »

ALLAH’A TANRI DENİR Mİ? VE YARATMAK KELİMESİ

Yazan: Site - Yönetici Nisan 20, 2008

ALLAH’A TANRI DENİR Mİ? VE YARATMAK KELİMESİ

Allah’a “tanrı” denip denmeyeceğini yine Allah’ın bize öğrettiği isimlerine bakarak cevap verelim.
Eğer Allah’ın ve Resulü’nün öğrettikleri isimler arasında varsa, Allah’a Rahman dediğimiz gibi tanrı da deriz. Ama yoksa, Allah kullarına kendini o isimle tanıtmamışsa diyemeyiz. Bu konuya bir ayetle açıklık getirelim;

“En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin….” (Araf 180)

Yani bu ayetin bir diğer mânası da, bu isimler arasında olmayan isimlerle dua etmeyin manasına da gelir. Kaldı ki, tanrı kelimesi yer tanrısı, gök tanrısı gibi insanlar tarafından uydurulan ve ilah olma özelliklerinden uzak olan şeyler için kullanılıyor.

Allah için de tanrı kelimesini kullanan kişinin kastı, yukarıdaki ilahlar kategorisinde Allah’a bir yer vermekse, bu niyet o insanı baş aşağı götürür, yok eğer cehaletinden dolayı söylüyorsa mâzur görülmesi umulur.

İnsanlar bile kendilerini kendilerinden düşük mahlûkat kategorisinde bir isimle anan kişilerden rahatsız olurlar. Mesela bir insanı “inek” diye çağırsak her halde memnun olmayacak ve tepki gösterecek, insan bile kendinden aşağı başka mahlûkların seviyesinde bir isimle isimlendirildiğinde sinirleniyorsa, Allah’ın cc. ne derece gazaplanacağı çok açık görülmektedir.

Bundan sakınmalı, böyle söyleyen insanları da tatlı bir şekilde uyarmalıyız…..
Bilhassa dinle pek alâkası olmayan kişilerin Allah demeyi dillerine yakıştıramadıkları için (veya Allah ismini söylemek onların dillerine yakışmadığı için) özellikle Allah demeyip “Tanrı” demeye özen gösterirler.

Ama çok enteresan bir tesbit vardır: Bir kaza bela, zelzele ve ölüm ve bir tehlike anında hiç kimsenin (Tanrı Tanrı) diye bağırdıkları duyulmamıştır. Hepsi Allah Allah diye bağırırlar. Çünkü “Allah c.c lafzı” Cenâb-ı hakkın 99 ismini içinde gizleyen en büyük ismi dir.

Bir de yine bir çok insan tarafından çok kullanılan sakıncalı bir kelime “Yaratmak” Yaratmak Ancak Allah’a mahsustur. Bu kelimeyi dilimize sokanlar kasdi olarak sokmuşlardır ve bir çok insanın dilini de ifsad etmekte başarılı olmuşlardır. (Benim yarattığım eser, Olay yarattı, Bazı sanatçılar için: o’nu yaratan benim) gibi dinen insanı tehlikeye düşürecek kelimeler çok kullanılmaktadır.

Aslında bu kelimenin dilimize sokulmasındaki asıl sebep “Allah’ın hâlık” yaratıcılık vasfını, yaratmak Allah’a mahsus değildir, bak biz de hâşâ yaratabiliyoruz imajını meydana getirerek insanların inanç ve itikadını bozmaktır. Yaratmak yoktan var etmektir, Yâsin-i şerifin son âyetlerinde “Cenâb-ı hak bir şeyin olmasını murâd ettiği zaman ol der hemen oluveriri” buyuruluyor. İnsanların bunu yapmaları mümkün değildir, insanlar ancak “Allah’ın önceden yarattığı şeyleri açığa çıkarıp icâd edebilirler)

Onun için bu kelimeyi Allah’ın dışında başka sözlerin içinde kullanmamaya özen göstermeliyiz. Bile bile bu kelimeyi kullanan insan dinden çıkar.
İnanan insanların bu konularda çok hassas olmaları gerekmektedir.

Bilgicagi.net

Yazı kategorisi: ALLAH, BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , | » yorum bırak;