08 Apr 2008 için Arşiv
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Meşhurların Son Sözleri
“Çanakkale Destanı” bu ahlâkla yazıldı!..
Mart ayındayız… Sizlere “Çanakkale Destanı” günlerinde yaşanan ibretli hadiselerden ve o hadiselerin kahramanlarında bahsetmek istiyoruz bu köşede birkaç gün…
SIRADAN BİR GENÇ…
Çanakkale Savaşının hangi sayfasını çevirirseniz çevirin karşınızda kahraman insanlar görecek ve onların temiz ahlâkına imrenmekten kendinizi alamayacaksınız… İşte şimdi karşınıza yine böyle pak bir simayı çıkarıyoruz…
Cephede yapacağı tüm kahramanlıkları sergiledikten sonra elinde kalan bir tek canını da vermekten çekinmezcesine kendisini öne atan ve aldığı ağır yaralarla “sargı yeri”ne getirilen, sıradan bir Anadolu genci Hüseyin’imizin yanındayız…
Etraf yaralılarla dolu… Vücudundan oluk gibi kan akanlar, kolu bacağı kopmuş bir şekilde sürünenler, inleyenler ve daha neler… Hüseyin’i de onların arasına bırakıyorlar. Sessiz sakin etrafı süzüyor. Durumunun ümitsiz olduğunun o da farkında. Çevrede hastaların etrafında, onlara yardım etmek için çırpınan insanlar var. Ama bazı hastaların durumları o kadar feci ve içler acısı ki ellerinden bir şey gelmiyor.
“EKMEK BOŞA GİTMESİN!”
Az sonra yemek dağıtılmaya başlanıyor… Yemek dediysek de bu kupkuru bir parça ekmekten başka bir şey değil. Çevredeki tüm yaralılara verdikleri gibi Hüseyin’in yanına da geliyor ve bir parça ekmek uzatıyorlar. Önce alıyor ekmeği. Kim bilir kaç gündür aç. Kaç gündür bu ekmeği hayal etmekte. Hırsla değil, Allah’a büyük bir şükranlık içinde ekmeği ağzına götürüyor. Tam o sırada duruyor. Ekmeği geri çekiyor ağzından ve yanında duran Mehmetçiğe geri veriyor. Asker arkadaşları kendisine ekmeği yeme konusunda ısrar ediyorlar. Bunun üzerine onlara, duyulduğunda insanın tüylerini diken diken eden şu ibretli sözleri söylüyor:
“Kardeşlerim! Bu ekmeği benim yemem doğru değildir. Ben nasıl olsa birazdan öleceğim. Alın bunu, düşmana karşı çarpışacak yiğitlere yedirin de ekmek boşa gitmesin!..”
Anadolu’nun yağız delikanlılarından olan Hüseyin, bunları söyledikten sonra ruhunu teslim ediyor. İşte Çanakkale Destanı bu ahlâkla yazıldı…
Vehbi Tülek
14 Mart 2008 Cuma, Zaman
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TARİH, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

ZAMÂNIN DEĞERLENDİRİLMESİ İLE ALÂKALI BÜYÜKLERİN SÖZLERİ
1. Hz. Ali (ra): “Dünya her an bizden uzaklaşmakta, âhiret yaklaşmaktadır. Bunlardan siz âhireti tercih edenlerden olun, dünyayı tercih edenlerden olmayın. Zîra bugün çalışma var hesap yok, yarın hesap var çalışma yok” buyurmuşlardır.
2. İmâm-ı Rabbâni (hz): “Fırsatı ganîmet bilip boşa harcamamak gerekir. Merâsimlerle, âdetlere uyup zamanı boşa geçirmekle bir şey hâsıl olmaz. Zarar, ziyan ve hüsrandan başka bir şey de artırmaz.”
3. İmâm-ı Rabbâni (hz): “Bir kimsenin iyi müslüman olduğu lüzumlu şeylerle meşgul olup faydasız şeylerden uzaklaşması ile belli olur. Zamanın boş şeylerle telef olmaması için insanın vakitleri muhafaza etmesi lazımdır. İnsan öyle yaşamalıdır ki yanında bulunanları da dağınıklıktan, başıboşluktan, mâlâyânîden kurtarıp toparlasın. Zîra zaman, nutuk çekecek, dedikodu yapacak zaman değildir.”
4. Şâh-ı Nakşibend (hz): “Gecelerini uykuyla kısaltma, gündüzlerini günahla karartma.”
5. Abdülkadir Geylanî (hz): “Dünya üç gündür: Dün, bugün, yarın… Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyle ise bugünün kıymetini bil.
6. İmâm-ı Şârânî (hz): “Alelâde bir insan zamanı nasıl bitireceğini, akıllı bir insan ise zamanı nasıl kullanacağını düşünür.”
7. İmâm-ı Gazâlî (hz): “Geçmiş zaman elden çıkmıştır, gelecek ise henüz gayıptadır. Öyle ise mevcut olan senin içinde bulunduğun şu andır.”
8. Sehl bin Sâ’d (ra): “İnsanların müptela olduğu belâ ve musîbetlerin en büyüğü dünya ve âhiret işi ile meşgul olmayıp vaktini boşa harcamaktır.”
9. Hacı Bayrâm-ı Veli (hz): “Boş gezenler zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalpleri şeytanın konağı olur.”
10. Muhammed Pârisâ (hz): “Yarın yarın diyenlere, bugün dünkü günün yarınıdır. Bugün ne yaptın ki, yarın ne yapacaksın? cevabını verirdi.”
11. Yahya bin Hubeyr (ra): “Korunması için gayret göstermen gereken en kıymetli şey vakittir, fakat görüyorum ki en kolay kaybettiğin şey de odur.”
12. Şakîki Belhi (hz)’ne: İnsanları hangi şey helak eder? Diye sorulmuştu. cevaben, “İnsanları iki şey helak eder: Biri, tevbe ederim diyerek günah işlemeleri, diğeri de zamanında yapması gereken tevbeyi sonra yaparım diye geciktirmeleri...” dedi.
13. İbrahim Ethem (hz): “Vaktini nasıl geçiriyorsun maruz kaldığın iyilik ve kötülüğü nasıl karşılıyorsun?”sualine: Hayatta maruz kaldığım hadiseleri atlarıma binerek karşılarım dedi ve izah etti:
Bir nimete mazhar olunca hemen şükür atına biner, onunla karşılarım.*
Bir musîbete mâruz kalırsam hemen sabır atına biner, onunla* Bir ibadete ve tâ’ate muvaffak olursam hemen ihlâs atına*karşılarım. biner onunla karşılarım.
Bir günaha maruz kalırsam hemen tevbe atına biner onunla karşılarım*
14. Bütün Allah dostları insanlığa “Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?” sualini tevcih etmişlerdir.
15. İbn-i Nefs: (Tıp sahasında keşifleri ve orijinal eserleriyle meşhur olup kan dolaşımını ilk defa keşfetmekle tanınan bir zâttır.) Zamanı kullanma mevzuunda öylesine titizlik göstermiştir ki, tükenen kalemlerini açmakla vakit kaybetmemek için yazmaya başlarken yanına birçok kalem koyup, tükeneni bırakıp yenisini almıştır.
16. İslâm büyükleri: Zamanın kıymetini bilmeyip çarşı-pazarda gezinen kimseleri “girdâba doğru giden bir geminin içinde, tehlikeden habersiz oturup sohbet eden yolculara” “Her işi vaktinde gör, her vakte bir iş düşür. YarınHbenzetmişlerdir. deme, her yarın kendi yükünü taşır. Buyurmaktadırlar.”
17. Süleyman Hilmi Tunahan (hz): “Şimdi sürat zamanıdır.” diyerek evvelce uzun seneler okutulan ilimleri birkaç seneye sığdırdığı bir gerçektir. Bir an önce hizmet edebilmek için zamanın sür’atle değerlendirilmesine işaret ederek “Zaman; tahsili uzatma zamanı değil, zaman, sür’at zamanıdır” demişlerdir. Kitap elinde talebelerinden birini görür. “Gel okuyalım evladım.” der. Talebe “Efendim rahatsızsınız, biraz istirahat buyursanız” dediğinde: “Biz değil yorgunluk, rahatsızlık; mezara gidiyor dahi olsak; okumak, “Vakti, nakdi,*okutmak ve hizmet denilince koşarız.” buyurmuşlardır. “Ya Rabbi az uyku ile bizi dinlendir.”*ömrü israf etmeyiniz.” niyazında bulunmuş,“Cenâb-ı Hak uykuyu bizden alsa da sabahlara kadar ders okusak” buyurmuşlardır.
18. İmâm-ı Âzam (hz): “Felaketlerin en büyüğü vakti boşa geçirmektir.”
19. İşi ve çalışmayı devamlı bir faaliyet ve eğlenceli bir meşgale haline getirdikleri takdirde, öğrenciler yaparak ve yaşayarak tecrübe kazanırlar. Kültür ve şahsiyet bakımından olgunlaşmaları varsa özel kâbiliyetlerinin gelişmesi ile ve liderlik vasıflarının ortaya çıkması ve gelişmesi bu yolla sağlanır. Unutmamalıdır ki: “Çalışanlar, kötülük düşünmeye vakit bulamazlar, çalışmayanlar ise kendilerini kötülükten kurtaramazlar.”
20. Büyük nehirleri küçük akarsuların oluşturması misali, ömür nîmeti küçük zaman parçalarından, sayılı neferlerden meydâna gelir. Her batan güneş, her koparılan takvim yaprağı ömrümüzün bir sel gibi akıp gittiğinin, sermâyemizin tükendiğinin, bizlerin ise seyretmekten başka bir şey yapamadığımızın acı îkâzı…
21. Ey insan! Zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir. Eğer sen kötü isen zaman da kötüdür. Zaman paraya benzer, lüzumsuz yere harcanmazsa daima yeter. Ömrün yarısı boşa harcanmakla tüketilir. Kalan yarısı da boşa harcandığına hayıflanmakla.
22. Zaman, hayatın tâ kendisidir. Zamanı boşa geçirmek, aslında hayatı boşa geçirmektir. * Üç şey geri gelmez: Atılan ok, Söylenen söz, Geçen ömür.
23. Zamansızlıktan şikayet edenlerin çoğu, zamanı iyi kullanmasını bilmeyenlerdir.
24. İlim ve teknikle insan ne yaparsa yapsın, neyi bulursa bulsun, hangi aleti ortaya koyarsa koysun yine de zamanın, hayatın ve ölümün sırrını ilahi hakikatlerde arayacak ve orada bulmaya çalışacaktır.
UĞRAŞ, DİDİN, DÜŞÜN, ARA, BUL, KOŞ, ATIL, ÇAĞIR, DURMAK ZAMANI GEÇTİ, ÇALIŞMAK ZAMANIDIR.
Araştırma-A.KADİR ÖKSÜZ
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, GÜZEL SÖZLER, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

SEN BU PİSLİĞİ YENİ YEMEYE BAŞLAMADIN
Hoca bir gün ava çıkar . Av içinde bir atmacası vardır .Atmaca belirli bir süre gezdikten sonra av araya araya yorulur . Ve gider bir mandanın kafasına konar .
Hoca :
”Hah ! Bizim atmaca bir manda yakaladı “. Der ve hayvancağızı getirip ahırına bağlar . Mandanın sahibi gelir mandayı ister.
Hoca :
”Onu bizim atmaca yakaladı veremem “.
”Ama nasıl olur, küçücük bir kuş kocaman bir hayvanı nasıl yakalar.
”Orasını ben bilmem” der ve adamı geri gönderir .Sahibi hocayı mahkemeye verir . Orada da rüşvet yiyen bir hakim vardır .
Hoca hakime gider :
”Hakim bey sen benden yana ol , sana mandanın yağından , çökeleğinden gönderirim “ der . Hakim de bu teklifi kabul eder . Ve mahkeme kurulur .Mandanın sahibi ne kadar haklı olsada, haksız gösterilir , manda kalır hocaya . İleriki bir zamanda hoca bir kap alır , kabın dibine yarıya kadar manda pisliği doldurur , geri kalanına ise yağ koyar ve hakime götürür . hakim sevinir , kabul eder .Hakimin evinde yağ yarı olunca pislik çıkmaya başlar .
Hakim Hocaya ;
”Ne bu rezalet ! Ben fışkı mı yiyeceğim “ der.
Hocada ;
”Sen bu pisliği yeni yemeye başlamadın ki “ der . Hoca mandayı sahibine tekrar verir . Hakim de bunun bir oyun olduğunu anlar bir daha hiç rüşvet yemez .
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, FIKRALAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, MUHABBET, MiZAH, NASREDDİN HOCA, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | Etiketler: NASREDDİN HOCA | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Misvak, bir Almanı nasıl Müslüman etmiş?
Motorlu vasıta icat edileliden beri, hayvan kullanımı iyiden iyiye azaldı. Artık kimse ille de at ve deve gibi hayvanlar kullanılmalı demiyor. Zaten böyle bir ısrar, düşünce eksikliği demektir.
Ama, motorlu vasıtalar geldi hayvan kullanımı kalktı diyerek, her şeyi de getirip bunun yanına koyamayız. mesela, geçen hafta bir nebzecik bahsettiğimiz “Misvak”ı…
Yani, “Artık diş fırçaları var; misvaka ne lüzum!” diyemeyiz. Çünkü misvak, sadece diş temizliğinde kullanılan ilkel bir nesne değil, sayısız faydaları bulunan harika bir maddedir.
Misvak, sadece dişleri temizleyen bir madde olsaydı, elbette onun yerine diş fırçalarını kullanmak uygun olurdu. Ve “Bugün artık diş fırçaları var; bir odun parçası olan misvakı kullanmaya ne lüzum var” diyenler haklı olurlardı…
Ama gerçek hiç öyle değil… Peki, öyle değilse nasıl ve misvakın özelliği ne?..
Bunu, MEB emekli Başmüfettişi Sayın Ahmet Yurdakul’un “Bir Hatıra” başlıklı mektubuyla anlatmak istiyorum. Bu mektup 1 Temmuz’da …..gazetemizde? yayınlandı.
Sayın Ahmet Yurdakul mektubunda, ismi Ahmed olan ve çok güzel Türkçe konuşan Müslüman bir Alman’ın, Türk zannedilip İzmir’de nezarethaneye atıldığını anlatıyor.
Suçu, kıyafeti: “Başında bir sarık, yere kadar bol bir elbise, bembeyaz sakal ve asa…”
“….Adının Ahmed olduğunu görünce hemen nezarete götürmüş, soyadını bile okumamışlar. Kendisinin Alman olduğunu söylemesine rağmen, inandıramamış.”
“Nezaretten ayrılmadan önce, Ahmed Schmieder onlara şöyle seslenmiş:
Beni kılık kıyafetimden dolayı tutukladınız… …ben bu kıyafetimle, sizin atalarınız Fatih’e, Yavuz’a, Kanuni’ye benziyorum. Sizler de benim atalarım Hanslara, Schüllerlere benziyorsunuz. AB’ye giriş kılık kıyafetle olmaz. Fikirle olur, üretimle olur, medeniyet ve kültürle olur.”
Değerli okuyucular, Ahmed Yurdakul’un mektubunun buraya kadarki kısmında, ibretlik hâl–i pürmelâlimiz var. Bundan sonrasında ise, Alman Ahmed nasıl Müslüman olduğunu anlatıyor…
“Pakistan’a gitmiştim. O zamanlar ateisttim. Hiçbir din beni ilgilendirmiyordu.
Akşamdan sonra minareler ışıklandırılmış, müezzinler çeşitli ilâhiler söylüyorlardı. Uzun uzun dinledim… Bir ahenk vardı… Çoğu Arapça olduğu için anlamıyordum.
Ertesi gün Pakistan Din İşleri Bakanlığı’na gittim. “Akşamki merasiminiz ne idi?” dedim. Yetkililer bana, “Akşam İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in doğum günü idi. O’nu anıyorduk. Bu güzellik bunun içindir” dediler. “Öyleyse O’nun bana bir kitabını verin” dedim.
Bana bir hadis kitabı verdiler. Rastgele bir sahifesini açtım, tercüme ettirdim. ‘Dişlerinizi misvakla temizleyin’ diyordu.
Bundan sonrası, Alman Müslüman Ahmed’in, misvak hakkındaki sözleri ve tesbitleri:
“Misvakın ne olduğunu sözlükten öğrendim. Arap Yarımadası’nda yetişen lifli bir bitki olduğunu yazıyordu. Laboratuvara götürdüm. Kaynattım, inceledim:
© vitamini yüklü bir madde. Eğer kullanılırsa, dişlerde skarbüt denilen hastalığın önüne geçiyor. Suyu, midede özümlemeyi, sindirimi kolaylaştırıyor. Bağırsakların işini kolaylaştırıyor. En önemlisi de, devamlı kullananlarda basur denilen rahatsızlık olmuyor.”
Değerli okuyucular, yukarda sayılan misvaktaki faydalar diş fırçasında var mı? Yok!
Kaldı ki, misvakın daha başka faydaları da var. Ne var ki, bir Alman ancak bu kadarının farkına varabilmiş ve ona bu kadarı kafi gelmiş. Kâfi gelmiş de ne olmuş? Cevabını Alman Ahmed versin:
“İşte bir odun parçası beni hidayete eriştirdi ve Müslüman oldum.”
Sadece misvaktan bahseden hadis sebebiyle, bir insanın Müslüman olması, bir mucizedir. Demek ki, Hz. Peygamber’in mucizeleri, hadisleriyle 14 asırdır hâlâ devam ediyor.
Mûcize kelimesini kullandım. Bazıları mûcize diye bir şey kabul etmedikleri için bu kelimeye kızıyorlar. Hem Hz. Peygamber’e (sav), “Kur’an’ın anlattığı” şekilde inandıklarını söylüyorlar, hem de “Hz. Peygamber’e mucize verilmemiştir; mûcize diye bir şey yoktur” diyebiliyorlar!..
Ali Eren
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİNİ HİKAYELER, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, TEVBE, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBRETLİK, İLGİNÇ | 2 Yorum »
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

MOLLA FENARÎ HAZRETLERİ KİMDİR?
Osmanlı tarihinin ilk şeyhulislâmı Molla Fenarî (rh.) hazretleridir. Asıl adı, Şemseddin bin Hamza olan bu meşhur âlim, 1350 Nisan’ında Teselya’nın bugün Yunanistan topraklarında kalan Fener İlçesi’nde doğduğu için, Fenârî ünvanıyla anılır.
O devrin büyük âlimlerinden Mevlânâ Alâeddin Esved ve Şeyh Cemaleddin Aksarayî (rahımehümallah)’den ders görmüş, sonra Mısır’da dinî ilimler, hey’et (astronomi) ve riyâziye (matematik) okumuş ve kendisinden istifade edilmek üzere orada alıkonulmuştur.
Yıldırım Bâyezid ve Çelebi Mehmed (rahmetullâhi aleyhimâ) zamanlarında Bursa’da talebe yetiştiren Molla Fenarî hazretlerinin şöhreti o kadar yayılmıştır ki; Bursa, onun ilminden istifade etmek isteyen ilim tâlipleriyle dolup taşmıştır. 1424 yılında II. Murad Hân onu, Bursa kadısı ve şeyhulislâm tâyin etmiştir. Altı yıl devam ettirdiği bu vazifede iken, devlet büyüklerinin hemen hepsi yüksek ilim ve fikirlerinden istifade etmişlerdir.
Büyük âlim Molla Fenarî hazretlerinin gözlerine ömrünün sonlarına doğru perde inip görmez oldu. Bir gece rüyâda Peygamberimiz (s.a.v.)’i gördü. Resûlüllah Efendimiz ona, “Tâ hâ sûresini tefsir eyle” buyurdu. O da cevaben, “Yüksek huzurunuzda Kur’ân-ı Kerim’i tefsir etmeğe gücüm olmadığı gibi, gözüm de görmüyor” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir parça kumaşı gözlerinin üzerine koymuş, uyanınca Fenârî hazretlerinin gözleri açılmış ve kumaş parçasını gözlerinin üzerinde bulmuştu. Bunun üzerine şükür bâbında hacca gitmiş ve dönüşte 1430 yılında Bursa’da vefat etmiştir. Bursa’da kendi yaptırdığı bir medrese ile bir câmii vardır. Mezarı câmiin hazîresindedir.
Vefâtında 10 bin cildi aşkın kitap bırakmış… Bıraktığı tefsirler, hâşiyeler ve temize çekemediği pek çok te’lif risâleleri, daha sonraki asırlarda, Osmanlı ilim silsilesinin yolunu aydınlatmıştır. Te’lifâtı arasında bilhassa usûl-i fıkha dâir, “Fusûlü’l-Bedâyi‘ li-Usûli’ş-Şerâyi‘” isimli eseri çok kıymetlidir. Bunu otuz senede tamamlamıştır.
Kaynak: Fazilet Takvimi 6 Nisan 2000
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, EVLİYALAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, KİM KİMDİR, OSMANLILAR, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Hulefâ-i râşidîn ve diğer ashâb-ı kirâmın fazileti
“Hulefâ” lûgatte, bir kimseden sonra gelip oun yerine geçen, onu temsil eden, onun yerine vazife yapan kimse anlamına gelen “halîfe” kelimesinin cem’isi (çoğulu)dir, halîfelere demektir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “halîfe” ve “hulefâ” kelimeleri, lûgat-sözlük mânâsıyla irtibatlı bir anlam taşır. Mesela, “Hani Rabbin meleklere, ‘muhakkak ben yeryüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halîfe (bir insan, bir âdem) yaratacağım’ demişti…”(1) Yine Kur’an, helâk edilmiş kavimlerin yerine başka toplulukların getirilmesini de şöyle ifade eder: “(Onlardan) sonra, arkalarından sizi yeryüzünde halîfeler (onların yerine geçen insanlar) yaptık, bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye.”(2)
Görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim’de geçen halîfe ve hulefâ kelimeleri, insanın yeryüzünde yetkili ve vazifeli kılındığını anlatmaktadır.
* * *
Dinî ıstılahta/literatürde “halîfe”, devlet başkanı, en yüksek idareci-yönetici demektir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) irtihalinden sonra onun yerine devlet başkanlığına geçenleri ifade etmekte kullanılan bir mefhumdur-kavramdır. Kısacası halîfe, O’nun yerine geçerek dini koruyan, yayan, dünya işlerini düzene sokan, asayişi temin eden kimseye verilen addır. Halifelerin “imam”, “emîru’l-mü’minîn” ünvanları ile de anıldıkları olmuştur. Sonraki asırlarda ise “melik”, “sultan” ve “padişah” isimleri de kullanılmıştır.
***
“Hulefâ-i Râşidîn”, râşid halîfeler yani doğru yolda giden, hak yol üzere olan, halefi bulundukları İki Cihan Serveri Efendimiz’in (s.a.v.) yolunda yürüyen halîfeler demektir. Görüldüğü üzere kelimeler Arapça, terkip Farsça’dır. Bu tâbir; ilk dört halîfe Hazret-i Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (radıyallâhü anhüm) hakkında kullanılmaktadır.
* * *
Ashab, Arapça bir isimdir; sözlükte, biriyle ülfet edip kaynaşmak, arkadaş olmak mânâsına gelen “sohbet” kelimesinde türetilmiş “sâhib” kelimesinin cem’isidir. “Ashâb-ı kiram” da yüce sahâbiler demektir.
İslâmî ilimler ıstılahında ise “ashâb”, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Müslüman olarak gören, O’nun sohbetinde bulunan ve Müslüman olarak vefat eden kişi anlamına gelen “sahâbî” kelimesinin cem’îsi/çoğuludur. Mü’min olarak Rasûlüllah Efendimizin sohbetinde bulunmuş olmakla birlikte a’mâlık-görmeme gibi ârızi bir sebeple/engelle O’nu bizzat gözleriyle göremeyen kişiler de ashaptandır. Ashaptan olduğu halde sonradan irtidat etmiş (İslâm’dan çıkmış) kişiler ise sahâbi olmaktan da çıkar. Ashaptan olabilmek için temyiz kabiliyeti yeterli görülmüş, büluğ şartı aranmamıştır.
Ashab, gerek savaşlarda ve gerekse diğer zamanlarda Rasûlüllah Efendimizin yanında yer alarak O’na canlarıyla-mallarıyla yardımcı olan altın nesildir.
Yine ashab, O’nun vefatından sonra da İslâm’ı yaymak canlarını ve mallarını feda ettikleri gibi, bu mukaddes dinin esaslarını muhafaza etmek ve daha sonraki nesillere nakletmek hususunda da hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir topluluk olmuştur.
* * *
Bu mübarek nesil Kur’ân-ı Kerim’de pek çok ayetle övülmüştür. “Muhammed Allah’ın resûlüdür. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (ve metîn), kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lûtuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar, filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah, inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat va’detmiştir.”(3)
Bizzat Rasûlüllah Efendimiz tarafından da övülen ashab, insanlık tarihinin şahit olduğu en temiz, en mükemmel, en yüce, en üstün nesil olmuştur. Fazilet bakımından çeşitli tabakalara ayrılan ashabın sayısıyla alakalı, kaynaklarda, altmış binden 124 bine kadar değişik rakamlar verilmiştir.(4)
* * *
PEYGAMBERLERDEN SONRA BEŞERİN EN FAZİLETLİSİ Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:
– Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?” diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?
Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?
Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? Gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.
250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.” Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
Kaynak: Mehmet Paksu, İman Hayata Geçince
Bilgicagi
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DÜNYA TARiHi, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;