GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

Arşiv Nisan 4th, 2008

CENNETTEN GELEN AĞAÇ´LAR

Yazan: Admin Nisan 4, 2008

CENNETTEN GELEN AĞAÇ´LAR

Adem a.s. , cennetten yeryüzüne indirildigi zaman: kendisiyle beraber, otuz (budanmis, asilanmis ) fidanda indirildi.

KABUKLU MEYVELER
Bunlardan on tanesinin kabugu vardi. Kabugu olan agaclar sunlardir:

1- Ceviz
2- Badem
3- Fıstık
4- Fındık
5-Kestane
6- Çam
7- Nar
8- Narenci
9- Muz
10- Haşhaş

KABUKSUZ VE ÇEKIRDEKLI MEYVELER

Onlardan on tanesının kabuğu yoktur. Onlarin meyvelerinin cekirdekleri vardir;
ve sunlardir;

1- Hurma
2- Zeytin
3- Zerdali
4- Şeftali
5- Erik
6- Üzüm
7- Iğde
8- Çitlembik
9- Aliç ( dağ yemişı )
10- Sedir ağaci ( arabistan kirazi )

KABUKSUZ VE CEKIRDEKSIZ OLANLAR

1- Elma
2- Armut
3- Ayva
4- Incir
5. Turunç
6- Keçi boynuzu
7- Acur
8- Salatalik
9- Karpuz
10- Kavun

Ruhulbeyan tercüme cild 13 , sahife 337

Bilgicagi.net

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, CENNET, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, H.Z ADEM, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | Yorum Yok »

İNSANIN APAÇIK DÜŞMANI ŞEYTAN

Yazan: Admin Nisan 4, 2008

İNSANIN APAÇIK DÜŞMANI ŞEYTAN

‘Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. ‘
(Fatır Suresi, 6)

İnsanın En Büyük Düşmanı

Her kim olursanız olun sizin sonsuz bir azap çekmenizi isteyen, bütün varlığını buna adamış son derece tehlikeli bir düşmanınız var. İsmi, Şeytan. Bir başka deyişle, Allah tarafından lanetlenmiş ve O’nun huzurundan kovulmuş olan İblis ve onun takipçileri.
O en büyük düşmanınız. Bir efsane ya da bir masal değil, gerçeğin ta kendisi. İnsanlık tarihinin her aşamasında var oldu. Yaşamış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve halen çekiyor. Hiçbir zaman ayırım yapmaz. Genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet başkanı veya dilenci farketmez. Her insan bu düşmanın hedefidir.
Bu yazıyı okurken de sizi gözlüyor ve planlar yapıyor. Tek arzusu var; kendisiyle beraber olabildiği kadar çok insanı ”
siz de dahil ” cehenneme sürüklemek.
Zafer kazanması için insanların kendisine tapınması veya çok uç sapkınlıklar yapmaları gerekmiyor. İnsanlardan mutlaka Allah’ı inkar etmelerini de istemiyor. Zaten Allah’ı kendisi inkar etmiyor ki, insanlardan özellikle bunu istesin. Onun tek isteği düşmanlarını Allah’ın dininden ve Kuran’dan uzak tutmak, halis olarak Allah’a ibadet etmelerini engellemek, bunun sonucunda sonsuz azap çekmelerini sağlamak. Hatta kimi zaman dindarlık maskesi altında, Allah’ın adını kullanarak insanları gerçek dinden uzaklaştırıp, saptırıyor. Bu da insanları kendisiyle beraber cehennem çukurunun içine çekmek için yeterli. Hangi vesileyle olursa olsun, onu takip edenlerin sonu hiç değişmiyor:

Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” (Hac Suresi, 4)

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, NASİHAT, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, ŞEYTAN | Yorum Yok »

İslâm’da Râbıtanın Şer’î Deliller ile İsbâtı

Yazan: Admin Nisan 4, 2008

İslâm’da Râbıtanın Şer’î Deliller ile İsbâtı

I. KİTAP İLE İSBATI

Hiçbir şeyin Kur’an-ı Kerimin dışında kalması mümkün olmadığına göre, elbette ki râbıta-i şerifenin hükmü de onda vardır. Bazı âyet-i kerimelerin ibâre, bazılarının da işâre mânâlarında râbıta-i şerifenin hükmünü bulmak mümkün. Yani bazılarında açıkça, bazılarında da işâret ve delâlet, bazılarında ise iktiza yoluyla râbıta-i şerife ifade edilmiştir.

Meselâ bu cümleden olarak, Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona (kurbiyete-yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda mücâhede edin ki, felâha erebilesiniz(1) âyet-i celilesini zikredebiliriz.

Bilindiği gibi lisânımızda
vesîle”, kendisi ile maksada-hedefe ulaşılan vâsıtadır. Müfessirler, burada geçen vesîleye çeşitli mânâlar vermişler… Bunlardan Fahr-i Râzî hazretleri, “vesîleyimürşid-i kâmilile tefsir etmiştir.

İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) de bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken, Vesîleden murad, sâlih ameller olduğu gibi, Allâh’a yakın olmak için kendisiyle tevessül edilen her şeydir, diyor. Sonra da Te’vîlât-ı Necmiyeden şunları naklediyor:

Bu âyet-i kerime, vesîleyi arama’ emrini açıklamaktadır; bu, elbette ki lâzımdır. Çünkü Allah Teâlâ’ya vusûl yani Hakk’a ermek, seyr u sülûkü tamamlamak, ancak vesîle ile elde edilir. Bu vesîle de, hakîkat âlimleri ve tarîkat şeyhleridir.(2)

Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte de meâlen şöyle buyrulmaktadır:

“Ne zaman ki Âdem (a.s.) hatâsını anlayıp,

– Yâ Rabbî, eğer beni (hâlen) mağfiret etmemiş isen, Muhammed (s.a.v.) hakkı için afvımı diliyorum, demişti. Allah Teâlâ ona,

– Ey Âdem! Ben onu henüz yaratmadığım halde, sen Muhammed’i(n kadrini-kıymetini, nezdimizdeki şân ve şerefinin yüceliğini) nereden ve nasıl bildin? diye sordu. O da,

Yâ Rabbi, sen beni yed-i kudretinle yarattığın ve rûhundan bana nefhettiğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda, Arş-ı A‘lâ’nın ayaklarında, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlüllah’ yazılmış olduğunu gördüm… Zâtının ismine, ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edeceğini (düşündüm ve bu yolla) bildim, dedi. Cenâb-ı Hak ona,

– Ey Âdem, doğru söyledin. Hakîkaten o, benim nezdimde yaratılmışların en sevimlisidir. Onun hürmetine benden (afvını) dilediğinde, ben de seni affettim. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım” buyurdu.(3)

İşte bu hadîs-i şerifte de açıkça görüldüğü üzere, dînimizde vesîle vardır… Ve bunlar da, başta Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere, onun vârisi olan hakîkat âlimleridir.

Yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmede mü’minlere, kurtuluş ve selâmet için, üç şeye riâyet etmeleri emredilmiştir:

1) Allah’tan korkmak,

2) Ona yaklaşmaya vesîle aramak,

3) Onun yolunda mücâhede etmek…

Vesîleden murad ise, mürşid-i kâmiller olduğuna göre, onların târif ettikleri râbıta-i şerifenin câiz olması bir tarafa, me’mûrun bih yani farz olması gerekir.

Ayrıca yukarıda geçtiği üzere,vesîlenin tefsirinderâbıtaya da yer veren müfessirler olmuştur. Çünkü mefhum umûmidir; mutlak olarak vesîleyi aramamız emrolunuyor Karîneden mücerret emirler ise vücub ifade eder ki, “vesîleyi arayıp bulmamız vâcip oluyor. Râbıta-i şerife ise, vesîlelerin en faziletli ve şerefli olanıdır. Zira râbıta-i şerife; müridi, Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) hakîki vârisleri olan mürşidân-ı kirâmdan zât-ı âlîlerine; ondan da, Allah Teâlâ’ya ulaştıran bir vâsıtadır. Nitekim, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, İsm-i zât ile meşgul olmanın keyfiyetini anlatırlarken, şu îzahlarda bulunurlar:

“Tâlib; hâlî ve tâhir bir mekânda (boş ve temiz bir yerde) oturur; gözlerini yumup ağzını kapayarak dilini damağına ilsak eder (bitiştirir). İstiğfar ile kalbini havâtır ve mâsivâdan hâlî kılar (iyi-kötü bütün düşüncelerden ve Allah’tan gayri her şeyden kalbini uzak tutar); bu hususta mürşidine râbıta-i muhabbetle râbıta eyleyerek rûhâniyetinden istimdât eyler (yardım taleb eder). Ki, bu istimdâd-ı hâs, mürşidi vâsıtasıyla bütün ervâh-ı silsile-i sâdâta ve ruhâniyet-i Muhammediye’ye ve Hak sübhânehû ve teâlâ’ya râci‘ ve müntehîdir.”(4) Yani müridin bu hususi istimdâdı, mürşidi vâsıtasıyla bütün silsile-i sâdât hazerâtının ve Rasûlüllah Efendimizin rûhâniyetine ve oradan da nihâyet Cenâb-ı Hakk’a ulaşır.

Ve yine, (Habîbim) söyle: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana ittibâ edin ki, Allah da sizleri sevsin”(5 âyet-i kerimesinde de râbıta-i şerifeye işâret vardır. Zira tâbi olan kişinin metbûunu, yani uyduğu zâtı görmesi, yahut da hayâlinde canlandırması îcap eder. Böyle olmadığı takdirde ise, ona ittibâ denilmez. Râbıta-i şerifede de, yukarıdan beri anlatıldığı üzere, bağlanılan zâtı hayâlinde tasavvur etmek esastır.(6)

Hâsılı; her şey Kur