GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

19 May 2007 için Arşiv

Ya secdeye kapanırsa !

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 19, 2007

 

ya secdeye kapanırsa


Bir gun Hoca, yol ustu bir hana inmis.

Nuh Nebi’den mi kalmis, Kaalubela’dan mi? Her ne ise.. Her tarafi delik desik olmus; adeta cokmeye bir basi kalmis. Hoca’nin yuregine bir korkudur dusmus ama, ne desin? Nihayet bir soz arasinda: “Yahu, bu senin tavan da ne kadar gicirdiyor be, besik mi mubarek!” diyecek olmus ama, hanci baba hic orali olmamis; sozu sakaya bogarak; “Agzini hayra ac Hoca, bu gicirti besik gicirtisi degil; tavan tahtalari Hak’ka tesbih cekiyor!” demis. Hoca’nin kozu kullenirmi? Gozlerini hancinin gozune dikerek; “Peki ama, demis; ya bu tavan boyle tesbih ceke ceke aska gelip de secdeye kapanirsa, bizim halimiz nice olacak!”

__________________

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DÜŞÜNDÜREN SÖZLER, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, KOMİK, MUHABBET, MiZAH, NASREDDİN HOCA, TÜRKİYE, YORUMSUZ, İLGİNÇ | » yorum bırak;

CIA/Mossad o uçağı neden düşürdü?

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 19, 2007

CIA/Mossad o uçağı neden düşürdü?

 

Türkiye’de neler oluyor? Yabancı istihbarat servislerinin gündelik hayatı etkileyecek kadar etkili olduğu bir ülkenin vatandaşları kendini nasıl güvende hisseder? Bir CIA mensubu ABD’den daha rahat Türkiye’de çalışabiliyorsa, bir Mossad mensubu İsrail kadar rahat Türkiye’de hareket edebiliyorsa, herkesi izleyebiliyorsa, dinleyebiliyorsa, limanlarını ve havaalanlarını istediği gibi kullanabiliyorsa, hava sahasında kayıtlara geçmeyen uçuşlar yapabiliyorsa, insan kaçırabiliyorsa, düzmece kazalar planlayabiliyorsa böyle bir ülkenin kendi güvenliği, vatandaşının güvenliği nasıl sağlanır? Evlere bile girip baskınlar yapabiliyorsa, cezaevlerine girip insanları sorgulayabiliyorsa bize düşecek söz nedir?

Özellikle son yıllarda, Irak işgaline paralel biçimde İstanbul ve Ankara CIA ve Mossad’ın adeta merkez üslerine dönüştü. Öyle ki, Türk istihbaratı bile kendi ülkesinde olan bazı gelişmeleri bu çevrelerin bilgisiyle görür oldu. Öyle ki, bu bir ülkenin gururunu rencide edecek noktaya ulaştı.

Bir süre önce İran Savunma eski Bakan Yardımcısı Ali Rıza Asgeri İstanbul’dan kaçırıldı. Ne amaçla geldiği, kimlerin kaçırdığı, nasıl kaçırdığı, nereye götürüldüğü hâlâ belli değil. CIA ve Mossad’la işbirliği mi yaptı, yoksa “paketlenip” götürüldü mü? Türkiye ile İran arasında onca temasa, araştırmaya, ziyaretlere konu olan istihbarat operasyonunda bir adım bile yol alınamadı. Asgeri’nin Hizbullah’ın kurucusu olduğu, İsrail’e karşı saldırıları örgütlediği, hatta 243 Amerikalı deniz piyadesinin ölümüne yol açan1983′teki meşhur Beyrut saldırısını organize ettiği öne sürüldü. Ama en önemli iddia, İran’ın son yıllardaki savunma alanındaki yenilikleri, özellikle nükleer sırları, Lübnan’daki çalışmaları, Irak içindeki gücü ve operasyonlarıyla ilgili çok önemli bir kaynak olduğu yönündeydi.

En son Almanya’daki ABD üssünde olduğuna dair bilgiler sızdı. Ailesi ise kesinlikle kaçırıldığını söylemeye devam etti. İstihbarat kaynaklı dezenformasyon bombardımanı içinde bunların ne kadarının doğru olduğu hâlâ bilinmiyor. Tek bir gerçek var, İranlı generalin İstanbul’da kaçırıldığı ve kendisinden hâlâ haber alınamadığı. İstihbarat tarihine geçecek bu olayda Trük istihbarat birimlerinin ne tür bir rol oynadığı da hâlâ bilinmiyor.

Şimdi istihbarat tarihine geçecek, romanlara konu olacak yeni bir olay daha var karşımızda. Yine Türkiye’de, yine İran’a karşı ve yine CIA, Mossad şüphesiyle. Yine Türk istihbaratının rolü tartışmasıyla. Ve özellikle son zamanlarda ciddi tartışmaların merkezinde olan Trabzon’da…

Eski Doğu Bloku ülkelerinden birinden kalkan, (Varşova ya da Prag olabileceği iddia ediliyor) Atina’ya uğrayan, Ankara’ya gelen, burada iki gün kalan sonra Trabzon’a giden oradan İran’ın Tebriz kentine havalanan Sky Arrow T600 tipi iki kişilik bir uçak Trabzon’dan havalandıktan bir süre sonra bilinmeyen bir nedenle “düşürülüyor.” İngiliz pilot ve Pakistanlı “general” ölüyor.

Bilmece burada başlıyor. Uçağın, general olan yolcusunun izlendiği, Trabzon’da kaldıkları süre içinde yaptıkları 90 telefon konuşmasının dinlendiği ortaya çıkıyor. Uçaktaki çok kıymetli yolcunun Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in emir subayı ve eski pilotu olması kafaları daha da karıştırıyor? Doğu Avrupa’dan, yakın başkentlere uğrayarak gelen ve İran’a gidecek olan Müşerref’in emir subayı izleniyor ve uçağı düşürülüyor. Bundan daha heyecanlı hikaye mi olur!

İddialar şöyle: Uçak nükleer kaçakçılık için kullanılıyordu. Pakistanlı general İran’a nükleer sırlar taşıyordu. İran nükleer santrallerinin çalışması için gereken “chip”leri götürüyordu. Pakistan’dan İran’a nükleer teknoloji transferi yapılıyordu.

İzlenen uçak, İran hava sahasına yaklaşması ile izleyenler tarafından düşürülüyor. Hangi yöntemle? Bu şimdilik bilinmiyor? Kim düşürdü? CIA ve Mossad. Hatta Rusya’nın da desteğiyle. Hatta Türk istihbaratının işbirliği ile… Tabii henüz netleşmemiş cevaplar bunlar.

İranlı general aynı amaçla kaçırıldı. Pakistanlı general aynı amaçla öldürüldü. Türkiye toprakları ve hava sahası aynı şekilde kullanıldı. CIA ve Mossad aynı şekilde istediğini yapmaya devam ediyor.

Peki uçak izlenmesine rağmen, havaalanlarında beklemesine rağmen, Atina ya da Ankara’da neden kontrol altına alınmadı? Ankara’da iki gün kaldı, neden bir şey yapılmadı? Daha sorulacak çok soru var ve bunları sormaya devam edeceğiz.

İran’a karşı savaş Türkiye topraklarında uzunca bir süredir devam ediyor. Edecek ve bu savaş tırmanacak da. İran-Irak-Kuzey Irak eksenindeki bu savaş, hep böyle istihbarat operasyonlarıyla kalmayacak. Ve Trabzon’a bir kez daha dikkat etmek gerekiyor.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, GÜNDEM, SON DAKiKA HABERLERi, TÜRKİYE, YORUMLAR, YORUMSUZ, İLGİNÇ | » yorum bırak;

Mehmet Akif Ersoy (1873 – 1936)

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 19, 2007

 

Mehmet Akif Ersoy (1873 – 1936)

Türk, şair. İstiklal Marşı’nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. İstanbul’da doğdu, 27 Aralık 1936′da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona “Rağıyf” adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu “Âkif” diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk’un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı’dır.

Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih’te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti’ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi’ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye’de “hürriyetçi” öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii’nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede’nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye’nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa’nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

1889′da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893′te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete’de yayımladı. 1906′da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907′de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde hocalık etti. 1908′de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

1908′de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913′te Mısır’a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine’ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi’nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti.

I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderildi. Burada Almanlar’ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı’nın akışını Berlin’e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa’nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid’e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli’yle birlikte Lübnan’a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu’da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir’de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920′de Dâr-ül Hikmet’deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu’daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu’da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii’nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır’da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.

Burdur mebusu sıfatıyla TBMM’ye seçildi. Meclis’in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921′de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart’ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır’da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması üzerine Mısır’da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926′dan başlayarak Camiü’l-Mısriyye’de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935′te Lübnan’a, 1936′da Antakya’ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye’ye döndü ve İstanbul’da öldü.

Mehmed Âkif’in 1911′de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret’ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine’i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils’i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren “manzum hikâye” biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır.

Mehmed Âkif’in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı’nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif’in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı’da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli’nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir.

Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu’ya ya da Batı’ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, “edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği” anlayışına bağlı kalarak “sanat sanat içindir” görüşüne karşı çıkmış, “libas hizmetini, gıda vazifesini” gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır.

Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe’nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.

Yazı kategorisi: KİM KİMDİR | » yorum bırak;

Su 8 kisi Cennette barinamayacak !

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 19, 2007

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

“Ulu Allah cenneti yaratinca ona «konus» diye buyurdu. Cennet de “Bana giren mes’uddur” dedi. Bunun üzerine ulu Allah söyle buyurdu. «Izzet ve celâlim hakki için su sekiz çesit kimse, sende barinamayacaktir.”

1— Devamli içki içenler.

2 — Zina etmekte israr edenler.

3 — Kogucular.

4 — Karisini baskasina peskes çekenier.

5 — Zorba zaptiyeler.

6 — Kadinsi erkekler.

7 — Sila-i rahmi terkedenler.

8 — Allah adina söz verip yerine getirmeyenler.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GENEL, GIYBET DEDİKODU, GÜNCEL, HADIS-i SERIFLER, HADİS, TÜRKİYE, YORUMSUZ, İSLAM | » yorum bırak;

GÜZEL SÖZLER

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 19, 2007

 

”Dava muvaffak olsunda, varsin yerimiz Caminin pabuclugu olsun”

Suleyman Hilmi Tunahan k.s

Yazı kategorisi: DÜŞÜNDÜREN SÖZLER, DİN, GENEL, GÜNCEL, GÜZEL SÖZLER, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMSUZ, İSLAM, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;

Silsile-i Saadat`larin Bazilarinin Turbe & Kabirleri`nin resimleri

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 19, 2007

Silsile-i Saadat

Bayezid-i bestami hz.nin (k.s.) turbesi

Hasan harkaani (k.s.) hz. kabr-i serifi

Abdulhalik gucduvani hazretlerinin (k.s.)) turbesi

 Arifi rivgiri hazretlerinin (k.s.) turbesi ve kitabesi

Mahmud incir fagnevi hazretlerinin (k.s.)turbesi

Ali ramitini hazretlerinin (k.s.) turbesi

Muhammed baba semasi hazretlerinin (k.s.) turbesi

Emir kilal hazretlerinin (k.s.) turbesi

Muhammed bahaddin naksibend hz kabri

Muhammed bahaddin naksibend hz turbesi

Ubeydullah’il- ahrar hazretlerinin (k.s.) kabr-i serifi

Muhammed baki-billah hazretlerinin (k.s.) kabr-i serifi

İmam- rabbani hazretlerinin (k.s.) kabr-i serifi

 Muhammed ma’sum faruki hz. (k.s.) kabr-i serif

Seyfeddin faruki hazretlerinin (k.s.) turbesi

Said faruki, (28)Abdullah dehlevi (31)Can- canan hz Kabirleri

Said faruki, (28)Abdullah dehlevi (31)Can- canan hz Turbeleri

Suleyman hilmi silistrevi (k.s.) hz. kabr-i seifi

Silsile-i saadat

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİN, GENEL, GÜNCEL, RESiMLER, TASAVVUF, TÜRKİYE, YORUMSUZ, İLGİNÇ, İMAM-I RABBANİ, İSLAM, İSLAM ALİMLERİ | 4 Yorum »