GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

09 Apr 2008 için Arşiv

WordPress.com Açıldı, Yasak Kalktı

Yazan: Site - Yönetici Nisan 9, 2008

WordPress.com Açıldı, Yasak Kalktı.

WordPress blog sahipleri müjde; “WordPress açıldı, yasak kalktı

WordPress tabanlı ücretsiz blog servisi WordPress.com sitesine Türkiye’den erişim 17 Ağustos 2007 tarihinden itibaren yasaklanmıştı. WordPress’in ne zaman açılacağı merakla beklenirken, bugün itibari ile WordPress’e erişim yasağı kalktı.

Bir dava sebebiyle 7 ay gibi uzun bir süre T.C. Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından erişim yasağı konan WordPress sitesi üzerinden bloglarını yayınlayan bir çok kullanıcı mağdur oldu.

Bu zaman süresince WordPress’e girmek isteyen kullanıcılar şu uyarı ile karşılaştı.

T.C. Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

WordPress açıldı, gözümüz aydın…

http://www.teknobaz.com/2008/04/09/wordpresscom-acildi-yasak-kalkti/

Yazı kategorisi: HABERLER | Etiketler: | 2 Yorum »

HANIMA NASIL DAVRANMALI?

Yazan: Site - Yönetici Nisan 9, 2008

HANIMA NASIL DAVRANMALI?

İslâm âlimlerinden, “Hasen Fehmî Efendi”,
Âile seâdeti bâbında şöyle derdi:

“Güzel huylu” olmalı bir erkek hanımına.
Şefkat ve muhabbetle davranmalı hep ona.

Ev içinde, dâimâ “Güler yüzlü” olmalı.
Ona karşı yumuşak ve nâzik davranmalı.

Önce selâm vermeli, girince eve erkek.
Hatırını sormalı, hem (Nasılsın?) diyerek.

Neş’esiz, üzüntülü görürse onu eğer,
Tesellî eylemeli söyleyip güzel şeyler.

Onu “Çok sevdiğini” bildirmeli kendine.
İştirak etmelidir sevincine, derdine.

Ağır ve zor işleri, meselâ çarşı pazar,
İşlerini, hanıma yaptırmamalı zinhâr.

Kolaylık göstermeli ona ev işlerinde.
Ve yardım etmelidir, çocuk terbiyesinde.

Yemede, giyinmede, imkânı varsa şâyet,
İyisini almaya etmeli sa’y-ü gayret.

Onu, hiç bir sûrette aslâ dövmemelidir.
Dövmek değil, “Sert” bile, hiç söylememelidir.

Resûlullah buyurdu: (Eşini dövse bir zât,
Bilsin ki, dâvâcısı mahşerde benim bizzât.)

Onun huysuzluğuna sabırlı olmalıdır.
Bir günden daha fazla dargın durmamalıdır.

Ahlâkında, huyunda değişiklik görünce,
Kabâhati, kendinde aramalı ilk önce.

Görmezlikten gelmeli, bâzı kusûrlarını.
Gizlemeli herkesten, ayıp ve sırlarını.

Ona, yanında iken ve yanında olmadan,
“Hayır duâ” etmeli, kaçmalı “Bedduâ”dan.

Çünkü o, gece gündüz beyi için çalışır.
Ve onun en vefâlı “Hayat arkadaşı”dır.

Onun, kat’î sûrette kırmamalı kalbini.
Zîrâ o, beyi için adamıştır kendini.

Bâzı erkek vardır ki, nâziktir ona buna.
Lâkin “Arslan” kesilir evinde hanımına.

Önemsiz bir şeyleri bahâne eyliyerek,
İncitir hanımını, hakâretler ederek.

Şunu bilmelidir ki, “Kalp kırma”nın günâhı,
Sanki yıkmak gibidir, kazmayla Beytullah’ı.

Hattâ en büyük günah, “Küfür”den sonra gelen,
Mü’mini incitmektir, şu veyâ bu sebepten.

“Îmân”dan sonra ise, en kıymetli ibâdet,
Bir mü’minin kalbini sevindirmektir elbet.

Yine bilmelidir ki, hanım “Esir” değildir.
Rabbin bir emâneti, bir “Cennet nîmeti”dir.

Bu yüzden, hanımını üzmemeli bir erkek.
Ve ona güvenmeli, çok muhabbet ederek.

Öyle olmalıdır ki hanımıyla gerçekten,

Bilsin ki: “Beyim beni, çok seviyor herkesten”.


Abdullatif UYAN

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

AKILLI KİMDİR?

Yazan: Site - Yönetici Nisan 9, 2008

AKILLI KİMDİR?

Peygamberi Efendimiz ( sav ) buyurdular ki :
Akıllı, sevdiği kimse için yardım ve cömertlik elini açık tutar .Düşmanlık etmek istediğinde bile kendi kadrini zulüm gibi şenaatten daha çirkin görerek dostunu aklıyla mesut ve bahtiyar eder, düşmanını da adalet ve iyiliği ile mahcup edip,utandırır . Bir kimseye iyilik edilse ya birtakım özür ve kusurları sebebi ile olduğunu düşünür ,ya da affedip bağışlama yoluna gider .”

Diğer bir Hadis-i Şerif ‘te Peygamber Efendimiz ( sav ) buyurdular ki : “Ahmak ,toprak testi gibidir;yamayı ve tamiri kabul etmez…”

Ahmak ile ünsiyet ve dostluk için kendisine yaklaşılsa kibirlenir .Kendisinden kaçılsa kederlenir .Konuşturmak istenilse münasebetsiz laflar eder. Haline terkedilse olmadık işlerle binbir külfete sebep olur .Onunla oturmak mucib-i hakaret ,ona uyup kavga etmek türlü sıkıntı ,bela ve mihnete katlanmaktır .

Meclisinde bulunmak ,peşinen ayıplanmayı kabullenmektir.Yakınlığı ;mazarrat ,ziyan ve gaflet ,dostluğu ise ebedi bedbahtlıktır .

Ahmak , kötülük eder de iyilik ettim zannıyla teşekkürler karşılık ister İyilik eder,kötülük ettim zannıyla özür dileyip bağışlanmasını diler .Ahmakların kötülük ve ayıpları bitmez. Bitti sanılan ,fenalığı bir daha tetkik edilse ondan daha bayağı ve daha beter bir fenalığı boy gösterir.Allah korusun !

Ahmakların hal ve hareketlerinde basiret ehli için ne kadar ibret ve ne büyük dersler vardır .her hastalığın bir devası varsa da , ahmaklık çareye ilaç olmaya çalışanı bile aciz bırakan müzmin bir hastalıktır .Böyle dertten Allah ‘a sığınmak lazımdır.

Eski İran hükümdarları akıllı kimseleri ,cezalandırmak için ( bu onlar için büyük ceza sayarak ) cahille aynı yere hapsederlerdi.

Bir Hadis :

“Seninle münasebeti kesmiş olan akrabanı ziyaret et .Sana kötülük edene iyilik et.Aleyhine bile olsa doğruyu söyle

( mekten çekinme . ) ( Hadis-i Şerif ,Muhtaru’l Ehadis )

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, GÜZEL SÖZLER, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: , | » yorum bırak;

HÜDHÜD’ÜN FİKRİ

Yazan: Site - Yönetici Nisan 9, 2008

  • HÜDHÜD’ÜN FİKRİ


Süleyman Aleyhisselam’a hem dünya hem de ahiret saltanatı verilmişti.
Dünyadaki saltanatı, çok zengin oluşu, insanlardan başka cinlere de hükmedişi, hatta hayvanlara bile hakim oluşuydu. Onun yanında kurtlar, kuşlar itaatli birer hizmetçi gibiydiler.Ne emrederse hemen yerine getirirler, ne isterse derhal yaparlardı.
Bir gün bir melek elinde bir bardak su ile geldi ve şöyle dedi:
-Ey insanların ve diğer canlıların sultanı, şu elimdeki suyun adına(ab-ı hayat) denir. Bunu içersen çok uzun ömürlü olacaksın, asırlarca yaşam imkanına kavuşacaksın.Nice kavimler ölecek, yerlerine yenileri gelecek, ama sen hepsinin zamanında da ömür sürecek saltanatta olacaksın.Yeter ki bu sudan iç!
Süleyman Peygamber düşünmeye başladı:
-Ben bu söylediklerini, kuşları toplayıp bir istişare edeyim de sonra kararımı bildireyim, dedi.
Bir gün bütün kuşların hazır bulunduğu bir sahrada durumu anlattı:
-Bana, dedi, bir melek ab-ı hayatı getirdi.İçersem çok uzun zaman yaşayacak, asırlarca saltanat sürecekmişim, ne dersiniz, ab-ı hayattan içeyim mi?
Hepsi de sevinçle cevap verdiler:
-İçiniz efendim, içiniz de, asırlarca muammer olunuz.
Ancak o sırada Hüdhüd kuşu yoktu.Müzakere bittikten sonra, uçarak gelip dağılmak üzere olan kuşların arasına karıştı.Onun yeni gelişini gören Süleyman Aleyhisselm:
-Bakın, dedi, bir kardeşiniz istişarede yokmuş.Bir de Hüdhüd’ün fikrini soralım, belki ufkumuzu genişletecek görüş ileri sürebilir.
Durumu ona da anlattı.Hüdhüd yavaş yavaş konuşurdu.Fakat bu sefer heyecanla ve aceleyle konuşmaya başladı:
-İçmeyiniz efendim, ab-ı hayattan içmeyiniz!
-Neden içmeyeyim, sebebini de söyler misiniz?
-Neden olacak Efendimiz, siz bu sudan içince asırlarca yaşayacaksınız, ama sizin emsal ve akranlarınzı ölmüş, bu alemden göçmüş olacak. Emsal ve akranlarınızın hepsinin de ölümlerinin acısını tadacak, aranızdan ayrılışının ıstırabını duyacaksınız. Sonra yeniden dost ve emsaller edineceksiniz. Onlar da bir müddet sonra ölümü tadacak, aranızdan ayrılacak. Siz, onların da ölümlerinden acı duyacak, üzüntü hissedeceksiniz.Bu nasıl bir hayat ki, daima emsal ve akranlarınız durmadan ölüp gidecek ve siz de durmadan onların ölümlerinin acısını tadacak, hasretini hissedeceksiniz?
Düşünmeye başlayan Süleyman Aleyhisselam dağılmak üzere olan kuşlara sordu:
-Ne dersiniz, kardeşiniz Hüdhüd’ün söylediklerine?
Hep birlikte cevap verdiler:
-İştirak ediyoruz, kardeşimiz Hüdhüd bizden isabetli görüş ileri sürdü.Kararımızı onun işaret ettiği şekilde düzeltmemiz gerekir.
Süleyman Aleyhisselam ab-ı hayat getiren meleğe seslenip kararını bildirdi:
-Ab-ı hayatı içmekten vazgeçtim, herkes gibi zamanı gelince ölmeyi daha hayırlı olarak görüyorum.Az yaşa çok yaşa, akıbet ölüm gelecek başa…Al götür ab-ı hayatını.Herkes gibi sınırlı ömür yeter bana.
Kuşlar uçup dağıldılar.Süleyman Aleyhisselam da oradan ayrılıp köşküne gelirken yolda bir gence rastladı.Gencin derdi büyüktü.Diyordu ki:
-Ey Allah’ın Resulü, dedem çok yaşlandı, ekmeğini yiyemiyor, suyunu içemiyor, hacetini de kendi başına def edemiyor.Aile halkımız ona hizmette kusur etmemek için çırpınıyorsa da, tahammülleri bitti, takatleri tükendi.Ne olur, bir dua et de, derdimize bir çare bulunsun…
Süleyman Aleyhisselam ellerini açıp şöyle dua etti:
-Ya Rab, erzel ömürden sana sığınırım.Bana ve başka bir kuluna erzel ömür verme, ele düşecek hale gelince emanetini kolaylıkla kabz eyle.Bu, yaşamaktan daha güzeldir.
Bu sırada koşa koşa biri gelip gencin kulağına fısıldadı:
-Yaşlı deden Hakkın rahmetine kavuştu.Evden seni istiyorlar…


Kaynak: Ahmet Şahin,

Dini Hikâyeler, Cihan Yayınları, İstanbul, 2002

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİNİ HİKAYELER, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, H.Z SÜLEYMAN, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

Râbıta nedir, ne değildir?

Yazan: Site - Yönetici Nisan 9, 2008

Râbıta nedir, ne değildir?

Bu çalışmazımızda, râbıtanın lûgatte ve tasavvuf ıstılâhında ifade ettiği mânâlar, tarîkatlardaki yeri, mâhiyeti ve bunlara uygun bazı konular üzerinde duracağız.

1. KELİME OLARAK RÂBITA

Râbıta kelimesi, Arapça “rabt” mastarından ism-i fâil müfred müennestir. Cem‘îsi, revâbıt gelir. Lûgatte çeşitli mânâlarda kullanılmıştır. Şöyle ki:

1. İki şeyi birbirine bağlayan ip ve sâir bağ, bend: Bunu tutturacak bir râbıt lâzım, gibi.

2. Münâsebet, alâka: Akrabalık râbıtalarına ehemmiyet vermek; dostluk râbıtalarını kuvvetledirmek; râbıta-i muhabbet gibi. Yani kalbi, bir şeye muhabbetle-sevgiyle bağlamak ki, bu mânâda râbıta, isteyerek veya istemeyerek, her insanda mevcuttur. Ancak, kalbin bağlandığı şey; bazan güzel, bazan çirkin, bazan da mübahlardan herhangi bir şey olabilir. Çünkü bu, ya İlâhî emirdir; Hz. Allâh’ı, Resûlü’nü ve Allah dostlarını Allah için sevmek gibi… Ya da İlâhî bir nehiydir; haramlardan ve mekruhlardan hoşlanmak gibi… [Her ne kadar mekruhlar için ikâb (ceza) yoksa da, itâbı yani azarlanıp kınanmayı mûciptir.] Yahut da mubah olur; insanın eşini ve çocuğunu, fıtratında/tabiatında olan ve hiçbir zaman kendisinden ayrılmayan bir huyla sevmesi gibi.(1)

3. Mensûbiyet, intisap: Dervişin şeyhine olan râbıtası gibi.

4. Nizam, tertip, usûl, münâsebet. Meselâ:

Bu iş’te, bu adamda râbıta yoktur cümlesinde,

Milli şairimiz M. Akif”in,

“Çamlıbel sanki şehir: zâbıta yok, râbıta yok
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok
mısralarında,

Ahmed Cevdet Paşa”nın, Sonraları şark ve garpta büyük büyük vak‘alar zuhûra geldi; nice devlet ve milletlerin râbıtaları bozuldu ifâdelerinde olduğu gibi.

Binâenaleyh, “Râbıtasız adam”, “O adamın râbıtasızlığı mâlum demek; münâsebetsiz, ağırbaşlı olmayan, yol-yordam bilmeyen adam demektir. “Râbıtasız bir dâire”; nizamsız, tertipsiz bir dâire demektir. Râbıtalı söz”; tertipli, muntazam ve yerinde sarf edilmiş sözdür. Râbıtalı adam”; münâsebetli, kavli ve fiili yerli yerince olan, sözünü ve işini bilen adam, demektir.

Kezâ, Râbıtalı adam demek; Allah Teâlâ’nın, sabır-sebat-feyz ve ilhâmla kalbini kuvvetlendirdiği insan demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kehf ile alâkalı olarak, Biz de onların hidâyetini artırdık… Onların kalblerine râbıta verdik (ve böylece metin kıldık, kuvvetlendirdik)”(2) buyuruyor. Hz. Mûsâ’nın (a.s.) annesi hakkında da, Mûsâ’nın annesinin kalbi (üzüntü ve kederden) bomboş kalıverdi. Eğer biz, (va‘dimize) inananlardan olması için, kalbine râbıta vermemiş (bu vesîleyle pekiştirip kuvvetlendirmemiş) olsaydık, neredeyse iş meydana çıkacaktı”(3) buyuruluyor.

5.
İbâredeki cümleleri birbirine bağlaya edat: Bu iki cümle arasında râbıta ister, gibi.(4)

2. TASAVVUF ISTILÂHINDA RÂBITA

Tasavvufta râbıta, esas itibariyle Nakşibendî yolunun ıstılahlarındandır. Ancak diğer tarîkatlerde de lafız olarak değilse de mânâ olarak râbıta vardır.

Ehlüllâha göre râbıta; mürîdin, hâlis bir muhabbetle şeyhinin sûretini, istifâde ve istifâza mülâhazasıyla, hayal hazînesinde tasavvur etmesi… Şahsen görmemiş ise, ruhâniyetini tasavvur eylemesi(5) ve bu usûle riâyetle, kalben onun rûhâniyetinden istimdât etmesidir. Başka bir ifadeyle; dervişin şeyhine husûsi sûrette bağlanmasıdır. Yani mürîd, kendi kalbinden hilâfet sırrına mazhar olmuş üstâzının kalbine mânevî bir irtibat kurarak, onun kalbinden kendi kalbine feyz geldiğini tefekkür eder… Ve yine bu esnada devamlı olarak kalben, mürşidinin mübârek sûretini tasavvur eyler.

Yukarıdaki parağrafı biraz daha açacak olursak, mutasavvıflara göre râbıtayı şöyle de ifade edebiliriz:

Râbıta, mürîdin, kâmil ve mükemmil olan şeyhinin rûhâniyetinden feyz alacağına inanarak, onun sûretini (şekil ve şemâilini) zihninde tasavvur etmesidir. Yine râbıta; mürîdin şeyhini severek yâdetmesi (hatırlaması) ve sûretini zihninde canlandırmasıdır ki, buna râbıta-i muhabbet denir.
Mürîdin kalben şeyhi ile beraber olması ise, mânevî birlikteliktir, gönüllerin bir olması ve kaynaşmasıdır. Bu maiyet-i mâneviyeye (mânevî beraberliğe) de, râbıta-i kalbiye ismi verilir.

Mürîdin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır ki, buna fenâ fişşeyh tâbir edilir. Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın öncüsüdür. Sâlik, râbıta vesîlesiyle önce şeyhi ile, sonra da şeyhi vâsıtasıyla Allah (c.c.) ile irtibâtını kurmuş olur.(6)


3. TARÎKATLERDE RÂBITA USÛLÜNÜN TATBİKİ

Râbıta; turuk-ı aliyye tâbir edilen yüce tarîkatlerin tamâmında ve bâhusus –her hâl ve keyfiyeti Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sünen-i seniyyelerine ittibâ(7)dan ibâret olup, şerîattan hâriç, sünnetlerden fazla hiçbir usûl ve âdetleri bulunmayan– Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’de mühim bir rükündür.

Tatbik usûlüne gelince…

Bilindiği gibi kalb; sol memenin iki parmak aşağısında, üçüncü parmağın altında bulunan bir et parçasıdır. Yumurtaya ve çam kozalağına benzer. Sivri olan başı, sol kaburganın altına; kalın olan kısmı ise, içeriye doğru girmiştir. Buna sanevberî kalb denilir. Rûhânî kuvvete ise, hakîki kalb adı verilir. Sanevberî kalb, hakîki kalbe hücre ve yuva gibidir.

Mürid, kendisine ezâ ve cefâ vermeksizin tam ve kâmil bir edeple oturur… Başını ve vücudunu, azıcık kalbe meylettirir… Gözlerini kapar… Zira göz, kalbin rehberi, delîli ve kılavuzu demektir… Göz ne ile meşgul olursa, kalb de onunla meşgul olur. Bu itibarla havâss-ı zâhirin (duyu organlarının) boş ve hareketsiz olması lâzımdır. Vücudun hiçbir uzvu, kişinin kendi isteğiyle hareket etmeyecektir. Dudaklar birbirine bitişik, dil de damağa yapışık olur. İki kaşın arasındaki nefis de kalbe bağlanır. Yani mürid, bu hâl üzere kendini hazırlar; tam bir zevk ve şevk, kusursuz bir hürmet ve tâzimle şeyhinin huzûrunda bulunduğunu tasavvur ederek, onun kalbinden kendi kalbine nûrânî bir hatla feyz-i İlâhî’nin aktığını tahayyül eder. Müşahhas bir misâlle anlatmak gerekirse, mürid, mürşidinin kalbini Güneş gibi kabul edip, ondan mânevî cereyânı kendi kalbine çektiğini düşünebilir. Bunun en azı, bir çeyrek saattir; daha az olursa, tesiri de az olur.

Anlatılan bu minvâl ve miktar üzere râbıtaya devam edip, Allah’tan başka her şey unutulduktan sonra ise, kalbî zikre başlanır. Kalbî zikir sırasında bütün dikkat mânevî kalbe çevrilir. Maddî kalbin atışı, nefesin girip çıkması ile hiç alâkadar olmadan, mânevî kalbimizdeki hakîkat-ı câima-i kalbiye makamında verilen adet ne kadar ise o miktar “Allah-Allah-Allah” diyerek zikre başlanır. Zikir ânında, bu ismin sâhibinden başka hiçbir şey düşünülmez. Şayet akla başka düşünceler gelecek olursa, zikir bırakılıp istiğfâr getirilerek üç-dört dakika râbıta yapılır ve zikre öyle devam edilir. Zikir ânında da, râbıtada olduğu gibi, dil damağa yapışık olarak tutulur. Verilen adet tamamlandıktan sonra da, yapılan bu zikir, usûlünce hediye edilir.

Halis Ece : Bilgicagi.net

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, RABITA NEDİR ?, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;