GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

14 Apr 2008 için Arşiv

Yaşlılar, Gençlere ALLÂH’ın Birer Emânetidir

Yazan: Site - Yönetici Nisan 14, 2008

Yaşlılar, Gençlere ALLÂH’ın Birer Emânetidir

İnsanın yanında bulunan gerek ebeveyni ve gerekse diğer yakını olan ihtiyarlar, Allâh’ın ona birer emânetidir…

Onun için birer imtihan vâsıtası, rızkının genişleme sebebidir…

Kezâ, bir takım belâ ve musîbetlerin def‘ine vesîledir.

O bakımdan bu mübârek ihtiyarların varlıklarıyla sıkılmak, ölümlerini arzu etmek çok büyük bir vicdansızlık ve pek büyük bir vebâldir. Hele hele kendilerini evlâtlarının hayatına fedâ eden anne ve babanın ölümlerini arzu etmenin, onlardan kurtulmaya çalışmanın çirkinliği, aklı başında hiçbir insana yakışmayacak şekilde âşikârdır. Zira yaşlıların ölümünü arzulayan her genç de, şayet ömrü varsa, mutlaka ihtiyarlayacaktır. Dolayısıyla, Her amel kendi cinsinden bir şeyle karşılık görür kâidesi gereğince, anne-baba başta olmak üzere, hiç şüphesiz yaşlılara hürmet etmeyene, evlâdı da, diğer gençler de hürmet etmeyecektir. Buna mukabil anne-baba ve sair ihtiyarlara hürmet edip hizmet veren kimse de, ihtiyarlığında mutlaka bunun karşılığını görecektir. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

Herhangi bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara hürmet ederse, Hazret-i Allah da, yaşlılığında ona hizmet edecek kimseler halk eder.” (Riyâzu’s-Sâlihîn, 1, 391)

Binâenaleyh, büyüklerine saygı göstermeyen, yaşlı-düşkün ve bakıma muhtaç olanlarla ilgilenmeyen kişiler, Allah indinde de, cemiyet nezdinde de mes‘ûliyetten kurtulamazlar. Şefkat ve merhametten mahrûm olan bu kimseler, ayrıca uhrevî cezâ ve azâba da dûçâr olacaklardır.

İşte hem insanlık, hem de Müslümanlığın îcâbı şudur ki;

- Yaşlılara saygı göstermeli, yufka yüreklerini rencide etmemeli…

– Yaşlılıktan dolayı vukû bulacak birtakım hata ve muvâzenesizlikleri musâmaha ile karşılamalı…

– Onları birer emânet olarak kabul edip haklarına riâyetkâr olmalıdır.

Böyle davranan, böyle düşünen âilelerde ve cemiyetlerde huzur olur, hayır ve bereket bulunur. Nitekim Resûlüllah Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Düşkünleri görüp gözetiniz; zira siz, ancak düşkünleriniz sayesinde yardım görür ve rızıklandırılırsınız.” (R. Sâlihîn, 1, 314) Bir başka rivâyette ise, “Beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen bebekler ve otlayan hayvanlar olmasa idi, başınıza büyük azap gelecek ve sel gibi belâlar akacaktı.” (Keşfü’l-Hafâ 2, 212)

Ne mutlu Müslüman olarak saçı-sakalı ağaran, beli kamburlaşıp ihtiyarlayan insanlara… Ve ne mutlu, yaşlılarının kadr u kıymetini bilip hukûkuna riâyet ederek onlara saygı ve sevgi ile muâmele eden gençlere…

***

FIKRA

SAÇLARI BEYAZ, SAKALI SİYAH

Fransız imparatorlarından IV. Henri, saçları beyazlamış, ama sakalları siyah bir köylü ile karşılaşınca, şaşkın şaşkın bakmış!.. Sonra da, bunun sebebini sormuş. Köylü ne cevap verse beğenirsiniz:

— Çünkü, demiş, saçım sakalımdan yirmi yaş büyüktür haşmetmeâb.

www.bilgicagi.net

Yazı kategorisi: ANA - BABA HAKKI, BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, EDEP&HÜRMET&SAYGI, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, NASİHAT, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , , , | 3 Yorum »

ŞU 10 ŞEY BEDEN ÜZERINE FARZDIR

Yazan: Site - Yönetici Nisan 14, 2008

Bayezid. iBestami (k.s.) Hazretleri buyurduki:


´´ŞU 10 ŞEY BEDEN ÜZERINE FARZDIR

  1. Farzlari noksansiz yerine getirmek

  2. Haram kilinan seylerden kacinmak

  3. Allah icin mütevazi olmak,

  4. Müslüman kardeslerine eziyet etmekten sakinmak,

  5. Iyi ve kötü herkes icin hayir isteyen olmak,

  6. Allah- ü Tealanin mağfiretini arzulamak,

  7. Her iste ve her halükarda Allah rizasini gözetmek,

  8. Öfkeyi, gurur ve taskinligi, zulüm ve haksizligi, üzücü ölcüde mücadeleyi terketmek,

  9. Kendi kendine nasihatci olmak,

Ölüme bilerek hazirlanmak.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Münâzara-Cedel yahut “Tartışma”

Yazan: Site - Yönetici Nisan 14, 2008

Münâzara-Cedel yahut “Tartışma”

Şüphesiz münâzara, ilim elde etme yollarından birisidir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in müctehid imamları ilmi, “Mâlum olanın, olduğu hâl üzere bilinmesidir” (1) diye târif etmişlerdir. Ayrıca ilmin; haber, his-duyu organlarının faâliyetleri ve istidlâl (akıl ve mantık yürütme) yoluyla da elde edilebileceği hususunda müttefiktirler.(2)

Eğer münâzarada şer‘î hudutlara riâyet edilirse, haklı olan da haksız olan da bilmedikleri pek çok meseleyi öğrenmiş olur. Yeter ki münâzarada taraflar, nefsâniyete kapılıp birbirlerini yenme hırsına meyletmesinler.

Dilerseniz bu noktada İmam Burhâneddin Zernûcî’ye (rh.) kulak verelim. Diyor ki o büyük zât:

“Kelâm ve münâzara ilmini gereğinden fazla öğrenmek mekruhtur. Rivâyet edildiğine göre İmâm-ı A‘zam (rh.) hazretleri, oğlu Hammâd’a bundan sakınmasını tenbih etmiştir. Bunun üzerine Hammâd:

- Babacığım, bana yasakladığın şeyi, senin yaptığını görüyorum, der. İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe hazretleri de buyurur ki:

- Evlâdım, bizler münâzarada biri ile konuşurken, arkadaşımızın ayağının hak yoldan kayması endişesiyle, her birimizin başı üstünde uçmasından korktuğumuz bir kuş varmış gibi davranır, ona göre hesaplı konuşurduk. Halbuki sizler konuşurken, münâzara ederken, her biriniz arkadaşınızın ayağının kaymasını (sapmasını) istiyorsunuz. Bu, arkadaşının kâfir olmasını istemek gibidir. Kim de arkadaşının kâfir olmasını isterse, arkadaşı kâfir olmadan kendisi kâfir olur. Mantık ve benzeri ilimlerle meşgul olmadaki ölçü de böyledir.” (3)

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:Şeytan, namaz kılanların kendisine uymalarından ümidini kesmiştir. Fakat aranızda fesat çıkarmakla da yetinir.” (4)

Yukarıda zikri geçen bu hadîs-i şerif, hakikaten de münâzaracıların bir an bile akıllarından çıkarmamaları gereken bir tehlikeyi hatırlatıyor. Fitne ve fesada sebep olabilecek faydasız münâzara ve münâkaşalardan kaçınmak lâzımdır. Bunun için de bilhassa dinî bir meselede münâzara ederken, tarafların temel İslâmî ilimlere vâkıf bulunmaları, delâleti ve sübûtu zannî olan hususlarda mutlaka müctehid imamlara uymaları gerekir.

Şimdi kendi kendimize soralım: Günümüzde cereyan eden, bilhassa basın ve medyada toplum önünde yapılan münâzara ve münâkaşalar (moda tâbiriyle tartışmalar), Müslümanlar arasında daha çok ilmin-irfânın yayılmasına mı, yoksa nefret ve düşmanlığın gelişip artmasına mı sebep oluyor? Eğer bu soruya, ilmin-irfânın yayılmasına vesîle oluyor, diye cevap verebiliyorsak, mesele yoktur.

Ancak görülen o ki; daha ziyade fitne-fesat, nefret ve düşmanlıkların artmasına sebep olmaktadır. Zira yapılan “tartışmalar”da, daha ziyade karşılıklı ayıp ve kusurların ortaya dökülmeye çalışıldığını görüyoruz. Hatta zaman zaman, itham ve iftirâ kasırgalarının estiğine de şâhit oluyoruz. Yaşadığımız bu hâdiseleri görmezlikten gelmemiz mümkün mü? Öyle ise gelin bu noktada yine kulağımızı ve gönlümüzü Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v.) verelim. Buyuruyor ki o yüce Resûl:

Hidâyet üzere olan bir millet, ancak cedel (iç müdâdele, münâkaşa ve tartışmalar) ile dalâlete düşer.” (5) Bu hadîs-i şerifi iyi düşünmek zorundayız. Zira mü’minler, biribirlerinin velîleri yani dostlarıdırlar. Şayet münâzara ve münâkaşalar aralarına kin ve düşmanlık sokuyorsa, terkedilmesi vâcip olur.


HAKİKİ ÂLİMLERDEN MÜNAZARA ÖRNEKLERİ

es-Saymerî (rh.) Menâkıb’ında şöyle bir olay anlatır:

İmam Ebû Hanîfe ilmî bir seyahat için Bağdat’a gitmiştir. Kûfe’deki talebeleri, aralarında çetin bir mesele üzerinde uzun araştırmalar yapar ve döndüğünde İmam’a bu meseleyi sormayı kararlaştırırlar. Kûfe dışında karşıladıkları İmam’a, hoş-beşten sonra meseleyi arz ederler. İmam, Bu meselenin cevabı şudur” der. Talebeleri itiraz eder ve aralarındaki konuşma şu minval üzere devam eder:

- Yâ İmam! Bağdat size yaramamış. Biz bu meseleyi günlerdir aramızda konuşup tartışıyoruz. Vardığımız sonuç sizinki gibi değil.

- Öyleyse getirin delillerinizi.

Deliller zikredilir ve konuşma devam eder:

- Şu şu sebeplerden dolayı bu meselede sizin vardığınız sonuç yanlış, benim söylediğim doğrudur, der İmam.

Bunun üzerine talebeler, özür dileyerektamamderler. Ama İmam meselenin peşini bırakmaz:

- Birisi size benim söylediğim cevabın yanlış, sizin söylediğinizin doğru olduğunu söylese ne dersiniz?

- Bu mümkün değil. Zira siz az önce meseleyi vuzuha kavuşturdunuz.

- “Öyleyse dinleyin der İmam ve kendi cevabının delillerini çürütüp, onların delillerini takviye eder.

Bunun üzerine talebeler,

- Bize haksızlık ettiniz demek ki. Biz bu cevabın doğru olduğunu zaten söylemiştik, derler.

- Acele etmeyin. Şimdi size, benim cevabımın da, sizin cevabınızın da yanlış olduğunu, bu meselenin doğru cevabının bir üçüncü şık (alternatif-seçenek) olduğunu söylersem ne dersiniz?

Bunun mümkün olmadığını söylediklerinde, önceki iki cevabın delillerini çürütüp, üçüncü cevabın delillerini takviye eder. Talebeler şaşkındır. Ey İmam derler, doğrusu neyse bize söyleyin.” Bunun üzerine İmam Ebû Hanîfe, ilk cevabının doğru, diğer iki cevabın yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koyar.

Benzeri bir hadise de Takiyyüddîn es-Sübkî hakkında, oğlu tarafından nakledilmiştir.

Oğlu Tâcuddîn es-Sükbî’nin Tabakâku’ş-Şâfi’iyye’de anlattığına göre babası Takiyyuddîn es-Sübkî, ömrünün sonlarına doğru Kur’an tilaveti ve murakebeye yönelmiş, münazarayı terk etmişti. Geceleri uyuma adeti yoktu. Gündüz, resmî işlerinden ve diğer ilmî meşgaleleri ile ibadetlerden arta kalan zamanlarda uyurdu. Oğluna da özellikle gecenin ikinci yarısını uykuyla geçirmemesini, fuzuli bir işle uğraşarak da olsa seher vaktine uyanık girmesini öğütlemişti.

Bir gece ders arkadaşları oğul es-Sübkî’ye, babasının o ünlü münazaralarından birisine tanık olmak istediklerini söylediler. Oğul babasına bu talebi iletince kabul etti ve kendi aralarında, kaç kişi iseler o kadar farklı yönü bulunan bir mesele belirleyip, her birinin, seçtiği tarzın delilleri üzerinde çalışmasını, hazır olduklarında kendisine haber vermelerini istedi.

Hazır olduklarında kararlaştırdıkları meseleyi kendisine arz ettiler. Her biri ile konunun ayrı bir yönü üzerinde münazara etti ve hepsini susturdu. Sonunda, Hepimizin delillerini çürüttünüz; peki bu meselede hak olan görüş hangisidir? dediler. Bunun üzerine söze, “Bana göre hak olan şu arkadaşınızın savunduğu görüştür” diye başlayarak, oradakilerin savunduğu görüşlerin her birini ayrı ayrı takviye etti. Bu defa da öğrenciler, Şimdi de bütün görüşlerin hak olduğunu söylediniz; bâtıl olan nedir?” diye sordular. Hak olan şu görüştür; diğerlerine gelince, şu görüş şu sebeple, bu görüş bu sebeple reddedilirdiyerek az önce haklı çıkardığı görüşleri bu defa da mahkûm etti (çürüttü). Oğul es-Sübkî diyor ki:

“Oysa orada bulunanların hepsi iyi biliyordu ki, Şeyh bu mesele üzerinde durmayalı yıllar olmuştu.”

Oğul es-Sübkî’nin zikrettiğine göre baba es-Sübkî, bir kere duyduğu-dinlediği birşeyi bir daha unutmazdı. Hadis, Fıkıh, Tefsir, Kıraat, Usul… ilimlerinde döneminin ilim adamlarınca “imam” olarak nitelendirilirdi. Onun hakkında, büyük Hadis hafızı allame Salâhuddîn Halîl b. Keykeldî el-Alâî, yaşadığı devirdeki insanların, “el-Gazzâlî’den sonra Takiyyuddîn es-Sübkî gibi birisi gelmiş değildir” dediklerini nakleder.”

Pek çok İslam aliminin ezber ve hafıza gücü konusunda nakledilen dehşetengiz anekdotlar onun hakkında da varittir. Başta Kütüb-i Sitte olmak üzere meşhur Hadis musannefatını, yine başta İmam eş-Şâfi’î’nin el-Ümm’ü ve el-Müzenî’nin el-Muhtasar’ı olmak üzere pek çok Fıkıh kitabını, fukahanın sözlerini, Arap dili alimlerinin görüşlerini, şiirleri… ezberinde bulunduran birisi olan es-Sübkî’nin, birçok eserini sadece hafızasından yardım alarak yazmış olması şaşırtıcı değildir…
Döneminin ez-Zehebî, el-Mizzî, el-Birzâlî gibi büyük Hadis hafızları ona talebelik etmiş, ondan hadis dinlemiştir. Kendisine reddiye yazdığı İbn Teymiyye bile onun ilmini ve dirayetini itiraf edenlerdendir.

Aralarında muhasama meydana gelmiş (husumet ve anlaşmazlık) olan kişilerin bile vefat ettiğini haber aldığında üzülür, Kur’an okuyarak ruhlarına hediye ederdi.

Haya timsali idi; yanında kimsenin mahcup duruma düşmesinden hoşlanmazdı. Talebelerinden en küçük bir mesele konusunda bir tesbitte bulunanlara, sanki o meseleyi hiç duymamış gibi mukabele eder (tepki verir), onları cesaretlendirir, teşvik ederdi. Oğul es-Sübkî’nin anlattığına göre birgün talebelerinden birisi, muahhar bir alimden bir mesele nakleder. Oğul es-Sübkî bu meselenin daha önceki bir alimin eserinde de geçtiğini, muahhar kaynağın zikredilmesinin uygun olmadığını söyler. Bunun üzerine baba es-Sübkî oğluna, “Bunu nereden biliyorsun, kaynağını getir” der. Oğul es-Sübkî, bahsettiği kaynak eseri getirmek için oradan ayrılır. Döndüğünde o talebe gitmiştir. Konuşmaya başlamadan baba es-Sübkî şöyle der:

“Senin zikrettiğin mesele, o kitabın şu bölümünde geçiyor. Bunu biliyorum. Ancak bir ilim talebesi hocasına enteresan bir mesele keşfettiğini göstermek isterken, sen onu mahcup duruma düşürecek bir tavır takındın. Bu uygun bir davranış değildir.”

Takiyyuddîn es-Sübkî, zikretmeye çalıştığımız meziyetlerde elbette “tek” değil. Tabakat ve Menakıp kitaplarında pek çok alim hakkında buna benzer anekdotlar bulunduğu ehlinin malumudur.


İMAM GAZÂLÎ (RH.) VE FELSEFECİLER Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | » yorum bırak;