GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

22 Mar 2008 için Arşiv

Su Medeniyeti, “Dünya Su Günü”

Yazan: Site - Yönetici Mart 22, 2008

 

Su Medeniyeti, “Dünya Su Günü”

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1993 yılı Aralık ayında aldığı bir kararla her yılın 22 Mart günününDünya Su Günüolarak kutlanmasını kararlaştırmıştır.

Ortaya çıkışı BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın sonuç metni olan Agenda21’in su kaynaklarının gelişimi ile ilgili 18. bölümüne dayanan Dünya Su Günü, suyun önemi ile ilgili bilincin geliştirilmesi… Ve Agenda21’de sunulan önerilerin uygulanmasının sağlanması için, bütün ülkelerin ulusal düzeyde konferans, seminer, sergi, yayın ve doküman dağıtımı gibi bir dizi etkinlik yapmasını teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

22 Mart Dünya Su Günü ile ilgili ilk çalışmalar Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi tarafından 1993′te başlatıldı. O günden bu yana da dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi ülkemizde de kutlanmaktadır. Bizim bu çalışmamızın hedefi de yine, suyun önemine dikkat çekmektir.
* * *

Bilindiği üzere su, canlıların, bitkilerin en temel ihtiyacı olma ve başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile milletlerin devamlılığı için hayati bir kaynak…

Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlı…

Su kaynaklarının geliştirilmesi ekonomik üretim ve sosyal refaha doğrudan katkı yapmaktadır. Öte yandan, nüfus ve ekonomik faaliyetler arttıkça birçok ülke hızla su sıkıntısı çeker duruma gelmekte ya da ekonomik gelişmeleri kısıtlanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma politikası doğrultusunda, su kaynaklarını tasarruflu kullanma şuuru mahalli, bölgesel, milli ve milletlerarası her seviyede geliştirilmelidir.

Su, hayatın kaynağı, dünyanın dörtte üçü; vücudumuzun yüzde sekseni su. Kana kana içtiğimiz, duş yaptığımız, yağmur olup yağdığında sevdiğimiz, ama sel olup felaketlere sebep olduğunda korktuğumuz su.

Su insan için çok önemli. Ama öte yandan da dünya nüfusunun artması, küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri, suyun yeryüzündeki dağılımı ve kullanım şekli, su ile ilgili ciddi problemlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Şu an için yapılabilecek tek şey, alınabilecek en ucuz ve en kolay tedbir, su tasarrufunu elden bırakmamaktır.
* * *

HAYATIN BAŞLANGICI

Su hayatın başladığı ortamdır.

Su medeniyetlerin-uygarlıkların doğuşuna doğrudan müessirdir, dirkt etkilemiştir.

Su hayati bir kaynak olmanın ötesinde en büyük ekonomik bir değerdir de…

Su, hidroelektrik potansiyel olarak da temiz enerji kaynağıdır.

Dünyadaki toplam su miktarının sadece yüzde 2,5′i tatlı sudur. Hızla artan dünya nüfusuna bağlı olarak temiz su ihtiyacı da hızla artmakta… Buna karşılık temiz su kaynakları ise hızla kirlenmekte, kirletilmektedir.

Bulaşıcı hastalıkların çoğu sudan kaynaklanmakta ve su ile yayılmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü, dünya üzerinde çoğu çocuk olmak üzere her yıl 2 milyondan fazla insanın su ile ilgili hastalıklar yüzünden öldüğü ve 1 milyarın üzerinde insanın sağlıklı ve güvenilir temizlikte suya olan ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını açıklamaktadır.

Hâsılı su, hayatın ta kendisidir.
* * *

HER CANLI SUDAN YARATILDI

Âlemleri yoktan var eden Cenab-ı Rabbi’l-âlemin buyuruyor ki:

İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? Hâlâ İnanmıyorlar mı? (Enbiya suresi, 30)

İnsanın yaratılış safhalarının/aşamalarının anlatıldığı bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır Mevlamız:

“Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.” (Hac Suresi, 5)

Allah Teala, bu ayetinde bir insanın yaratılış safhalarını tarif etmektedir bizlere…

Birinci safha/aşama olan toprak, insandaki temel mineralleri ve elementleri ihtiva eden hammaddedir.

İkinci merhale, bu elementlerin anne karnındaki yumurtayı döllemek için gerekli yapıya ve genetik bilgiye sahip olan spermleri ihtiva eden ve Kuran’da karmaşık bir su tabiriyle tarif edilen menide bir araya gelmesidir.

Kısacası insanın temel hammaddesi topraktır. Toprağın özü bir damla menide o insanı meydana getirecek bir şekilde toplanmıştır.

Allah Teale ayet-i celilede, bu su merhalesinin hemen ardından insanın ana karnındaki gelişim safhalarını belirtmiştir.

Oysa bilindiği üzere evrim teorisi”, canlılığın sözde suda başlamasından insanın ortaya çıkması arasında milyonlarca farazi aşama olduğunu var sayar. İlk hücre, tek hücreliler, çok hücreliler, omurgasızlar, omurgalılar, sürüngenler, memeliler, primatlar vs. ve bunların sayısız ara aşamaları gibi… Ayet-i kerimedeki sıralamada ise, böyle bir mantık ve tarif olmadığı çok açıktır. İnsanın bir damla su halinden sonra alak haline geldiği bildirilmektedir.

Dolayısıyla, çok açıktır ki ayette, tek bir insanın anne karnından önceki, anne karnındaki ve doğduktan sonra yaşlılığına-ölümüne kadar devam eden yaratılış merhaleleri tarif edilmektedir.

İnsanın ve diğer canlıların sudan yaratıldığını bildiren başka ayetlerde de yine “evrim teorisi”ne dayanak teşkil edecek bir mana yoktur. Bu ifadeyi teyit eden bazı ayetler şöyledir:

“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Nur Suresi, 45)

Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O’dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş’et-yaratma) de O’na aittir.” (Necm suresi, 45–47)

O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?” (Kıyamet Suresi, 37)

Sonuçta, ayetlerdeki canlıların sudan yaratılması ifadeleri bazı “yorumcular”ın iddia ettikleri gibi kesinlikle evrim teorisine paralel değildir. Ayetlerde canlılığın temel unsurunun su olduğu bildirilmektedir. Bu gerçeği modern biyoloji de ortaya koymuştur. Ama bunun “evrim teorisi”yle uzaktan yakından alakası yoktur.
* * *

İNSANIN İLK YARATILIŞI ÇAMURDAN Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 2 Yorum »

Guzel bir Dua

Yazan: Site - Yönetici Mart 22, 2008

Yazı kategorisi: DUALAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

LANET ETMEMEK

Yazan: Site - Yönetici Mart 22, 2008

LANET ETMEMEK


Lanet, örfümüzde beddua manâsına kullanılmaktadır. “Allah’ın (c.c.) laneti üzerine olsun” şeklinde söylenir. Hadîs-i şerifte Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz “Allah’ın laneti, Allah’ın gadabı ve cehennem İle lanetletmeyin” buyurmuştur.
Lanete müstehak bir kimseyi lânetlemekte mahzur yoktur. Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi.
Laneti gerektiren sebepler üçtür: Küfür, bidat, fısk (farzlara ve haramlara riâyet etmemek).
Laneti gerektiren şeylere lanet etmek İki şekilde olur:


1- Umûmî olarak “Allah’ın laneti kafirler, bld’at sâ-
hipleri ve fâsıklar üzerine olsun” şeklinde olur. Bu
caizdir.


2- “Allah’ın laneti senin üzerine olsun” veya “Allah’ın
laneti falan kişi üzerine olsun, zîrâ o kâfirdir” demek gibi
muayyen bir şahsı lanetlemek İse çok tehlikelidir. Çünkü
o şahıs müsıüman olabilir. Resulü Ekrem Efendimiz
akıbetlerini bilmediğimiz kimseleri llnetlemekden
nehyetmlştlr.
İyice bilmeden bir kimseyi fısk ile İtham etmek de çok kötüdür. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) hadîs-l şerifle-rinde; “Bir kimse bir kimseyi küfür veya fısk İle İtham eder de İtham edilen kimse böyle olmazsa buİtham edilen kimse böyle olmazsa bu İtham, İtham edene döner.” buyurdular.
(Müslüman) ölüler aleyhinde lanette bulunmak daha da kötüdür. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) “Ölüleriniz aleyhinde konuşmayınız.” buyurmuştur.

Hadis-i Şerif
Nimete hamdetmek,o nimetin zevali(azalmaması veya yok olmaması) için emniyettir.
(Deylemi,Müsnedü’l-Firdevs)

ÜÇ HABER
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Üç şeyi yemin ederek söyleyeceğim ve size bir haber vereceğim; onu (iyi) muhafaza ediniz: Kulun malı, sadaka vermekle eksilmez; Bir kul zulmolunur da ona karşı sabrederse, Allahü Tealâ onun şerefini muhakkak arttırır;
Bir kul dilenme kapısını açarsa Allah da onun üzerine fakirlik kapısını açar.”

Fazilet takvimi

Yazı kategorisi: BUNLARI BiLiYORMUYDUNUZ, DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | » yorum bırak;

Şefaat nedir, kaç türlüdür, nerelerde kimler tarafından yapılacaktır?

Yazan: Site - Yönetici Mart 22, 2008

Şefaat nedir, kaç türlüdür, nerelerde kimler tarafından yapılacaktır?

Şefaat kelime olarak; birinden, başkası adına bir ricada bulunma, kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu veya ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından vâsıtalık etme, kayırma, iltimas ve yardım isteme mânâlarına gelmektedir.

İslâmî ilimler ıstılâhında ise şefâat, buna ehil olan bir zâtın, Allah Teâlâ’dan, günahkâr bir mü’minin affını niyaz etmesi demektir.

Ehl-i Sünnet inancına göre, büyük günah sahipleri hakkında peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ve hayırlı mü’minlerin şefaatta bulunma selahiyetleri/yetkileri vardır. Bu husus meşhur hadislerle sabittir. (1)

Kur’an-ı Kerim’de de, “(Ey Muhammed!) Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile.” (2) buyrulmuştur. Şefaati inkâr edenlere sormak lazım: Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) mü’minler için af dilemesinin faydası olmayacaksa bu ayetin manası nedir? Keza buyrulmuştur ki, Artık şefaatçıların şefaati onlara (kâfirlere) fayda vermez.” (3) Bu ayetin üslubundan ve ifade tarzından da anlaşılmaktadır ki şefaat vardır. Yani; ey kâfirler, siz öyle kötü ve zor durumdasınız ki, herkese faydası olan şefaatin bile size yararı olmaz, denilmek istenmiştir. (4)

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rh.) hazretlerinin ifadeleriyle, başta Resûlüllah Efendimiz olmak üzere bütün peygamberlerin (aleyhi ve aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât ve alâ Nebiyyinâ hâssa) ve Allâh’ın izniyle sâlih kulların, evliyâullâhın (k.esrârahüm), şehitlerin bazı günahkâr mü’minlere, cezayı hak eden büyük günah sahibi kişilere şefâat edecekleri haktır, âyet ve hadislerle sâbittir. Bu görüş, hiç şüphesiz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensuplarının görüşünü temsil etmektedir.

Mü’minler, günahlarının affı, makamlarının-rütbelerinin, derece ve mevkilerinin yükselmesi ve daha bazı iyilik ve güzellikler için peygamberlerinden, Allah dostlarından, hayırlı ve sâlih zâtlardan şefaat talep edebilirler. Ancak müşrikler-kâfirler ve şefaati inkâr edenler için şefaat bahis mevzuu değildir. Kur’ân-ı Kerim’de buyrulmuştur ki, ’Onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Böyle iken bunlara ne oluyor ki, âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi hâlâ nasihatten-öğütten yüz çeviriyorlar?(5)

Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ise şu açıklamalarda bulunur:

’Sâlih ve hayırlı zâtların; Allah Teâlâ’nın izni ile kıyâmet günü, âsîler ve günahkârlar hakkında şefaat etmeleri haktır, gerçektir. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bu mânâda şöyle buyurdu:

‘Şefâatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.’(6)

Hz. Cabir’in (r.a.) naklettiği bu hadis-i şerifi rivayet eden Tirmizî şu ziyadeyi kaydeder: Büyük günah sahibi olmayanın şefaate ne ihtiyacı var!

Kısacası bu mübarek sözleriyle
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), büyük günah işlemeleri sebebiyle azap görmeleri gereken kimselerin, şefaat sayesinde cehenneme girmekten kurtulacaklarını… Zerre miktarı da olsa iman sahibi bulunanlardan, günahları dolayısıyla cehenneme girmiş olanların da yine şefaat vesilesiyle oradan çıkacaklarını ifade etmektedir. Bu meşhur bir hadistir, hatta bu mevzudaki hadisler mana yönünden mütevatirdir. (7) Tîbî rahımehullah ise bu hadisi, ‘Helâk olanları kurtaracak şefaatim, büyük günah işleyenlere mahsusturdiye anlamıştır.
***

KAÇ TÜRLÜ ŞEFAAT VARDIR?

Şefaat mevzuunu kısaca beş kısımda toparlayabiliriz.

1. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) zâtına mahsus olan şefâattir… Şefâatin en büyüğü ve en önemlisi de budur; şefât-i uzmâ

2. Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) hayatta iken mü’minler için Allah katında şefaatçi olması…

3. Diğer peygamberlerin, velîlerin, sâlihlerin, şehitlerin vs. şefâat etmeye izinli olanların şefâatleri.

4. Mü’minin kendi güzel amellerinin icabı-iktizası olan şefâat… Yani işlediği iyi amelleri kendisi için şefaatçi kılması…

5. Bir mü’minin, diğer bir mü’minin iyiliği için dua etmesi ki, bu da bir nevi şefaattir.

Mü’minlerin, bilhassa iki cihan serveri Efendimizin (s.a.v.) şefâat-i uzmâsı’ndan mahrum kalmamaya gayret göstermeleri lâzımdır. Bunun için de sünnetlerine dört elle sırılmak gerek.
***

“MAKAM-I MAHMÛD”

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:
‘Rasûlüllah’a (s.a.v.),
“… Rabb’inin seni, Makam- Mahmûd’a (övgüye değer bir makama) göndereceğini ümit edebilirsin.’ (8) ayetinde zikredilen ‘Makam-ı Mahmûd’dan sual edildi. Rasûlüllah (s.a.v.), Bu sefaat’tir’ diye cevap verdi.” (9)

İbn Ömer’den (r.anhüma) gelen rivayetse şöyledir: “Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: ‘İnsanlar kıyamet günü cemaatler halinde olacaklar. Her ümmet kendi peygamberini takip edip, ‘Ey falan! Bize sefaat et, ey falan bize sefaat et!’ diyecekler. Sonunda sefaat etme işi bana kalacak. İste Makam-ı Mahmûd budur.” (10)

Hasılı Makam-ı Mahmûd’dan murad cumhura/ekseriyete/çoğunluğa göre, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) kıyamet gününde sahip olacağı şefaat makamıdır. Orada öncekiler de sonrakiler de kendisine minnettar olacaklar, yani herkes kendisini manevi bakımdan ona borçlu hissedecektir.

Yahut da Celâleyn, Medârik, Beyzâvi, Râzi tefsirlerinde anlatıldığı üzere ‘Makam-ı Mahmûd’, Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) ‘Livâü’l-hamd’ denilen sancağın verileceği makamdır.

İmam Ahmed’in, İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerif şöyledir:

“Rasûlüllah’a (s.a.v.), ‘Makam-ı Mahmûd nedir? diye sorulmuştu. Buyurdu ki: Cenab-ı Hakk’ın kürsüsünden ineceği gündür.’ Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o gün herkesin çırılçıplak, yalın-ayak getirileceğini, evvela İbrahim aleyhisselama, sonra da kendisine cennet elbiseleri giydirileceğini açıkladıktan sonra sözlerine şunu ilave etmiştir: ‘Sonra Allah’ın sağında bir makamda dikileceğim de, orada bana evvelîn ve ahirîn (öncekiler ve sonrakiler) hep imrenecek. İmam Vahidî bu hadisin, Allah’a cisim isnat etmek esasına dayandığı için fasit olduğunu birçok delillerle isbata çalışmışsa da, buna karşı Dâri Kutnî şu mısralarıyla cevap vermiştir: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, TAVSİYELER, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ | 1 Yorum »