GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

07 Apr 2008 için Arşiv

ATIF HOCA ( İSKİLİPLİ ATIF HOCA )

Yazan: Site - Yönetici Nisan 7, 2008

ATIF HOCA

ATIF HOCA

TAKDİM

Avrupa’da birkaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan, yapacak başka bir şey kalmamış gibi kendi insanını tezyif etmekte (alaya almakta) ve milletini hakir görmektedir. Bu tür insanların ağzından şu ifadeleri çok duymuşsunuzdur:

Ah, ne kadar geri bir milletmişiz!.. Meğer hayat Batı””daymış… Bizim ülkenin insanları âdetâ canlı cenazeler… Bu yığınların, yaşadıkları çağı yakalamaları mümkün değil… Hele Müslümanlık, o bütün bütün çağdışı… Biz, bu kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız!.. Dünya başını almış göklerde dolaşırken, bizler bu sıkma başlarla hâlâ yerde yürürken de tökezliyoruz. Milletin yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu, Batılılaşmadan geçer…” vs…

İşte bu düşünceler, merhametsiz yılların ve karanlık günlerin yabancılaştırdığı derbeder nesillerin düşünceleri ve bir dönemde heder olup (boşa) gitmiş yığınların hezeyanlarıdır (boş konuşmaları). O talihsiz günlerde bu hezeyanlara cevap veren bir başyüce kamet vardır: İskilipli Atıf Hoca. O, “Frenk Mukallitliği (taklitçiliği) ve Şapka” ismiyle yazmış olduğu eseriyle geri kalışımızın gerçek sebepleri üzerinde durarak hakikati haykırmıştır. Ne var ki, hak ve hakikata tahammülü olamayan yarasa ruhlular, sesini soluğunu kesmek için onu sudan bahanelerle idam sehpasına kadar götürmüşlerdir. Şimdi sizleri bu büyük dava adamının ibret dolu hayatıyla başbaşa bırakıyoruz…
Ali İhsan ER

YETİŞTİĞİ ÇEVRE

Atıf efendi Akkoyonlu aşiretinden ve İmamoğulları denilen aileden Mehmed Ali ağanın oğlu olup, 1292 hicri senesinde Çorum’un İskilip kazasının Tophane köyünde dünyaya gelmiştir.

Annesi Mekke-i Mükerremeden göç etmiş Ben-i Hattap aşiretinden, Arap dedenin torunlarından Nazlı hanımdır. Altı aylıkken öksüz kalan Mehmed Atıf, dedesi Hasan Kethüda efendinin himayesinde yetişmiştir.

TAHSİL HAYATI
Büyük babası Hasan Kethüda efendinin himmetiyle evvela köy hocasından başladığı tahsiline 1891 yılından itibaren iki sene İskilip’te, müderris Hoca Abdullah efendi nezaretinde devam etmiştir. 1893 Nisanında ailesinin karşı çıkmasına rağmen İstanbul’a geldi ve medrese tahsiline burada devam etti. Meşhur Çarşambalı hocanın rahle-i tedrisine (Bir âlimden alınan ders) oturdu. Medresede daha çok “İskilipli Mehmed” olarak anılırdı.1902’de medrese eğitimini iyi derece ile bitti ve aynı yıl açılan Ruus imtihanına(bir nevi mesleki kariyer sınavı) girerek İstanbul müderrisliğini (Profesör) kazandı, ertesi sene Fatih Camiinde ders vermeye başladı.

Bu arada İstanbul Dar-ül Fünunu ( Üniversite) İlahiyat Fakültesine girdi ve 1905’te buradan mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine (öğretmenliğine) atandı.

MEYVELİ AĞAÇ
Mehmed Atıf Efendi Cumhuriyet döneminde olduğu gibi, Meşrutiyet ( Bir hükümdarın başkanlığı altında millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi) öncesi ve sonrasında da çeşitli garazkarların (Hased ve düşmanlık) yanlış tevil (yorum) ve nazarları (bakış açıları) yüzünden taşlanıp durdu. Ama o bunlara tevekkülle sabretti, fazilet yemişleri vermeyi sürdürdü.

Meşihat –ı İslamiye dairesinde ( İslâmî işlerin ilmî mes””eleleri ile uğraşan devlet dairesi) bulunan dersiamların (Asistan) mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine devrin Şeyhülİslam’ı tarafından Bodrum’a sürüldü. Üzerinde yoğunlaşan baskılar yüzünden Kırım’lı İbrahim Tali efendinin pasaportu ile gizlice Kırım’a geçti. Kırım’dan Varşova’ya kadar gitti.. Meşrutiyet’in ilanından bir hafta evvel İstanbul’a geri döndü.

1910’da medreselerin genel müfettişliğine getirildi. Bu sıralar Sebilürreşad, Beyan-ül Hak, Mahfel gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Fazileti ve ilmi İstanbul’un her tarafına yayıldı, hatta yurtdışına kadar taştı. Kosova, Plevne, Üsküp gibi yerlerden heyetlerin memleketlerinde yerleşmesi için yaptıkları ricaları, Kırım evkaf nazırlığı (vakıflar bakanlığı) tekliflerini nazikçe geri çevirdi.

Rivayete göre Japon büyükelçisi Baron Uşida kendisini ziyaret ettiğinde Atıf Hocaya şöyle söylemiş: “Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslamiyet bütün Doğuyu, bu arada Japonya’yı da fethederdi.”

Bilahare Çorum’dan mebus (milletvekili) adayı oldu. 31 Mart olayında bir hafta tutuklu kaldı. Suçsuz olduğu tebeyyün edince (ortaya çıkınca) serbest bırakıldı. İttihatçıların entrikaları ile, Mahmud Şevket paşanın öldürülmesi olayında dahli (katkısı) olduğu gerekçesi ile Sinop’a sürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu””da yaklaşık 1,5 yıl sürgün hayatı yaşadı.

Sinop sürgününün canlı şahitlerinden emekli imam Cevdet Soydanses bey, Atıf hocayı şöyle anlatmakta: “Atıf hocayı ilk defa Sinop’ta gördüm. Küçük bir çocuktum henüz. İttihatçılar 600 kadar kişiyi Sinop’a sürmüştü. Aralarında babamla Atıf Hocanın da bulunduğu bu sürgünlerin mühim kısmı hoca idi, din adamıydı. Atıf Hoca çok efendi bir insandı. Sessiz, sedasız, ağzı çok iyi laf yapar, eli kalem tutardı. Bu sürgünden sonra İstanbul’a dönmüştü.”

Bahsi geçen iki hadisede de resmi makamlar, bir yanlışlığa kurban gittiğini, suçlu olmadığının anlaşıldığını ifade etmişlerdir.

1919 yılında Dar-ül Hilafet-i âliye (Yüce Hilafet merkezi) medresesi İbtida-i Dahil umum müdürlüğü ve Medreset-ül Kudat’ta (Hakimler okulu) Hikmet-i Teşriiyye (kanun yapma hikmetleri) dersi müderrisliğine getirildi. Bu yıllardan itibaren Atıf Hocanın şöhreti iyice arttı. 21 Ocak 1926 tarihli Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında Reis Kel Ali bu durumu şöyle ifade etmekte ve idam konusunda bize bir ipucu vermektedir: “Fatihin en tanınmış bir hocasıdır.”

CEMİYET HİZMETLERİNDE
Atıf efendi içine kapalı, toplumdan uzak, kitapları arasında ördüğü kozasında yaşayan bir insan değildi. Eserlerine baktığımızda da her birinin bir toplumsal yarayı tedaviye, bir hayır hizmetine matuf (yönelik) hazırlandığını görürüz. Mesela, geliri donanma cemiyetine bağışlanmak üzere kaleme aldığı “Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti Ve Vücubu – Şeriata göre Deniz ve Kara kuvvetlerinin önemi ve gerekliliği” adlı eser o sıralar çok takdir toplamıştı.

19 Ocak 1919’da Mustafa Sabri, Bediüzzaman Molla Said efendi, Ermenekli Saffet efendi gibi arkadaşları ile beraber Müderrisler cemiyetini (profesörler derneği) kurdu ve ikinci başkanlığına getirildi. Bu cemiyet müderrislerin haklarını korumak ve aralarında dayanışmayı sağlamak üzere kurulmuştu. Daha sonra cemiyet aldığı bir karar gereği ismini Teali-i İslam’a (İslamı yüceltme) çevirdi ve halka açıldı. Mustafa Sabri beyin Şeyhülİslam olması üzerine cemiyetin başkanlığına getirildi.

Tahir-ül Mevlevi bey Atıf Hocayla ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:“Fatih dersiamlarından İskilip’li Mehmed Atıf efendi 1336(1920) tarihlerinde İbtida-i Dahil medresesi umum müdürlüğüne getirilmişti ki, ben de orada müderris bulunuyordum. İttihat hükümeti tarafından nefy (sürgün) edilmiş ve birkaç sene sürgünde kalmış olan Atıf Efendiyi o vakte gelinceye kadar tanımıyordum. Kendisi ile vazife sebebiyle görüştüğümde “Cemiyet-i Müderrisin” adı ile teşkil eylemiş (kurmuş) olduğu cemiyete benim de dahil olmamı (katılmamı) teklif etti.”

İŞGAL GÜNLERİ
Memleketin kara günleriydi…Payitahta (başkente) düşman çizmesi girmiş, vatan toprakları yüzyıllar sonra yeni bir haçlı işgaline maruz kalmıştı. Şairin dediği gibi “felek bi rahm (acımasız) , devran bir sükun. Dert çok, derman yok, düşman kavi (kuvvetli) , talih zebundu (acizdi) ”

İzmir’in işgali üzerine Teali-i İslam cemiyeti bir protesto beyannamesi neşretti.

1922 yılı Ramazan ayında Saray’daki Huzur derslerine muhatap olarak katıldı. Huzur dersleri Ramazan aylarında, Saray’da padişah huzurunda yapılan ve seçkin bazı alimlerle saray erkanının katıldığı ilmi sohbetlerdi. Huzurda doğrudan ders veren alimlere “mukarrrer” ders veren hocalara soru tevcih eden (yönelten) , ve kendisine soru sorulursa cevap veren hoca efendilere ise “muhatap” denirdi. Bu gelenek 1922 yılında son bulmuştu.

Bu sıralar Atıf hocanın Alemdar ve Mahfil’de yazıları yayınlandı. Bu arada şunu da belirtelim; Alemdar Gazetesinde 11 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa hakkındaki idam kararı yayınlanmıştı. Atıf Hocanın idamında burada yazı yazmasının etkisi var mıdır, bilemiyoruz.

Fakat tam bu sıralar cereyan eden bir başka hadise hocanın idam edilmesinde mühim bir amil (sebep) olmuştur. İstanbul hükümeti Anadolu’daki Kuvva-i Milliye (milli kuvvetler) hareketine karşı halkın teveccühünü (yönelişini) kırmak için bir fetva yayınlamış, ama Anadolu ulemasının (alimlerinin) karşı fetvası bunu boşa çıkarmıştı. Bunun üzerine Şeyhülislam Mustafa Sabri efendinin marifetiyle Teali-i İslam cemiyeti namına yazılmış ve bastırılmış bir beyanname zorla Teali-i İslam cemiyeti idare heyetine imzalatılmaya çalışılmıştı. Ama Atıf Hoca ve Tahir-ül Mevlevi’nin şiddetle karşı koymaları üzerine de mühürsüz olarak Yunan uçaklarınca Anadolu’ya atıldı. Buna karşın, o zamanın Vakit gazetesinde Atıf Hoca tekzibname (yalanlama) yayınladıysa da, Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında okuduğumuza göre, bu beyanname Hocaefendi’ye karşı güdülen kinin mühim bir amili (sebebi) olarak zihinlerde kaldı. (Geniş bilgi için Tahir-ül Mevlevi’nin hatıralarının 73 ila 81. sayfalarına bakılabilir.)

CUMHURİYET DÖNEMİ YAZILARI
Atıf Efendi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yazılarında, Frenkleşme (batılılaşma) illetine (hastalığına) tutulmuş Cenab Şahabeddin, Ömer Rıza Doğrul, Süleyman Nazif gibi zatlarla çeşitli mevzularda kalem münakaşalarına girişti. Yazılarını ve eserlerini incelediğimizde onun Şark (doğu) ve Garb’da (batıda) yazılan eserlere vukufu (haberdar) rahatlıkla anlaşılmaktadır. Yalnız şunu da hatırlatalım ki, merhum hocamız bazen muhataplarına çok sert bir üslup kullanmıştır. Mesela meşhur İslam seyyahı ve alimi Abdürreşit İbrahim hakkındaki “Bir Müçtehid Taslağının Dalalet Ve İdlali (sapkınlığı ve azgınlığı)” adlı yazısında olduğu gibi…

O, Ehl-i sünnet vel cemaat düşüncesinin yılmaz bir müdafaacısı ve kalesi idi. Tabii bu özelliği, onun İbn-i Teymiyye’den alıntılar yapmasına engel teşkil etmiyordu. Ona göre güzel bir fikir kimden gelirse gelsin alınır ve sahip çıkılırdı.

Özelikle modernist düşüncelerin Osmanlı ülkesinin saçaklarını sardığı bir zamanda engin bilgisiyle bunlara karşı dimdik durdu. Şimdilerde memlekette cirit atan bir grup modernist, oryantalist (doğu bilimci) mütercimi, ilmilik yaparak meşhur olmak isteyen zavallılar o zaman da vardı. Ama karşılarında Atıf Hoca ve emsali çetin ceviz ulemayı bulmuşlardı. Beyan-ül Hak dergisinde bir yazısında Atıf Hoca bunlar hakkında şunları yazıyordu:

“Vakıa şimdiye kadar İslam dini aleyhinde hasımlar (düşmanlar) tarafından hücumlar olmuş ve bu konuda pek çok küfür ve hezeyanlar neşredilmiş ise de, ulema-i kiram hazeratı (saygın alimler) ilmi satvetleri (ezici ilmi güçleri) ile hepsini red ve iptal etmişlerdir. Son zamanda ise bir taraftan maddeciler, tabiatçılar, farmasonlar gibi İslam dininin en şiddetli düşmanları tarafından ilahi nurun mahvına çalışılıyor. Diğer taraftan İslamiyet kisvesi altında türlü türlü küfür, hezeyan ve fesatlıklarla İslam dininin yıkılmasına çalışılıyor.

Zamanımızdan ikinci zümreden olmak üzere bir takım müçtehid, istinbat (Bir mes””eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.) melekesine malik imişler gibi içtihada yeltenmek ve hatta bütün Ehl-i sünnetçe Allah katında umum (bütün) Ümmet-i Muhammed’den efdaliyetleri (daha faziletli olmaları) müsellem (herkesçe kabul edilmiş) olan şeyhayn hazeratına(Hz. Ebubekir ve Ömer) dil uzatmak, dört imam gibi müçtehidin-i kiram (şerefli) ve fukaha-i izamı (Büyük hukuk alimleri) hatalı bulmak ve tahkir etmek (aşağılamak) , esası bütün müçtehidlerce kabul olunan dini meseleleri inkar etmek cüretinde bulunan dalalet ve idlal erbabının Müslümanları zehirlemekte olduğu maalesef görülmektedir. Nitekim bunlardan evvel birisinin de hakkında nass varit olan (hakkında ayet ve hadis ile hüküm verilmiş) kurban meselesinde içtihad hülyasında bulunduğu malumdur.”(Not: Hatırlanacağı gibi günümüz Türkiye’sinde de sözüm ona bir profesör böyle bir iddiayı önümüze sunmuştu; Tavuktan kurban olabilir diye…)

1923 yılında yayınladığı “Tesettür-ü Şer’i” (dini örtünme) ve 1924’de neşrettiği “Din-i İslam’da Men-i Müskirat” (islamda içki yasağı) adlı eserleri ile “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla yeni bir serinin telifine başladı. Bu seriyi 10 sene içerisinde 50 kitaba ulaştırma azmindeydi. Üçüncü eser “Frenk Mukallitliği -batı taklitçiliği- ve Şapka”dır. Dikkat edilirse, üç eser de devrin idaresini rahatsız edecek cinstendir ve devam etmesine meydan verilmemiştir.

ESERLERİNDEN SEÇMELER
*** “Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebi haktır. Bundan başka mezhepler hep batıldır. Doğru değildir. Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı, Cenab-ı Hakkın Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin(sav) hadis-i şerifleriyle beyan buyurdukları müstakim, doğru yol olup bu itikatta olanların itikatlarında bozukluk yoktur.”

*** Osmanlı devletinin kuruluş sıralarında fevkalade durumlarda sancak beyleri ve Ocak ağaları gibi milletin ileri gelenlerin görüşleri sorulur ve ona göre hareket olunurdu. Sonraları, meşveret adı ile, meclislerde işlerin müzakeresi yapılmaya başlandı. Fakat çoğunlukla hükümetin satvetine mağlup olup, şeriatın tarifi şekliyle söz hürriyeti ve azarlayanın azarlamasından sakınmamak esaslarına dayanmadığından, hakkıyla fayda sağlanamadığı gibi, sultanların istibdatlarını ve onların keyfi muamelelerini de kaldıramamıştır.”

*** “Zulüm üç kısımdır:
1-Allah Tealaya karşı icra olunur: Küfür(İnkar), Şirk, Nifak, İsyan gibi…
2-Halka karşı icra edilir: Halkın canlarına, ırzlarına, mallarına ve sair haklarına tecavüz gibi…
3-Kendi şahsına karşı yapılır: “bir şahsın, nefsi arzularına kapılarak dünya ve ahirette nefsi için zararlı hal ve hareketlerde bulunması gibi…

*** Tesettür-ü Şer’i gibi dini hükümler, esasen süfli medeniyeti ve terakkiyat-ı sefihaneyi yıkmak ve men etmek üzere vaz olunduğundan onunla içtimaı gayr-i kabil ise de, medeniyet-i fazıla ve hakiki terakkilere hiçbir suretle mani teşkil etmez. Çünkü medeniyet-i fazıla ulum, maarif, sanayi, ticaret ile hasıl olmuş olur. Halbuki tesettür-ü şer’i buna mani değildir.”

***Atıf efendi Osmanlı medreselerinin gerileme sebeblerini bir yazısında şöyle sıralıyor:

1- Osmanlılar zamanında, ilim tahsili hususunda Seyyid(Cürcani) ve Sadeddin(Taftezani) mesleği, yani allamelik davasında bulunmak için her ilmi, her fenni öğrenmek ve bilmek usulü takip olunup, daha faydalı, daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği yani ilmi şubelerinde birinde ihtisas kesbetmek usulünün terk olunması…

2- İlmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın eserlerini terk ve ihmal ederek müteahhirin ulemanın kısa ve muğlak kitaplarının medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şer, haşiye, haşiyet’ül haşiye tedrisd olunarak talim ve terbiyede suubet(güçlük) gösterilmesi

3-Ulum-u aliye(alet ilimleri denilen dilbilgisi dersleri) ve ibarelerin lafızlarının tahlilleri ile lüzumundan fazla vakit harcanıp, dini ilimler ve faydalı hakikatlere pek az iştigal olunması ve ilimlerin göğüslerde değil, satırlarda muhafazasına çalışılması

4-İlmiye mensupları maişetçe darlığa düçar olup, ilmi şerefleri ile gayr-i mütenasip ve mezelleti mucip bir çeşit maişete sevk olunmaları ve bu vesile ile de talebelerin zekilerinin memuriyet ve makam arkasından koşarak ilmi araştırmalarla meşgul olmaktan mahrum olmaları

5- İbn-i Kemal, Ebu Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra riyaset ve idare-i ilmiyeyi ihraz ile ilmiyenin mukaderratını tedvir edenlerin ehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.”

***Ashab-ı Kiram hazretleri de rızkını talep konusunda son derece gayret gösterip de kendi el emeklerini yemeye ehemmiyet verirlerdi. Bu cümleden olarak Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir bin Avvam hazretleri vefatında bin at, bin cariye geriye bırakmakla beraber, terk ettiği malların kıymeti büyük bir yekun teşkil etmekteydi. Hz. Talha’nın Irak’ta mevcut olan emlak akarından beher gün bin altın, başka yerdeki mülklerden de pek çok irat hasıl olmaktaydı. Abdurrahman bin Afv hazretleri de bin at, bin deve, on bin koyuna sahip olduğu halde vefatlarında terekesinin dörtte biri 84.000 altına ulaşmıştı. Hz. Osman da servet sahibi idi. Hatta vefatlarında bir milyon dirhem ve bir milyonu mütecaviz dinar terk ettiği rivayet edilmektedir. Artık bu kadar izahtan anlaşılıyor ki, zahid asla malı olmayan kimse değil, belki bütün dünya malı kendisinin olsa bile, mal ile kalbi meşgul olmayan kimsedir. İşte bunun için İmam-ı Ali(kv) hazretleri buyurmuşlardır ki; “Bir kimse yeryüzünde bulunan bütün şeyleri alıp onlarla Allah’ın rızasını murad ederse, Cenab-ı Haktan yüz çevirmiş sayılmaz.”

FRENK MUKALLİDLİĞİ VE ŞAPKA Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: BELGESEL, BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, KİM KİMDİR, TARİH, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBRETLİK, İSKİLİPLİ ATIF HOCA, İSLAM ALİMLERİ, İZ BIRAKANLAR | 4 Yorum »

CİBİLLİYET Mİ? TERBİYE Mİ?

Yazan: Site - Yönetici Nisan 7, 2008

CİBİLLİYET Mİ? TERBİYE Mİ?

Vaktiyle iki adam iddaya tutuşmuşlar. Biri demişki:

”Cibilliyet terbiyeden mühimdir”

Öbürü de inatla ”Hayır” demiş, “Terbiyenin ehemmiyeti cibilliyetten daha çoktur. İş inada binmiş. Sonunda terbiye daha mühimdir diyen yer ve gün bildirmiş.

“Sözümü ispatlayacağım demiş” Beriki de kabul etmiş. Günü saati gelince belirtilen yerde meraklılar meclisi toplanmış.

Terbiyenin ehemmiyetine inat eden şahıs, yanında bir kediyle gelmiş. Sonra da kedinin eline (ön ayaklarına) tepsiyle çay tutuşturup misafirlere ikram etmesini söylemiş. Kedide arka ayakları üstünde elinde tepsiyle dolaşıp misafirlere çay ikram etmeye başlamış.

Herkes bu kedinin nasıl terbiye edildiğine akıl erdiremezken kedi “Cibilliyet daha mühimdir” diyen diğer iddia sahibinin önüne gelmiş. Bizimki tam o anda cebinden bir kutu çıkarmış, içini açıp yere koymuş.

Meğer kutunu içinde bir fare varmış. Bunu gören kedi elindeki tepsiyi yere attığı gibi farenin peşinden koşmuş. Çaylar bardaklar yerlere saçılmış.

”Nasıl” demiş bizimki: “Ne kadar terbiye etsen, cibilliyet yine mühim değil mi?”

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, MUHABBET, MiZAH, İLGİNÇ | 5 Yorum »

Kıtlık, zulüm ve hıyanet!

Yazan: Site - Yönetici Nisan 7, 2008

Kıtlık, zulüm ve hıyanet!

Hazret-i Ali radıyallâ anh rivâyet ediyor. Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

İnsanlar, fakirlere husûmet edip (onları hasım yani düşman gibi görüp ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyerek, kendi) dünya(ları)nın i’mârına daldıkları… Ve köpeğin ete saldırdığı gibi paraya hücûm ettikleri vakit, Allah Teâlâ onları şu dört belâya dûçar eder:

1. Zamanda kıtlık,

2. Sultanda zulüm,

3. Vâli ve hâkimlerde hıyânet,

4. Düşmanda heybet ve azamet.” (1)

Yani zenginler ihtiyaç sahiplerine yardım edecekleri, dertleriyle alâkadar olup yaralarına merhem olmaya çalışacakları yerde; bilakis fakirleri kendileri için birer ayak bağı kabul ederek onlara düşmanca tavır aldıkları…

Varlıklarını zevk ve safâları için harcadıkları…

Ve köpeğin ete hücum ettiği gibi paraya-pula, mala-mülke-servete hücum ettikleri zaman, Cenâb-ı Hak o cemiyete/topluma/millete, hadîs-i şerifte zikri geçen bu belâ ve musîbetleri veriyor…

Ve böylece;

Bir şey yapmak istediklerinde vakit bulamamaktan, zaman yokluğundan kısacası vakit fukaralığından şikâyet etmeye başlıyorlar.

İdarecilerin ticarî-mâlî, idârî-ictimâî ve sâir her türlü ezâ-cefa-zulüm ve haksızlıklarına mâruz kalıyorlar.

Hüküm sahipleri, maddî veya mânevî olarak bağlı kalmaları gereken esaslara uymuyor, adalete-hukûka riâyet etmiyorlar. Bilakis bu düsturları hiçe sayıp insanların zararına olacak şekilde kararlar alıyor, hâinlik ediyorlar.

Nihâyet bu cemiyetin mensupları, yani Allâhın kendilerine ihsân ettiğini O”nun yolunda harcamayıp keyiflerince lüks ve israf içinde yüzmeye devam edenler, düşmanlarını da kendilerinden büyük ve kuvvetli görüp korkmaya, üstün ve ileri görüp onlara karşı hayranlık duyma illetine maruz kalırlar.

Bu hayranlığın neticesi olarak da taklit illeti baş gösterir. Mukallidin hakkı ise muhâtabından saygı görmek değil, sadece alay edilmektir.

Bütün dünya onlarla alay eder, hatta
Cenâb-ı Hak da… Ama onlar bunun farkında değillerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerimde buyurulmuştur ki:

“(Hakikatte)
Allah onlarla alay eder ve kendilerini azgınlık ve taşkınlıkları içinde bocalar bir halde bırakır. İşte bunlar, doğruluk yerine sapkınlığı satın almışlardır. Ama ticaretleri kâr etmemiş, doğru yolu da bulamamışlardır.” (2)

Bilgicagi.net

DİPNOTLAR
(1) İhyâu Ulûmi’d-Dîn (Terc. A. Serdaroğlu) Bedir Yayınevi, İstanbul, 4/367
(2) Bakara sûresi, 2/15-16)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, H.Z ALİ, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

TAKVA

Yazan: Site - Yönetici Nisan 7, 2008

TAKVA

Takva, lügatte “korumak, muhafaza etmek” manasına gelir. Kur’an-ı Kerim’ de takva üç manada kullanılmaktadır:

1- İttekullah Allah’ tan korkun ayetindeki haşyet(korku) manasınadır.

2- “Ey iman edenler, Allah’ tan hakkıyla ittika ediniz.”(Al-i İmran,102) ayetinde taat manasına olup Allahü teala’ ya hakkıyla ibadet ediniz demektir.

3- Allah’a ve Resul’üne itaat eden ve Allah’tan haşyet eden(korkan) ve ondan ittika eden (ona sığınan) kimseler yok mu? İşte onlardır fevz ve necat bulanlar, kurtuluşa erenler. (Nur, 52) ayet-i kerimesinde “kalbin günahlardan temizlenmiş olması” demektir.

Hulasa; takva, dinde zarar vereceğinden korkulan her şeyden kaçınmak demektir. Takvanın üç mertebesi vardır:

1-Şirk ve küfürden beri(uzak) olmakla ebedi azaptan korunmaktır.

2-Yapılması veya terk edilmesi haram veya tahrimen mekruh olan şeylerden küçük günah bile olsa korunmaktır. Takva denince bu akla gelir. Harama götürme ihtimali bulunan her şey de bu kısma dâhildir.

3-Kalbini Allah’ü Teala’ dan meşgul eden her şeyden korumaktır.

Takva, İmanın ziyneti ve Allah’ü Teala yanında terakki edip yücelmenin merdivenidir. Kur’an-ı Kerim’ de mealen; Allah katında en ekreminiz (itibarlınız) en takvalınızdır.” (Hucurat,13) buyrulmuştur. “İnsanın melekler üzerine fazileti ancak takva sebebiyledir. İnsanın terakki edip Allahü teala katında derecesinin yükselmesi takva iledir.

Vera ve Takvaya riayet, İslam dininde mühimlerin en mühimidir. Dinin en zaruri sayılan işler arasındadır. Esası haramlardan kaçınmak olan vera’ ve takvanın tam manası ile yapılabilmesi mubahların fazlasından kaçınıp zaruri miktarı ile yetinmekle olur. Nefsin dizgini mubahları işlemekte sanılırsa nefis şüpheli olanlara girer. Şüpheli olanlar ise harama yakındır.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbani)

Bir Hadis :

Allah korkusu her hikmetin başıdır.Vera (şüpheli şeylerden kaçınmak) amellerin efendisidir.” (Hadis-i Şerif, Kuzai, Şihabü-l-Ahbar)

Yazı kategorisi: GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAKVA, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Benim arzum, namazını evde kılmandır !!!

Yazan: Site - Yönetici Nisan 7, 2008

“Benim arzum, namazını evde kılmandır”

Hanım sahâbîlerden Âtike bint-i Zeyd radıyallâhü anhâ, cennetle müjdelenen yani aşere-i mübeşşereden Said Bin Zeydin (r.a.) kız kardeşidir. Abdullah bin Ebî Bekir (r.a.) ile evliydi.

Âtike (r.anhâ) ismi ile müsemmâ bir insandır. “Her şahsın, isminden bir nasîbi vardır denildiği gibi, o da fizîken de ahlâken de son derece güzeldi. Âtike, güzel ve temiz kadın demektir.

Kocası
Hz. Abdullahın vefatından sonra, iddeti biter bitmez, onu isteyenler çok oldu. O ise eşinin vefatından sonra evlenmeyeceğine dair Abdullah’a söz vermişti. Hayat yükünü kaldıracak bir bahçe bağışlamıştı eşi kendisine. Onu istemeye gelenlere özür beyan ederek teklifleri reddediyordu. Hz. Ömer (r.a.) de tâlip olanlar arasındaydı. Ona da eşine verdiği sözü ve bahçe bağışını hatırlatarak reddetti. Hz. Ömer kendisine mektup yazarak “Sen Allâh’ın sana helâl kıldığını haram mı addediyorsun?” dedi ve bu mevzûda düşünmesini istedi. Âtike (r.anhâ) Hz. Ali (r.a.) ile istişâre etti. Hz. Ali, bahçeyi eşinin âilesine iâde edip evlenmesinin münasip olacağını söyledi. O da Hz. Ömer ile evlendi.

Âtike (r.anhâ
), Mescid-i Nebevî‘de namaz kılmayı çok arzu ediyor, her defasında Hz. Ömer‘den izin istiyordu. O da, “Biliyorsun ki benim arzum, evde kılmandır! diyerek, evde kılmasının faziletini anlatmaya çalışıyordu.

Hz. Âtike, izin istemeye devam ediyor; izin verilince çıkıyor, verilmeyince de evde kılıyordu. Hz. Ömer’in şehit edilmesinden dolayı çok üzüldü… Ondan sonra onun hâtırasına hürmeten, ibâdetlerini evinde yapıp mescide gitmedi. (1) İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb, 1/548.
***

MESELENİN FIKHÎ YÖNÜNE GELİNCE

Bu hususta İbn Âbdînde şu ifadeler yer almaktadır: Kadınların cemaatlere gitmeleri; cuma, bayram ve va’z-sohbet için bile olsa, mutlak surette mekruhtur. Velev ki ihtiyar olsun ve geceleyin gitsin! Bu satırları açıklayan İbn Abidin (rh.) hazretleri diyor ki: Velev ki ihtiyar olsun ve geceleyin gitsin’ ifâdesi mutlak beyândır. Yani genç olsun ihtiyar olsun, gündüz olsun gece olsun kadının cemâata gitmesi mekruhtur.” (2)

Yukarıda naklettiğimiz bu hüküm, müteahhirîn ulemasının tercihidir ve tabii müftâbih olan da budur. Bununla birlikte yine bilindiği üzere mütekaddimîn alimlerinin görüşü -yaşlı kadınlarla ilgili- biraz daha farklı ve musâmakârdır. Yani onların belli zamanlarda belli maksatlara binaen usûlüne uygun olarak cemaate iştirak etmelerini caiz görmüşlerdir.
***

Demek ki takvayı hedef alan, gayesi rıza-i ilahi olan Müslümün hanımlarımızın camilere-cemaate gidememelerinden dolayı üzülmelerini gerektirecek bir durum yok.
Ayrıca yine bilinmesinde fayda var
: Dünyada üç mescidin dışında ziyarat maksadıyla sefere çıkılacak bir mescit yoktur. Onlar da; Mekke’de Mascid-i Haram, Medine’de Mescid-i Nebî, Kudüs’te Mescid-i Aksâ’dır. Bunların haricindeki bütün mecitler ise, ister büyük olsun ister küçük, hepsi müsavidir, manevi derece bakımdan birbirlerine üstünlükleri yoktur.

Ama maalesef bu durumu bilmeyen, işin şuurunda olmayan avamMüslümanlar böyle düşünmüyor ve durmadan cami cami dolaşıyorlar; özellikle de Ramazan aylarında, mübarek gün ve gecelerde… Dolayısiyle hiç de hoş olmayan manzaralarla sık sık karşılaşıyoruz.
Tabii bunların yanında bir de
eşitlik (!)adına erkeklerle aynı safta namaz kılmaya kalkışan, Cuma kılmaya hatta kıldırmaya yeltenen, cenaze namazlarında ön saflarda yer alanları hiç bahis mevzuu etmiyorum. Onların zaten konuşulacak-tartışılacak bir yönü-yanı yok. Rabbim, niyeti halis ve de hidayete kabiliyeti olanlarına hidayet buyursun.
***

İŞİN ÖZÜ TAKVÂDIR

Muhammed bin Yûsuf, Süfyân-ı Sevrî hazretlerine iltifat olarak;

— Sen gece uyurken bile, insanların senden bahsettiğini görüyorum, demişti.

Hazret-i Süfyan (k.s.) şu karşılığı verdi:

— Sus! İşin özü takvâdır, şöhret değil…


DİPNOTLAR
(1) İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb, 1, 548.
(2) Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr (Terc.), Şamil Yay., İst., 1982, 2, 419-420.

Halis Ece : Bilgicagi

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, KADIN & BAYANLAR İÇİN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBADET | Etiketler: , , | » yorum bırak;

Evimizden çıkarken , şu duayı okumalıyız

Yazan: Site - Yönetici Nisan 7, 2008

Evimizden çıkarken , şu duayı okumalıyız

Bismillêhi tevekkültü alêllah , lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil aziym”.

11 defa ;

Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike leh lehülmülkü velehül hamdü yuhyî ve yümît . Ve hüve hayyüllâ yemüt . Biyedihil hayr. Vehüve alâ külli şeyin gadir”.

Bundan sonra melekler gelerek şu müjdeyi verirler ;

Hufiztemuhafaza olundun , “Humîtehimaye olundun , “Vügîtevikaye olundun .

Bilgicagi..

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DUALAR, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: | » yorum bırak;