Yazan: Site - Yönetici Nisan 11, 2008

Hz. Peygamber’in Vücut Özellikleri:
Hz. Peygamber, uzuna yakın orta boylu, pembemsi nûranî beyaz tenli olup iri yapılı idi. Ama şişman değildi ve göbeği göğüs hizasından taşmazdı. Uyumlu ve dengeli bir vücuda sahip olan Hz Peygamber’in başı irice olup O’na ayrı bir güzellik ve heybet veriyordu. Saçları kumral olup düz ile kıvırcık arasındaydı ve kulak yumuşağına kadar uzanırdı. Saçını çoğu zaman tam ortasından ayırarak iki yana doğru tarardı.
Muntazam ve gür bir sakalı vardı. Saç ve sakallarındaki beyaz tel sayısı vefat anlarında yirmiyi bulmuyordu. Saç ve sakal bakımını aslâ ihmal etmez, yanında devamlı tarak bulundururdu. Kaşlarının arası hafif aralıklı, gözleri siyah, burnunun üst tarafı gayet itidâl üzere yüksekçe,dişleri muntazam ve tertemizdi.
Devamlı misvak kullanırdı. Omuzlarının arası genişçe, omuz başları kalın, el ve ayakları enlice idi. İki kürek kemiği arasında, keklik ya da güvercin yumurtası büyüklüğünde tüylerle kaplı kırmızımtırak bir ben vardı; ki, bu ben, peygamberlik mührü idi. Yürürken adımlarını düzgünce kaldırarak atar, sanki yokuştan iniyormuşçasına önüne hafifçe eğilerek hızlıca yürürdü.
Peygamber Efendimiz, bedeninin, giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve çevresinin temizliğine büyük bir önem ve itinâ gösterirdi.
H.z Allah bizleri sefeatlerine nail eylesin. Amiin..
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED | Etiketler: Biyik, MUHAMMED, ozellikler, Peygamber, Sakal, vucut | 1 Yorum »
Yazan: Site - Yönetici Nisan 11, 2008

Öfke, yerini nasıl “sevgi“ye bıraktı?
İnsanımızın kitaplara mevzu olan, gazete sayfalarına yansıyan, televizyon proğramlarında ortalığa saçılan, zaman zaman sokaklara taşıp karakollara-adliyelere kadar uzanan aile dramlarını, kardeş-arkadaş sorunlarını, dost-ahbap kavgalarını, aşık-sevgili problemlerini çoğumuz görüyor ve biliyoruz. Bunlara verilen cevapları, gösterilen çözüm yollarını da…
… Ve maalesef bu konularda bize mahsus ya da bünyemize uygun aile yapı ve değerlerini, insan ilişkilerini, toplum-birey münasebetlerini dikkate almak yerine, daha çok farklı toplumlardan örnekler veriliyor…
Çoğu zaman da bunun ne kadar gerçekçi ve ne kadar yararlı olduğu-olabileceği ise hiç tartışılmıyor. Düşünüp akleden bir akl-ı evvel de maalesef çıkmıyor.
Basın ve medyaya sadece problemler yansıdığından, bugünkü rotasız-pusulasız gençlere örnek olabilecek 20-30, 40-50… yıl süren huzurlu ve mutlu beraberlikler, seviyeli ilişkiler, samimi dostluklar, candan arkadaşlıklar ise pek de hatırlatılmıyor, model olarak gösterilmiyor. Bir türlü sıra gelmiyor onlara… Böylece fertlerde, ailede, toplumda huzur-sükûn, istikrar ve mutluluğun uzun soluklu olmasını sağlayacak sağlam ve sağlıklı umdeler-düsturlar-ilkeler ve eski(meyen) değerler manzumesi de unutulup gidiyor. Oysa sadece nefsani zevk ve hayvani hazzın temel alındığı hiçbir beraberlikte devamlılık ve gelecek garantisi olamaz. Saman alevi, sabun köpüğü gibi geçici olur.
* * *
Özellikle gençlere belki örnek olur-olabilir umut ve düşüncesiyle yazıyorum:
Uzun yıllar seviyeli ve mutlu beraberliklerini-ilişkilerini sürdüren fertler/bireyler, huzur ve mutluluklarını devam ettiren aileler, toplumlar, onu kurarken oturttukları umde/ilke ve değerleri birlikte yaşatma gayretlerine borçludurlar…
… Ne bilgi, ne varlık, ne güzellik, hatta ne de denklik garantisi değildir mutlu ilişkileri devam ettirebilmenin… Onun için ortak uzlaşma ve anlaşma zemininin oturması başta değil aylar, yıllar alsa da katlanılmaya değer…
* * *
Sevdiğiniz insanın, hoşunuza gitmeyecek bir huyu da olsa, bilin ki bunun yanında hoşunuza gidenleri de vardır, hatta pek çoktur bu artı’lar eksi’lere nisbetle… Sizin kötü gördüğünüz yönlerde bile belki güzellikler gizli olabilir… Bugün için size rahatsızlık verse de, yarın hoş bir anı olarak hatırlanacaktır.
* * *
Tam da bu esnada eskilere uzanan destanımsı bir hikayeden söz etmek istiyorum. Belki bununla -başta kendimiz olmak üzere- insanımıza bir şeyler anlatmış olurum diye düşünüyorum. Hikaye şöyle:
Uzun yıllar önce Çin’de Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır… Bu da sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Gelinle kaynana geçimsizliği, hemen her toplumda olduğu gibi Çin geleneklerine göre de hoş bir davranış değildir ve çevrenin tepkisini alır. Ev, birkaç ay sonra bitmez tükenmez kavgalardan dolayı cehennem haline gelmiştir.
Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kız, babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir öz (terkip-ilaç) hazırlar ve bunu üç ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını; ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.
* * *
Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yapar. Kaynanasının tabağına azar azar zehir damlatır. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranır.
Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmiştir ve artık ona öz kızı gibi davranmaktadır… Evde artık “barış rüzgârları, sevgi meltemleri” estiği için, genç kadın kendisini ağır bir yük altında hisseder; yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tutar… Yaşlı adama, o âna kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir vermesi için yalvarır! Artık yaşlı kadının ölmesini istemiyor…
Baharatçı, yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li’ye bakıp, kahkahalarla gülmeye başlar!
- “Sevgili Li-Li der, sana verdiklerim yalnızca vitamindi, mineraldi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin. Gerçek zehir, senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça, öfke, yerini sevgiye bıraktı. Böylece artık siz gerçek bir ana-kız oldunuz”.
Öfkelerin yerini sevginin alması umut ve temennisiyle…
Bilgicagi.net
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | Etiketler: Ofke, sevgi | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 11, 2008

Nefis ve Nefsin Kısımları
YARATILIŞ GÂYEMİZ VE NEFSİMİZ
Hani bir fıkra vardır, anlatırlar; babası oğluna bir bağ bağışlamış, ama oğlu ona bir salkım üzümü çok görüp vermemiş… İşte nankör insanın hâli de fıkradaki bu oğula benzer. Oysa insanın yaratılış gâyesi, Yaratanına kullak etmektir. Kulluk ise şükrü gerektirir, nankörlüğü değil.
Hâlıkımız, bize bir ömür ve bu ömür içinde sayısız nîmetler bahşetmiştir. Yirmidört saatlik bir günümüzü nerelerde kulandığımıza baktığımız zaman, ne kadarını Allah için ayırdığımızı gözden uzak tutmamalıyız.
Üzerinde yaşadığımız, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün mülk Allâh’ındır. Onun nîmetleriyle yaşıyoruz. Ama her şeyin kendi arzumuza uygun olmasını istiyoruz… Uymadığı zaman isyan ediyoruz.
Nedense nefsimizin kırılmasına, gücenmesine aslâ tahammül edemiyoruz. Halbuki Nemrud’a ilahlık iddiasında bulundurup İbrahim aleyhisselâmı ateşe attıran şey, işte bu nefistir.
Kendi saltanatına zarar veren hiçbir varlığı tanımak istemeyen nefis de, bu nefs-i emmâredir. İşte insan, bu nefsi ıslah ve tezkiye etmekle mükelleftir.
Her türlü nimet, nefsin arzularına karşı gelmek ve Allah’a kulluk etmek için verilmiştir. Nefsin gâyesi ise cehenneme bilet kesmektir.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:
“Şimdi bana haber ver: Hevâ (ve hevesi)ni ilâh edinmiş; kendini, bir ilim üzerine, Allah şaşırtmış; kulağını, kalbini mühürlemiş; gözüne de perde çekmiş bir adama Allah’tan başka kim hidâyet edebilir (doğru yola getirebilir)? Hâlâ iyi düşünmeyecek misiniz?”(1)
Evet, hâlâ kendimize gelmeyecek miyiz? Bu şaşkınlık, dizginlerin nefsin elinde olması durumu daha ne kadar devam edecek?
Bir harpten dönerken ashâb-ı kirâma şöyle buyurmuştur İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.):
“En küçük harpten en büyük harbe döndük.”(2)
Ashâb-ı Güzîn, çetin bir harpten dönerken bunun ne demek olduğunu sordukları zaman aldıkları cevap:
“Nefisle mücâhede ve mücâdele etmek, en büyük cihaddır” meâlinde olmuştur.
Demek ki en büyük düşman, nefistir ve en büyük mücâdele de nefs-i emmâre ile yapılan cihaddır. Onunla mücâdele son nefese kadar devam edecektir.
O bakımdan, kalblerimizdeki mühürleri silip göz ve kulaklarımızdaki perdeleri yırtmasını, kaldırmasını Yüce Mevlâmız’dan dileyelim. Böylece enginlere açılabilelim, her türlü ibâdet ve tâate, kulluk vazîfelerimize ve hizmet alanlarına kanatlanabilelim. Şaşkınlıktan kurtulup isyankâr nefsimizin tehlikeli uçurumlarında perişan olmayalım. Onun için de geliniz Rabbimize Resûlüllah Efendimizi’in ve vârislerinin niyâzı ile yalvaralım:
“Allah’ım, bizi, göz açıp yumucaya kadar, hatta ondan daha az bir zaman bile nefsimizin eline bırakma!” (Âmin)
***
NEFİS VE HEVÂ
İnsanoğlunun hem üstün meziyetleri, hem garip zaafları vardır. Bu cümleden olarak bâtın âlemimizi ifade eden mefhumlardan birisi de nefistir.
Kelime olarak, bir şeyin zâtı ve kendisi demek olan nefis, tasavvuf ıstılâhında değişik keyfiyetleri ifade için kullanılmıştır.
Meselâ Kur’ân-ı Kerim’de İsrâiloğulları’na hitâben, “Hemen Hâlik’ınıza (Yaradanınız’a) tevbe edip, nefislerinizi öldürünüz”(3) buyurulmuştur.
Buradaki “Faktülû enfüseküm (nefislerinizi öldürünüz)” emri, intihar ediniz mânâsına değildir. Bununla, hiçbir meşru‘ hudut tanımayan ve daima hayvanî şehvetlere meyyâl olan nefs-i emmâre ile mücâdele emredilmiştir.
Hevâ meselesine gelince…
Kelime olarak arzu ve istek mânâlarına olan hevâ, tasavvuf lisânında nefsin, süflî cihete yönelip ulvî cihetten yüz çevirmesi… Hakk’ı inkâr veya ihmâl edip, nefs-i emmârenin şehvetlerine tâbi olmasıdır.
Şöyle de diyebiliriz:
Hevâ, kişinin dînî ölçülere bakmaksızın nefsinin hoşuna giden şeylere yönelmesidir.
Hevâya tâbi olmak; insanın İslâm’dan uzaklaşmasına, ahlâken bozulmasına, amellerinde, tavır ve hareketlerinde zulüm ve azgınlığına sebep olur.
O bakımdan mü’minlerin, gerek nefs-i emmâre ile gerekse hevâlarını ilah edinenlerle mücâdeleleri kıyâmete kadar devam edecektir.
Bu mücâdelenin, bir takım zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri beraberinde getirmesi de muhakkaktır. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:
“İnsanların en çok sıkıntıya uğrayanları peygamberler, sonra sâlih amel sahibi olan kimselerdir. Kişi dinine göre belâlarla imtihan edilir. Eğer dini(ne bağlılığı kuvvetli ve) sağlamsa, belâsı daha da artırılır. Şayet dininde (imânında) zayıflık varsa, ona göre belâsı da azalır.”(4)
Binâenaleyh bu uğurda muhtelif belâ ve musîbetlere mâruz kalan Müslümanların, sabır ve sebat üzere olup vazifelerini, mes‘ûliyet ve mükellefiyetlerini hiçbir şart ve ahvâlde ihmâl etmemeleri gerekir. Gerçek sabır ve sebat ise, “Musîbetlerin ve zorlukların ortaya çıktığı hallerde kendini tutmak ve İslâm ahkâmına tâbi olmakta sebât etmek” yani hududu tecâvüz etmemektir.
Cenâb-ı Mevlâ-yi Müteâl ve’l-Kemâl hazretleri cümlemizi, sabreden, sabrında sebat gösterebilen, râbıta ve zikir ehli mü’minlerden eylesin. Âmîn…
***
NEFSİN MERTEBELERİ
Nefsin mertebeleri, yani basamak ve dereceleri yedidir:
1) Nefs-i Emmâre:
Nefs, kulun kötü ahlâk ve çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahalli olan lâtîfe, yani cism-i lâtîftir. Üzeri, yoğun ve kalın perdelerle örtülüdür. Bu mertebedeki nefs, kişinin en büyük düşmanıdır. Ona durmadan kötülüğü emreder. Zararlarından korunmak için, onu ezmek-kırmak ve zararsız hâle getirmek gerekir. Bunun da iki yolu vardır:
Ya riyâzatlar yapılarak, çile çıkarılarak güçten kuvvetten düşürülüp zayıf hâle getirilir…
Veya melekî rûh râbıtayla takviye edilerek o hayvanî rûha üstünlük sağlanır.
Birinci yol zor ve meşakkatli olduğu kadar, tehlikelerle de doludur.
İkinci yol ise daha emin, daha kolay ve çok daha kestirme bir yoldur.
Nefs-i emmâre kâfirdir, her şeyi inkâr eder. Asla kendinden üstün bir şey kabul etmez. Bu nefis, hakîkati bulamayanların nefsidir.
Tasavvuf kitaplarında, “Ve hiye nefsü’l-kâfirîn ve’l-fâsikîn” diye anlatılır. Yani bu nefis, kâfirlerin ve fâsıkların nefsidir.
Kısacası, inkârcıların ve İlâhî emirlerin dışına çıkan, büyük günah işleyen veya küçük günahları sürekli biçimde yapan kimselerin nefisleri emmâre mertebesindedir.
Yûsuf aleyhisselâm bir peygamber olduğu halde nefsiyle alâkalı olarak diyor ki: “Ben nefsimi tebriye etmem (temize çıkarmam). Muhakkak ki nefis, Rabbimin rahm’ettikleri (rahmetiyle korudukları) hâriç, elbette mubâlağa ile kötülüğü emredicidir!”(5)
Evet, o bir peygamber iken böyle söylüyorsa, ya bizim gibi sıradan insanların nefisleriyle olan durumu ne olabilir! Çok çok iyi düşünmek ve ona göre değerlendirip tedbirini almak gerekir.
***
2) Nefs-i Levvâme:
“Ve hiye nefsü’s-sâlihîn mine’l-mü’minîn.” Yani bu nefis, sâlih mü’minlerin nefsidir.
Kabahatini anlayıp da pişman olanların ve daha iyisini yapamadığından dolayı kendini kınayanların nefsidir. Üzeri, hafif ve ince perdelerle kaplıdır.
Bu nefis, süflî arzulara karşı gelir ve kötülük yaptığı zaman sahibini kınar, onu hesaba çeker.
Nefs-i levvâme, emmârenin bir üst derecesidir. Rabb’imiz bunu, “… nefs-i levvâmeye yemîn ederim”(6) buyurarak, ehemmiyetine binâen yeminle bildirmiştir.
***
3) Nefs-i Mülheme:
Cenâb-ı Hakk’ın, takvâ ile fücûru kendisine ilhâm ettiği, isyan ile ibâdet arasındaki farkı idrâk ettirdiği nefistir. Üzeri, nûr ve zulmet karışımı perdelerle kaplıdır.
Tarîk-ı rûhânîde olanların nefsi, nefs-i mülheme’dir.
(Bazı kitaplarda “mülhime” olarak zikredilir ki yanlıştır; doğrusu, yukarıda geçtiği gibi “mülheme”dir. Yani ilhâm eden nefis değil, ilhâm alan, kendisine ilhâm olunan nefistir.)
Allah Teâlâ’nın ilhâmına kavuşan bu nefisle alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de, “Nefse ve onu tesviye buyurup, fücûrunu ve takvâsını kendisine ilhâm edene yemîn olsun”(7) buyurulmaktadır.
***
4) Nefs-i mutmainne:
“Râbıta” ve “zikrullah” ile mutmain olan (sükûn ve istikrâra kavuşan) kimselerin nefsidir. Üzerinde nûrlu perdelerin ağırlıkta olduğu bir makamdır.
Füyûzât-ı İlâhiyenin nüzûlü ile meydana gelen sükûn ve istikrâr makamı ki, buna ehlüllâhın hepsi dâhildir.
Cenâb-ı Hak bu nefse Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey mutmainne olan nefis!..”(8) kelâmıyla hitap etmektedir.
***
5) Nefs-i Râzıye:
Burası, Nefs-i Mutmainne’nin en a‘lâ mertebesidir. Hazret-i Mevlâ’nın lûtuf ve ikrâmından meydana gelen rızâ makâmıdır.
Cenâb-ı Mevlâ-yi zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de bu nefse, “Rabbine dön, râzı olarak...”(9) kelâmiyle hitap etmektedir.
***
6) Nefs-i Merzıyye:
Bu, Hazret-i Allâh’a bağlıdır. “Ve rıdvânün minallâh (Allah’tan büyük bir rızâ)”(10) makâmı ki, kulun nâil olabileceği en yüksek rütbedir. “Radıyallâhü anhüm ve raduu anh (Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır)(11) mertebesidir.
***
7) Nefs-i Sâfiye: Diğer bir tâbirle, Nefs-i Zekiye.
Nefs-i Sâfiye mertebesine, enbiyâ ve mürselînin dışında hiçbir kimse çıkamaz… O, peygamberlere mahsus bir makamdır.(12)
***
NEFİS VE NEFS-İ EMMÂRE ÜZERİNE Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, NEFİS, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: DİN, gaye, NEFİS, Yaratilis, ŞEYTAN, İSLAM | » yorum bırak;