
Hz. Ali (R.A.) Buyurdu ki:
Yazan: Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Hz. Ali (R.A.) Buyurdu ki:
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DÜŞÜNDÜREN SÖZLER, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, GÜZEL SÖZLER, H.Z ALİ, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBRETLİK, İLGİNÇ | 1 Yorum »
Yazan: Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Osmanlı’da ilk fethedilen ada, 1308 yılında alınan ve şimdi Apo’ya cezaevi olan İmralı Adası’dır.
Osmanlı tarihinde ilk savaş, 1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

Osmanlı Devleti ilk borcu Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den almıştır. Sultan Mecid dönemidir. 28 Haziran 1855 günü Londra da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.
Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Aziz’dir. 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür. Fransa’dan başlayıp, sırasıyla Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan’ı gezip geri dönmüştür. İlk posta pulunu da yine Sultan Abdülaziz kullanmıştır.
Osmanlı Devleti, uçağı ilk kez I. Dünya Savaşı’nda kullanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin Afrika’da kaybettiği ilk toprak parçası Cezayir’dir.
İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında “Buğu gemisi” adıyla anılmıştır.
Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1327 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası’dır.

İlk gazete İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi’dir.
Devşirmeyken Sadrazamlık makamına yükselen ilk kişi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından tayin edilen Veli Mahmud Paşa’dır

İlk Osmanlı madeni parasının adı “Sikke”dir ve Orhan Gazi adına 1327 yılında basılmıştır.
Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’dır.
Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehit olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad’dır. 1389 yılında, 1. Kosova Savaşı’nda şehit düşmüştür.
Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk antlaşma Karlofça’dır. Karlofça Antlaşması ile Banat ve Temeşvar hariç, bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avusturya’ya, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı.
İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa’dan kalkan bir tren Bağdat’a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.

İstanbul’a ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında Fransız Mühendis Emile Gavand tarafından yapıldı ve bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı treni olan bu tünel 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir.

İstanbul’a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed’dir
İstanbul’da öldürülen ilk padişah, “Genç Osman” adıyla bilinen İkinci Osman’dır.

İlk daimi ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey’in emriyle kurulmuş olup, bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.
Osmanlı padişahlarından İstanbul’u ilk kuşatan 1391 yılında Yıldırım Bayezid olmuştur.
İlk telgraf da Sultan Mecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir. Kırım’dan İstanbul’a çekilen ilk telgrafta Kırım şehri olan Sivastopol’un Rus işgalinden kurtarıldığı bildirilmekteydi.

Osmanlı Devleti’nde ilk tershane Yıldırım Bayezid devrinde Gelibolu’da oluşturulmuştur.
“Rumeli” adı verilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Gelibolu’da Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe limanıdır.
Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri Söğüt Kasabası’dır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu.

İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.
“Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim’in hanımı ve Üçüncü Murad’ın anası olan Nur Banu dur.
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, OSMANLI TARiHi, OSMANLILAR, TARİH, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: Osmanli | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 5, 2008

EY AİŞE!GECELERİ ŞU DÖRT ŞEYİ YAPMADAN UYUMA
BİRGÜN RESULULLAH EFENDİMİZ HZ. AİŞE ANNEMİZE ŞÖYLE BUYURDU:
‘ EY AİŞE!GECELERİ ŞU DÖRT ŞEYİ YAPMADAN UYUMA:
1-KURAN’I HATİM ETMEDEN
2-BENİM VE DİĞER PEYGAMBERLERİN ŞEFAATLERİNE KAVUŞMADAN
3-MÜMİNLERİ KENDİNDEN HOŞNUT ETMEDEN
4-HAC ETMEDEN
AİŞE ANNEMİZ ‘ ANAM BABAM SANA FEDA OLSUN,BEN BUNLARI BU KISA MÜDDET İÇİNDE NASIL YAPARIM?DEYİNCE RESULULLAH TEBESSÜM ETTİ VE:
YA AİŞE ONDAN KOLAY NE VAR?
1-ÜÇ İHLAS BİR FATİHA OKURSAN KURAN’I HATİM ETMİŞ OLURSUN
2-BANA VE DİĞER PEYGEMBERLERE SALAVAT GETİRİRSEN ŞEFAATİME KAVUŞURSUN
3-MÜMİNLERİN AFFINI DİLERSEN ONLARI HOŞNUT EDERSİN
4-SUBHANALLAHİ VELHAMDÜLİLLAHİ VELA İLAHE İLLALLAHİ VAHDEHU LA ŞERİKE LEK.LEHÜL MÜLKÜ VELEHÜL HAMDÜ VE HÜVE ALA KÜLLİ ŞEYİN KADİR TESBİHİNİ OKURSAN HAC SEVABI GİBİ SEVAP KAZANIRSIN’ BUYURMUŞTUR.
ALINTI : Bilgicagi.net
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, KUR`AN, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İBADET | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Müflis kimdir ?
Ebu hureyre (r.a.)den :
Peygamberimiz S.A.V. buyurdularki:
-´´Benim Ümmetimden müflis kimdir? Bilirmisiniz?´´
Ashab
-´´Bize göre müflis;parası veya para edecek eşyası olmayandır´´dediler.
Efendimiz S.A.V.
-” Benim ümmetimden müflis; Dağlar gibi namaz,oruç ve diğer ibadetlerin sevabı ile gelen kimsedir.
Fakat birine sövmüş,digerine iftira etmiş,bir digerinin malını yemiş,başkasının kanını akıtmış,bir başkasını dövmüş .
Sevabları bu kimselere dağıtılır.
Eger borçlar bitmeden sevablar tükenirse; O kimsenin günahlarından hakları kadar alınır ve bu kimseye yüklenir:
Sonra da Cehenneme atılır
Işte gerçek müflis budur.
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, HADİS, YORUMLAR, YORUMSUZ | Etiketler: HADİS | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Tenâsuh yahut reenkarnasyon
“Cinler, yalancı ve müstehzî (alaycı) bir kavimdir. En ufak bir sıkışmada bile hemen yalana müracaat ederler.” (Süleyman Hilmi Tunahan k.s.)
Toplumların sosyo-kültürel kaos ve bunalım dönemlerinde, hurâfe cinsinden bâtıl inançlar yaygınlık kazanır. Bunlardan biri de tenâsuh saplantısıdır.
“Tenâsuh”, Arapça bir isimdir ve kısaca ruh göçü, yani ölen bir kişiye ait ruhun bir başka bedene geçmesi demektir.
Batı dillerindeki karşılığı ise “reenkarnasyon”dur. Bunu biraz daha açacak olursak; rûhun bir bedenden çıkıp bir başka bedene girmesi, bir cisimden diğerine ve bazan insandan hayvana veya tam tersi olarak hayvandan insana geçmesi şeklindeki bâtıl bir inançtır, diye ifade edebiliriz.
Kelâm ilmiyle alâkalı eserelere baktığımız zaman, bu inancı daha ziyade Gâliye veya Gulat olarak bilinen Şiî menşe’li fırkaların benimsediğini görmekteyiz. Eski Hint, Eski Mısır ve Eski Yunan kültürlerinde mevcut olan bu bâtıl inanç, hâlen Hinduizm, Caynacılık, Budacılık ve Sihlik gibi Asya menşe’li beşerî dinlerde varlığını sürdürmektedir.
İslâm akâidinde böyle bir inanışa yer yoktur, reddedilmiştir. Ama maalesef son senelerde, basın ve medya kanalıyla entellerimiz arasında konuşulur, “tartışılır” hâle gelmiş, hatta halkımıza da sirâyet etmiştir.
Tenâsuhçulardan bazıları da, mutedil açıklamalarda bulunarak diyorlar ki: “İnsan ruhunun hayvanlara geçmeyeceğini kabul ediyoruz. Bu insanlara mahsustur ve tekâmülü sağlayıcıdır.” Hatta İslâm’a da zıt bir inanç olmadığını iddia edip, bu görüşlerinin dîne inanmayı kuvvetlendirdiğini öne sürerler.
Dilerseniz meseleyi önce mücerret mantıkla ele alalım…
Böyle bir şey (farz-ı muhal) var olsaydı, her şeyden evvel İslâm onu bildirirdi. Bu kadar önemli bir husus gizli tutulmazdı. Böyle bir gerçek varsa ortada, her şeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de yeri olurdu, hadislerde açıklanırdı. İslâm alimleri de o açıklamaları genişletirdi. Yok böyle bir şey. Tersine, tenâsuh düşüncesinin reddi var. “Tenâsuh-hulül” ve benzeri sapmalar açıkça reddedilmiştir. İslâm âlimleri ve mütefekkirleri bu mevzuda gayet hassas davranmışlardır.
İkinci olarak, böyle bir inanış İslâm itikadının-inancının esaslarına aykırıdır. Nitekim Hicri ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbani (k.s.), bu meseleyi şöyle izah ederler:
“Bâtıl olarak şeyhlik makamına oturmuş olan bazı mülhidler (dinsiz, sapıklar) var ki. tenasühün caiz olduğuna hükmederler. Zannederler ki, ruh kemâl haddine ulaşmadıkça (olgunlaşmadıkça) bedenlerde döner durur. Ve yine derler ki, ‘ruh, kemâl hadde ulaştığı zaman, bedenlere dönmeyi terkeder. Hatta, bedenlerle alâkası kalmaz.. Onun yaratılmasından gaye kemâlidir. Onun kemâli gerçekleştiği zaman, maksat da hâsıl olmuş olur.
“… Bu söz, apaçık küfürdür; tevatür ile dinde sabit olan (bir hususu) inkârdır. Zira, her nefis kemâl haddine ulaştığı zaman, cehennem kimin için olacak ve kim azap görecek? Onların bu sözü-görüşü, aynı zamanda cehennemi ve uhrevî azabı inkârdır. Keza, cesetlerin haşrini yani diriltilip toplanmasını da inkârdır. Zira, onların bozuk kanaatlerine göre, ruhun, kemâlâtına bir âlet olan cesede ihtiyacı kalmamıştır ki, cesetler haşr olunsun. Bunlara göre azap, sadece dünya aza¬bıdır. Bu da ancak ruhun temizliği içindir.”(1)
* * *
Özetlemek gerekirse, onların inanışına göre insan, değişik ve müteaddit hayatlar yaşaya yaşaya tekâmül edecek. Cezasını da mükâfatını da bu dünyada farklı hayat şartlarıyla görmüş olacak… Böylece tekâmülünü de tamamlayacak; hesaba da, cennete-cehenneme de, affa da şefaata da yer kalmayacak!
Esasen bu gibi sapmalar, felsefe kaynaklı süslü dalâletin şubeleridir ve ahtapotun kolları gibidir. Hiçbiri yeni de değildir, tarih boyunca var olmuşlardır. Batı’nın aklı başında adamları, düşünürleri bile bunlarla mücâdele etmişlerdir. Bu gibi sapmalar, insan ruhunu karışıklığa sürükler. Hiçbir teselli meydana getirmez; tam tersine, buhranları ve acıları koyulaştırır.
İslâm inancına göre, rûh bedenden önce yaratılmıştır. Ve “elest bezmi”nde, “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” suâlinde Allâh’a, “Evet, sen bizim Rabb’imizsin” diyerek söz vermişlerdir.
Sonra da rûh, günü geldiğinde, o aslî vatanından ayrılıp dünyaya intikal ederek bedeniyle buluşmuştur. Fakat, bu ayrılık hasretinden dolayı, devamlı olarak aslî vatanını özlemektedir. Tabii ki bir gün mukadder olan ecel gelecek ve o hasretlik bitecek; ruh da aslî vatanı olan âhirete, ebedî hayata intikal edecektir. Yoksa tenâsuhçuların iddiâ ettiği gibi ondan öbürüne, bundan diğerine göç söz konusu değildir.
Oysa günümüzde bazıları, “reenkarnasyon” inancının İslâmiyet’te de olduğunu iddiâ ediyor. Sanki 15 asırdır gelip geçen Müslümanlar –bâhusus ilim erbâbı– hata etmişler de, şimdi bunu kendileri keşfediyorlarmış gibi tavırlar içerisindeler. Kaldı ki bu inancın İslâmiyet’te olmadığı, Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyetlerle(2) de açıkça anlaşılır. Buyuruyor ki Mevlâmız:
“Onların, ateşin karşısında durdurulup, ‘Âh! Ne olur, keşke dünyaya geri gönderilsek de, bir daha Rabb’imizin âyetlerini yalanlamasak ve Müslümanlar’dan olsak!’ dediklerini bir görsen. Bilakis daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü. Eğer onlar, (dünyaya) geri gönderilseler, yine men’olundukları şeylere döneceklerdir. Zira onlar, hakikaten yalancıdırlar.”
* * *
REENKARNASYONCULARIN SÖZDE DELİLLERİ Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;
Yazan: Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Tasavvufta İrşad ve Mürşid
“İrşad”, doğru yolu göstermek, öğretmek mânâlarına gelmektedir.
Bu mefhûmun kökü, sapıklığın zıddı olan rüşd kelimesidir. Rüşd’ün mânâsı ise, doğru yolu bulup girmek demektir. Bu yol maddî de olabilir, mânevî de…
Tasavvuf ıstılâhında ise irşad, doğru yola sevketmek veya yönlendirmek mânâsını ihtivâ eder. Bu bir nevi kılavuzluktur ki; bunlar, başta Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, “Benim ümmetimin âlimleri, peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerifinin sırrına mazhar olmuş, irşâda ehil ve salâhiyettar olan onun vârisleridir; yani mürşidân-ı kirâmdır.
Onlar, hem kâmil hem de mükemmil olan hakîkat âlimleridir. Zira sadece kâmil olmak (kendisinin olgunlaşıp mükemmel olması) yetmez; mükemmil de olması lâzımdır ki başkalarını tekemmül ettirebilsin, kemâle erdirip mükemmelleştirebilsin.
MÜRŞİD NASIL OLMALI?
Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye’nin 12. halkasını teşkil eden Hâce Ali Râmitenî (k.s.) hazretlerinden:
“Mürşid, aynen kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş yetiştiricisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki, ona fazla yem yüklemesin. [Zira yemin azı faydalı olmadığı gibi, fazlası da zararlıdır.] Buna göre mürşid olan zât da, mürîdin kabiliyeti nisbetinde, zikir telkîn eder [ezbere değil].
“Kezâ, insanları Hakk’a dâvet eden kimse, vahşî hayvan terbiyecisi gibi sabırlı ve tecrübeli olmalıdır. Vahşî hayvan terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu, istidâdını bilip ona göre davranırsa, Hak yolunun dâvetçisi de öyle olmalıdır.”
MÜRŞİDDE OLMASI GEREKEN ON İKİ HASLET
Abdülkadir el-Cîlî (k.s.) dedi ki:
“Bir mürşid kendisinde on iki hasleti bulundurmadıkça nihâyet(1) seccadesine oturup inâyet(2) kılıcını kuşanamaz.
“Bunlardan iki haslet Allah Teâlâ’dan, iki haslet Resûlüllah’tan (s.a.v.), iki haslet Hz. Ebû Bekir’den, iki haslet, Hz. Ömer’den, iki haslet Hz. Osman’dan, iki haslet de Hz. Ali’dendir (r. anhüm).
• Hz. Allah’tan olan hasletler, Settâr (ayıpları ziyadesiyle örtücü) ve Gaffâr (günahları ziyadesiyle bağışlayıcı) sıfatlarıdır.
• Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den olan vasıflar, Şefîk (çok şefkatli) ve Refîk (ona her hususta çokça yardımcı olmak) vasıflarıdır.
• Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) vasıflar, sâdık (özde ve sözde doğruluk) ve mütesaddık (tasadduk eden, bolca sadaka verme) vasıflarıdır.
• Hz. Ömer’den (r.a.) olan vasıflar, çokça iyiliği emredip kötülükten nehyetme vasıflarıdır.
• Hz. Osman’den (r.a.) olan sıfatlar, misâfirperverlik ve geceleri insanlar uykuda iken namaz kılmak vasıflarıdır.
• Hz. Ali’den (r.a.) olması gereken vasıflar ise, âlim ve cesur olma vasıflarıdır.
İşte böyle bir zât, nefsini ve hakikat yolcularını terbiye etmesini bilir.(3)
***
Kısacası her şeyin olduğu gibi, insanları manevî bakımdan irşad edebilme selahiyetinin de şartları var. Öyle akşamdan sabaha şeyh olaçıkagelmek yok. “Her çalı dibinde bir mürşid” olmaz. Olursa kıymeti-değeri kalmaz.
Bu gibiler için Bağdatlı Rûhi ne güzel söylemiş:
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der.
Halis Ece : bilgicagi.net
DİPNOTLAR Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 5 Yorum »