GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR

09 May 2007 için Arşiv

Güneş’ten 150 kat büyük yıldız patladı

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

 

Güneş’ten 150 kat büyük yıldız patladı

Bilim adamları, şimdiye kadar gözlemlenen en büyük yıldız patlamasının yani süpernova meydana getirdiği açıkladı

NASA tarafından yapılan açıklamada, güneşten 150 kat daha büyük olan SN200gy adlı yıldızın patlamasının, NGC 1260 gökadasında ve 240 milyon ışık yılı uzaklıkta meydana geldiği bildirildi.
Süpernovanın, dünyadaki optik teleskopların yanı sıra NASA’nın Chandra Uzay Teleskobu’ndan gözlemlendiği belirtildi.
Süpernova patlamasının uzun bir zaman önce olduğu, ancak ışığın kat ettiği yol nedeniyle geçen yıl saptanabildiği kaydedildi. California Üniversitesinden astronom Nathan Smith, Eylül 2006′da keşfedilen süpernovanın, şimdiye kadar gözlemlenen en güçlü ve en parlak yıldız patlaması olduğunu söyledi.

Yazı kategorisi: BİLİM, DiGER KONULAR | » yorum bırak;

YETER ARTIK YETER

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

Yazı kategorisi: MUHABBET, MiZAH | » yorum bırak;

ÇARESİZ

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

 

YA ÇARESİZSİNZ  YA  ÇARE  SİZSİNİZ

YA ÜMİDSİZSİNİZ   YA  ÜMİD  SİZSİNİZ

Yazı kategorisi: ŞİİR | » yorum bırak;

KARINCA İLE HZ. SÜLEYMAN (a.s)

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

KARINCA İLE HZ. SÜLEYMAN (a.s)


Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
“Bir buğday tanesi yerim” diye cevap verir.

Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca da,
“Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım” diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, amin


Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, DİNİ HİKAYELER, GENEL, PEYGAMBERLER, YORUMSUZ, İSLAM | » yorum bırak;

Anadolu insanından hayat dersleri.

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

Tarakçı Hocadan İnciler

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, GENEL, MUHABBET | 1 Yorum »

Kimsenin Sesi Çıkmayacak + 18

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

Kimsenin Sesi Çıkmayacak + 18

Yazı kategorisi: BELGESEL, DiGER KONULAR, GENEL, GÜNCEL, HABERLER, TAVSİYELER, YORUMSUZ, ŞİİR | 1 Yorum »

İmam-ı Rabbani ‘kuddise sirruh’

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

 

 

İmam-ı Rabbani ‘kuddise sirruh’


İMAM-I RABBANİ: Ahmed bin Abdulehad, derin âlim, büyük Veli idi. Müctehid idi. İslam âlimlerinin gözbebeğidir. Tasavvuf bilgilerinin mütehassısı idi. Âlimlerin önderi, Velilerin baş tacı idi. Mektubat kitabı, üç cilt olup, beşyüzotuzaltı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelam, fıkıh bilgilerini ve Resulullahın güzel ahlakını açıklayan bir deryadır. Bu deryadan inci mercan çıkarmak, ancak usta dalgıclara nasip olur. Farisi aslı Hindistan’da ve Efganistan’da basılmış ise de, 1972 senesinde Pakistan’da basılmış olanı pek nefistir. Bu farisi baskının, foto-kopisi 1976 senesinde, İstanbul’da Hakikat Kitabevi tarafından gayet nefis olarak bastırılmıştır. Birinci cildi türkçeye tercüme edilerek Mektubat Tercemesi adı ile bastırıldı.

1563 de Hindistan’da, Serhend şehrinde doğdu. 1624 de Serhend’de vefat etti. Efganistan padişahı Şahi zaman, imam için büyük ve çok sanatli bir türbe yaptırdı. İki oğlu Muhammed Sadık ve Muhammed Said de bu türbededirler.

Mektubat kitabını Muhammed Muradı Kazani farisi dilinden arabiye tercüme etmiştir. Bundan seçilen yüzdoksandört ve farisi Mektubatdan seçilen yüzellibir mektup Müntehabat adı ile iki kitap halinde bastırılmıştır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin hal tercümesi, Muhammed Haşimi Keşmi tarafından farisi olarak yazılmış, buna Berekat veya Makamati Ahmediyye ve Zübde-tül-makamat denilmiştir.

Bedrüddini Serhendinin farisi Hadarat-ül-kuds kitabında da, hal tercümesi uzun yazılıdır. Bu kitap 1971 de Pakistan’da çok güzel basılmıştır. İstanbul Bayezid kütüphanesinde [1788] sayıda el yazısı ile vardır. Hace zade Ahmed Hilmi efendinin İstanbul’da 1900 de basılan türkçe Hadika-tül-evliya kitabı da, İmam-ı Rabbaninin ve üstadlarının hayatlarını ve kerametlerini uzun bildirmektedir.

Şah-ı Dehlevi Gulam Ali Abdullah, talebesinin büyüklerinden mevlana Halidi Bağdadiye gönderdikleri bir mektubda, Mevlananın derece ve faziletlerini uzun uzun anlattıktan sonra, İmam-ı Rabbani hakkında şöyle buyuruyor: Âlimler ve arifler söylemişler ve yazmışlardır ki, İmam-ı Rabbaniyi sevenler, mümin ve mütteki olanlardır. Sevmeyenler de, münafık ve şakilerdir. İslam memleketleri Hz. Müceddidin feyiz ve nurları ile doldu. Başka bir mektubunda, İnsanda bulunabilecek her kemali, her üstünlüğü, Allahü teâlâ, İmam-ı Rabbani hazretlerine vermiştir. Vermediği yalnız Peygamberlik makamı kalmıştır diye yazmıştır.

1974 senesinde, Pakistan’ın Şeyhufure şehrinde, Urdu dili ile basılmış olan Mesleki Müceddid kitabında ve El-Hadaik-ul-verdiyye kitabında da, İmam-ı Rabbani hazretlerinin hal tercümesi yazılıdır. Bu iki kitaptaki hal tercümeleri bir arada olarak, 1976 senesinde, İstanbul’da ofset yolu ile bastırılmıştır. Hak Sözün Vesikalarında da çok güzel yazılıdır.

Muhammed bin yar Muhammed Burhanpurinin Atıyyet-ül-vehhab El-fasılatü beynel-hakkı vessavab firreddi alelmuterıdı aleşşeyhi Ahmed-el-Faruki kitabında kerametleri yazılıdır. Bu kitap, arabi mektubâtın üçüncü cildi haşiyesinde basılmıştır. Muhammed beğ 1698 de vefat etti.

İmam-ı Rabbaninin farisi Reddi revafıd kitabı ve türkçe tercümesi ve İsbat-ün-nübüvvet ve Mebde ve mead kitabı İstanbul’da neşir edilmiştir. Adab-ül-müridin, Talikat-ül-avarif, Tehliliyye, Şerh-ı rubaıyyati Abdil-Baki, Mearifi ledünniyye, Mükaşefati gaybiyye ve başka eserleri de vardır. Çehl hadisi mübarek risalesi, Mükaşefat kitabının sonunda basılmıştır.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, KİM KİMDİR, TASAVVUF, İSLAM, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;

Bişr-i Hafi (K.S.)

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

 

Bişr-i Hafi (K.S.)


Allah Dostlarının hayatlarında, kendi hayatımız için nice ibretlerle birlikte büyük ümitler de bulunmakta. İsyan ve günahlarla dolu yıllara rağmen ne büyük makamlara erişilebileceğinin bir örneği de Bişr-i Hafi (K.S.)

Onun hayatından bize düşen hisse, gaflet ve isyankârlığımıza takılıp kalmadan yüksek ufuklara göz dikmek. İçimizde-dışımızda bizi çağıran o ulvî sese kulak vermek.
Manevî semamızın yıldızlarından Bişr-i Hafi, h.150 (m.767) yılında Merv’de doğdu. Merv’in ileri gelen ailelerinden birine mensuptu. Bağdat’ta yaşadı ve h.227 (m.841) yılında burada vefat eyledi.
Devrinin sayılı hadis âlimlerinden biri olan Bişr-i Hafî Hazretleri, gençlik yıllarında içki ve işret meclislerinde dolaşırdı. Bir gün sarhoşluktan sendeleye sendeleye yürürken yolda bir kağıt parçası buldu. Üzerinde Bismillahirrahmanirrahim yazılıydı. Onu hürmetle eline aldı, temizledi, üzerine misk sürdü, öptü ve gözlerine sürerek temiz bir yere koydu. O gece şeyhlerden biri rüyasında kendisine şöyle hitab edildiğini duydu:

“Bişr’e varıp de ki: Bizim ismimizi misk kokulu bir hale getirdin. Biz de seni misk kokulu yaptık. İsmimizi yücelttin, biz de seni yücelttik. İsmimizi temizleyip arındırdın, biz de seni arındırdık. İzzetime and olsun ki, dünyada da ahirette de ismini hoş hale getireceğim!”

Bu hitab üzerine şeyh: “Bişr, fasık bir kişidir, galiba gördüğüm rüya asılsızdır” diye düşündü. Kalktı, abdest aldı, namaz kılıp yattı. Fakat yine aynı hitabı işitti. Bu hal üç kere tekrar etti. Sabah kalkıp Bişr’i aradı. “O şarap meclisindedir.” denilince meyhaneye gitti. O sırada Bişr sarhoş bir halde bulunuyordu. Şeyh, “Ey Bişr! Sana biri bir haber getirmiş.” diye içeriye haber saldı. Bişr: “Gidip ona, ‘Bu haberi kimden getirdin?’ diye sorunuz.” Şeyh, “Haber Yüce Allah’tandır.” diye karşılık verince Bişr ağladı ve: “Eyvah o beni azarlayacak.” dedi. Şeyh, “Hiç de öyle değil.” dedi. Bişr, “Ahbaplarla konuşmam için biraz bekle.” dedi. Gidip arkadaşlarına: “Dostlar! Bizi davet etmişler, gidiyoruz. Sizleri de O’na ısmarlıyorum. Beni bir daha asla meyhanede bulamayacaksınız.” dedi.

Sonra da perişan bir halde, baş açık, yalınayak dışarı çıkıp tevbe etti. Zühd yolunu tuttu, evliyanın devletli eteğine sarıldı.

Bu olaydan sonra Bişr, bir daha asla ayağına ayakkabı giymedi. Bundan dolayı kendisine “haffi”, yani yalınayak gezen denildi. “Niçin ayağına ayakkabı giymiyorsun?” diye soranlara, “Çünkü O’na misâk verdiğim gün yalınayaktım, şimdi ayağıma ayakkabı giymekten utanıyorum.” diye cevap verirdi.

Fudayl b. İyaz (K.S.)’ın sohbetlerine katılan Bişr-i Hafî, bu sufi muhaddisten başka Enes b. Malik, Abdullah b. Mübarek gibi bir çok alimden hadis öğrendi. Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere devrinin büyük hadis alimleri kendisinden hadis rivayet ettiler.

Sonraları dayısı Ali b. Harşam (K.S.)’a intisab eden Bişr-i Hafi, hadis rivayetini bırakarak tamamen tasavvufa yöneldi. Zühd, takva ve mücahede dolu hayatıyla manâ alemine sultan oldu. Verâ hususunda son derece ince eleyip sık dokuyan Bişr-i Hafî Hazretleri, helâlliği şüpheli paralarla yapılıyor diye sultanların yaptırdığı çeşmelerden bile su içmezdi. Ev halkı da verâ ve takva hususunda aynı hassasiyeti taşırdı.

Bir gün aciz ve zayıf bir kadın Ahmed b. Hanbel’in yanına geldi ve sordu: “Yazın dama çıkarak devlete ait meşalelerin ışığı altında iplik eğiriyorum. Bu caiz mi, değil mi?” Böyle bir soru karşısında hayrette kalan Ahmed bin Hanbel Hazretleri: “Sen kimsin ki, bu çeşit sözleri ağzına alıyorsun?” dedi. Kadın: “Ben Bişr b. Haris’in kız kardeşiyim.” deyince, İmam Ahmed hüngür hüngür ağladı ve: “Bu çeşit bir takva ancak onun gibisinin evinde zuhur eder.” dedi. Sonra kimseye böyle bir fetva vermeyen Ahmed bin Hanbel Hazretleri: “Asla caiz değildir! Kulak ver ki, saf suyun bulanmasın. Biraderin olan o temiz rehbere uy! Bu suretle öyle bir mertebeye ulaşırsın ki, o ışığın altında iplik eğirmek istediğin zaman senin elin sana itaat etmez. Kardeşin öyle biri idi. Helalliği şüpheli olan bir yemeğe elini uzatmak istediği zaman eli kendisine itaat etmezdi.” dedi.

Ahmed b. Hanbel sık sık Bişr-i Hafî’nin yanına giderdi, tam manasıyla ona bağlanmıştı. Talebeleri ona: “Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehidsin. Birçok ilimde bir benzerin daha yok. Buna rağmen bir pejmürdenin yanına gidiyorsun, bu sana hiç yakışır mı?” dediler. Ahmed b. Hanbel: “Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim. Ama o da yücelerden yüce Allah’ı benden daha iyi tanımaktadır!” dedi. Sonra Bişr’in yanına giderek: “Haddisnî an Rabbî! (Bana İzzet ve Celâl sahibi Rabbim’den bahset!)” dedi.

Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa (A.S.), rüyasında Bişr-i Hafî Hazretleri’ne şöyle hitab etti: “Hak Tealâ Hazretleri’nin, seni akranların arasından niçin seçip dereceni yükselttiğini biliyor musun?” Bişr: “Hayır ya Rasulallah!” “Çünkü sen sünnetime tabi oldun, salihlere hürmet ettin, kardeşlere öğüt verdin. Ashabımı ve ehl-i beytimi de sevdin. Bu yüzden seni ebrar makamına terfi ettirdim.”

Vefatı yaklaşınca, kendisini büyük bir ızdırab kapladı. “Galiba hayatı seviyorsun” diyenlere, “Hayır” dedi; “lâkin Padişahlar Padişahı’nın huzuruna çıkmak cidden güç bir iş.”

Naklederler ki, hayatta olduğu müddetçe yalınayak gezdiği için hayvanlar ona hürmeten sokaklarda hiç terslemezlerdi. Bir gün bir şahıs sokakta hayvan tersi görünce: “Eyvah! Bişr gitti!” diye feryadı bastı. Araştırdılar, adamın dediği doğru çıktı. “Bunu nasıl anladın?” diyenlere: “Çünkü” dedi; “O hayatta olduğu sürece, Bağdat’ın hiçbir sokağı hayvan tersiyle kirlenmemişti. Bu sefer ise alışılmışın aksine bir durum gördüm. Anladım ki, Bişr artık hayatta değil!”

Vefatından sonra onu rüyada gören biri, “İzzet ve Celâl sahibi Allah sana ne yaptı?” diye sorunca, şu cevabı aldı: “Merhaba ey Bişr! diye ferman geldi. Sonra, ‘ruhunu teslim ettiğin an yeryüzünde senden daha çok sevdiğim hiçbir kimse yoktu’ diye bir hitab işittim.”

Onu rüyada yürür halde gören diğer biri, “Nereden geliyorsun?” diye sordu. “İlliyyûn (Cennet’in en yüksen mertebesinden)’den.” dedi. “Allah, Ahmed b. Hanbel’e ne yaptı?” diye sordu. “Şu anda onu, Allah’ın huzurunda nimetlerin içinde yer-içer bir halde bıraktım.” “Peki ya sana ne yaptı?” diye sordu. “Allah, benim yemeğe pek rağbet etmediğimi bildiğinden, kendisini temaşa etmemi lütfetti” dedi.

Şu sözler ona aittir:

“Halkın kendisini bilmelerini ve tanımalarını arzu eden bir kimse, ahiretin (ve bu maksatla işlediği amelin) hazzına varamaz.”

“Eğer halkın seni bilmelerini arzu ediyorsan, bil ki, dünya sevgisinin başı işte bu arzudur.”

“Arifler öyle bir taifedir ki, Hak Tealâ’dan başkası onları (gerçek hüviyetiyle) tanımaz ve ancak Allahu Tealâ’nın rızası için kendilerine hürmet ve itibar edilir.”

(Hilye, Kuşeyrî Risalesi, Keşfu’l-Mahcûb, Nefehâtü’l-Üns, Tezkiretü’l-Evliyâ)

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR, GENEL, KİM KİMDİR, TASAVVUF, İSLAM, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;

Sümeyye Hatun (radıyallahü anhâ) -İlk kadın şehit

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

 

Sümeyye Hatun (radıyallahü anhâ) -İlk kadın şehit


Ebu Cehil bilhassa kölelerin Müslüman olmasına fena halde içerliyor, hiç hazmedemiyordu. Yaser hazretleri yabancı, Sümeyye Hatun ise köle idi. Kureyş zorbası Ebu Cehil, Hz. Yaser’in evini yaktırdı. Karısı ve oğlu ile beraber üçünü de zincire vurdurttu, sonra kırbaçlattırdı, daha sonra da hapsetti…
Dışarıda sıcak şiddetlenip, çölün kumları yanmaya başlayınca, zincirleri ile Yaser ailesini çöle çıkardılar. Bağladıkları zinciri çıkarmadan çölde sürüklemeye başladılar. Hz. Sümeyye’yi ateş gibi yanan kumlara gömüyorlar, Ammar’ı durmadan taşlıyorlardı… Bazan zavallıların önünde kuvvetli bir ateş yakılıyor, demir kıpkırmızı oluncaya kadar ateşte bırakıldıktan sonra, arka ve yanlarından geçiriliyordu… Yaserler her şeye rağmen dinilerine sımsıkı sarılmışlardı.
“Sizi Cennetle müjdelerim”
Bu arada Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı eshabı ile Mekke’nin dışına çıkmıştı. O, Ebu Cehil’in Yaser ailesine yaptığı işkenceyi gördü. Resûlullah efendimiz çok üzülmüştü. Onlara doğru dönerek;
-Yaserler sabredin, dayanın. Size vaad olunan yer şüphesiz Cennet’tir müjdelerim sizi, buyurdu.
Bu güzel cümle karşısında Yaser, Hz. Peygamber’e baktı ve;
-Bize ne yaparlarsa yapsınlar. Allah’ın dininde kalacağız. Senin Allah’ın Resulü olduğuna şahadet ederim. Şüphesiz senin vaadin haktır, dedi. İçi iman ile dolan Hz. Sümeyye, işkence yapan zalimlere dönerek bütün sesinin heyecanı ile;
-İşte bedenlerimiz elinizde ey Allah’ın düşmanları istediğinizi yapın. Vaad olunan yerimiz Cennet’tir, dedi.
Bu gürleyen ses Ebu Cehil’in öfkesini daha da artırdı. Sümeyye’ye yaklaşarak;
-Sen böyle kalmayacaksın, nihayet Muhammed’in dinini bırakıp bize döneceksin! dedi.

İlk kadın şehid
Bunun üzerine Sümeyye Hazretleri şöyle haykırdı:
-Sana ve inandığın putlara kötülükler olsun, ey Allah’ın düşmanı. Seni görmektense, bana ölmek daha iyidir. Bak duy! Allah Rabbimizdir, Muhammed Peygamberimizdir!
Hz. Sümeyye’nin bu ağır konuşması karşısında Ebu Cehil’in aklı başından gitti. Birden mızrağı ile vurdu ve bunun tesiri ile Sümeyye Hatun ruhunu teslim etti. Böylece Sümeyye Hazretleri İslam’da ilk kadın şehid oldu.

Yazı kategorisi: DiGER KONULAR, DiNi KONULAR | » yorum bırak;

“Silsile-i aliyye”den Seyyid Emîr Külâl

Yazan: Site - Yönetici Mayıs 9, 2007

 

“Silsile-i aliyye”den Seyyid Emîr Külâl


Seyyid Emîr Külâl, Hazret-i Hüseyin’in soyundan olup, seyyiddir. Evliyânın meşhûrlarından olan Muhammed Bâbâ Semmâsî’nin talebesi ve Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretlerinin hocasıdır. Pehlivan idi. Gençliğinde güreş yapardı. Daha sonra çömlekçilik yaptığı için “Külâl” veya (Gilâl) ismiyle meşhûr olmuştur. Buhârâ’nın Sûhârî kasabasında doğdu. 1370 (H. 772) sensinde Sûhârî’de vefât etti. Kabri oradadır…

Bir Buhârâ yolculuğu…
Seyyid Emîr Külâl, büyük bir âlim ve mürşid-i kâmil olup, her ânını İslâmiyete uygun olarak geçirdi. Pekçok kimse onun sohbet ve derslerinde kemâle gelmiştir. Onun üstün hâllerini gösteren çok menkıbesi vardır…
Emîr Külâl bir defâsında, Buhârâ’da Cumâ namazı kılmak için talebeleriyle Buhârâ’ya gidiyordu. Buhârâ’ya vardıklarında, dedi ki: “Ey dostlarım, Şeyh Muhammed Agâî Bâzergân, şu anda Belh şehrinde vefât etti…”
Bu söze şaşanlar oldu. Çünkü kendisi Buhârâ şehrinde olduğu hâlde, Belh şehrindeki bir hâdiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu ki: “Biliniz ki, Allahü teâlâ, resûlü Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olan kullarına öyle dereceler ihsân eder ki, her zaman doğuda ve batıda ne vukû bulursa, gözlerinin önünde görüp bilirler. Belh şehrinin uzaklığı nedir ki?!.”
Bunun üzerine talebeleri, o günün târihini yazdılar. Daha sonra gördüler ki, Emîr Külâl hazretlerinin işâret ettiği gün, o zât vefât etmişti…

Üç gün dışarı çıkmadı!..
Vefatına yakın Emîr Külâl talebelerinden ayrılıp, husûsî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki:
“Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünüyordum. Gaybden kulağıma bir nidâ geldi. Şöyle deniliyordu: (Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.) Allahü teâlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti” buyurdu…
Bu mübarek zat, bunları söylediği perşembe günü sabaha doğru vefât etti…

Yazı kategorisi: DiNi KONULAR, GENEL, TASAVVUF, İSLAM, İSLAM ALİMLERİ | » yorum bırak;