GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

30 Mar 2008 için Arşiv

ENTERASAN OLAYLAR

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

ENTERASAN OLAYLAR

Yeryüzünde insanlar ya sigara içerler ya da içmezler.
İçenler, sigaralarını çakmak ya da kibritle yakarlar.
Ve bunların bir kısmı da kanserden ölür. Ama, dünyada
demir çelik haddehanesinde çalışan hiçbir isçinin,
sigarasını yakmak amacıyla 600 tonluk pres makinesinin
arasından emekleyerek geçip 2450 santigrad
sıcaklığındaki fırına ulaşmaya çalışırken can verdiği
görülmemistir.
Türkiye’de görülmüştür
. Karabük’te.

Bütün dünyada haşerat,özellikle sivrisinek vardır,
buralarda da sinek ilacı kullanılır. Ama, sivrisinek
yutup da midesine kaçan sinegi öldürmek üzere ağzına
Shelltox sıkmak suretiyle zehirlenip ölen,
Türkiye’dedir.

İstanbul, Sultanbeyli.

Dünyanın her yerinde insanlar berbere gidip tıraş
olurlar ama, hiçbir berber, rahatlatmak amacıyla
müşterinin kafasını sağa sola kanırtırken adamın
boynunu kırıp onu öldürmemiştir. Türkiye’de
öldürmüstür.

Erzurum’da.

Örneğin, bir bankamatikten para çekmek için düğmeye
bastıgınızda elektrik çarpmaz ve ölmezsiniz …
Türkiye’de ölürsünüz.

Bozcaada

Örneğin, hiçbir yerde, otoyolda giderken radyoda
duyduğu göbek havası eşliğinde göbek atmak için
arabayı ’sağ şeride çeken’ ve az sonra da arkadan
gelen arabanın çarpması sonucu ölen bilinmez.
Türkiye’de bilinir.

Adapazarı.

Nüfus sayım günü sokağa çıkma yasağı nedeniyle bomboş
otoyolda (Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yoktur
ve olamaz) sayım görevlisi ‘bariyerlere’ çarpıp ölmez.
Burada ölür.

Gebze.

Aynı işyerinde biri gece, biri de gündüz vardiyasında
çalışmakta olan ve her ikisi de ‘mobilet’ kullanan bir
baba-oğul, birisi işten çıkıp eve gider, öteki evden
işe gelirken bir kavşakta karşılaşmazlar ve
birbirlerine selam vermek için ellerini kaldırınca
çarpışıp her ikisi de ölmezler.

Konya.

Gemi mühendisi kazanı kontrol etmek için kazana
girdiğinde biri gelip kazanın kapağını kapatmaz ve
sonra da gemi yola çıkmaz.

Kocaeli, Dilovası.

Bir adam ayakkabısının içine kaçan taştan kurtulmak
için elektrik direğine yaslanıp ayakkabısını çıkarıp
silkelediginde, yoldan geçen bir başkası onu elektrik
çarptığını sanmaz ve elektrikle baglantısını kesmek
amacıyla kafasına kürekle vurarak onu öldürmez.

Rize.

Çünkü dünyanın hiçbir şehrinde, ‘Buralarda bir pideci
varmış, ne tarafta acaba?’ sorusuna ‘Kıymalı mı,
peynirli mi?’ diye cevap verilmez…



Güler misin, ağlar mısın ?

Alinti : Bilgicagi.net

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, İLGİNÇ | 1 Yorum »

H.z Muhammed`in Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği:

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

H.z Muhammed`in Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği:

İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teâlâ tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke’de doğdu. İslâm tarihi kaynakları, Hz. Peygamber’in nesebi ta Hz. Adem’e kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber’in yirminci göbekten atası olan Adnan’a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan’dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O’nun Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan’a kadar Rasûlullah’ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizâr b. Me’add b. Adnan.

Hz. Peygamber’in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)’de vefat etmişti. Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benû Zühre’nin reisi Vehb b. Abdümenaf’ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahip oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, O’na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke’ye komşu çöllerde yaşayan Hevâzin kabilesinin kollarından Benû Sa’d'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber’e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından Mekke’nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke’de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belâğata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belâgatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benû Sa’d kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride üstleneceği ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber’in kırk yaşından itibâren yürüttüğü İslâm’a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi lâyıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında Mekke’nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkânını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocukluğundan itibâren davet faâliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O’nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp, Cenâb-ı Hakk’ın yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe altında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime’nin yanında iken vukû bulan “Göğsünün yarılması” (Şerhu’s-Sadr veya Şakku’s-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber’in göğsü, görevli iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem’le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazırlanmış oluyordu.

Şerhu’s-sadr olayından sonra süt anne halime tarafından Mekke’ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib’e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine’nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber’i de yanına alarak Medine’deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine’de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke’ye dönerken henüz Medine’den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı. Abdülmuttalib’in temsil ettiği Hâşimoğullarının Mekke’deki itibârı ile Abdülmuttalib’in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlâki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke’de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibâr ve itâat edilen bir reis hâline gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kâbe duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini taşıyan Dâru’n-Nedve’de Mekke halkının çeşitli problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmuttalib’in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Dâru’n-Nedve’de yapılan idareye ve çeşitli problemlere ait müzâkerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaşlarından itibaren zulmün hâkim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idârî, iktisadî, ilmî, ictimâî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrâk ediyordu.

Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed’in babası Abdullah’la ana-baba bir kardeş olan Ebû Talib’e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebu Talib’in yanında kalmıştır.

Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tâbiîdir ki Hz. Peygamber’in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber’i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber’in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber’in Râhib Bahîrâ ile karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken amcası Ebû Tâlib ile birlikte Şam’a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahirâ adlı râhib, İslâm kaynaklarına göre Hz. Peygamber’deki özelliklere bakarak O’nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği kanâatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak İslâm’ın doğuşunda Hristiyan rûhiyâtının etkileri olduğunu, Râhib Bahîrâ’nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed’in bu dinî şuuru geliştirerek ileride İslâm’ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslâmiyet’in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis * inancının aslâ bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslâm’ın Hristiyanlık’da mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddiânın ne derece asılsız ve gülünç olduğunun en açık delillerindendir (geniş bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi).

Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke. dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve âdetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslâm’ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu olayları da O’nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek gerekir.

Cenâb-ı Hakk’ın kontrol ve murâkabesi, müstakbel peygamberi rûhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlâksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayramı olan Büvâne’ye çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, âdet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak içiri sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O’na putlara tapmak için her hangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibâren hayatı boyunca aslâ hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına almaktan hoşlanmadığını belirtmişti.

Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebû Tâlib’e yardımcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke’nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hâkim olduğu havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrâk gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliğini, O’na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O’nu rûhen olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke’de tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlâksızlıkların yapıldığı bu işret âlemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı.

Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi arasında Ficâr Harbi vukû buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O’nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü’l-Fudûl ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış, câhiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında zâlimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü.

Yazı kategorisi: H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED, İSLAM TARİHİ | 35 Yorum »

H.z Muhammed`in (s.a.v) Hz. Hatice İle Evlenmesi

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

H.z Muhammed`in (s.a.v) Hz. Hatice İle Evlenmesi


Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed’i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed’in amcası Ebû Tâlib’in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı. Hz. Peygamber’in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice’den altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O’na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber’in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebû’l-Kâsım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber’in Tayyib ve Tâhir adında iki oğlu daha olduğunu zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah’ın lâkabı olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı câriye Mâriye’dendir. Hz. Peygamber’in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.

Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası, âdil ve âlicenâb davranışları, herkes hakkında iyimser davranıp elinden gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinden tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlâkî olgunluk ve rûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi hâline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine “el-Emîn = güvenilir kişi” lâkabını vermişlerdi.

Hz. Peygamber’in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru’l-Esved’in* yerine konması meselesinde Mekke sülâleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temâyülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil bir şekilde çözmesi, O’na duyulan güveni daha da artırmıştı.

Allah’ın mukaddes evi Kâbe’nin tâmiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed’de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O’nda bu yıllardan itibâren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlâksızlıklar, din adına icrâ edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed’in böylesi câhilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından itibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke’den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, O’nun gücü karşısında mahlûkatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab Teâlâ’nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, ictimâı, ahlâkî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu. İşte bu uzlet,günleri Hz. Peygamber’i rûhi, ahlâkî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlâl melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.

Yazı kategorisi: H.Z HATİCE ( R.A ), H.z MUHAMMED ( S.A.V ), MUHAMMED | 7 Yorum »

YORUMSUZ

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

 YORUMSUZ

Yazı kategorisi: MUHABBET, MiZAH | 1 Yorum »

Cep telefonu sigaradan tehlikeli

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

 

Cep telefonu sigaradan tehlikeli

Tıp alanında çok sayıda ödül sahibi İngiliz beyin cerrahı Prof. Vini Khurana, cep telefonlarının sigaradan da asbestten de daha zararlı olduğunu ve kansere yol açtığını öne sürdü.

Cep telefonu üreticilerine seslenen Khurana, cep telefonlarındaki radyasyon oranının mutlaka düşürülmesi gerektiğini savundu.

CEP TELEFONLARINI AZ KULLANIN

Halka dacep telefonlarınızı mümkün olduğu kadar az kullanın, mecbur olmadıkça kullanmayınçağrısında bulunan Prof. Vini Khurana, hükümetin de acil önlemler alması ve cep telefonu üreticilerinin radyasyon seviyesini düşürmesini sağlaması gerektiğini ifade etti.

Khurana’nın araştırmasının sonuçları, cep telefonlarının sağlığa muhtemel zararları konusunda bugüne kadar yapılmış en olumsuz tahmin olarak kabul edilirken, Khurana’nın araştırmasının sonucunda hazırladığı makale IoS adlı sağlık dergisinde yayımlandı.

Khurana, 10 yıl boyunca cep telefonu kullananların beyin kanserine yakalanma oranlarının iki kat arttığını öne sürdüğü araştırmasında, beyin kanserlerinin gelişmesinin de 10 yıl kadar süre aldığını belirtti.

Bilimsel araştırmalar alanında 16 yılda 14 ödül alan ve 40’a yakın makalesi bulunan Prof. Khurana’nın, araştırması sırasında cep telefonlarının etkileri konusunda bugüne kadar yapılmış 100’den fazla araştırmanın sonuçlarını da yeniden değerlendirdiği bildirildi.

Cep telefonlarının beyin tümörlerine yol açtığının gelecek 10 yıl içinde kesinlikle kanıtlanmasını beklediğini de belirten Khurana, hemen önlem alınmazsa gelecek 10 yılda beyin tümörü vakalarında büyük artış görülebileceğini ifade etti.

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, BİLİM, DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, HABERLER, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | 1 Yorum »

GÖZÜN SIHHATİNİ KORUMAK

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

 

GÖZÜN SIHHATİNİ KORUMAK

 

Göz Cenâb-ı hakkın insanlara bahşetmiş olduğu nimetlerin en büyüklerindendir, göz nimetinin yerini ve yaptığı vazifeyi bir başka âzanın yapması mümkün de değildir. Ancak her âzayı olduğu gibi gözü de hilkatine uygun olarak Allah’ın helal kıldığı şeylere bakmak ve onun sıhhatini iyi korumak gerekir. 

Gözün sıhhatini  maddi olarak korumak için bir takım sebze ve meyvelerden istifade edilir. Mesela havucun göz sağlığına iyi geldiğini duymayan yok gibidir. 

Göz sağlığı ile alâkalı birkaç Hadis-i şerifi ve Peygamberimizin tavsiyelerini burada zikretmek istiyorum.
Her ilaç, herkese aynı şekilde tesir etmez. Başka doktora da gidip kullanılan ilaçları göstererek başka ilaçları denemek iyi olur. 

Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(
Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız ölüme çare yoktur.) [Taberani]
Göğe, denize ve yeşile bakmak insanı dinlendirir. Yeşilliğe bakmanın göze cila verdiği, gözü kuvvetlendirdiği, denize bakmanın ibadet olduğu, Peygamber efendimizin akarsuya ve yeşilliğe bakmaktan hoşlandığı hadis-i şerifle bildirilmiştir. (Ebu Nuaym) 

Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(
Üç şey, göze cila verir: Yeşilliğe, akarsuya ve güzel yüze bakmak) [Hakim]
(
Sürme çekmek, yeşilliğe ve güzel yüze bakmak gözü kuvvetlendirir.) [İ.Süyuti]
(
Aksırınca “Elhamdülillah” diyen göz ağrısı görmez.) [Taberani]
Bakması helal olan kimselere bakmak faydalıdır. Yoksa, yabancı kadınlara bakmak, gözü zayıflatır, kalbi karartır. 

Gözü ağrıyan biri, Ali bin Mûsa Râdi hazretlerine gitti. O da, (Her perşembe günü bıyığının ucundan biraz kes) buyurdu. Hasta denileni yaptı. Bir daha gözü ağrımadı. 

Göz ağrısı için, Kur’an-ı kerimi okumasını bilmeyenin de, Mushafa bakması çok faydalıdır. Peygamber efendimiz gözü ağrıyınca, Cebrail aleyhisselam (Mushafa bak!) dedi. (Şir’a) 

Mü’min baktığı şeye ibret nazarı ile bakmalı, gözümüzü madden ve mânen kirletecek hususlardan uzak tutmaya çalışmalı, Kur’an-ı Kerim okuyarak cilalandırmalıyız. 

Muhabbetlerimle.. A.Kadir ÖKSÜZ

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, SAĞLIK, TAVSİYELER, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »

SÛRE

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

 

                                    SÛRE 

    Sûre ,lugatte derece ,yüksek rütbe ,şeref ve şan ,güzel tarzda yapılmış bina manasına gelir.Şehirlerin çevrelerine çekilen hisara da “SûR”denilir .

Sûre,Kur’an-ı Kerim ‘in ,en az üç ayet ten müteşekkil ,hususi bir ismi haiz olan bölümlerinden herbirine verilen ünvandır .Kur’an-ı Zişan ‘ın bölümlerinden herbiribüyük bir şeref ve mertebeye haiz olduğu veya her bölümü manevi surlar ile mestur ( örtülü ) ,mahfuz bulunduğu cihetle “Sûre ” denilmiştir.

Kur’an-ı Kerim ‘in sûreleri yüzondörttür.Hicretten sonra da Medine-i Münevvere ‘de yirmi sekiz  Sûre-i Celile  nazil olmuştur .

                                    ÂYET

    Âyet lugatte  alamet ,nişane ,ibret ,delil ,her taraftan göze çarpan yüksek bina manasınadır .Hâriku’l-âde manasında da kullanılır.

Istılahımızda ” Kur’an-ı Mübin’in başlıca bir manayı ,işaret veya bir hükmü hâiz olan uzunca veya kısaca cümlelerinden herhangi biri”dir. Cem’i (çoğulu ) âyât’dır .

                                      TEFVİZ 

    Tefviz ,bütün işlerini Allahü Teala’ya ısmarlamaktır .Allahü Teala ‘dan bir şey istediği zaman duasında ” Ya Rabbi ,hayırlı ise nasip et “demelidir . Kat’iyyen “Şu muradımı (isteğimi ) bana ver ” dememelidir . Çünkü sonu zarar ve ahirette kendisine azap sebebi olabilir .Böyle şeyin olması beladır .Olmaması iyidir .Çok şeyler vardır ki insan onu ister ama o şey aslında şerdir .

Çok şeyler vardır ki ,insanın hoşuna gitmez  çirkin görür ;fakat aslında o hayırdır . Bunun için insan işlerini gaibleri bilen ,hakim ve rauf olan Allahü Teala’ya tefviz ve teslim edince ,Allahü Teala onun dünyasına ve ahiretine hayırlı olanları ihsan eder,zararlı olanlardan korur.( Birgivi )

 

Bir Hadis :

 

Her iyilik sadakadır .Hayra delalet eden onu işleyen gibidir .Allahü Teala felakete düşene yardım etmeyi sever .” ( Hadis-i Şerif ,Beyhaki, Şu’abü’l-İman )

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Hasta ziyareti

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

 

Hasta ziyareti

 

İyi kalpli sağır adam, bir gün komşusunun hasta olduğunu öğrenir. Kendi kendine komşum hastalanmış onun ziyaretini yapmam, hal ve hatırını sormam lazım. Ama ben sağır bir adamım, adam hasta sesi çıkmaz. Zaten hastaya malum şeyler sorulur, malum cevaplar alınır. Ben nasılsın diyeceğim, o iyiyim teşekkürler diyecek. Ne yiyorsun desem, elbet de bir yemek ismi söyleyecek, bende afiyet olsun derim. Doktorlar dan kim geliyor diye sorarsam bir doktor adı verecek, bende iyi doktor derim olur biter, diye düşünür ve birkaç gün sonra hastayı ziyarete gider. Baş ucuna oturur.

- Nasılsınız ? diye soru sorar. Hasta inleyerek;

- Ölüyorum ! der. Sağır adam;

- Oh, oh çok memnun oldum diye karşılık verir, hasta;

- Bu ne demek adam ölümüme memnun oluyorsun diye kızar, tekrar sağır adam sorar;

- Ne yiyip içiyorsunuz ? hasta kızgınlıkla;

- Zehir der. Sağır onun bir yemek ismi söyledigini  sanarak;

- Afiyet olsun diye karşılık verir, hasta büsbütün çileden çıkmıştır. Sağır adam sormaya devam eder;

- Tedavi için doktorlardan kim geliyor ? hasta;

- Hadi be defol Azrail geliyor diye cevap veriri. Sağır;

- Çok bilgin, tecrübeli bir doktor. İnşallah yakında bir çaresini bulur, deyince dayanamaz;

- Kahrol diye bağırır. Sağır adam ise komşuluk hakkını yerine getirdiği için çok memnun ayrılır.

Büyük Dini Hikayeler

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

İ s t a n b u l

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

İ s t a n b u l

İstanbul, sadece Türkiyenin değil, dünya coğrafyasının gözbebeği

Süleyman Peygamberin (a.s.) bu şehri kurmak için seçtiği mekân… Kurdun kuşun, insin cinnin, bütün canlıların bir hafta boyunca yeryüzünde gezip dolaşıp bulabildiği en güzel yer, İstanbul Boğazının gerdanlığındaki inci; S a r a y b u r n u !

Şairlere, yazarlara, edebiyatçılara ilham kaynağı, Kur’anın ifadesiyle belde-i Tayyibe / güzel belde”.

Napolyon’a göre, “Dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu”.

Hisseden, görebilen, bakmasını becerebilen insan için her köşesi tarih, kültür, sanat, estetik kokan bir kent.

İstisnasız bütün insanlığın hayranlık duyduğu şehir.

Malum, “Güzelin talibi çok olur”. Değişik zamanlarda çeşitli milletler tarafından pek çok defa kuşatılmış… Harplere-darplere, yağmalara-istilalara maruz kalmış.

Rivayete göre Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), Mi’rac dönüşü semadan bugüzel beldeyi görmüş… ve bu kutlu şehrin bir gün Müslümanlar tarafından fethedileceğini, onu fetheden kumandanın ne güzel kumandan, askerinin de ne güzel asker olduğunu müjdelemiş. (Buhârî, Tarihu’l-Kebîr, 2, 281)

Bu müjdeye mazhar olabilmek isteyen Müslümanlar adeta yarışa girmiş, onlarca kerre muhasara edip bu güzel coğrafyaya ve o güzel övgüya sahip olmaya çalışmışlar. Öyle ki, seksen küsur yaşına rağmen, Efendimizin (s.a.v) mihmendarı, İstanbulumuz’un manevi sahibi Ebu Eyyûb el-Ensarî (r.a.) o kuşatmalardan birine iştirak etmiş… ve bu uğurda şehit olmuş.

Ancak fetih, ilahi takdir gereği Hacı Bayram Veli’nin (k.s.) buyurduğu gibi, Fatih-Akşemseddin (k.esrarahüma) ikilisinin önderliğindeki güzel askerlere kısmet oluyor.

Bu yıl (2008) İstanbulun fethinin 555. yıldönümünü kutlayacağız.

Güzel ecdadımızın bize emanet” ettiği bu güzide şehre layık mukimler olma yarışında olmalıyız. “Emanetdedim… Çünkü emanetin değeri madde ile ölçülemez, korunması dikkat ve hassasiyet ister. Eski hukukumuzdaEmanet ödenmezdiye bir kural vardır. Bu şu demek: Emanete herhangi bir şekilde bir zarar verilirse, bu zarar maddi olarak tazmin edilmez/edilemez. Emanette aslolan, itina ile onun hakkına riayet etmektir. Bizim görevimiz-sorumluluğumuz da bu emaneti gelecek nesillere en iyi şekilde teslim edebilmek olmalıdır. Yoksa bir mirasyedi gibi gönlümüzün istediği şekilde tasarrufta bulunmak olmamalıdır.
***

Evet, İstanbul dışarıdan fethedilmiş; zamanın şartlarına göre içeriden de en mükemmel tarzda imar ve inşa edilmiş… Ama hayat devam ediyor. Hem mevcutların en iyi şekilde korunması, hem de yeni ve kalıcı eserlerin bu güzel şehre kazandırılması lazım. Onun için diyoruz ki;
İstanbul şehircilik planında bir fetih bekliyor… Mimar-mühendis vd. fatihlerini gözlüyor…

İstanbul sosyo-ekonomik ve kültürel açılardan yeni fetihlere âmâde… Taşradan sürüklenip gelen çirkinliklerin yerini, güzelliklere bırakmasını;İstanbulluluk şuurunun/bilincinin yeniden canlanıp filizlenmesini, kök salıp meyvelerini teşhir etmesini bekliyor.

İstanbul, gerek iç ve gerekse dış turizmi teşvik edip kendisini canlandıracak fatihlerini gözlüyor. Dünyanın bir numaralı Açık Hava Müzesi durumunda olan İstanbul’da, neden bir “kültür turizmipatlaması olmasın!

Hepsinden önemlisi bu zarf (İstanbul), mazrufunun (sakinlerinin) tıkanan gönüllerini fethedecek biz sevdalılarına kucak açıyor. Hedefimiz, hem zarfın hem de mazrufun fatihi olmaktır. Başta resmi ve sivil toplum kurum ve kuruluşlarımız olmak üzere tüm vatandaşlarımıza düşen de, bu bedeni tedavi ederken ruhunu tahrip etmemektir. Biri varsa öbürü bir anlam ifade eder… Ne insansız şehir, ne de şehirsiz insan düşünülebilir.
***

İstanbul; ilmi çalışmaların müzakere edildiği, teknolojik gelişmelerin tartışılıp konuşulduğu, ticari ve sınai görüşmelerin-anlaşmaların yapıldığı, her tür sosyal ve kültürel faaliyetlerin sahnelendiği bir dünyakongre-turizmimerkezi olmaya aday… Hem de bir numaralı aday!

Bunu görmemek, hissedip anlamamak için insanın beş duyudan yoksun olması gerek.

İstanbulda yaşayanlar olarak bizler, özellikle de yönetim kadrosunda bulunanlar, bunun bilincinde olmaları ve bu tablonun gerçekleşmesi yönünde hedefe ulaşmak için bütün benliğiyle geceli-gündüzlü büyük bir gayretin-çabanın içinde olmaları lazım.
***

Kısacası fetihlerin, olumlu gelişmelerin devamı için Fatih’in torunlarına ihtiyaç var. Onlar da bu ülkede mebzul. Öyleyse ne duruyoruz! Buyrun, hep birlikte iç bünyedeki tıkanıklıkları fethetmeye-açmaya… Mümkün değilse by-pas etmeye… Azmin karşısında kim durabilir!

Kısacası İstanbulu aşk derecesinde sevmeliyiz. Aşıka Bağdat uzak değildir. Hiçbir problem de çözümsüz olamaz. İnşaallah bütün engeller aşılır, eskimeyen yenilere yeni eskimeyen eserler eklenir. İstanbul, görmeye-gezmeye-yaşamaya, hatta uğrunda ölmeye değer bir şehir olur.

Bu en içten duygu ve düşüncelerle İstanbulda oturan herkesi bu güzel şehri sevmeye, ona iyi davranmaya ve gözümüz gibi bakmaya davet ediyorum. Belki haddim değil ama, burada oturan birileri olarak buna hakkım olduğunu düşünüyorum.
*****

Yetmiş küsur yıl öncesi
İstanbul’a dair…


Prof. Dr. Enis Kortan’ınLe Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği(ODTÜ yayınları, Ankara, 1983) isimli eserinden iktibaslar:

Urbanisme kitabının 1971 derlemesinin 5. bölümünde Pain or Pleasure (Acı ya da zevk) kısmında le Corbusier şöyle demektedir:

Eğer New York’u İstanbul ile kıyaslayacak olursak, birisinin felâket, diğerinin ise bir yeryüzü cenneti olduğunu söyleyebiliriz. New York heyecan verici ve can sıkıcıdır. Alpler de öyledir; fırtınalar da öyle, savaşlar da!.. New York güzel değildir ve eğer pratik ameliyelerimizi karşılıyorsa, diğer taraftan da saâdet hissimizi zedelemektedir.” Le Corbusier, bu bölümün girişinde bir Türk atasözünü kullanıp, “Kişi binâ yaptığı yara ağaç da dikerdedikten sonra şöyle devam ediyor:

Biz ise onları söküyoruz! İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim şehirlerimiz ise taş ocakları!

“İstanbul’daki evler ağaçlarla çevrilmiştir; insan ve tabiat arasındaki câzip dostluk devam etmektedir.

“İsanbul’da her yerde ağaçlar vardır ve onların arasında mimarlığın asil örnekleri yükselir. Ağaçlar, bizim ruhî ve bedenî (psikolojik ve fiziksel) yandan iyi olmamıza yardım ederler.” (Prof. Dr. Enis Kortan, Le Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği, s. 64)
***

Şurası bir gerçek ki; bırakalım Batılılar’ı, kendi birçok şair ve yazarlarımız günümüzde yaşasalardı, bazı şiir ve yazılarını kaleme almazlardı. Meselâ Cahit Sıtkı,

Gökyüzünde ağaç desen türkülerinde
Ağaca gökyüzü
Birşey değişmiş olmaz
Pencereden baktığın zaman
diyemez...

Âsaf Hâlet Çelebi,

Bir çam vardı önünde
Doğduğum odanın
Çöpten yapraklarında
Güneşi
Rüzgârla sallayıp
Kafesten
İçeri dolduran çam
mısralarını söyleyemez…

Orhan Veli, penceresinden odasına uzanacak akasya bulamayacağı için;

Odama uzanır akasyam pencereden diyemezdi.

Hele Ziya Osman Saba’nın,

“Pencereden bakınca bir araya gelecek
Karşıki ev, ağaçlar, yaprak, çiçek”

mısraları büsbütün hamhayal olurdu. Çünkü dışarı bakınca; ne ağaçları ve çiçekleri, ne de gökyünüzü görebilecekler… Büyük ihtimalle karşıdaki apartmanın kirli ve çirkin yüzü ile muhâtap olacaklardı. Pencerelerin artık tek fonksiyonu kalmıştır; o da içinde barındığımız hapishâneye benzer mekânların birer tecrit hücresi hâline gelmesini önlemek… Halbuki, eski Tükr-İslâm şehirlerinde pencere demek manzara (peyzaj) demekti... Eski İstanbullular, evlerinin pencerelerinden baktılarında, ya tepeden tırnağa çiçek açmış, ya dalları leziz meyvelerle yüklü, yahut kuruyup kızarmış yapraklarını rüzgâra ve toprağa emânet eden güzel ağaçlar görürlerdi.
***

Kısacası İstanbul, bir zamanlar bir bahçe-şehirmiş… Onun için ünlü şehirci ve mimar Le Carbusier, çok değil, yetmiş yıl kadar önce İstanbula gelince, hayretler içinde kalmış ve defterine, yukarıda geçen, şu notu düşmüş:

“İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim şehirlemiz ise, taş ocakları!”

Ya bugün!

Belki de tam tersi; onların şehirleri yavaş yavaş taş ocakları manzarasından kurtulup yeşilliğe kavuşurken, biz de betonlaştırmaya gayret ediyoruz. Eğer sabahleyin kuş sesleriyle uyanıp penceremize uzanmış bir yeşil dal görmek istiyorsak; varsa bahçemize, apartmanın önüne, ya da belediyelerin ağaçlandırma alanı olarak gösterdikleri yerlere mutlaka ağaç dikmeliyiz.
***

N Ü K T E L E R

Tıynetin nâ pâk ise…”

Eski İstanbul’un hamam kitâbelerinden ibrinde karakter temizliğinin ehemmiyetini ifade etmek için şu kıt’anın yazıldığını görüyoruz:

“Tıynetin nâ pâk ise,
Hayr umma germâbe
(hamam)den
Önce tahrîr-i kalb et,
Sonra tahrîr-i beden.”

(Mevlâna Güldestesi, Konya Belediyesi Yay. Konya/1993, s. 25)

Yani demek istiyor ki şairimiz; kötü huylu, kirli karakterli isen hamamdan bir şey bekleme! Temizlik istiyorsan, evvela kalbini temizle, sonra da bedenin…
***

Biz istanbul’da soyulduk eyvâh

Dağ başında soyulur herkes âh
Biz İstanbul’da soyulduk eyvâh

Bayburt’lu şâir Zihnî, Sergüzeştname (1797–1859)

***

Şiirlerde İSTANBUL

İstanbul
Yıllarca ağladım güldüm dizinde
Âşıkların sesi hep âh u zârdır
Gönüller çalkayan ak denizinde
Kocamış Bizans’ın gölgesi vardır

***
Canıma can katan ah İstanbul’um
Perişan hüsnüne âşık bir kulum
Hasretinle inler evli bir dulum
Gönlümde kanımın gür sesi vardır
***

İstanbul, ey garbın gizli beresi
Söyle aşk ilinin yolu neresi?
Akşam gurubunda Göksu Deresi
Kayıktan kayığa siner kabarır

***
Hüsnünü söylerler hep dilden dile
Âşıkların çekmiş nice bin çile
Göğsünde yetişen güllerde bile
Ezelî bir sevda kokusu vardır.

İhsan Raif hanımefendi (V. 1926)
***
Ayrıca Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi son dönem büyük şairlerimizin
İstanbul şiirleri de malum, hemen herkesin/hepimizin dilinde ve gönlünde…
***

İstanbul ve mâniler

Ülkemizin her yöresi gibi İstanbulda da mâni söylemek yakın zamanlara kadar yaygında. Birkaç mâninin ard arda getirilerek mâni katarı oluşturulması ise İstanbul’a hâstır. Daha çok destanı hatırlatan bu mâni katarlarında İstanbul ve semtleri âdeta adım adım dolaşılmaktadır. İşte bu anlattıklarımıza güzel bir örnek:

İstinye körfezin dolaş
Yeniköy’de etme savaş
Tarabya’da eğelenilmez
Var Büyükdere’ye yanaş

***

İstanbul’la ilgili tâbir ve atasözleri

Zeyrek’ten başka yokuş, serçeden başka kuş bilmez.
İstanbul’un yazı kışı yoktur, lodosu poyrazı vardır.
Rumeli’nin bozgunu, Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını.
Ayasofya’da dilenir, Sultanahmet’te sadaka verir.
Üsküdar’ın Çamlıca’sı, Boğaziçi’nin Kanlıca’sı.
Kasımpaşa’lı, eli maşalı.
İstanbul’da yangın olmasa, evlerin eşiği altından olurdu.
Baş benim olursa, Üskürar’da kazıtırım.
Oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul türküsü.
***

İstanbul bilmeceleri

Lodos poyraz karışır / Tophane ile Kız Kulesi dövüşür / Sepetçiler’de kavga olur / İpçiler’de barışır.

Bu bilmece çamaşır için düzenlenmekle beraber bunda, İstanbul semtlerinin özellikleriyle günlük hayatını alt üst eden lodos ve poyraz vurgulanmıştır.

Karşıda bir nesne görürüm / Uzunca zinciri var
Altı mecnunlar yuvası / Üstünde feneri var
Bazan açılır kapanır / Dünya kadar hayranı var
Bu bilmeceyi bilenin / Gayet büyük irfanı var.


Bununla Galata Köprüsü anlatılmak istenmiştir.

Benzer bir minareye / Deniz girmiş araya
Gökte yıldız, yerde buz / Bir padişah bir o kız.


Cevabı: Kız Kulesi’dir.
***

Anadolu’da söylenen birçok bilmecede ise İstanbul, değişik durumları ifade etmek için sembol olarak kullanılmıştır.

Bunlardan bazıları şöyledir:

İstanbul’da at kişner / Kokusu buraya düşer. (Telgraf)

Kaleden attım kılıcı / İstanbul’a vurdu ucu. (Şimşek)

Beyaz atı nalladım / İstanbul’a yolladım. (Mektup)

Herkeste bir tane / Türkiye’de iki tane. (Boğazlar)
***

Sözlü çocuk edebiyatına ait bir tekerlemede İstanbul

Ne ne Nermin’i
Çok yeme peyniri
Peynir seni öldürür
Cehenneme götürür
İstanbul’un cadıları
Ik mık
Kara kedi sen oyundan çık
.

İstanbul’un ismiyle alakalı etimolojik bilgiler

M.Ö. 667 yılında; İstanbula yerleşim kuran kolonist Megaralılar şehri o dönemdeki kralı Byzas içinBizantiumismini koymuştur. M.S. 196 yılında da Roma İmparatoru Septimius Severus şehri bir saldırı sonrasında ele geçirmiş, ancak bu sırada şehir bir harabe haline gelmiştir. Şehri yeniden onarınca, bir çok Romalı da İstanbul‘a göç etmiştir. Her ne kadar Severus şehre oğlunun ismi Augusta Antonina (İmparator olunca ismi Antoninus Caracalla olmuştur) vermek istese de rivayete göre, Konstantin şehre Konstantinopolis ismini vermesinden öncesine kadar halk arasında bu şehre Nova Roma (Yeni Roma) deniliyordu.

Konstantin de en başında şehrin resmi ismini Nova Roma koymak istedi; ancak dini anlaşmazlıklar çıkınca bundan vazgeçti. İstanbul adının kökeninin Antik Yunancaya da dayandığı rivayet edilir. Türkler İstanbul‘u ele geçirmesi sırasında ve öncesinde; Selçuklularda olduğu gibi şehre Stamboul-Stambul demekteydiler. Türklerin yanı sıra; 10′uncu yüzyılda Arapların 12′inci yüzyılda da Ermenilerin şehre bu isimle çağırdıklarını öngörürler. Ancak; devlet işlerinde Osmanlı İmparatorluğu Konstantiniyye ismini kullanır.

Şehrin İstanbul-İstambol ismini sık kullanması ise 17′inci yüzyılda; Evliya Çelebinin şehirden bu isimle bahsetmesiyle başlar. İstanbul kelimesi Yunanca “εις την Πόλιν” ya da “στην Πόλη” (eis tén pólin ya da sten pole =şehire doğru ya da şehirde ) cümlesinden gelir. 18′inci yüzyılda III. Mustafa döneminde ise; paraların üzerinden Konstantiniyye kaldırılarak, İstambol‘u koyunca resmiyete dönüşür. (1770)

İstanbul’un farklı isimleri

İstanbula farklı isimler veren pek çok dil vardır. Meselam bunlardan bazıları şöyledir:

Rumca: Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis, Vizantion
Latince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma
Slavca: Çargrad, Konstantingrad
İbranice: איסטנבול (İs-tan-bul), Ortaçağ’da קושטא (Kuş-ta)
Vikingce: Miklagard
Ermenice: Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli
Arapça: Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma
Selçuklular zamanında: Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul
Eski Rusça: Çargrad, Vizantiy, Konstantinopol, Stambul
Osmanlıcada: Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü ‘l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergâh-ı Mualla, Südde-i Saadet, Kostantiniyye ( قسطنطينيه )

İstanbul
Fransızca : Stamboul
İspanyolca : Estambul
Macarca : Isztambul
Litvanca : Stambulas
Letonyaca : Stambula
Arnavutça : Stambolli
Galce : Iostanbúl
Loglanca: Gonstantinupol
Lazca: Poli
Ladino: Estanbol
Farsça: Estanbol
Rumence: İstambul

Halis Ece Hocaefendiye bu guzel calismasindan dolayi tesekkur ederiz.

Bilgicagi.net

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TARİH, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

NAMAZI VAKTİN EVVELİNDE KILMAK

Yazan: Site - Yönetici Mart 30, 2008

NAMAZI VAKTİN EVVELİNDE KILMAK


Cemaatin çoğalmasını beklemek için vakti geciktirmek doğru değildir. İlk vaktin (üçte birinin birincisinin) faziletini ihraz için bir an evvel namaza başlanmalıdır.
Vaktin evveli, cemaatin çokluğundan ve hatta uzatmaktan makbuldür.
Ashab-ı kiram, namaz için iki cemaat bulununca üçüncüyü, cenaze için dört kişi bulunduğunda beşinciyi beklemezlerdi.
Tebük Gazvesi’nde, taharet almak için sabah namazında Peygamber Efendimiz (s.a.v.)gecikmişti. Sahabe-i Kiram, vaktin evvelinin fazileitini kaçırmak korkusuyla, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) beklemeyerek, Abdurrahman bin Avf’ı öne geçirdiler. Ancak ikinci rek’ate yetişebilen Peygamber Efendimiz (s.a.v), imamın selamından sonra kalkarak bir rek’ati kılmıştır. Bu hususta Peygamberimizden özür dilemeleri üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
iyi ettiniz, böyle yapmalısınız.” Buyurdular.

BİR TABİR: SESİ AYYUKA ÇIKMAK


Kelimenin aslı Ayyuk tur. Gökyüzünde Ülker yıldızına yakın görünen sabit bir yıldız vardır ki, buna Fransızlar Keçi yıldızı”, İslam alimleri ise Ayyuk dediler. Bu yıldız çok uzakta ve çok yüksekte göründüğü için, bir insan fazla bağırdığı zaman sesi ayyuka çıktı demişlerdir.

Bir Hadis :

Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) onu sevindiren bir iş (haber) geldiği zaman Allah azze ve ecelleye karşı şükrünü eda etmek üzere hemen secdeye kapanırdı.” (Hadis-i Şerif, Ebu Davud)

Fazilet Takvimi

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, FIKIH, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;