GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

13 Apr 2008 için Arşiv

İnci-mercan değerinde sözler ( v e c i z e l e r )

Yazan: Site - Yönetici Nisan 13, 2008

İnci-mercan değerinde sözler:

v e c i z e l e r

Dünyada dört nimet vardır, bunlar kendisine verilen kişi dünya ve ahiretin hayrını görmüştür:
- Zikreden dil,
- Şükreden kalp,
- Sıkıntılara katlanan beden
… ve – Saliha bir kadın
. (Hadis-i Şerif, Tirmizî, Sünen, Birr 13)

• Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır. (Hadis-i Şerif , Müslim, Sahih, Îmân 134)

Akrabalar arasındaki düşmanlar ormandaki ateş gibidir. Hz. Ebu Bekir r.a.

Nimet, şükrettiğin zaman baki kalır. Hz. Ömer r.a.

Allah’tan korkmayan kuldan utanmaz. Hz. Ali r.a.

Öfkeden sakınınız. Çünkü öfkenin başı cinnet sonu ise pişmanlıktır. Hz. Ali r.a.

Sana hacetini arz eden kimsenin ihtiyacını yerine getirmek vacip olur. Hz. Ali r.a.

Kalp gaflette bulunduğu surece kulağın dinlemesi bir fayda sağlamaz. Hz. Ali r.a.

Kadının güzel bir şekilde kendisini kocasının hizmetine vermesi, Allah yolunda cihad etmesi gibidir. Hz. Ali r.a.

Besmele’yle kesilmeyen bir hayvan nasıl dinen leş olursa, içinde tevhid-i ilahi bulunmayan insanlar da aynı şekilde leşleşmiş birer necis halindedir. Yani onlar da manen ve hakikaten ölmüş ve birer necis haline dönüşmüşlerdir. Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

Bizim için hayât-ı ebediyye çok mühimdir; onu elde edebilmek için, dünyada nefs-i emmarenin ve şeytan-ı aleyhilla’nenin vesvesesinden kurtulmak lazımdır. Bu da ancak rabıta ile (maneviyat ile) mümkündür. Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

• Biz namaz kılmayanlara kâfir demeyiz. Amma kâfirler de namaz kılmaz deriz…” Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

Tevazuda israf da israftandır, [gereğinden fazla alçakgönüllülük de israftan sayılır]. Onda da israftan [aşıraya kaçmaktan, ölçüyü kaçırmaktan] kaçınmak lazımdır Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

Küberâ ile musâhabe (sohbet ve arkadaşlık), yani Allah dostları ile her daim beraber olmak, insanı çok büyük esrar-ı ilahi ile şerefyâb kılar.” Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

Âsiler (günahkârlar), ebedi cehennemde kalıcı değillerdir. Ancak tasdiki tekzibe, ikrarı inkâra tebdil edenler, ebedi cehennemdedirler Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

İnsanlar maddi hastalığının arkasından koştuğu kadar, manevi hastalığının da peşinden koşsalar (manen tedavi olmaya çalışsalar), herkes hakiki Müslüman olurdu.” Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.

Sekiz şey haksızlık ve cefadır:

1. Yalnız kendi nefsi için dua etmek.

2. Mescide girip de namaz kılmamak.

3. Mezarlıktan geçerken dua etmemek.

4. Semtindeki âlimden bir şey öğrenmemek.

5. Tanışıp da, birbirinin adini sormamak.

6. Meşru davete gitmemek.

7. İmkân varken ilim öğrenmemek.

8. Komsusu aç iken, kendisi tok olmak. [Hem maddi hem de manevi yönden]

Hanımının yanında yabancı kadınlardan bahsetme. Çünkü, senin yabancı kadınlardan bahsettiğin gibi, o da yabancı erkeklerden bahsetme cesaretini gösterir. İmam-i Azam Ebu Hanife rh.

Cahillerle girdiğim her tartışmayı kaybetmişimdir. İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.

Maddi hayata tapanlar, deniz suyunu içtikçe susuzları artanlar gibidir. Muhyiddin-i Arabi k.s

Üç şey vardır ki, çok zordur: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

PAYLAŞMAK, AĞLAMAK VE VEFA

Yazan: Site - Yönetici Nisan 13, 2008

PAYLAŞMAK, AĞLAMAK VE VEFA

Büyük zâtlardan biri, evinde otururken birden kapı çalınır.
İnip bakar. Bir de ne görsün eski tanıdıklarından biri. Allah rızası için sadaka istemeye gelen bu eski dostu mahcup etmemek için, bu zât kendisine görünmez.
Hemen içeri koşup eline sandıktan ne geçtiyse hepsini getirip, kapı aralığından uzatır.
Adam dua ederek gittikten sonra o zât hüngür hüngür ağlamaya başlar…
Hanımı,
Verdiklerin gözüne çok göründü, yaptığın cömertliğe pişman oldun da ondan dolayı mı ağlıyorsun?” diye sordu.
Adam şöyle cevap verdi:
“Hayır! Hayır!
Aklına gelen şey yanlış. Ben verdiğim para için değil, uzun zamandan beri görmediğim bir dostumun hâlini sorup araştırmadığım için, onu dilenmeye zorlanacak duruma getirişime ağlıyorum!..”
Gelin büyük zâtın hâline iştirak edip biz de ağlayalım!
Teselli bekleyen komşumuza çare olamayışımıza, cevabını yazmayı
unuttuğumuz mektuplara, aramadığımız dostlarımıza,
ziyaret etmediğimiz hastalara, Ekmeğini yeyip çorbasını içtiğimiz bize ilim irfan öğreten yurtlarımıza, eli öpülesi hocalarımızı arayıp sormayışımıza, mezun olduktan sonra bir daha selam vermeyişimize ağlayalım.
Belki en kötüsü de, bu hissimizi yitirişimize ve
ağlamayı unutuşumuza ağlayalım. Çoğu şeyin farkına varmadan yaşıyoruz.
Sokakta telaşla ilerlerken hayattan ümidini yitirmiş birisi geçiverir
yanımızdan bakar geçeriz.
Alaca karanlıkta pazar artıklarını toplayan fakirleri görürüz.
Çöp bidonunu karıştıran adamın parmakları yırtık pabucunun içinde donarken,
basit bir boş şişe bulup onunla oynayan minik bir çocuk görürüz.
İyilik yapmayı uzaklarda aramayalım.
Aslında o yanıbaşımızda bizi beklemektedir.
Öyle insanlar vardır ki, parasızlıktan veya maddi yetersizliklerden dolayı değil, sadece sevgi sözcüğüne hasret olarak ilgisizlikten ölür giderler.
Bazen, kedinin ayak tıkırtısı veya rüzgarın sürüklediği kağıdın hışırtısı,
ümit uyandırmak için insanın yerini alabiliyor.. .
Bir aile “Acaba hangi lokantaya gitsek?” diye düşünürken,
yan komşusunun yokluktan yiyecek bulamayıp, çocukların feryatlarını ve çaresizlik içinde kıvranan anne-baba’nın hâlini düşünün.
Bunlar işin maddi yönü, bir de mânevi yönü var ki, imana, islâma, ilim ve irfana, ahlâka susamış yüzlerce çocuk var sokaklarda.
Onların elinden tutup, onlara yardımcı olup, gerekirse masraflarını cebimizden karşılayıp bataklıktan çıkaramadığımız gençlerin haline bakıp ta ağlayalım.
Unutmayalım İyilik, hayata anlam kazandırır.
İyilik öyle bir dil’dir ki hem dilsizler konuşabilir onunla,
hem de sağırlar işitir onu… Hayat bir
iyilik yarışıdır ve sevmektir.
Biz de birilerinin elinden tutup hayata kazandıralım,
Bataklıktan kurtaralım.
Sevmek ve paylaşmak ise boş sözle olmaz. Sevmek
ilgilenmektir.
Zaman ayırmaktır.
Paylaşmaktır.

Muhabbetlerimle..

A.Kadir ÖKSÜZ

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | » yorum bırak;

Osmanlı’da Mahalle Mektebleri

Yazan: Site - Yönetici Nisan 13, 2008

Osmanlı’da Mahalle Mektebleri


Müslümanlık, kadın-erkek diye ayırmaksızın herkesi dinini öğrenmeye teşvik ediyordu. Âyetler ve hadîslerle ve diğer şer’i delillerle de te’yid edi­len bu mükellefiyet dolayısıyla Osmanlı İmpara­torluğu’nda, hemen hemen her câmi ve mescid bi­tişiğinde veya yakınında yüksek kubbeli tavanla­rı olan mektebler inşâ edildiği gibi, hayır sahipleri tarafından da yâdedilmelerine ve sevâb kazanmalarına vesîle olmaları maksadıyla mek­tebler yaptırılmış ve bunların hizmetlerini devam ettirmeleri için gelir kaynakları vakfedilmiştir.


Ekseriyet îtibariyle taştan yapıldıkları için “taş mekteb” ismi ile de zikredilen bu mekteblerin daha ziyâde “mahalle mektebi” şeklinde isim­lendirildikleri görülmektedir. Nitekim resmî vesîkalarda “sıbyan mektebleri ” olarak geçen bu mekteblerin esas gâyesi İslâm dîninin âdab ve erkânını, bu cümleden olmak üzere Kur’ân okumayı, yazı yazmayı, namaz kılmayı ve ilmihâl bilgilerini öğretmekti. İsteyene tecvid de öğretilirdi. Tecvid kitaplarından bugün de halk arasında mû’teber tutulan ve okunan taşbaskı “Karabaş Tecvidi” isimlisi tercih edilirdi.


Mektebe başlayan çocukların sırasıyla halk arasında “supara” da denen Elifbâ cüzü, Amme cü­zü, Tebâreke ve diğer bazı cüzler ve bu arada mevlid ve en sonunda da Mushaf “Kur’ân” okutu­lurdu.
Çocuğun Kur’ân okumaya başlaması ayrı bir sevinç vesîlesi olur ve “Mushafa çıkmak” diye isimlendirilirdi.


Hocanın nezâretinde Mushafı sonuna kadar okuyup bitirmeye “Hatim indirme” denir ve bile­bildiğimiz kadarıyla sadece kız çocukları için “Ha­tim Duâsı” yapılırdı. Bu merâsimlere de çocuğun âilesi, komşuları ve hatta mahalle sakinleri tara­fından çok ehemmiyet verilirdi ki, bu âdet günü­müzde de küçük yerlerde hemen hemen aynı can­lılıkla yaşamaktadır. Kız ve erkek çocuklarının mektebleri çoğu defa ayrı oluyor, karışık olarak devam edilen mekteplerde ise kız ve erkek çocuk­ları ayrı birer sıra teşkil ediyorlardı.

Çocuklar ye­re, sıraların veya evden getirdikleri rahlelerin önüne, yine evden getirdikleri minderlerin üzerine oturuyorlardı. Derslerin bir kısmı müştereken, yani bütün çocukların katılmasıyla sesli bir şekil­de, bir kısmı da ayrı ayrı yapılır ve okunan dersin sonuna hoca balmumu parçası yapıştırırdı. Ertesi gün tekrar oradan derse başlanırdı. Konuşmamı­zın kesildiği yeri veya son söylediğin sözü unutma mânâsına gelen “Sen buna bal mumu yapıştır” sözü buradan kalmış olsa gerektir. (…) Bevvab adındaki hizmetli her sabah “Haydi Mektebe!..” dâvetiyle çocukları toplar ve omuzunda taşıdığı uzun bir sı­rığa yiyecek çantalarını asarak onları mektebe iletirdi. Akşamları da yine aynı şekilde evlerine dağıtırdı. (Daha geniş bilgi için bakınız: Ali Birinci-İsmail Kara, Mahalle Mektebleri, Kitabevi, İstanbul)

sadakat.net ( tarihman )alıntıdır ..

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , | » yorum bırak;

Milletlerarası meşhur Nasreddin Hoca fıkraları

Yazan: Site - Yönetici Nisan 13, 2008

Milletlerarası meşhur Nasreddin Hoca fıkraları

Nasreddin Hocamızın (r.aleyh) fıkralarından birinin PAKİSTANdaki nakli-anlatımı şöyledir:

Hoca merhum akşam vakti evinde oturmuş, “şimdi bir yerden bir tas çorba gelse ne iyi olur!” diye aklından geçiriyormuş. Derken kapı çalınmış. Hoca bakmış ki, komşunun çocuğu elinde bir kâse ile duruyor. Geliş sebebini sorunca, çocuk cevap vermiş:

Annem size gönderdi, eğer çorbanız varsa bir kap verin diye

Hoca hayıflanarak mırıldanmış:

Anlaşılan komşularımız dilek ve temennilerimizin bile kokusunu alıyorlar.

***

Şu da KAZAKİSTANdan:

Hocanın köyüne ilim adamları gelmiş. Köylülere sormuşlar:

Bu köyde âlim biri var mı?

Halk;

Elbette! demişler. Bizim Nasreddin Hocamız var.

Hoca çağırılmış, meclis kurulmuş. Âlimler;

Hocaefendi! demişler, sana kırk soru soracağız; ancak siz, hepsine iki kelime ile cevap vereceksiniz.

Hocaefendi;

Tamam, sorunuz! deyip soruları baştan sona dinlemiş.

Herkes cevap için Hocanın ağzına bakarken, o iki kelime ile hulâsa etmiş:

Hiç anlamadım!

***

Bir tane de ÇİNden anlatalım…

Nusrdin AvantiyeÇinliler böyle ifade ediyor– bir tefeci gelip tenceresini ister. Nusrdin Avanti şöyle der:

Çok isterdim, ama tencere şu anda lohusa yatağında doğum yapmaktadır.

Tefeci şaşırır:

– Avanti, alayı bırak benimle!.. Nasıl olur da bakır tencere doğum yaparmış?

Avanti cevabı yapıştırır:

– Bakır doğum yapmaz öyle mi? O halde senin fakir fukaraya verdiğin bakır mangırlar nasıl oluyor da beş-on iken, yüz-yüz elliye çıkıyor?

www.bilgicagi.net

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, FIKRALAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, MiZAH, NASREDDİN HOCA, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , , , | 1 Yorum »